• Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
    O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
    Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
    Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan; 
    "Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
    Başka kim gelir bu zaman? "
    Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
    Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
    Işısın istedim şafak çaresini arayarak
    Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,
    Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,
    Adı artık anılmayan.
    İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
    Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan; 
    Yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:
    "Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
    Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan; 
    Başka kim olur bu zaman? "
    Kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden
    "Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan
    Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
    Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
    Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
    Kapıyı açtığım zaman.
    Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
    Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan; 
    Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
    Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan,
    Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan; 
    Yalnız bu sözdü duyulan.
    Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
    İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
    İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak; 
    Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran; 
    Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran; 
    Başkası değil rüzgârdan..."
    Çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden
    Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
    Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
    Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
    Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
    Kaldı orda oynamadan.
    Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
    Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan; 
    "Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
    Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından; 
    Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından? "
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
    Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
    İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
    Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
    Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan; 
    Adı "Hiçbir zaman" olan.
    Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
    O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
    Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
    Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan
    Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
    "Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan; 
    İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
    Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
    Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
    Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."
    Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün; 
    Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
    Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
    Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
    Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
    Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."
    Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
    Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
    Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
    Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
    Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
    Değmeyecek hiçbir zaman!
    Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
    Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
    "Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da
    Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan; 
    İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    "Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa? 
    Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan! 
    Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
    Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
    Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    "Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle; 
    Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan! 
    Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
    Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan,
    O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan? "
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin! 
    Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan! 
    Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın! 
    Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan! 
    Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan! "
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde
    Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan; 
    Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
    Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
    O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
    Kalkmayacak - hiçbir zaman!
  • *Diderot Etkisi*


    *Fransa’nın 18. YY yazarlarından olan aydınlanma filozofu Denis Diderot, büyük bir borç batağına düşer. Onun bu perişan hali, Rus Çariçesi Katerina’nın kulağına kadar gider.*


    *Çariçe, bu bataklıktan kurtulması için Diderot’ya nazik bir teklif sunar: Diderot’nun kütüphanesini satın alır ve kendisine tekrar hediye eder. Bu kütüphanede çalışması için de Diderot’ya 25 yıllık maaşını peşin öder.*


    Tabii ki bu peşin ödeme, Diderot için hiç beklenmedik bir anda bir servete sahip olma anlamına gelir. Artık Diderot, bütün borçlarından kurtulmuş ve rahatlamıştır.


    *Bir gün bir arkadaşı ona kadife bir sabahlık hediye eder. Ve her ne olursa işte bundan sonra olur.*


    Filozof sabahlığını giyinir. Çalışma masasına kurulur ve iştahla çalışırken birden bu muhteşem *sabahlığı ile çalışma masasının birbirine uyuşmadığını düşünür.*


    Kasasındaki yüklü miktar nakdin sarhoşluğuyla derhal çalışma masasını değiştirmek üzere çıkar ve harika bir çalışma masası alır. Artık sabahlık ve çalışma masası uyumludur.


    *Fakat bir de ne görsün? Yerdeki eski halı, ne sabahlığına ne de çalışma masasına yakışıyor. Koşar ve kasasındaki paraya da kendisine de layık bir halı alır.*


    Yine de içini kemiren bir şeyler vardır. Çünkü evin koltukları, dolapları, sandalyeleri, duvar resimleri ve duvar halısı, odanın süslemeleri artık birbiriyle uyumsuz ve hafif kalır.


    (Her şey gözüne batmaya başlamıştır artık…* *Gel zaman, git zaman Diderot, evin bütün eşyalarını iğneden ipliğe değiştirir.*


    Diderot’un durumu idrak etmesi fazla zaman almaz. Başladığı noktaya dönüşünün hırslarından kaynaklandığının farkına varır.


    *Sonuçta, yazarın bu konu üzerine kaleme aldığı meşhur eseri* *“Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık”* adlı eser ortaya çıkar. Yazar, ardında tarihe geçecek özlü bir söz bırakır. *“Eski sabahlığımın efendisi iken yenisinin kölesi oldum.”*


    Diderot bu yazısında tüketim çılgınlığına kendisini kaptırışını anlatır.


    *Onun, tüketim çılgınlığının insanı sürükleyeceği halleri anlatan ve bugünkü anlamına en yakın içeriği ile kavramdan söz eden yazar olması ve sebep-sonuç ilişkisini ortaya koyması bakımından adına atfen “Diderot Etkisi” denilmiş.*


    Diderot etkisi iki kısımlı bir olgudur. Alışveriş alışkanlıklarımızla ilgili iki varsayımı temel alır. Bu fikirler:


    *Müşteriler tarafından satın alınan eşyalar onların kimliğinin bir parçası olurlar ve birbirlerini tamamlama eğilimindedirler.*


    *Bu kimlikten sapan yeni bir eşyanın alınışı, yeni bir uyumlu bütün oluşturabilmek için bir tüketim sarmalına girilmesine sebep olabilir.*


    Diderot Etkisinin tüketici psikolojisi ve tüketim bağımlılığına dair ortaya çıkardıkları oldukça önemlidir.


    *Bugün hiçbirimiz aldığımız herhangi bir eşyayı belli bir tarz veya konseptin parçası olmadığı sürece kolay kolay giymez veya satın almayız.*


    İşte buna *“Diderot Bütünlüğü”* denir. Bu bütünlük her alışverişin birbirini tetiklediğini ifade eden mekanizmayı anlatır.


    *“Diderot Efekti”*, harcamaların gereksizliğinden ziyade; yeni bir alışverişin, beraberinde bozulan bütünsellik algısı nedeniyle gereksiz harcamalar doğurduğu gerçeğini de ifade eder.


    *Diderot, bu etkiyle bireylerin nasıl bir tüketim uçurumuna sürüklendiğini ifade ederek insanın kendini kontrol ederek yeni bir şeye sahip olmanın anlık ve geçici mutluluğundansa, sahip olduklarımızın değerini bilerek daha kalıcı mutluluklara yönelmemizi de salık verir.*


    Bu etkiye dair değerlendirmelerini dile getirdiği yazısının sonunda şunları söyler:


    *“Örneğimin size bir ders vermesine izin verin. Yoksulluğun özgürlükleri vardır; zenginliğin ise engelleri…”*
  • 270 syf.
    ·Puan vermedi
    DİKKAT!!! Bu kitapta anlatılan kişiler ve kurumların benzerleri dünyanın başka noktalarında, coğrafyamıza daha yakın yerlerde de zuhur etmiş veya ediyor olabilir.

    Kendisine münferit vatandaş diyen Sebastian Haffner adlı kişinin anılarından oluşan kitap tüyleri ürpertiyor. "Yahu bir adam tüm yetkileri ele geçirirken halk neden tepkisiz kalmış?", "Bir adam gündemi belirlerken muhalefet neden kendi söylemini üretememiş?", "Hukuk ve adalet ayaklar altına alınırken insanlar bunu nasıl kabullenebilmiş?" İşte tüm soruların cevabı burada. Nazilerin olağanüstü acımasız yüzü...

    Mahfi Eğilmez'in Değişim Sürecinde Türkiye kitabında da 1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan ve ağır tazminatlara bağlanan Almanya'nın bozulan psikolojisinden bashedilmişti. Bu kitapta da sürekli yenilen Alman halkının aşağılık komplekslerine oynayan, demagog bir lider eliyle yıkıma nasıl götürüldüğü anlatılıyor. Günümüzde her olayda savaş, intikam vs. slogan atanlar var ya... Hah işte onların Alman versiyonları Almanya'ya bu belayı açtı. Savaşa giden ve ölümü görenler ise istisnalar dışında hep savaşı yaşayanlardı. Yani Nazileri büyüten 1. dünya savaşı'na tanık olan ama cephede yer almayanlardı. O yüzden ülkemin savaş çığırtkanları bazen işin bu yanını düşünmeliler.

    Ne anlık zafer sarhoşluğuyla şiddet saçan devrimci bir terördü, ne de düşmanlarından intikam alıp kendince düzeni tahsis eden bir devlet terörüydü bu. İyiliğin kötülüğe, mutluluğun hüsrana döndürüldüğü keyfi bir kötülük anlayışıydı. Belki de Nazileri bu kadar özel bir iğrençlikle anmaya yol açan buydu. Naziler uğruna yasaları görmezden gelen hakimler, zamanla iktidara yanlayan sözde gazeteler, çoğunluk olmasına rağmen birleşip cesur davranamayan muhalifler ve hayatın her alanına sirayet eden iktidar...

    Toplumun eline geçen özgürlük fırsatlarını, bu kavramdan bihaber oldukları için kaçırması, ellerinden alınan haklarına direnmek yerine uyum sağlaması, Reichstag yangınından 1933 seçimlerine, Ss ordularından sosyal demokratların ihanetine kadar her olay ele alınmış. Çok akıcı ve düşündüren bir kitap. Kesinlikle okunmalı.
  • "İyi ama insan, her şeyi aklıyla sorguluyor, keşfediyor ya!"
    " Şüphesiz bu doğru. Babam, bir avcının avına göre yegane üstünlüğünün aklı olduğunu ve Rabb'in de kendisini akılları eğitmek üzere görevlendirdiğini söylerdi."
    "İnsanı eğitmek değil, aklı eğitmek! İlginç!"
    "Böylece Rab yarattığı ve akıl verdiği insana kendisini bildirmiş olmaktadır. Ta ki bozulan, nefilimler gibi davranan ve her şeyi istismar etmeye yatkın olan insanoğlu, doğru yolu bulsun, kardeşleriyle geçimli, paylaşımlı, adil yaşasın."
    "Bu işten Rabb'in çıkarı ne?"
    "Yalnızca bilinmek. Yaratılanın yaratıcısını bilmesi ve sunduğu nimetler için Yer Ana'ya hürmet gösterip Rabb'e teşekkür etmesi."
    İskender Pala
    Sayfa 147 - Kapı Yayınları
  • Olay şöyle oldu: Bir haber sitesinde “AK Parti’den yeni yasa teklifi: Evde kalma vergisi getiriliyor” haberi yayınlandı. Akabinde ise sosyal medyada bir patlama oldu ve herkes bu konuyu konuşmaya başladı. Bekârlık vergisi de denen teklife göre yaş ilerledikçe bekârlardan alınacak vergi de artacakmış.
    Asparagas kokan habere göre “evde kalmak” artık vergi ödemek demek. Yani bir insan evlenmiyorsa suçludur ve kendini vergi ödeyerek affettirmelidir. Fakat biz bu işin altındaki gerçeği öğrendik. Mesele göründüğü gibi değil. Asıl sorun Kadem! Asıl sorun Mor İğne! Asıl sorun Kadıköy Kadın Partisi! Derin kaynaklarımızdan aldığımız istihbarata göre Kadem’in içerisindeki “çirkin kadın lobisi” hükümete sürekli baskı yapmakta. Evlenemediği için etkinlikten etkinliğe koşan, kızkurusu tarizlerinden bıkan bu kadınlar, meseleyi böyle çözeceklerini sanmışlar. Ardı arkası kesilmeyen baskılara maruz kalan devlet yetkilileri ise Kadem ve Mor İğne ile uğraşmaktan bıktığı için böyle bir yasa tasarısı hazırlamış. Her ne kadar devlet de olsa, işbirlikçi kılıbık erkeklerin korkusuyla, seküler olsun muhafazakâr olsun feminazi çeteleri devleti teslim almış. Her erkek gibi, “devletlu erkekler” de “PEKİ” demiş ve yasa tasarısı hazırlanmış.
    Fakat iş burada da bitmiyor. Yine haber kaynaklarından aldığımız bilgilere göre bu işin asıl azmettiricisi Kadem’in içindeki evli kadınlarmış. Mor İğne’ye rüşvet de ödeyen bu hizip, dernekteki bekâr kadınlar sebebiyle dernek içinde yükselemedikleri ve her etkinlikte rolü bekârlara kaptırdıkları gerekçesiyle harekete geçmişler. Çareyi yani önlerinin açılmasını ise derneğin bekâr kadınlarını evlendirmekte bulmuşlar. Kadem’in bekâr hizbi ise, tilkinin tavuk çobanlığına misal, ağlayarak bu tasarıya destek vermişler.
    Peki ne olacak? Olan yine erkeğe olacak. Evlenmek istemeyen erkeklerin üzerindeki vergi yükü artacak, içebilecekleri çay sayısı düşecek, daha az kitap okuyacaklar vb… Ayrıca aldığımız çok gizli bir habere göre bu kadın dernekleri, Edebifikir’i uzaktan uzağa izliyormuş. İradi olarak evlenmeyen yazarlarımızın topluma kötü örnek olduğunu düşünüyor ve bunu önlemek için çeşitli planlar yapıyorlarmış. İşte bu evde kalma vergisi de bunun bir uzantısıymış.
    Bütün bu olanlar üzerine toplanan Edebifikir İhtiyar Heyeti’nden Davut Bayraklı; “Ben evliyim, siz düşünün, Kadem’le uğraşamam” deyip toplantıyı terk etmiş. Mehmet Erikli, toplantıya katılmamış. Feyyaz Kandemir “Abi yeni nişanlandım, beni ihtiyar heyetinden silin. Zaten noterden Edebifikir ile ilgim yoktur belgesi aldım.” demiş. Heyetimizin devrimci evli üyesi Mehmet Raşit Küçükkürtül ise “Davamızın arkasındayım. Türkiye’de erkeklere yönelik uygulanan şiddetin karşısında olmak bir sorumluluktur. Hemen acil eylem planını hazırlayalım” demiş. Diğer evli yazarlar ise nedense toplantıda sessiz kalmış ve herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Sulhi Ceylan ise; “Eylem bir kız ismi değildir. Mukaddes davamızın kılıcı Edebifikir’e kimsenin dokunamayacağını, gerekirse meseleyi metafizik âleme taşıyacağını” söyleyip, masaya sağlam bir yumruk atmış. Sulhi Ceylan’ın bu tavrından sonra MİT ve KGB’de olağanüstü toplantılar gerçekleştirildiği haberleri yayılıyor.

    *** 

    Elbette Edebifikir olarak halkımızın üzerindeki zulümlerin bertaraf edilmesi için birçok teklifler de düşündük. İsrafın, bitmek bilmez iştahanın temsilcisi Kadem’e karşı yakın tarihi hatırlatmayı borç biliyoruz. Bilindiği gibi Türkiye yakın bir geçmişinde Medeni Kanunu’nu değiştirmiş, Avrupa Birliği’ne intibak etmek üzere kanunlarını köklü bir değişime tâbi tutmuştu. O kadar ki 2000’lerden sonra hemen her konudaki kanun, yönetmelik değiştirilmiş ve mevzuata yeni yeni başlıklarda eklemeler yapılmıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiş ve halen yürürlükte olan mevzuat vardı ancak hiçbirinin izi tozu kalmadı. Radikal, batıcı, seküler bir reform süreci geçiren 1920’lerin, 1930’ların Türkiye’sinde bu kadar keskin ve kökten bir mevzuat düzenlemesi olmamıştı. Elbette bunun çeşitli tesirleri de olacaktı. Medeni Kanunu’ndaki değişiklikler, zina mefhumunun kanunlardan çıkartılması, kadına pozitif ayrımcılık, İstanbul Sözleşmesi gibi unsurlar aslında dipten, dikkat çekmeden toplumu dönüştürmeye başlamış durumda. Topluma zorla giydirilmeye çalışılan kanunlar ister istemez histeriler, cinnet, cinayet şeklinde toplumun bünyesinden bir yerden patlak veriyor. Anlaşılan o ki bu mevzuda halkımızın çekeceği acılar da henüz bitmemiş görünüyor. 15’inde yar seven ve bunun türküsünü söyleyen halkımızın, kuzeyin soğuk topraklarındaki geç ergenliğe giren soluk benizli firenkler gibi 18 veya 21 yaşından sonra evlenmeye zorlanmaya devam edecek. Hapishanelerde “severek evlenmiş” yiğitler, tecavüzcü muamelesi görmeye ve dışarıda bıraktığı yavrularına hasret duymaya devam edecek. Liselerde, muhannes taifenin iğrençlikleri çocuklara “serbest cinsiyet gelişimi” adı altında telkin edilirken aynı ahmak güruh tarafından “18 yaşından küçüklere din eğitimi, din telkini yapılamaz” diye sloganlar bağırmaya devam edecek. Maalesef bir avuç ahmak, aptal ve yırtlaz kalabalığın tahakkümü sürecek.
    Biz burada, artık evlenmenin bir korku tüneline girmek gibi anlaşılmaya başlandığı, her bakımdan ümitsizliğe mahkûm edilen Türk gençliğinin akıl, ruh ve beden sıhhatini korumak, güçlendirmek ve geliştirmek adına 1922 yılında tertip edilen Men’i İsrafat Kanunu’nu çerçevesinde geliştirilen bazı tasarruf tedbirlerini hatırladık. 1922’deki kanun ve tamimleri dikkate alarak düğün denilen ve “Amaaan bir kere evleniyoruz, her şeyi talep edelim” hevasının bugünkü çılgınlıklarına işaret ediyor ve bunlarla ilgili tekliflerimizi kamuoyunun vicdanına sunuyoruz:

    * Balayı tamamen kaldırılacak. Balayı reklamı yapan şirketlere maliye tarafından ağır cezalar kesilecek. Lügatlerden “balayı” maddesi silinecek.

    * Kına gecesi için ayrı salon tutma adeti sona erecek. Kına gecesinde ayrı kıyafet almak kalkacak. Halay ekibi tutulmayacak, mahalledeki kızlardan gönüllü bir müfreze tertip edilecek.

    * Gelinliğin gâvur âdeti olduğu Diyanet tarafından işlenecek, Cübbeli Hoca’dan hükümet baskı yaparak gelinliklerin gâvur işi olduğu ve daha mütevazı kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiği yönünde vaazlar vermesi talep edilecek. Kızılay ve Beşir derneği gibi kuruluşlar “Gelinlik paranız Somali’ye ümit olsun!” kampanyası başlatarak kadınlar duygusal olarak ajite edecek. Cübbeli Hoca, İhsan Şenocak, Ebubekir Sifil, Bedri Gencer gibi isimlerin müştereken imzalayacağı “Gelinlik İsraftır!” bildirisi bütün gazetelerde tam sayfa neşredilecek.

    * Emniyet’in trafikle ilgili birimleri “düğün konvoyu”na iştirak eden otomobillere ağır para cezaları yazacak. Kamu spotlarıyla düğün konvoyunun yasak olduğu vurgulanacak.

    * Evlilik masrafları kanunla sınırlandırılacak. Bu sınıra uymayanların israfa meyilli oldukları düşünülüp mali hesaplarına kayyum atanacak.

    * Bitmek bilmeyen evlilik masrafları sebebiyle psikolojisi bozulan erkekler için sığınma evleri açılacak. Bu evlerde sadece erkekler çalışacak ve içeriye hiç bir kadın alınmayacak.

    * Düğün fotoğrafı çektirmek denen ifşaat manyaklığına son verilecek. Düğün fotoğrafçıları eğer mesleklerini değiştirmezse hapse atılacak ve hapiste dört duvarın fotoğraflarını çekmelerine izin verilecek.

    * “Ben yeni mobilyalar isterim, annenden kalan mobilyaları kullanmam” diyen gelin adayları için rehabilitasyon merkezleri açılıp topluma kazandırılmaları sağlanacak.

    * …
     
    Edebifikir İhtiyar Heyeti
  • Olay şöyle oldu: Bir haber sitesinde “AK Parti’den yeni yasa teklifi: Evde kalma vergisi getiriliyor” haberi yayınlandı. Akabinde ise sosyal medyada bir patlama oldu ve herkes bu konuyu konuşmaya başladı. Bekârlık vergisi de denen teklife göre yaş ilerledikçe bekârlardan alınacak vergi de artacakmış.

    Asparagas kokan habere göre “evde kalmak” artık vergi ödemek demek. Yani bir insan evlenmiyorsa suçludur ve kendini vergi ödeyerek affettirmelidir. Fakat biz bu işin altındaki gerçeği öğrendik. Mesele göründüğü gibi değil. Asıl sorun Kadem! Asıl sorun Mor İğne! Asıl sorun Kadıköy Kadın Partisi! Derin kaynaklarımızdan aldığımız istihbarata göre Kadem’in içerisindeki “çirkin kadın lobisi” hükümete sürekli baskı yapmakta. Evlenemediği için etkinlikten etkinliğe koşan, kızkurusu tarizlerinden bıkan bu kadınlar, meseleyi böyle çözeceklerini sanmışlar. Ardı arkası kesilmeyen baskılara maruz kalan devlet yetkilileri ise Kadem ve Mor İğne ile uğraşmaktan bıktığı için böyle bir yasa tasarısı hazırlamış. Her ne kadar devlet de olsa, işbirlikçi kılıbık erkeklerin korkusuyla, seküler olsun muhafazakâr olsun feminazi çeteleri devleti teslim almış. Her erkek gibi, “devletlu erkekler” de “PEKİ” demiş ve yasa tasarısı hazırlanmış.

    Fakat iş burada da bitmiyor. Yine haber kaynaklarından aldığımız bilgilere göre bu işin asıl azmettiricisi Kadem’in içindeki evli kadınlarmış. Mor İğne’ye rüşvet de ödeyen bu hizip, dernekteki bekâr kadınlar sebebiyle dernek içinde yükselemedikleri ve her etkinlikte rolü bekârlara kaptırdıkları gerekçesiyle harekete geçmişler. Çareyi yani önlerinin açılmasını ise derneğin bekâr kadınlarını evlendirmekte bulmuşlar. Kadem’in bekâr hizbi ise, tilkinin tavuk çobanlığına misal, ağlayarak bu tasarıya destek vermişler.

    Peki ne olacak? Olan yine erkeğe olacak. Evlenmek istemeyen erkeklerin üzerindeki vergi yükü artacak, içebilecekleri çay sayısı düşecek, daha az kitap okuyacaklar vb… Ayrıca aldığımız çok gizli bir habere göre bu kadın dernekleri, Edebifikir’i uzaktan uzağa izliyormuş. İradi olarak evlenmeyen yazarlarımızın topluma kötü örnek olduğunu düşünüyor ve bunu önlemek için çeşitli planlar yapıyorlarmış. İşte bu evde kalma vergisi de bunun bir uzantısıymış.

    Bütün bu olanlar üzerine toplanan Edebifikir İhtiyar Heyeti’nden Davut Bayraklı; “Ben evliyim, siz düşünün, Kadem’le uğraşamam” deyip toplantıyı terk etmiş. Mehmet Erikli, toplantıya katılmamış. Feyyaz Kandemir “Abi yeni nişanlandım, beni ihtiyar heyetinden silin. Zaten noterden Edebifikir ile ilgim yoktur belgesi aldım.” demiş. Heyetimizin devrimci evli üyesi Mehmet Raşit Küçükkürtül ise “Davamızın arkasındayım. Türkiye’de erkeklere yönelik uygulanan şiddetin karşısında olmak bir sorumluluktur. Hemen acil eylem planını hazırlayalım” demiş. Diğer evli yazarlar ise nedense toplantıda sessiz kalmış ve herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Sulhi Ceylan ise; “Eylem bir kız ismi değildir. Mukaddes davamızın kılıcı Edebifikir’e kimsenin dokunamayacağını, gerekirse meseleyi metafizik âleme taşıyacağını” söyleyip, masaya sağlam bir yumruk atmış. Sulhi Ceylan’ın bu tavrından sonra MİT ve KGB’de olağanüstü toplantılar gerçekleştirildiği haberleri yayılıyor.

    ***

    Elbette Edebifikir olarak halkımızın üzerindeki zulümlerin bertaraf edilmesi için birçok teklifler de düşündük. İsrafın, bitmek bilmez iştahanın temsilcisi Kadem’e karşı yakın tarihi hatırlatmayı borç biliyoruz. Bilindiği gibi Türkiye yakın bir geçmişinde Medeni Kanunu’nu değiştirmiş, Avrupa Birliği’ne intibak etmek üzere kanunlarını köklü bir değişime tâbi tutmuştu. O kadar ki 2000’lerden sonra hemen her konudaki kanun, yönetmelik değiştirilmiş ve mevzuata yeni yeni başlıklarda eklemeler yapılmıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiş ve halen yürürlükte olan mevzuat vardı ancak hiçbirinin izi tozu kalmadı. Radikal, batıcı, seküler bir reform süreci geçiren 1920’lerin, 1930’ların Türkiye’sinde bu kadar keskin ve kökten bir mevzuat düzenlemesi olmamıştı. Elbette bunun çeşitli tesirleri de olacaktı. Medeni Kanunu’ndaki değişiklikler, zina mefhumunun kanunlardan çıkartılması, kadına pozitif ayrımcılık, İstanbul Sözleşmesi gibi unsurlar aslında dipten, dikkat çekmeden toplumu dönüştürmeye başlamış durumda. Topluma zorla giydirilmeye çalışılan kanunlar ister istemez histeriler, cinnet, cinayet şeklinde toplumun bünyesinden bir yerden patlak veriyor. Anlaşılan o ki bu mevzuda halkımızın çekeceği acılar da henüz bitmemiş görünüyor. 15’inde yar seven ve bunun türküsünü söyleyen halkımızın, kuzeyin soğuk topraklarındaki geç ergenliğe giren soluk benizli firenkler gibi 18 veya 21 yaşından sonra evlenmeye zorlanmaya devam edecek. Hapishanelerde “severek evlenmiş” yiğitler, tecavüzcü muamelesi görmeye ve dışarıda bıraktığı yavrularına hasret duymaya devam edecek. Liselerde, muhannes taifenin iğrençlikleri çocuklara “serbest cinsiyet gelişimi” adı altında telkin edilirken aynı ahmak güruh tarafından “18 yaşından küçüklere din eğitimi, din telkini yapılamaz” diye sloganlar bağırmaya devam edecek. Maalesef bir avuç ahmak, aptal ve yırtlaz kalabalığın tahakkümü sürecek.

    Biz burada, artık evlenmenin bir korku tüneline girmek gibi anlaşılmaya başlandığı, her bakımdan ümitsizliğe mahkûm edilen Türk gençliğinin akıl, ruh ve beden sıhhatini korumak, güçlendirmek ve geliştirmek adına 1922 yılında tertip edilen Men’i İsrafat Kanunu’nu çerçevesinde geliştirilen bazı tasarruf tedbirlerini hatırladık. 1922’deki kanun ve tamimleri dikkate alarak düğün denilen ve “Amaaan bir kere evleniyoruz, her şeyi talep edelim” hevasının bugünkü çılgınlıklarına işaret ediyor ve bunlarla ilgili tekliflerimizi kamuoyunun vicdanına sunuyoruz:

    * Balayı tamamen kaldırılacak. Balayı reklamı yapan şirketlere maliye tarafından ağır cezalar kesilecek. Lügatlerden “balayı” maddesi silinecek.

    * Kına gecesi için ayrı salon tutma adeti sona erecek. Kına gecesinde ayrı kıyafet almak kalkacak. Halay ekibi tutulmayacak, mahalledeki kızlardan gönüllü bir müfreze tertip edilecek.

    * Gelinliğin gâvur âdeti olduğu Diyanet tarafından işlenecek, Cübbeli Hoca’dan hükümet baskı yaparak gelinliklerin gâvur işi olduğu ve daha mütevazı kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiği yönünde vaazlar vermesi talep edilecek. Kızılay ve Beşir derneği gibi kuruluşlar “Gelinlik paranız Somali’ye ümit olsun!” kampanyası başlatarak kadınlar duygusal olarak ajite edecek. Cübbeli Hoca, İhsan Şenocak, Ebubekir Sifil, Bedri Gencer gibi isimlerin müştereken imzalayacağı “Gelinlik İsraftır!” bildirisi bütün gazetelerde tam sayfa neşredilecek.

    * Emniyet’in trafikle ilgili birimleri “düğün konvoyu”na iştirak eden otomobillere ağır para cezaları yazacak. Kamu spotlarıyla düğün konvoyunun yasak olduğu vurgulanacak.

    * Evlilik masrafları kanunla sınırlandırılacak. Bu sınıra uymayanların israfa meyilli oldukları düşünülüp mali hesaplarına kayyum atanacak.

    * Bitmek bilmeyen evlilik masrafları sebebiyle psikolojisi bozulan erkekler için sığınma evleri açılacak. Bu evlerde sadece erkekler çalışacak ve içeriye hiç bir kadın alınmayacak.

    * Düğün fotoğrafı çektirmek denen ifşaat manyaklığına son verilecek. Düğün fotoğrafçıları eğer mesleklerini değiştirmezse hapse atılacak ve hapiste dört duvarın fotoğraflarını çekmelerine izin verilecek.

    * “Ben yeni mobilyalar isterim, annenden kalan mobilyaları kullanmam” diyen gelin adayları için rehabilitasyon merkezleri açılıp topluma kazandırılmaları sağlanacak.

    * …



    Edebifikir İhtiyar Heyeti



    http://www.edebifikir.com/...usatmis-durumda.html
  • 288 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    İlber ortaylı ile söyleşi yapan Yenal Bilgici söyleşi içeriklerini kitap haline getirmiş. Büyük tecrübe ve yılların birikimleri üzerine Türkiye Cumhuriyetine çeşitli alanlarda özellikle Tarih alanında önemli eserler verdi. Bu eserinde başlıca konular;
    - Bir ömür nasıl yaşanır?
    - Kimden, ne öğrenilir?
    - İnsan kendi kendini nasıl yetiştirir?
    - Nasıl çalışmak gerekir?
    - Nasıl seyahat edilir, nereleri görmek gerekir?
    - Eğitimde hangi tercihleri yapmak gerekir?
    - Ne izlemeli? Ne dinlemeli? Ne okumalı?
    - İnsan yaşadığı şehirden nasıl yararlanır?

    Her bölümü okuyunca İlber hoca ile bir sohbet halindeymiş gibi oluyor. Kendi eksiklerimizi çıkarıyoruz Dil lisan bilgisinin önemi, çalışma metodları, seyahat edilmesi gereken ülkeler(müze, opera, Cafe, sinema, vb.), eğitim gördüğümüz alanda gelişmek için gerekli materyaller olsun eksikler çıkarıp onları telafi etmeliyiz. Farklı bakış açıları kazandırıyor. Müzik zevki olarak İlber hocanın bana katkısı : Racmaninoff, Andre Rieu, gibi isimler ve eserleri oldu. Kitap olarakta Rus edebiyatının en iyisi olduğunu söyleyince o eserleri de okumalıyız(Savaş ve Barış, Karamazov Kardeşler , Suç ve Ceza).
    Eksik kısımlarımız dışında sosyolojik tespitler yapmış; Türkiye'de kültürel değişimler, çarpıp kentleşme ve mimari eserlere tahrip, Müze vb yapıların sayıca yetersiz ve niteliksiz kalması.
    İnsanların bozulan Türkçeleri, eğitim sistemi eksiklikleri, kendi eğitim sistemi projesi, müzelerle ilgili projeleri vb aklıma gelmeyen konulara değinmiş.
    Eski Türkiye'den de bahsetmiş. 50'li 60'lı yıllarda olan eğitim sistemi Köy enstitüleri ve oralardan çıkan isimler daha önemlisi eğitim eşitliği sunan bir enstitü olması. Geçmişi özlüyor ve günümüzün negatif yanlarını görüp eleştiriyor olsa bile gençliğin potansiyeli-renkli oluşu, ülke geleceği için bir umut olmasına sebep sunuyor...