• "...Harun ne öğretti sana kitaplar?Harun'un cevabı açık. Öncelikle var olduğumu. Sonra uzun bir suskunluk. Ardından ise yalnız olduğumu. Ardından yine uzun bir suskunluk..."
    Güray Süngü
    Sayfa 279 - İz Yayıncılık
  • Doktor bey :
    Sevildiğini hissedebiliyor musun dedi:
    Doktor bey sevilmek nasıl bir şey dedim; bilmediğim, tatmadığım, hissetmediğim, uzaktan dahi olsa göremediğim bir şey hakkında nasıl bir cevap verebilirim sana dedim
    insanın tatmadığım bir şey hakkında nasıl bir beyanı olabilir diye ekledim.
    Doktor bana tattığım duyguları sor hisleri sor; mesela:
    Benim sevmelerimi sor benim içimde Derya gibi büyüyen aşkı sor sevdiği mi sor bana sana boy boy kitaplar yazayım hiç icad olmamış sözcükler ile hiç icad olmamış şiirler dizeler bir araya getireyim sana ama sığmaz be doktor içimde biriktirdiklerimin sığabileceği bir nesne hem icat olmadı hem de ben paylaşmak istemem korkarım azalır diye.
    Bana bilmediğim bilemeyeceğim şeyleri sorma doktor bildiklerimden tattıklarımdan sor doktor ben yıllar yılı bir yalana inanarak nefes aldım
    Oda sevdi ama imkanlar izin vermedi yalanına şartlar izin verse oda benimle olurdu yalanını yedirdim kendime kabullendim.
    Bir gün beni bulur ihtimaline karşı kendime kalkan yaptım bu yalanı ve nefes alıp vermeye devam ettim doktor bozma bu kalkanın büyüsünü.
    Bana bildiklerimi sor doktor karşılıksız sevmemi çıkarsız olan aşkımın tek çıkarı kavuşmayı benimseişimi sor doktor.
    Yalan olmasın karşılık bekleyişimde vardı; yanımda olması hiçbir şeyi hiçbir faydası olmasa bile yanımda olması.
    Bana fedakarlığı sor doktor insan sevince ne kadar da fedakar olabildiğini ; feda ettiklerim le anlatayım sana ve feda ettiklerimin sonunada kendimi ekleyeyim doktor.
    Evet kendimi bile feda ettim ben bu Aşk ugruna doktor.
    Asice yapmam dediklerimi ehilce nasıl yaptığımı sor bana affetmelerimi sor Af edilmeye işimi sor bana, affetmek ne ağır bir itham oldu değil mi bana olmaz o tenkit
    O benim canımdı insan kendi canını neden bu kadar ağır zülme giriftar etsin de mi doktor.
    Her anım kabus her anım bir hüsran aldığım her nefes işkence ben yinede yinede kızmadım Ona doktor kızamadım küsmedim ona ve kimseye sevdim çok sevdim doktor.
    Doktor ben bu dünyada bir insan sevdim tüm insanları onu sevdikten sonra sevdim ben onun yüzünde Gözünün içinde tüm insanların toplanıp bir insan ettiğini hatta o bir insanın edemediğini gördüm o merhamet şevkat kaynağı ve yeryüzündeki tek belirgin haliydi doktor sorma doktor belki en çok ona kırıldım küsmedim kızmadım ama kırıldım
    Bu kadar çok sevmenin bu kadar da ağır kırılması olurmuş doktor
    Biliyor musun doktor ona kırılmamdanmış şimdi bütün insanlara kırılmamın sebebi tanışmadığım seninle bile kırgın tanıştım ben doktor bakma yüzüme benim suçum ne der gibi doktor hayatın ne suçu vardı ya
    Şimdi beni onun olduğu, onunla olduğum güne taşıyacak olan Nefesin ne suçu vardı saatlerin günlerin hafta ayların ve mevsimlerin zaman kavramının ne suçu vardı ve doktor onlara bile kırıldım beni besleyen gıdalara bile kırıldım doktor, beni süsleyen etime kemiğime kırıldım doktor.
    Hatta yağmura, kara, kuşlara, çiçeklere bile hiç gitmediğim gitmeyeceğim şehirlere bile kırıldım doktor baştan aşağı her hala kırgınım doktor.
    Sıkılmıyorsun değil mi doktor bunun için para vermiyorlar mı sana dertlerini anlatmak rahatlamak için çalmıyorlar mı kapını:
    Anlatsam ben de kuşlar kadar hafifler miyim doktor ben de umutsuz olan yarınlarıma umutla bakar mıyım doktor doktor ben kuşlara umutlara bile kırıldım doktor.
    En çok kırıklıklarımın arasında hayallerim Var her seferinde beni yarı yolda bırakıp hayatımı kırdı diyor doktor
    Hiç pes etmedim doktor hem de hiç ozamanlar derdin neydi der gibi bakma bana onun gözlerinde gördüm ben insanın nasılda eşsiz olabildiğini onun gözlerinde olmasam da bana bakması bile yeterdi ve beni bir gün sevme ihtimali yeterliymiş bana çok sonra anladım doktor.
    Umutlarıma bile kırgınım doktor içimde bana dair ne varsa söküp aldı beni önce benden sonra sevdiğimden mahrum edip yalnızlaştırdı diye.
    Doktor biliyor musun ben onunla iki kişi olsam da çok kalabalıkmış hayatım ya da o olunca yanımda herkez oluyor muş ya da olmayınca kimse olmuyor muş belki de, o ben de herkese hatta bana bile bedelmiş be doktor.
    Gözlerin buğulandı doktor ağlamanın sırası mı daha yeni başladım anlatmaya senin dinlerken gözyaşı akıttığın her şeyi canlı canlı yaşadım ben açık bir kalp ameliyatı gibi uyuşturulmadan narkoz verilmeden ben talip oldum bu acıya bu aşka hem ben senin için kimim ki gözyaşı döküyorsun senin döktüğün yaşı ayrıldığımızda sevdiğim dökmedi sen niye dökesin ki bu kadar hassas olma doktor Kandırırlar seni doktor acıtırlar bak beni kırdılar kandırdılar acıttılar kimler mi ilahi doktor
    Bana benden başka kim ne yapabilir ona olan duygularım ve hislerim onlar beni acıttı onlar beni kandırdı ve Sevdam beni bana kırdı doktor.
    Diyeceksin ki hala onu sevdiğin için onu koruyorsun hayır doktor hayır onu doğmaktan ve insan olmaktan başka ne suçu vardı ki ben onu sevdim ben ettim kendime nerede başlamam nerede durmam gerektiğini hiç bilemedim doktor hem bilirsin ki “kol kırılır yeni içinde kalır”.
    Bir saglam ruhum var sanırdım Oda kırıkmış be doktor sahi onu alçıya alsana hem son zamanlarda sevdiğimden haber alamıyorum çok bitik ve kırık ruhum, alçı ruhumu eski haline getirir mi.?
    Sahi doktor Bu dünyada bana ondan gayrı iyi gelecek bir ilaç var mı.
    Sanmam doktor bana iyi gelecek ilaç yoksa beni uyutsana doktor günlerce Hafta, aylar ve yıllar ca Uyutsana beni doktor hiç uyanmamacasına çok yorgunum be doktor hem de çok düşünmeden zihnime eziyet etmeden uyutsana beni ve bezginim yorgunum doktor ben insanlardan insanları benden kurtarsana doktor en çokta beni benden kurtarsana doktor yardım et doktor yardım et bana kendimi unutmak istiyorum onunda yolu ancak uyumak sanırım doktor unutmak istiyorum kendimi kandırmalarımı doktor.
    Gün gelirde sever diye umutlanmalarımı unutmak istiyorum doktor uyuyarak sonsuza dek.
    Doktor bir soruda ben sana sorayım en sevdiğinin seni yarı yolda bırakmasından anladığın nedir.?
    En sevdiğin insanla trafik ışıklarının olduğu bir yaya gecidinden beraberce geçecekken Araçlara tam Yeşil ışık yandığında ortada tek başına kalmak mı bu mu doktor yarı yolda kalmaktan kastın; keşke benim hayatımda öyle olsaydı Bu sözün bende uyandırdığı ve eylemi Bu olsaydı doktor isterdim
    O araçlar beni ezsin paramparça etsin sevdiğim insan da buna müsade etsin isterdim bunu; sevdiğim beni öldürdü demez sevdiğim beni kurtardı derdim muştu niyetine onun armağanı der seve seve beklerdim o yolun ortasında.
    Ama insanın bir hiç gibi sanki yaşamamış bir mazisi yokmuş gibi Davranılması ve bunun neticesinde seninde istemeden İraden dışında hala hayatta nefes almaya devam ediyor olman ölümden betermiş doktor
    Sen umudun kaynağı hiç beklemediğin istemediğin bir yerinden söküp atılıp yerine kırılmış bir hayat ve hayat kırıklıkları dolduruldu mu ?
    Şimdi başarısız kavuşması olmayan bir aşk kaldı içimde sahiden karşılıksız sevmişim değil mi doktor aslında karşılığıda varmış benim çabalarıma rağmen benden alınanlar.
    Ben bu hayayatta hiç başarısı olmayan bir adamım başarısız bir hayat başarısız bir aşk ve zihnimde kiler kaldı bana her an canımı acıtan yakan
    Hiçbir başarısı olmayan bir insana sorma bilmediği bilemeyeceği şeyleri benim içinde korkup endişelenme sahi bir ay sonra endişeyle merakla beklediğin; ben mi, benim anlatacakları mı yoksa seans başı gelecek olan paranı mı doktor. Bu hayatta beni endişe ve merakla bekleyen olmadı onu söylesen de inanmak isterim ama onu becerebilir miyim bilmiyorum ama korkma doktor sadığımdır ben sözüme ki söz senettir ben de yapacağım dediğim şeyi yaparım bize sözün ağızdan bir kere çıktığını ona sadık olmamız gerektiğini öğretti büyüklerimiz ama sözünde durmayanların olabileceğini ve ona göre ne önlem alınır onu öğretmediler biz herkezin ağzından çıkanı söz değil senet sandık
    Kendimizden ötürü mü yoksa işin doğrusu bu muydu bilmiyorum ama biz bunu böyle bildik buna kandık ona inandık doktor sözünde durmayanları ise bilmeyiz akibetini çünkü buna inanmak istemezcesine başka başka şeylerle kandırdık kendimizi masumlukları ile iyilikleriyle kandırdık doktor kendi kendimizi karşımızdakinde olmayanları varmış sayarak kandırdık kendimizi doktor.
    Benim içinde korkacak bir şey yok ben sadece nefes alıp vermeye alıştım doktor gidecek bir yerim kalmadı gelmekten başka çarem de yok.
    Sana bir de tavsiyede bulunayım doktor alışverişimiz sürsün istiyorsan uyman senin menfaatine olacak bir tavsiye.
    Bana çiçekten böcekten dünyadan heleki insanlardan bahsetme ben bir defa tattım dünyanın nasıl yaşanmaz bir yer olduğunu.
    Bana Şundan bahset doktor, Bir gün bir birimizden habersiz ölürsek Orada karşılaşırsak. Beni orada bari olsa sevme ihtimali var mı onu anlat severse orada yanıtlasam bu sorunun cevabını sevildimmi sevilmedim mi diye orda tadarsam cevabıda olur bu sorunun bende .
    Kusura bakma bu soruya hazırlıksız yakalandım çalışmadığım yerden geldi soru
    Bu dünyada bunu bilebilme imkanım yok doktor çünkü insanların iyiliğine olan inancım gitti terk etti beni nasıl olabilir ki bu dünyanın iyi insanı
    Bu dünyada iyi insan olsa insan insanı hiç öldürür mü canlı canlı yavaş yavaş acı çektire çektire seni seviyorum naraları ile mezara koyar gibi insan insanı ayrılığın yalnızlığın kucağına koyar mı doktor bunun adına da çok seviyorum dermindoktor ve bir ömür seveceğim dediği insanı nasıl da öldürüyor insan işte böyle ölüyorsun doktor severek sevilmeden
    Ölüyorsun doktor yavaş yavaş hızlandırmıyorlar. Seni çok sevdiğini söyleyenler bu acıyı tüm benliğinle yaşa der gibi tat der gibi yavaş yavaş seni seviyorum fısıltıları ve dillerine bunu türkü misali dolamışlar ve seni öldürüyorlar.
    Bilmediğim şeyleri sorma bana doktor. Allahısmarladık o iyi bakar bak sana onu biliyor ve bundan da eminim.
    Ben sevdiğimi de ona ısmarladım o iyi bakıyor ki yıllar oldu gelmedi.
    hoşçakal doktor.
  • Çok değişti Harun, okumaya başladıktan sonra. Tabii ki Dostoyevski patatesin nasıl yenmesi gerektiği hakkında pek bir şey söylemiyordu kitaplarında ama inceltiyordu ruhu. Yeryüzünde başka insanlar da var, ama sen de varsın. Acı var, umut var, hayat var, ölüm var. Harun ne öğretti sana kitaplar? Harun'un cevabı açık. Öncelikle var olduğumu. Ardından ise yalnız olduğumu. Ardından yine uzun bir suskunluk.
  • Harun, ne öğretti sana kitaplar? Harun'un cevabı açık. Öncelikle var olduğumu. Sonra uzun bir suskunluk. Ardından ise yalnız olduğumu. Ardından yine uzun bir suskunluk.
    Güray Süngü
    Sayfa 279 - İz Yayıncılık
  • 190 syf.
    ·1 günde
    Bu kitap benim için bir dönüm noktası oldu. İlk defa bir kitabın sayfalarını boyadım, özüme ayna tutan bütün cümleleri işaretledim -ki neredeyse kitabın her sayfası artık boyalı. Bir huyum vardır pek sevemediğim; en çok sevdiğim kitaplar en çok hırpalanmış kitaplarımdır. Kenarları kıvrılmış, kapağında darbe izleri, çeşitli lekeler. Elimden geleni yaptım özenli bakmak için fakat bu habis huyumdan esirgeyemedim.

    "Aslında bütün kitap sanki kendi hayatının öyküsüydü, kendisi yaşamadan önce yazılmıştı." Everest Yayınları - sayfa 123

    Bu kitabı tek bir cümlede özetle deseler, söyleyeceğim şey bu olurdu. Dorian Gray'in Portresi, sanki bir kitabı değil de kendi hayatınızı yaşıyormuşsunuz gibi sizi içine alıveriyor. Lord Henry'nin zehirli sözleri Dorian Gray kadar okuyanı da etkiliyor ve ister istemez bu şeytana hak verirken buluyorsunuz kendinizi. İtiraf etmeliyim ki işaretlediğim cümlelerin çoğu Lord Henry'ye ait. O, bana kitaplarda en gıcık olduğum karakterleri bile sevmeyi öğretti. "Ölsen de kurtulsak, pis herif," diyordum ilk okuduğumda. Sonra "Eğer o olmasaydı, Lord Henry'nin tartışmaya açık, kafaları karıştıran argümanları olmasaydı, olağanüstü güzellikteki Dorian Gray genç kalmak için bir dilek dilemeyecek, biz de saf bir ruhun yozlaşmasına yakından şahit olamayacaktık," diye düşündüm. Kitabın merkezine oturan şey bu. Oscar Wilde, bu yozlaşmayı o kadar sinsice anlatıyor ki, "Dorian, ne oldu sana böyle, nerede o saflığın," demeyi kitabın sonunda aklınıza getiriyorsunuz. Tabii, kitap bir solukta okunduğu için sayfaları çevirirken aklınıza bile gelmiyor soru sormak.
  • Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gün Arafat Tepesi’nde oturuyordu. Nefsi ona şöyle fısıldadı:

    “Bâyezîd! Senin bir benzerin var mıdır acaba? Kırk beş defa haccettin ve günde bir hatim indirdiğin için binlerce defa hatmetme bahtiyarlığına eriştin.”

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, nefsinin bu kendini beğenmişliğine üzüldü. Derhâl toparlandı ve orada bulunan kalabalığa seslendi:

    “–Kim, kırk beş hac ve yüzlerce hatmimi bir ekmek karşılığında satın alır?”

    Bir adam;

    “–Ben alırım.” dedi ve ekmeği uzattı.

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri aldığı ekmeği de hemen orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Nefsine; biriktirmekle böbürlendiği amellerin, bir köpeğin lokması olduğunu göstermek istemişti.

    Hac erkânı bitince yol hazırlığı yaparak Rum diyarına gitmek için hareket etti.

    Günlerce yol aldıktan sonra, bir rahip ile karşılaştı. Rahip; cömert, terbiyeli bir adama benziyordu. Kendisini evinde misafir etti. Evinde ona bir oda ayırdı.

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, kendisine ayrılan bu odada ibâdete başladı ve kalbini her şeyden çevirip Cenâb-ı Hakk’a yöneltti. Rahip; onun yiyeceğini, içeceğini sabah-akşam getirir önüne kor, sonra dışarı çıkardı. Bu hâl, bir ay devam etti. Bâyezîd nefsine dönerek dedi ki:

    “Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakat sen uğursuzluğunla kırılmıyorsun…”

    Bir gün rahip, Bâyezîd Hazretleri’ne;

    “–Ne güzel adamsın… Keşke hıristiyan olsaydın!” dedi.

    Bu söz, Bâyezîd’e ağır geldi ve evi terk etmek istedi. Fakat rahip ona seslendi:

    “Evimde kırk gününü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni arzu ediyorum. Aynı zamanda değerli bir vâizimiz var, senede bir defa bize hitap eder, bir de onu dinlemeni diliyorum.”

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin kalbine bu teklifi kabul etmesinin hayırlı olduğu doğdu. Kırk günü tamamlamaya râzı olduğunu söyledi.

    Kırk gün dolunca, rahip içeri girdi ve;

    “Bayram günümüz geldi. Haydi gidelim.” dedi.

    Bâyezîd ayağa kalktı. Fakat rahip ona;

    “Sen bu kıyâfet ve hâlde nasıl bin kadar rahibin arasına girebilirsin? Doğrusu biraz endişeliyim. Bu sebeple üzerindeki elbiseyi çıkar, şu üstlüğü giy, beline şu zünnarı bağla, İncil’i de boynuna as!” dedi.

    Bu teklif, ona çok ağır geldi. Fakat; «bunda bir hikmet ve esrar, İslâm’ın izzet ve şerefi gizlenmiştir. Onun dediğini yapayım.» diye düşündü. Hemen üzerindeki elbiseyi çıkardı, onun verdiği üstlüğü giydi. Beline de zünnarı bağladı. İncil’i boynuna astı ve rahiple birlikte bine yakın rahibin arasına katıldı. Hiç kimse onu yadırgamadı.

    Biraz ilerledikten sonra birden bire kalabalık durdu. Rahiplerin en büyüğü ve saygıdeğeri olan zât geldi, yerine geçti. Herkes onun konuşmasını bekliyor, fakat o susuyordu. Rahipler bunun mânâsını anlayamadılar ve sordular:

    “–Ey büyüğümüz! Neden konuşmuyorsunuz?”

    “–Nasıl konuşabilirim ki, aranızda bir Muhammedî var!..” diye cevap verdi. Halk ve rahipler galeyâna geldi ve;

    “–Onu bize göster, parçalayalım!” diye bağırdılar.

    Başrahip onlara dedi ki:

    “–Hayır, yemin ederim ki söylemem. Ancak, bir şartla onu size tanıtabilirim. Ona dokunmayacağınıza söz veriniz.”

    Bunun üzerine rahipler ve halk, Muhammedî olan adama dokunmayacaklarına yemin ettiler. Başrahip başını kaldırdı ve şöyle seslendi:

    “–Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster.”

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ayağa kalktı. Başrahip;

    “–İşte bu zât, ona dikkatle bakın!” dedi.

    Sonra Bâyezîd’e döndü:

    “–Adın ne?”

    “–Bâyezîd.”

    “–Tahsilin var mı?”

    “–Rabbimin öğrettiği kadar bir şeyler…”

    “–O hâlde bana şu hususları cevaplandır:

    İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle. Bunlar nelerdir?”

    Bâyezîd -kuddise sirruh- başrahibe;

    “–İkincisi olmayan bir; eşi, ortağı, dengi ve benzeri bulunmayan Cenâb-ı Hak’tır.

    Üçüncüsü olmayan iki; gece ve gündüzdür.

    Dördüncüsü olmayan üç, üç talâk yani boşamadır.

    Beşincisi olmayan dört; ilâhî kitaplar Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’dir.

    Altıncısı olmayan beş, beş vakit namazdır.

    Yedincisi olmayan altı, göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür.

    Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat semâdır.

    Dokuzuncusu olmayan sekiz, kıyâmet günü Arş’ı taşıyacak sekiz melektir.

    Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz aylık hamilelik müddetidir.

    On birincisi olmayan on; Hazret-i Musa -aleyhisselâm-’ın Şuayb -aleyhisselâm-’a on yıl çobanlık etmesidir.

    On ikincisi olmayan on bir, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın on bir kardeşidir.

    On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır.”

    Rahip tebessüm etti ve şöyle dedi:

    “–Doğru söyledin. Pekâlâ; havadan ne yaratıldı, havada ne muhafaza olundu ve kim hava ile helâk edildi? Söyle bakalım…”

    “–İsa -aleyhisselâm-; havadan yaratıldı, havada muhafaza edildi. Süleyman -aleyhisselâm- da havada muhafaza edildi. Âd kavmi de hava ile helâk edildi.” diye cevap verdi.

    Rahip ona;

    “–Doğru söyledin.” dedi ve yine sordu:

    “–Kim ateşten yaratıldı, kim ateşte korundu ve kim ateşte helâk oldu?”

    “–İblis ateşten yaratıldı. İbrahim -aleyhisselâm- ateşte korundu. Kâfir, ateş ile helâk oldu.” diyerek gereken cevabı verdi.

    Rahip tekrar sordu:

    “–Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helâk oldu?”

    “–Sâlih aleyhisselâm-’ın devesi taştan yaratıldı. Ashâb-ı Kehf, taş içinde korundu ve Ebrehe’nin filleri, taş ile helâk edildi.” diye cevap verince, rahip;

    “–Doğru söyledin.” dedi ve bir başka sual sordu:

    “Cennette Tûbâ ağacı vardır. Cennette hiçbir saray, hiçbir köşk yoktur ki; bu ağacın bir dalına dokunmasın. Bunun dünyada bir örneği var mıdır?”

    “–Evet, güneş sabahleyin doğunca böyle değil midir?”

    “–Doğru söyledin. Şimdi de şunları cevaplandır:

    Bir ağaç vardır. On iki dalı bulunuyor. Her dalında otuz yaprak var ve her yaprakta beş çiçek yer almıştır; bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakar, bu ağaç nedir?”

    “–Ağaç, yılı temsil eder. On iki dalı on iki ayı, her daldaki otuz yaprak otuz günü, her yapraktaki beş çiçek beş vakit namazı temsil eder.”…

    “–Doğru söyledin. Bana şu kimseden haber ver ki; hacca gitmiş, tavaf yapmış ve o makamlarda bulunmuştur. Ama onun ne rûhu var, ne de hac kendisine vâcibdir.”

    “–Bahsettiğin, Nuh -aleyhisselâm-’ın gemisidir.”

    Sorular bitince Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri dedi ki:

    “–Rahip efendi! Birçok sorular sordun, cevaplandırmaya çalıştım. Müsaade ederseniz, benim de birkaç sorum var. Ama bir tanesiyle yetinerek sormak istiyorum.”

    “–Tabiî, istediğin şeyi sorabilirsin!”

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri sordu:

    “–Cennetin anahtarı nedir? Sekiz cennet kapısının üzerinde ne yazar?”

    Rahip sustu, cevap vermekten çekindi. Diğer rahipler bozuldular ve;

    “–Ey büyüğümüz, mağlûp mu oluyorsun?”

    “–Hayır, mağlûp olmak istemiyorum.”

    “–Öyle ise neden cevap vermiyorsun?”

    “–Şayet cevap verirsem, benim cevabıma katılır mısınız?”

    Hepsi birden;

    “–İncil hakkı için, sana uyarız.” diye söz verdiler.

    Rahip;

    “–Dinleyin, şimdi cevap veriyorum:

    «Cennetin anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı bulunan ibâre;

    Lâilâhe İllâllah Muhammedün Rasûlullah’tır.»”

    Cevap üzerine bütün rahipler, hep bir ağızdan kelime-i şahâdet getirip müslüman oldular. Bâyezîd-i Bistâmi Hazretleri de onların yanında bir müddet kalıp İslâmiyet’i öğretti ve bu sır da böylece çözülmüş oldu.

    Hidâyet üzre tutsun,
    Bizleri yüce Allah.
    Son nefeste dedirsin;
    Lâ ilâhe illâllah!