• 208 syf.
    ·4/10
    Nedendir bilmiyorum bu kitap çok abartıldı. Bende merak edip alanlardanım. Puanlamalar 9'un altına inmeyince bende dedim ne var bunda aldım okudum. Okudum da puanlamaların aldatıcı olduğunu biraz daha anladım. Yine şu ortaya çıktı ki bizde Türk polisiyeci yok. Bu kitap bir kez daha bunu gösterdi. Neyse efenim kitaba geçersek; bazı yerlerde eksikler vardı. Cinayet soruşturmasında yapılmaması gereken hatalar vardı. Kişiler iyi araştırılmamıştı. Komiser çok ukala ve burnu havada bir tip. Sevgilisi ise yakışıklı zengin. Klişe romanlardaki unsurlar. Şaşırtıcı bir şey yok. Ama cinayet yönetimi güzeldi. Onda yazarımız yaratıcı bir iş çıkarmış.

    Ben büyük hayal kırıklığı ise kitabın son sayfasında sondan iki cümle önce katili açıklamak oldu. Yazar gizemi son ana kadar koruyayım demiş yüksek ihtimalle. Bence çok aşırı bir davranışta bulunmuş. Hiç beğenmedim bu yüzden bu son kısmı. Birkaç şey daha vardı ama neyse aklıma gelirse eklerim.

    Birde yerli Tess Gerritsen gibi isimler takıldı yazarımıza. Ne diyeceğimi bilemedim.
  • Profesör elinde bir Fare ve kutu ile salona girdi. Öğrencilerin şaşkın bakışları arasında fareyi kutunun içine koydu ve kutuyu kapattı. Salona dönerek: “Bu kutuya iki gün kimse dokunmasın!” dedi ve salondan çıkıp gitti.

    Salondaki öğrenciler olaya bir anlam verememişlerdi. Ne olacağını merak ederek iki gün beklediler.

    İki gün sonunda profesör salona girdi ve kutuya yaklaşarak açtı. Kutunun içindeki fare ölmüştü. Sınıfa dönerek farenin neden ölmüş olabileceğini sordu.

    – Havasızlıktan…
    – Açlıktan…
    – Susuzluktan…

    Her öğrenci olabilecek ihtimalleri saymıştı. Profesör kutuyu havaya kaldırıp içini öğrencilere gösterdi. Kutunun her tarafı kemirilmiş vaziyette idi.

    – Görüyorsunuz değil mi? Fare anlaşılan çıkmak için çok mücadele etmiş. Bunu kutunun içindeki vaziyetten anlıyoruz. Şu var ki fareyi sizin dediğiniz gibi ne havasızlık nede açlık öldürdü. Fareyi asıl KARARSIZLIK ÖLDÜRDÜ! Fare kutunun her yerini parçalayıp çıkacağına sadece bir köşesini parçalasaydı ve bunda da kararlı olsaydı çıkıp kurtulacaktı.

    “İradesi kuvvetli insanlar, en dayanılmaz şartlar altında dahi başarıya ulaşabilirler.”
    Milton
  • 344 syf.
    ·22 günde·Beğendi
    Ah! Nasıl özlemişim bu dili..

    Hapis cezasına çarptırılan akademisyenin hikayesi Yıldız Gezgini. San Quentin Hapishanesi’ne katil olarak düşen ancak üzerine iftira atılarak idama mahkum edilen akademisyenin hikayesi..
    Jack London bu hapishanede 5 yılını geçiren arkadaşından esinlenerek yazdı Yıldız Gezgini.

    * * *

    Daha en başında sorguluyor hayatı Standing “öteki kişi” olduğunu belirtiyor.
    Cesaretinden ve bilgisinden ötürü ona “iflah edilemez birisi” olduğu kararı verildi. Ve her şey başladı.

    Aklım almıyor. Ben 1 gün evden çıkmadan ağaç, gökyüzü, insan ve hayvan görmeden dayanamazken, karanlıkta yıllarca kalması tüylerimi ürpertti. Gün ışığı özgürlüktü, kitaptan kafamı kaldırıp şöyle bir dünyaya bakıp şükrettim ve derin bir nefes aldım.
    İletişim her koşulda vardı.
    Uzun bir süre tecritte sessiz kaldıktan sonra diğer mahkumlarla iletişim kurabildiğini fark etti. Hem de konuşmadan. O sayede başladı astral seyahat. Diğer hücredeki arkadaşı Ed Morrell işkenceden nasıl kurtulacağını anlattı ona ve hayatı değişti.
    “Yaşayan ölülerin sayısı ikiden üçe çıkmıştı ve söyleyecek çok şey vardı” Tecritte nasıl vakit geçireceğini yani nasıl yaşayacağının metodunu bulmuştu. O metot ise; otohipnoz yöntemiyle bilinçli zihni uykuya daldırıp, bilinçaltı zihni uyandırıp serbest bırakmaktı. Zihni bulanık olduğundan bunda biraz zorlandığını şu satırlardan anlayabiliyoruz:
    “ Zamanda ve uzayda tam bir deneyimi, tek bir bilinçlilik noktasını baştan sona tümüyle yaşayamıyordum. Düşlerim, bunlara düş denebilirse, uyum ve mantıktan yoksundu.” (Syf.50)

    İlk başlarda zorlandı evet ancak daha sonra zihni yolunu buldu. Ve derken ölüm hayat buldu.

    “ Bak sana anlatayım, anlatayım ki yaşarken ölmeyi becermemi, geçici bir süreyle zamanın ve uzayın efendisi olmamı ve yıldızların arasında gezinmek için hapishane duvarlarının üzerinden aşmamı sağlayan yöntemi anlayabilesin.” (Syf.57)

    “Bir kez ölme sürecini başlattın mı, arkası gelir. Ve işin komik yanı, bütün zaman boyunca hep oradasındır. Ayak parmakların öldü diye bu seni hiç de ölü yapmaz. Çok geçmeden bacakların dizlerine, derken kalçalarına değin ölür ve sen hep aynısındır. Her defasında bir parçasıyla oyundan çıkan bedeninde. Sen ise sensindir, başlamadan önceki aynı sen. “ (Syf.73)

    Bizde karanlık ve zor günlerimizden zihnimizle düşlediklerimize ya da başka bir zamana yolculuk yapabiliyor muyuz? Bu ayrıcalık bize de verilse :) Şu hayatta en önemli şeyin en başında Zihni’miz olduğu gerçeğini tekrarlıyordu. Zihni’m ve ruhum nasıl bütün kalır? Ben ne kadar varolurum veya nasıl?

    Ruh kalıcı olan tek gerçekliktir. (Syf.132)

    Yıldız Gezgini’nde tek bir hikaye okumuyorsunuz. Üstelik farklı zamanlara gidiyorsunuz. Ancak hikayeler bazı noktalarda sıkıcı ve fazla ayrıntılı olabiliyor ne yazık ki.

    “Hapishanedeki en soğukkanlı kişi benim. Bir yolculuğa başlamak üzere olan bir çocuk gibiyim. Gitmeye hevesliyim, göreceğim yeni yerleri merak ediyorum. Aşağı ölüme duyulan bu korku, sıklıkla karanlığın içine dalan ve yeniden yaşayan birisi için gülünç kalıyor..” (Syf.338)

    “Yeniden yaşadığımda ne olacağım? Merak ediyorum. Merak ediyorum...” (Syf.339)

    Gurur duydum cesaretinden dolayı ve var olan bu eşsiz gücünü takdir ettim. Bundan da kendime ders çıkardım. Ölüyken de yaşanıyormuş.

    Öldü ama kim bilir şu an nerede yaşıyor?

    Jack London Yıldız Gezgini
  • 351 syf.
    ·7 günde·9/10
    Dağın Öte Yüzü üçlemesinin son ve en akıcı kitabı. Bunda biraz Yaşar Kemal betimlemelerine alışmanın da payı var sanıyorum ki. İlk iki kitapta ortaya çıkan pek çok sorun son kitapta çözüme kavuşuyor. Taşbaş’ın uydurulmuş ermişlik sıfatı acı bir sonla biterken, cehaletin acımasızlığı bir kez saha yüzümüze vuruyor. Memidik de beklenmeyen bir anda Muhtar’dan öcünü alıyor. Belirsizlikle biten ve bende acaba dördüncü bir kitap mı vardı hissini uyandıran konu ise, adeta romanın üzerine kurulduğu kişi olan Meryemce ‘ye ne olduğu. Herhangi bir ipucu vermeksizin akıllarda bir soru işareti olarak kalıyor bu durum.
  • 418 syf.
    ·4/10
    Türk polisiyesi denilince toplum tarafında çok fazla abartılan Ahmet Ümit akla gelir. Bende şu adam abartıldığı kadar var mı diye alıp okumaya başladım. İlk okuduğum eserleri fena değildi, hatta beğendiğimi bile söyleyebilirim. Sonra Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'sini aldım. Bunda ne yazık ki tam bir hayal kırıklığına uğradım. Ahmet Ümit farklı alanlara kayarak ne yapmaya çalıştığını anlamadığım bir anlatımın içerisine girmiş. Gizem unsuru katmak için dolambaçlı yollara girmiş.

    Şunu anladım ki bizden polisiye türden yazar falan yetişmez. Yetişeceği de yok.
  • Estragon: Ne var bunda? Belli ki anlaşamıyorlar. Hepsi bu.
    Vladimir: Ama dördü de ordaydı. Ve yalnızca biri hırsızın kurtarıldığını söylüyor. Neden diğerlerine değil de ona inanıyorlar?
    Estragon: Kim inanıyor ki ona?
    Vladimir: Herkes. Bildikleri tek yorum bu.
    Estragon: Lanet olası cahil maymunlar.
  • ne diyeyim allahım
    ben sana biraz platoniğimdir biliyorsun
    ben bu şüpheyi sırtıma yük edindim, öyle yürüdüm,
    gocunmam da yükümden beni bilirsin.
    ama bunlar çok iştahlı allahım ve görüyorsun nasıl da dünyevi.
    bunlarmış senin kulların öyle diyorlar biz de kürenin üveyi.
    öyle mi?
    oysa allahım bilirsin ben en çok yeryüzünü,
    ve başımı yatırınca toprağa, gökteki yıldızları da,
    işte böyle bilirsin çok güzel yapmıştın bu yeryüzünü.
    bizim köydeki gibi.
    allahım bunlar tokileri seviyor, betonları, hızlı trenleri.
    oysa ne acelemiz var, ben ki bunca agnostiğim yine de biliyorum
    ordaysan nasılsa geleceğiz yanına geri.
    diyor ki, yasalar getirdim, gıcır gıcır, delik deşikti eskisi
    anlıyoruz ki yasalar dümdüz ediyor ciğerimizi
    diyor ki, yasaklar getirdim ama senin iyiliğine canımın içi
    diyor ki, üç beş ağacı kesmişim, indir bindir bütün yaz boyu,
    keseriz tabii bunda ne var diyor,
    insan önce bir minnet duyar.
    oysa allahım toprağa bassın ayaklarımız fena mı olur,
    istiyoruz ki sokağımızda bir ağaç gölgesi.
    diyor ki, boynuzlu köprü yaptırdım gelip geçmeye
    haliçin ortasına bak nası’ seksi.
    allahım sen bunlara akıl fikir ver diyeceğim ama
    vardır senin bir bildiğin illa ki.
    allahım işte görüyorsun bunları, eyübün sabrı nedir,
    rızanın fazladan şeftalisi ne?
    bilmiyor. bilmiyor nedendir zeynebin yakarısı.
    ben ki sana bunca platoniğim ama canıma yetti artık
    valla bak biz mi düşeceğiz hep iskelelerden
    başlarına yık şunların bu metropolleri.

    birhan keskin