• Eskiden Büyük balık küçük balığı yutuyordu. Şimdi küçükler de büyükler de birbirlerini yutmaya çalışıyor. Küçük balığın biri yutamıyorsa, yüz küçük balık bir olup büyük balığı Lokma lokma parçalayıp yutuyorlar.
  • Hayır kavga etmek hüner degil, kavgayı önlemektir hüner.
  • 560 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitap o kadar başka ki insanın ağlıyası geliyor çok duygusal ve acıklı bir kitap hayatımda okuduğum en güzel kitaptı diye bilirim kesinlikle tavsiye ediyorum...
  • 560 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Yazar kitabında gençlerin islamdan bi haber yaşamasından, evliliğe kadar bir çok konuyu ele almış. Gençliğin islamı bilmeden yaşamasını ve araştırarak doğruyu bulmalarını anlatmış.

    Ayrıca bu eserde teknoloji, modernlik, gelişim adına yapmış oldukları iğrenç hayâsızlıkları topluma güzel bir şeymiş gibi gösterip, gençliğimizin nasılda karartıldığını açık bir şekilde yazar okuyucularına göstermiş oldu ve bu kitabıyla da zaman zaman güldürüp ve düşündürmüş olsa da bizlere birçok ders verdi.

    Hakikatte ihanet aldatmak değil imiş, ihanet; yüz çevirip gözleri kapatarak yaşamak imiş…
  • 560 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Yıllar önce okuduğum bir kitap aklıma pek birşey gelmiyor tek gelen acıklı olması sonrasında evli kadının başka bir adama aşık olması duygularına yenik düşmemek için çaba sarfetmesi vs tekrar okuduğum da aynı duyguları hissedecegimi ve yaşayacağımı düşünmüyorum anlatış tarzı gayet sade güzel okunabilecek bir kitap.
  • Her birey bu kader vaktinde elinden geldiğince kendini savunmalı … ve insanlığın kırbacına, faşizme ve mutlakiyetçi devleti andıran her türlü sisteme karşı mücadele etmelidir.”
    18 Şubat 1943 sabahı “Beyaz Gül” imzalı el ilanları Münih Üniversitesi’nin bahçesini kaplar. Bildirinin bir bölümünde yukarıda alıntı yaptığım sözler varken; geri kalanında da şunlar yazmaktadır:  “Alman halkı ne yapıyor? Hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyor. Hitler’in peşinde körü körüne uçuruma gidiyor…Almanlar! Biz herkesin nefret ettiği ve insanların dışladığı bir toplum mu olacağız hep? Hayır!… Yüreğinizdeki kayıtsızlık örtüsünü yırtın! Nasyonal sosyalist görüşler insanlığa aykırıdır!”
    Bu bildirinin dağıtılmasından sadece dört gün sonra da Beyaz Gül Direniş Örgütü’nün kurucuları idam edilir.
    Bu yazımda; “ toplumuna duyarlı bir genç olmak, çağına tanıklık etmek ve yönlendirici gücün elinde olduğunu hissettirmek” üzerine bir gençlik örgütünün hazin hikayesini anlatacağım.Yazımın girişinden de anladığınız gibi Hitler Almanyası’ndayız. Çünkü tarih, hiçbir döneminde o günlerdeki kadar ucuzlatmamıştı insan hayatını. İnsani değerler hiç o günlerdeki kadar ayaklar altına alınmamıştı… Böylesine karanlık günlerde bu karanlığa, beyaz bir gülü yüreğine en yakın yere takarak direnmekte herkesin harcı olamazdı zaten.İşte o delikanlı gençlerin hikayesi.
    Beyaz Gül, pasif bir direnişin adıdır. Başını Hans Scholl’un çektiği bir avuç üniversiteli gencin, ülkelerine olan bağlılıkları adına toplumu uyarmak üzere eyleme geçtikleri ve “romantik” eylemleri sonucu canlarını vermelerinin hikayeleri… Sözünü ettiğimiz bu yirmili yaşlarına henüz gelmiş beş genç, zamanla Hitler’in çöküşünde etkili olacak; uluslararası propaganda aracı olacak kadar değerli bulunacaklardır.
     Münih’in zengin ailelerinden Scholl ailesinin iki çocuğu Hans Scholl ve kız kardeşi Sophie Scholl, o dönem kafası yıkanmış her Alman çocuğu gibi bir süre nazi gençliği eğitim programından geçmiş, Hitlerci gençlik içinde bulunmuş; ama sonradan eğitimlerinin yönünü tıp fakültesine kaydırarak, antifaşist mücadelenin sembolü haline geleceklerini bilmeden Almanya’nın Hitler’in peşinde uçuruma gittiğini düşünmeye başlamışlardır. 1942 yazı Haziran ayında bu düşüncelerini yüksek sesle söylemeye hatta yazmaya başlamışlardır. Yani birer kahraman olmuşlardır. Beni biraz yakından tanıyanlar bilirler ki; kahramanlık kavramı, ona ihtiyaç duyan toplumların çöküşü anlamındadır bana göre…Ancak doğru algılanmak isterim. Kahramanlık o toplumun sorunlu olduğunu gösterir; çünkü bu insanların kahraman olmaları için içinde yaşadıkları koşulların daha da kötü olması gerekir. Bu açıdan bakıldığındaysa kahramanlık bir duyarlılığa dönüşür ve korkakların korkaklığını ya da cesaretsizliğini saklamak için, ölenlerin ardından yaktığı ateşli bir ağıt olur kahramanlık.   Değerlere yaşarken sahip çıkarsak buna gerek kalır mı? Çok saçma…
    Neyse… Beyaz Gül direnişçilerinin, eylem süresi sadece sekiz aydır : Haziran 1942 – Şubat 1943… Yaptıklarıysa sadece altı kez bildiri dağıtmak ve bir kaç duvara “Katil Hitler” ya da * “NSDAP’a karşı mücadele edelim” tarzında yazılar yazmaktır.
    “Hiçbir toplum yoktur ki sorumsuz ve karanlık çeteler tarafından yöneltilmesine karşı direnmemeyi onursuzluk olarak kabul etmesin. Gerçekçi olalım; dürüst her Alman, nazilerin işledikleri suçlar karşısında utanç duyuyor. Bu utancın kaldırılmayacak biçimde çocuklarımıza taşınacağını biliyoruz…. Birlikte inançla haykıralım: Özgürlük! Özgürlük! Özgürlük!”
    Scholl kardeşler; arkadaşları Christoph Probst, Willi Garf ve Alexander Schmorell’le birlikte şiddetle nefret ettikleri silahlı güce karşı ne yapacaklarını düşünürler bir zaman. Örgütün tek bayan üyesi Sophie Scholl’un önerisiyle,masumiyet ve romantik başkaldırıyı temsil ettiğinden ötürü bir beyaz gül tüm bu karşı çıkmanın sembolü olur. Artık yakalarında,çantalarında ya da ellerinde beyaz bir gülle dolaşmaya başlarlar.Direnişlerinin özü esas olarak pasiftir.Silahlı bir örgütlenmeyi baştan reddederler.Öncelikle yaşadıkları kent olan Münih’te bildiri yazmak/basmak ve dağıtmakla işe başlarlar.Amaç kandırılmış Alman halkını uyarmak ve tarihe lanetlenmiş bir ırkın evlatları olarak geçmemektir. Beyaz Gül’e göre savaş bir insanlık suçudur ve eli kolu bağlı oturmak o suça ortak olmaktır.
    Bu çocuksu direnişin karşısında muazzam şekilde örgütlenmiş bir faşizm en azgın günlerini yaşamaktadır. Beyaz Gül’ün üyeleri,” bu saçma ve ölümcül savaş bitmeli ve ifade ve kutsal yaşam hakkı özgürce kullanılmalıdır” derken; SS lider Heinrich Himmler 6 Ekim 1943’te yapılan gizli bir toplantıda şöyle diyordu kendisini dinleyen bir avuç generale:  ” Sizden ısrarla şunu istiyorum;burada dediklerimi dinleyin ve kimseye söz etmeyin bunlardan.Bize şu soru soruldu: Kadınlar ve çocuklara ne yapılıyor? Düşündüm ve açık bir çözüm buldum.Üstün ırktan olmayan çocukların büyümelerine izin verme hakkını görmüyordum kendimde. Karşıtlarımızı yeryüzünden silmek gibi önemli bir kararı almak gerekiyordu…Öyle sanıyorum ki bizim halkımız için bu sorumluluğu yüklenmemiz gerekiyor.”
    Naziler muhteşem bir örgüt kurmuşlardı. Ancak milyonlarca insanı yakıp kül etseler bile,onların yaşama tutunma isteklerinden biri olan ‘yazma isteğinin’ önüne geçememişlerdir. Hollandalı kız çocuğu Anne Frank’ın hatıra defteri hangimizin yüreğini incitmedi ki? Diyor ki o günleri yaşayan bir gazeteci; “biz gazeteciler ve yazarlar yazardık,bu normaldir ama eğitimciler, işçiler, gençler ve hatta çocuklar bile yazıyordu o günlerde… Nazilerin, onlardan olmayan herkesi yok etme değil, yaşamlarının izini bile ortadan kaldırma projesine karşı mümkün olan tek güçlü başkaldırıydı yazmak…” Günümüzde dehşetle okuduğumuz, faşizm ve baskı günlerinin ayrıntıları gösteriyor ki; kurbanların yok edilemez insanlığını gösteren bir iz varsa, o da edebiyattır.Toplama kampında esir edilen Primo Levi’nin bir şiiri,o eziyet ve aşağılanma içindeki kadını ve erkeği bakın nasıl tanımlıyor:
    “Bir erkek midir düşünün  / Çamur içinde bitkin düşen  / Dinlenme nedir bilmeyen  / Bir ekmek kabuğu için didinen  / Bir evet ya da hayır için ölen
    Bir kadın mıdır düşünün  / Adını ve saçlarını yitiren  / Ve hatırlama gücünü bile yitiren  / Gözleri boş, göğsü soğuk  / Kış ortasında bir kurbağa gibi.”
    1942 yılının Temmuz-Kasım ayları arasında doğu cephesinde hastabakıcılık yapan Beyaz Gül örgütüne bağlı gençler, savaşın saçmalığını gördükten sonra eylemlerini daha da radikalleştirip, sadece Münih’te değil, Hamburg ve Freiburg’da da bildiri dağıtmaya başlarlar. Ancak eylem planları hep aynıdır: Pasif, barışsever, uyarıcı…
    Küçük bir arkadaş çevresiyle, onlara deneyimiyle önderlik yapan, çocukların hayran olduğu felsefe öğretmenleri Kurt Hüber’den oluşan bu direniş örgütü yeni üyelerin peşinde değillerdir. Daha çok dürüstlüğe yaslanan bir erdemliliğin bireysel örgütlenmesidir yapılmak istenen…Yani başka bir deyimle, romantik kurbanlardır Beyaz Gül’ün radikalleri. Oysa Walter Benjamin, nazilerin ideolojik ve politik kazanımlarını “politikanın estetize edilmesine”ne borçlu olduklarını söylerken çok haklıydı. Bir ülkede kültürün çökmesi, politik kurumların çöküşünü de getirir. Çünkü edebiyat ve sanat eserleri, bir ülkenin halkıyla birlikte etki altına alınmasında birinci derecede önem taşır. Kısaca nazizm ve kültür üzerinde durmakta fayda var.
    Gariptir ki; ilke olarak nazilerde her güçlü politik kişiliğin bir “sanatçı” olması zorunlu görülüyordu.  Şimdi düşünsenize, Beethoven çalındıktan sonra radyo konuşmasına başlayan Führer’den, hele nazi retoriğinin (etkili konuşma sanatı) bütün inceliklerinden de yararlandıktan sonra kim etkilenmez ki? Doğal olarak uyuşturulan halk bu haliyle “çekildiği yere giden” bir koyun pozisyonuna gelmiş olmaz mı? Goebbels 26 Kasım 1936 da yeni sanatta eleştiriyi resmen yasakladığını ilan ettiği zaman, onun yerine konulacak bir nasyonal sosyalizm sanat anlayışı oluşmuştu bile. Bana hep ilginç gelen bir şey daha var. Nasyonal sosyalistler mitinglerinde komünizmin sembolü kızıl bayrak taşırlarmış. Uzun süre nedenini anlayamadım. Neden? Şimdi daha iyi anlıyorum ki; NSDAP üyelerinin % 33’ü cahil işçilerden oluşuyordu. Onların zihinlerini bulandırmak için “genel işçi” modelinin takiyyesidir sadece nazilerin yaptığı. Çok ilginç bir yol. Sonra ilk kez kullanılan teknolojik propaganda yöntemlerini de göz ardı etmemeliyiz. Sinema filmleri, radyo ve radyo oyunlarını kullanmıştır naziler. Yine nazilerin icat ettiği bir tiyatro oyunu olan “Thing” oyunlarını kullanarak, bir anda çok geniş çapta örgütlenmişlerdir. Yani nazi, düşmanı olduğu kültürden yararlanarak kendi kültürünü yaratmıştır. Yani özünde aslolan kültürdür. Nazilerin bu inanılmaz yükselişinde “dil” de çok önemli bir etkendir. Naziler, kapitalist reklam tekniğiyle işe başlamışlar (Tekrarlar ve Sloganlar), verdikleri mesajlar sonradan emir haline dönüşmüştür. Kitlelerin kendisinde kurtuluş umudu buldukları Hitler de bu fırsatı kaçırmamış ve yaptığı konuşmalarda bu yeni dilin seçkin ve kışkırtıcı örneklerini vermiştir. Naziler ve özellikle Hitler tüm konuşmalarında, toplumsal olayları kişileştirmiş; dünyayı iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırmıştır. Kışkırtılan düşünce, dış düşmanın yanı sıra onun iş birlikçisi olan bir iç düşmanın da varlığı olduğu yönündedir. Her taraf bozguncular ve hainlerle doludur. Alınan önlemlerin hepsi hep çoğunluğun yararınadır, dolayısıyla halk kışkırtıcı hainleri dinlemeyip kendisi dinlemelidir. Böyle kullanılan bir dil de; korkan, önyargılı, güvensiz bir toplumda tam bir esrar etkisi yapmış; sonuçta, insanlar arasında artık gerçek anlamda bir toplumsal iletişim kalmamış ve “güvensizlik, karakterleri kemiren bir canavara” dönüşmüştür. (İlginçtir ki, dilin bu biçimde düzeysizleşmesiyle demokratik hakların ortadan kalkması hep paralellik göstermiştir.)
    Bütün bu hilelerle uyutulan gençliğin içinde, Beyaz Gül’ ün aykırı, masum ve vatansever gençleri sadece herkesin hakkı olan şeyi istiyordu: “İnsan onurunun dokunulmazlığına saygı, bireysel şüphecilikten uzaklaşmadan bilgiye ve ona bağlı özgürlüğe ulaşabilmek …” Çünkü onlar çok samimi bir şekilde şunu söylüyorlardı uyuşturulmuş Almanya’ ya: “Bizi aldatmak istemeyen birinin bizim güvenimize de ihtiyacı yoktur.” Faşizm bu samimi çığlıklardan hoşlanmıyor, her dönemde yaptığı hileye sonuna kadar yüklenip, popülizmle kitleleri uyutuyordu. Çünkü düşünen gençlik aynı zamanda sorgular… Ne gerek var?
    Nazizmin kültürü böyle şeytanca kullanmasının karşısında eyleme geçenler öldürülüyor, işkence ediliyorken; sorgulayan, arayan, öneren her şey bir başkaldırı sayılıyor ve yok edilmek isteniyordu. İşte bunu sindiremeyen Sophie Scholl ve arkadaşları biliyordu ki sanatın ve kitlesel barışın özü hep yaratıcı başkaldırıdan beslenmiştir. Öyleyse genç olmanın bedeli yerine getirilmelidir ve eyleme geçip, yanlış akışı düzeltmek için bir şeyler yapılmalıdır.
    Bu noktada minik bir hatırlatma yapmama izin verin. Faşizme, tarihe gömülmüş bir lanetli sayfa olarak değil de, yaşayan sürekli kıpırdanan ve her an yeniden ayaklanabilecek bir canavar olarak bakmalıyız. Belki günümüzde toplama kampları yok ama üstümüzdeki popülizm yükü ya da faşizmin örgütlenme biçimlerini bir daha düşündüğümüzde yapılmak istenenlerin o günlerle ne çok benzerlik içinde olduğunu hayretle görmek için gözlüğü ihtiyacımız yok gibi geliyor bana…
    3 Şubat 1943’de dünya basını sevinçli bir haber geçerler bültenlerinde: “Stalingrad’da Nazi ordusu bozguna uğradı.” Bu haber yenilmez sanısıyla dünyaya caka satan Hitler ve nazizm mitinin sallandığının işareti kabul edilir. Stalingrad direnişi çok kanlı bir bilanço bırakır tarihe: bir milyon Sovyet direnişçisi ve iki yüz otuz bin nazi askeri ölür bu çarpışmada. Ama belki de dünyanın kaderi değişecektir artık.
    Beyaz Gül’ ün duyarlı gençleri ülkelerinin bu kaybına karşı büyük bir sevinç duyarlar. O güne kadar sadece bildiri dağıtmak eylemini gerçekleştiren bu yakaları beyaz güllü çocuklar, o haber üzerine kentin duvarlarını Hitler ve faşizm karşıtı sloganlarla doldururlar. O heyecan ve coşkuyla altıncı ve son bildirilerini hazırlamaya başlarlar. Bu kez felsefe öğretmenleri Kurt Huber’in de fikirlerini almış, sanatsal olmayan ama daha saldırgan bir bildiri hazırlamışlardır:
    “Nazilerin iktidarı çok kısa zamanda çökecektir. Etkin bir direniş için birleşelim! Partiye(NSDAP) karşı mücadele edelim. Biz gerçek bilim ve düşünce özgürlüğüne inanıyoruz.”
    Bu son bildiri Hamburg, Berlin, Saarbrücken, Freiburg gibi şehirlerde dağıtılır. Hatta İngilizler Beyaz Gül Örgütü’nün her bildirisini radyoda defalarca okuduğu gibi, bu son bildiriyi çoğaltarak bir karşı propaganda amacıyla uçaklardan değişik yerlere atarlar. İlk bildirilerini sadece yüz adet basabilen Beyaz Gül’ ün çocukları , sadece sekiz ay sonra yazdıkları altıncı bildirilerinin milyonlarca basılacağını düşünmemişlerdi   bile. Artık Beyaz Gül’ ün adı bir antifaşist direnişin adı olarak anılmaktadır ve gestapo bu çocukların peşine düşmüştür.
    Bu heyecanlı gelişmeler olurken 18 Şubat 1943 sabahı, Beyaz Gül imzalı el ilanları Münih Üniversitesi’nin bahçesini kaplar. Havada uçuşan antifaşist bildiriler sonbahar yaprakları gibi uçuşa uçuşa yere süzülürken, bu bildirileri okulun yüksek pencerelerinin birinden savuran Sophie Scholl ve kardeşi Hans’ı gören okulun NSDAP üyesi hademesi derhal gestapoyu arar. Gestapo o gencecik çocukları bulmakta gecikmez. İşkenceye alınan Sophie ve Hans’ ın odaları aranır. Gestapo , Hans Scholl’ un odasında örgüte ait tüm bilgilere ve isimlere ulaşır. Beyaz Gül’ ün kurucusu diğer gençler ve sempatizanları çok kısa bir süre içerisinde tutuklanırlar. Bu ara felsefe öğretmeni Kurt Huber de gestaponun eline düşer.
    Sophie sorgu odasında tam bir psikolojik bombardımana uğrar. Soruşturmayı yapan işkenceci Robert Mohr’ a;  “Yıllar önce yapılmış kanunları değil vicdanınızı dinleyin. O sizi yanıltmaz”  diyecek kadar cesur bir duruş sergiler. Tüm baskılara ve eziyete rağmen, Sophie karanlık hücresinde hayalinde dipdiri olan beyaz bir gülü severek direnir.
    Sorgu dört gün sürer. Sophie ve diğer çocuklar direnir. Sonunda uydurma bir mahkemede “Hitler’ in şeytanı” diye ün yapmış yargıç Roland Freisler’ in başkanlığında kurulmuş bir nazi mahkemesinde yargılanmaya başlarlar. Freisler ayağa kalkmadan yüzleri beyaz bir gülü andıran çocuklara suçlarını sıralamaya başlar: “Vatana ihanet, düşmanla işbirliği yapmak, askerin moralini bozmak…” (Oysaki altı kez bildiri dağıtmak ve bir kerede duvara yazı yazmaktır suçları) Sonra savcı ayağa kalkar ve tarihe geçecek bir tahlil yapar Beyaz Gül’le ilgili: “Reiche’ın savaş sırasında gördüğü en tehlikeli propagandacı vatan ihaneti bu hainlerin yaptıklarıdır.”
    O ana kadar sakin kalmayı başaran bu romantik gençler bu söylemi duydukları zaman yaptıklarının önemini en derinden duymuşlar; Sophie’nin söz almadan bağırarak,  “Bizi yargıladığınız bu yerde çok yakında siz yargılanacaksınız”  sözüyle başlarına geleceği nasıl bir coşkuyla karşılayacaklarını tüm dünyaya haykırmışlardır. Milyonların katline neden olan faşizmin yargıçları karşısında onurlu bir direniş gösteren bu çocuklar yakalandıktan sadece dört gün sonra, 22 Şubat 1943′ te kafaları giyotinle kesilerek idam edilirler.
    Beyaz Gül’ ün diğer üyelerinden Willi Graf, Kurt Hüber ve Alexander Schomell’ de sonradan idam edilirler. 1943’ün Mart ayında yakalanan Eugen Gormminger on yıl hapse mahkum olur.(Savaş sonunda yatmakta olduğu Ludwigsburg Hapishanesi’nden kurtarılır) Örgütün bildirilerini Münih’ten Hamburg’ a taşıyan Heinz Kucharski   belki de en şanslısıydı Beyaz Gül taşıyan çocuklardan. Hitler faşizminin kesin olarak yenildiği 30 Mayıs 1945′ e sadece 43 gün kala yakalanıp mahkemeye çıkarılır ve idam kararı alır. İdam edilmek üzere götürülürken kaçmayı başarır ve hayatta kalır.
    “Yüz binlerin katliamı karşısında, çocukların katliamı karşısında acıma duyguları taşıyalım. Ama hayır, bununla yetinmeyelim sadece. Acımak dahi bu katliamlara ortak olmaktır… Bulunduğumuz her yerde eyleme geçelim. Faşizmin tekerine çomak sokalım. Korkunun olduğu yerde özgürlük yoktur.”
    İdam edildiklerinde; Sophie 22, kardeşi Hans 25, Probst 24, Schmorell 26 yaşındaydı. Beyaz Gül’ ün başarısızlığı bugün, baskı rejimlerinin tümünün en başından beri yok etmek istediği duyarlı, düşünen bir gençliğin eylemi olarak son derece önemli bir örnektir. Bu eylem, merkeze insana duyulan aşkı oturtan her genç için romantik bir ibret hikayesidir. Entelektüel ve etik bir direniştir Beyaz Gül’ ün sekiz ayda tarihe geçen eylemi…
    Günümüzde ki neo-nazileri bir kenara koysak bile gizliden gizliye ilerleyen ve arzu ettiği cehalet ve kaos ortamını bekleyen faşizm tehdidi her an karşımıza çıkabilir gibi geliyor bana.   Çünkü sömürü çarkı ve emperyalizm işlediği sürece onların politikalarının sonuçları doğrultusunda demokrasi kadını daha defalarca tecavüze
    uğrayacak korkarım.
    Beyaz Gül’ ün gül yüzlü çocuklarının kafalarının kesilmesini engelleyemeyen bizler, şimdi onların adına anıtlar diksek, dernekler kursak, adlarını okula, sokağa, meydana versek ne olacak ki? İş, kan içen, 22 yaşındaki kurbanlarla beslenen faşizm tanrısını sonsuza dek tepelemekte…
    Yazımı, 23 yaşında öldürülmüş bir Polonyalı şair olan Hirsch Glik'in dizeleriyle bitirelim.   
    “Yolun sonunda olduğumuzu söyleme asla / Kurşun ağırlığındaki gökyüzü mavi günü gizlese de  / Düşlediğimiz an gelecek elbet   / Adımlarımız yankılanacak her yerde : BURDAYIZ! BURDAYIZ!”
  • 712 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    İyi Bilimkurgu, İyi Edebiyattır sözüne karşılık diyeceğim şudur; DUNE, Bilimkurgunun “Edebiyatıdır.”

    “Ya kahraman olarak ölürsün, ya da kötüye dönüşmeni izleyecek kadar uzun yaşarsın.”

    Bu repliği “Batman” severler Nolan’ın yönettiği Kara Şövalye filminden hatırlayacaktır. Bu hayatta herkesin bir amacı vardır, en amaçsız insanın bile amaçsızlığını amaçsız hale getirecek bir amacı vardır. Harvey Dent’in de bir amacı vardı. Gotham’ı suçlulardan kurtarmak. Paul’un da bir amacı var, o amaç uğruna neler yaşanacak hep beraber göreceğiz…

    DUNE okumak isteyip yorumlara bakan okurlar olacaktır. Dune okumalı mıyım, Dune incelemesi, Dune yorumları gibi soruları Google’a sorup kendilerine cevap almak isteyeceklerdir. Ya da bomboş yorumlarla karşılaşacak veya uzun uzun fantastik kitap yorumunu dünyanın en iyi yazısına çevirme hayalinde olan genç arkadaşlarımızın yorumlarının arasından kitap özeti okuyacaklardır.
    DUNE okumak mı istiyorsun, seni şevkle kitaba koşturacak bir yorum mu istiyorsun; durma, bu incelemeye bile devam etme ve hemen yanındaysa kitap başla. Yanında değilse hemen sipariş ver ya da git bir yerden bir şekilde al, o senin bileceğin iş. DUNE okumadığın her an, neyi kaçırdığının farkında değilsin diyorum sana, DUNE okumalı mıyım soruna umarım cevap almışsındır. Bu satırdan sonra detaylara devam edeceksin, eh o da senin bileceğin iş.

    Evet, başlıyoruz… Kitabı okumanı zaten tavsiye ettim, şimdi ise sıra detaylarda, hadi bakalım…

    Arthur C. Clarke Dune için şunu söylemiş; “Yüzüklerin Efendisi dışında bu kitapla kıyaslanacak başka bir kitap yok.”

    Bu sözü Zaman Çarkı için söyleyende var, o seriye henüz başlamadığım için yorum yapmayacağım ama fantastik, bilimkurgu öğeleri içeren milyonlarca kitap vardır muhtemelen. Hepsini okuyamaz ya da deneyimleyemeyiz. Yüzüklerin Efendisi okumuş ve Tolkien hakkında onca bilgiye sahip biri olarak, kesinlikle bu serinin Yüzüklerin Efendisi ile kıyas edilmesinin adil olduğunu söylemek istiyorum. Hatta biraz daha ileri giderek, Tolkien’in üç serilik kitapta her ne kadar Orta Dünya’yı sevsek de, biraz okuru boğduğu yerlerin olduğunu söylemeliyim. 700 sayfalık DUNE’un ilk kitabında bunu yaşamadım, bu incemeleyi yazarken DUNE Mesihi’nin yani ikinci kitabın 120’inci sayfasındayım ve hala aynı sürükleyicilikte gittiğini söyleyebilirim. Kısacası sözün hakkını veren bir kitap. Her sayfası seviye atlayan bir kitap, bu seriyi bitirince bir boşluğa düşeceğim bunun bilincindeyim.

    DUNE NE ANLATIYOR, ANLATTIĞI ŞEYDE BAŞARILI MI, YOKSA BİRİLERİNİN ABARTTIĞI BİR KİTAP MI? DUNE HANGİ SIRAYLA OKUNMALI?

    Kim ne kadar abarttı bilmiyorum ama, adı ortada çok gezen seriler genelde hayranların çok abartması sayesinde ün yapar. DUNE ise muazzam bir dünya yaratmış olduğu için ün yapmıştır. Yani omuzlarındaki apoletleri hak etmiştir. Yalnız Yüzüklerin Efendisi kadar asla popüler olmamıştır. O yüzden ne kadar abartıldığını bilmiyorum derken samimiydim.

    1990 yılında yayınlanan YERALTI CANAVARI filmini hatırlar mısınız? Ben bu filmi çok iyi hatırlıyorum, küçükken Kanal D’de defalarca kez izlemişimdir ve en sevdiğim filmlerden biridir. DUNE gezegenindeki kum solucanlarını yani yaradanları işte bu filmdeki yeraltı canavarlarına benzettim. Sürekli bu canavar aklımda belirip durdu.

    Dune, bir çöl gezegenidir. Bu gezenin etrafında döner bütün hikaye. Diğer bir adı ise Arrakis’tir. Ama bizim için DUNE’dur. Kitabın içeriğinde fazlasıyla dikkat çekici diyaloglar var. Paylaştığım alıntılardan bunu görüyorsunuz zaten. Bu diyaloglar o kadar akılda kalıcı ve çarpıcı ki, kendinizi bir anda bilimkurgu kitabı değil, aforizma kitabı okuduğunuzu sanabiliyorsunuz. Oldukça İslam’dan faydalandığını görüyoruz Herbert’in. Düklükten, Mesihliğe giden bir yol var ve o yolun bizi nereye götüreceğini ancak seriler ilerledikçe göreceğiz. Oldukça keyif veren ve durmanıza sebep vermeyecek şekilde tasarlanmış bir kitap. Dediğim gibi bir bilimkurgu kitabından çok daha fazlası. Kendi felsefesi olan bir kitap. Okuyunca bunun farkına varıyorsunuz.

    Bu yolculuk sizi hiç sıkmıyor ve merakla sayfaları çeviriyorsunuz. Bir okur daha ne ister, sıkmayan ve merak ettiren, sorgulatan, acaba diyen, diyalogları tekrar tekrar okuma hissi veren bir kitabı baş tacı etmeyecekte ne yapacak? Her kitabı beğenen ve beğenmeyen olabilir. Bu kitabı beğenmeyen okur illaki olabilir bu kişisel bir zevk. Ama bu tür kitap seven bir okur, DUNE’u sevmedim diyorsa, sevdiği tarzın ne olduğunu sorgulaması gerekir.

    Sürekli diyaloglar dedim, bu diyaloglar o kadar net mesajlar veriyor ki, en son bu kadar keyif veren ve akıl dolu diyalogları ne zaman okudum bilmiyorum.

    Okura Kısa Kısa bilgiler; -Minik Spoilerlar-

    *Kitapta geçen Baharat, aslında baharat değil, uyuşturucudur. Hem geleceği görme hüviyeti hem de uzun yaşam vadediyor, lakin her şeyin bedeli vardır.

    *Dune serisi, Hugo ve Nebula Ödülleri almıştır,

    *Bu gezegendeki en değerli şey su ve baharattır.

    *Çölün en tehlikeli yaratıkları Kum Solucanlarıdır. Lakin Fremenler için değil.

    *Star Wars seviyorsanız, Bene Gesseritlerin güçleri hoşunuza gidecek. Unutmadan, George Lucas DUNE’dan oldukça beslenmiştir. Star Wars birçok şeyi bu seriye borçludur.

    *Kitap bölümler halinde ilerliyor ve her bölümün başında çok seveceğiniz karşılama metinleri bulunuyor. Bu metinler hem Dune ile ilgili hem de kitabın felsefesini oluşturuyor.
    Dune’da olan ve olmayan her şeyin bir sebebi var. Bir şey yapılamıyorsa bir sebebi var, yapılabiliyorsa da sebebi var. Kurallar her zaman vardır ama esnetilebilir. Bu kuralları esnetebilen karakterler hikayeyi daha heyecanlı kıılıyor.

    KİTAPTA DİN VAR, SOSYOLOJİ VAR, SİYASET VAR, FELSEFE VAR, EDEBİYAT VAR, BİLİMKURGU VAR, FANTASTİK ÖĞELER VAR, yok yok yani. O yüzden çok keyif alacaksınız, ertelemeyin ve okumaya başlayın.

    Kitabın karakterlerine çok değinmiyorum çünkü bu okurun keşfi ve keyfi olmalı. Paul’un, Leto’nun, Alia’nın, Idaho’nun, Stilgar’ın, İmparator’un, Baron’un ve diğer birçok karakterin keyfini kitabı okuyarak yaşayın.

    Çöl, kum solucanları, su, baharat, mesih, imparator, zihin kontrol, geleceği görme ve çok daha fazlası sizi bekliyor.

    Okuduğum en iyi kitaplardan DUNE, umarım kitaptan aldığım zevki ve heyecanı size aktarabilmişimdir. İsteseydim tabii ki tamamen konusu ve karakterleri üzerine yazabilir veya konuşabilirdim. Ama buna ne gerek var, kitap zaten ne anlatmak istiyorsa onu anlatıyor, bir başkasının onu incelemesi ile okur pek bir şey kazanmaz. Her okur kendi teknik incelemesini kendi için yapabilir, Dune ile ilgili yazıların olduğu forumlarda gönlü istediği gibi tartışabilir.

    Diyeceğim şu; oku ve daha da erteleme, tanış bu dünya ile. Dune ile başka bir boyuta geçecek, iyi bilimkurgu’nun ne demek olduğunu anlayacaksın.

    Dune Serisi’ni İthaki ile okuyun, Sarmal veya Kabalcı’nın eski yayınlarına bulaşmayın. Zaten önceki çeviriyi yapan Dost Körpe, İthaki içinde gözden geçirilmiş çeviri yapıyor. Yani bu çeviri daha iyi, içiniz rahat olsun.

    Okuma sırası, İthaki’nin yayınlama sırası;

    1- Dune,
    2- Dune Mesihi,
    3- Dune Çocukları,
    4- Dune Tanrı İmparatorluğu

    İlk dört kitap yayınladı, 2020 yaz sonu itibariyle diğer iki kitapta yayınlanacak, konuştum, öğrendim, kesin bilgi. Muhtemelen adları şu şekilde olacak;

    5- Dune Kafirleri,
    6- Dune Rahibeler Meclisi

    Bu seri 6’da bitiyor çünkü Frank Herbert vefat ediyor. Daha sonra oğlu konuya el atıp seriyi 12’ye çıkarıyor. Bunlar Kabalcı’dan yayınlandı ve İthaki yayınlamayacak haberiniz olsun. Şimdilik en azından. Onlarda şu şekilde;

    7- Dune Atreides Hanedanı - 2003 - 708 Sayfa
    8- Dune Harkonnen Hanedanı - 2003 - 748 Sayfa
    9- Dune Corrino Hanedanı - 2004 - 648 Sayfa
    10- Dune Butleryan Cihadı - 2005 - 700 Sayfa + “Harkonnen Avı” İsimli 40 Sayfalık Hikaye Kitapçığı
    11- Dune Makinelerin Seferi - 2005 - 850 Sayfa + “Dövüş Meki” İsimli 30 Sayfalık Hikaye Kitapçığı
    12- Dune Corrin Savaşı - 2006 - 700 Sayfa + “Bir Şehidin Hatırlanışı” İsimli 30 Sayfalık Hikaye Kitapçığı

    Ben vefat eden yazarların kitaplarına devam edildiğinde, devam serilerini almıyorum. Aynı tadı vermemekle birlikte aslına ihanet edecek bir boyuta ulaşıyorlar çünkü. (Tolkien’in kitapları onun notlarından derlendiği için ayrı bir kategoride.) Yani orijinal 6 kitaplık seri benim için sondur, oğlunun yazdığı seriye devam etmeyeceğim. Çünkü yetersiz kalacaktır, ki yorumları da aynen öyledir. Siz devam etmek isterseniz, hala ulaşılabilir, alabilirsiniz.

    Kısaca DUNE Serisinin ilk kitabı ve DUNE ile ilgili bilgileri sizinle paylaştım. Bunlardan daha fazlası yazılabilir miydi, evet. Daha fazlasını yazmak istedim mi, hayır. Kendiniz keşfedin, bu yazı umarım okumanız için bir sebep olur.

    Geçen günlerde Denis Villeneuve yönetmenliğini yaptığı Dune'dan görseller geldi. Buraya eklemiyorum, kendi karakterlerinizi aklınızda yaratmak isteyebilirsiniz buna mani olmayayım. Film iki ayrı bölümden oluşacak bu arada, onu da merakla bekliyor olacağım.

    Okuyun, okutturun… 10/10

    Unutmadan, incelemenin girişinde Batman – Kara Şövalye filminden bir replik paylaşmış bir daha da değinmemiştim. Kitabı okuyunca hatırlarsınız, neden yazmış olduğumu o zaman anlarsınız.