• Hakikati bulmak için onu eşmeli,
    Yükselmekten bir şey çıkmaz, derinleşmeli.
  • "Bilim, onlara körü körüne nedenlere
    inanmayı öğretmişti. Kalıplaşmış kişiler olarak,
    içinde yaşadıkları dönemde çoğunlukça
    benimsenmiş töre ve görüşlere sıkı sıkıya
    bağlıydılar. Eğlenceyi seviyorlardı; herkesi ve
    her şeyi de bu eğlence istekleri doğrultusunda
    yorumluyorlardı; bu tutum, içinde yaşanılan dönemde tüm kafalara egemen olan ama
    verimlilikten yoksun bir moda niteliğini
    taşıyordu. Eğlenceden anladıkları ise, geleneksel
    kötülüklerdi hiç kuşkusuz; bunlar hayvanların
    varoluşundan bu yana bireyin utanmazca bir
    dirençle yapmayı sürdürdüğü kötülüklerdi.
    Tarihin çok daha derinlerde yatan ve çok daha
    özgün nitelikteki itici gücünden, başka deyişle
    insanların daha yüksek bir hayvan türü olan kitle ile birleşmek ve bu kitle içerisinde kendilerini,
    sanki tek bir insan bile hiç yaşamamışçasına
    yitirmek içgüdülerinden haberleri yoktu. Çünkü
    okumuş kişilerdi; okumuşluk ise, bireyin kendi
    içindeki kitleye karşı kullandığı bir güvenlik
    kuşağıydı.
    Adına yaşama kavgası denen kavgayı, karnımızı
    doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar,
    içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz.
    Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten
    tümüyle uzak, dahası kendi yararlarına aykırı
    davranışlara dek götürebilir. “İnsanlık”, bir
    kavram olarak bulunmazdan ve
    sulandırılmazdan çok önce, kitle olarak vardı. Bu
    kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir
    hayvan gibi hepimizin içinde, anasal etkilerin
    uzanabildiğinden çok, çok daha derinlerde bir
    anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın
    en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve
    geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok;
    hâlâ birer birey olduğumuz varsayımıyla
    yaşamaklayız. Kimi zaman kitle, gökgürültülerinden örülü bir fırtına, içinde her
    damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırır üzerimize. Bu saldırının
    hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını
    henüz koruduğu için, fırtına geçince yine biz
    olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak
    kalırız. Bir zamanlar bu denli çok, bu denli büyük
    ve bu denli bütün olduğumuzu anılanınıza
    sığdıramayız bir türlü. İş bu noktaya vardığında,
    aklın boyunduruğunda yaşayanlar, sorunu
    “hastalık” sözcüğüyle açıklarlar;
    alçakgönüllülüğün bayraktarlığını yapmak
    isteyen ise, yanılgısının gerçeğe ne denli
    yaklaştığının bilincine varmaksızın, havayı
    “insanın içindeki hayvan” diyerek yumuşatır.
    Kitle ise bu arada yeni bir saldırı için hazırlanır.
    Bir gün gelecek, kitle artık parçalanmaz olacak;
    belki önce bir ülkede başlayacak bu gelişme,
    sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne
    varsa yutarak ilerleyecek; ta ki artık Ben, Sen, O
    kavramları değil, ama yalnızca kitle var
    olacağından, kitlenin varlığına ilişkin tüm
    kuşkular ortadan kalkana dek."
  • ‘Tarihin çok daha derinlerde yatan ve çok daha özgün nitelikteki itici gücünden,başka deyişle insanların daha yüksek bir hayvan türü olan kitle ile birleşmek ve bu kitle içerisinde kendilerini,sanki tek bir insan bile hiç yaşamamışçasına yitirmek içgüdülerinden haberleri yoktu.Çünkü okumuş kişilerdi;okumuşluk ise,bireyin kendi içindeki kitleye karşı kullandığı bir güvenlik kuşağıydı.
    Adına yaşama kavgası denen kavgayı,karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz.Kimi koşullar altında bu kitle,bireyi bencillikten tümüyle uzak,dahası kendi yararlarına aykırı davranışlara dek götürebilir.”İnsanlık”,bir kavram olarak bulunmazdan ve sulandırılmazdan çok önce,kitle olarak vardı.Bu kitle vahşi,coşkun,kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde,anasal etkilerin uzanabildiğinden çok,çok daha derinlerde bir anafor gibi kaynar.Kitle,yaşına karşın,dünyanın en genç hayvanı,en öz yaratığı,ereği ve geleceğidir.Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok;hâlâ birer birey olduğumuz varsayımıyla yaşamaktayız.Kimi zaman kitle,gök gürültülerinden örülü bir fırtına,içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırır üzerimize.Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için fırtına geçince yine biz olarak,zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız.Bir zamanlar bu denli çok,bu denli büyük ve bu denli bütün olduğumuzu anılarımıza sığdıramayız bir türlü.İş bu noktaya vardığında ,aklın boyunduruğunda yaşayanlar,sorunu “hastalık” sözcüğüyle açıklar,alçakgönüllülüğün bayraktarlığını yapmak isteyen ise yanılgısının gerçeğe ne denli yaklaştığının bilincine varmaksızın,havayı “insanın içindeki hayvan” diyerek yumuşatır.Kitle ise bu arada yeni bir saldırı için hazırlanır.Bir gün gelecek,kitle artık parçalanmaz olacak;belki önce bir ülkede başlayacak bu gelişme,sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne varsa yutarak ilerleyecek;ta ki artık Ben,Sen, O kavramları değil yalnızca kitle var olacağından,kitlenin varlığına ilişkin tüm kuşkular ortadan kalkana dek.’
  • 124 syf.
    "Ben doğa insanının zeki, çevik ve en önemlisi de TUTARLISINI severim." Post Mortem

    Tutarlılıktan dem vurarak başladım ama ilk tutarsızlığı kendim yapacağım. Ne de olsa ben doğa insanı değilim, kapital düzenin bir parçasıyım :) Daha evvelki incelemelerimde, SPOILER vermenin zararları konulu göndermeler yapıp, kendim de SPOILER verme taraftarı olmadığımı söylemiş olabilirim. Gelgelelim, inceleme yazmak bir sanatsa, ben de toplumcu bir sanatçı değilim. En azından "toplumcu sanatçı" olmadığımı fark ettim ve kitapları okumayanlar için bilgilendirme şeklinde, SPOILER içermeyen incelemeler yazma taraftarı iken, artık yeri geldiğinde SPOILER'ın dibine dibine vurmayı da ilke edinmeye karar verdim. Yeteri kadar SPOILER yazdıysam başlayalım, çünkü artık hepimiz anladık ki bu incelemede SPOILER olacak...

    Bilenler bilir, Doppler kitabını Adana Okuma Grubu olarak okuduk, bitirdik ve de yorumladık. Doppler'ı benimsedik yeri geldiğinde, bazen ona imrendik, bazen hak verdik, çoğu zamansa kendisini taşladık. Ki taşlayanların içinde ben de vardım. Hala da öyleyim. Doppler'ı ilkeli ve de tutarlı bir doğa insanı olarak kabul edemiyorum. Bunda tabii, daha ilkeli ve de tutarlı doğa insanlarını da bilmemin etkisi yadsınamaz. Kimden mi bahsediyorum? Tabii ki de "Into the Wild" filmindeki efsane karakter Christopher'dan. Yani abartmıyorum, Doppler, Christopher'ın adını duysa ve dese ki "Abi sen bu işlerden anlıyormuşsun, beni de yanına çırak olarak alsan ya." dese, Chris bunu iki gün sonra yolda hızla giderken aracından atmazsa gel sen bana ne dersen de. Hal böyle olunca da Doppler'ın doğa aşkını (!), tipik Kuzeyli şımarıklığı ve hayatta anlam arayışı(!)na bağladım. Şımarıklık için bkz. İntihar oranları ve de Nekrofili tartışmaları.

    Kuzeyli şımarıklığı dedik madem, başlayalım o vakit. Bir kere adam utanmadan sıkılmadan, medeniyet beşiği Norveç'te bisikletin önemsizliğinden ve trafikte kıymet görmemesinden dem vuruyor. Biraz aşağılara bakın. Bakın bakın haritada aşağılarda da ne memleketler var, oralarda da neler yaşanıyor bir görün yahu! Bu kadar da olmaz ki ama! Yine de hakkını vermek lazım, banyo dekorasyonu ile uğraşırlarken aklına bir nebze de olsa geliyor aşağılardaki memleketler ve kayıtsızlıklarına atıfta bulunuyor. Bu da bir gelişme. Ayrıca sen madem doğadan faydalanmak ve kapital düzeni bertaraf etmek niyetindesin, bunu sadece takas usulünü getirerek mi amaçlıyorsun? E o düzenin sana sağladığı endüstriyel yakıt, yağsız sütü nereye koyacağız peki? Doğaya karışmak, her haliyle şehir hayatını reddetmek değil midir? Demek ki işine geldiği gibi davranmak icap etmiş :) Bu arada, takas usulünü ben de destekliyorum. Hiç yoktan, elinizdeki gereksiz şeylerin birilerine bir faydası dokunabilir. Toplayıcılık yapmayın. (Kendime de not olsun bu)

    Öte yandan, Doppler ile Christopher kıyasına devam edecek olursak, Chris okuldan mezun olduktan sonraydı sanırım, atılması muhtemel ve de kendisini buram buram konforun ve refahın beklediği bir yaşamı reddederek doğaya karıştı. Ardında bir iş, eş veya çocuk çombalak bırakmadı. Ya bu dangalak Doppler? Karısı var, daha kendini dahi bilmeyen, gelişim çağında bir oğlu ve de ergenliğin doruklarında bir kızı var. Sonrasında bir de karısını üçüncü çocuğa hamile bırakıyor ki tuz biber resmen... Yahu sen madem bu kadar kendi başına buyruktun, o hayatlara ne diye dokundun ve de onların da düzenini bozdun diye sormazlar mı? Keşke o bisikletten çok daha evvel düşseymişsin. Burada şuna da değinmek gerek. Oğlu ile birlikte yaşamaya başladığı sırada, oğlu ona ebeveynleri ile birlikte ölmek istediğini söylüyor, Doppler ise ilerde bu fikrin değişeceğini söylüyor. Sırf çocuğun bu cümlesi için dahi asılmayı hak ediyorsun Doppler... Çocuk ailesine o kadar muhtaç ki, onlarsız bir yaşam dahi hayal edemiyor ve sen onları ardında bırakıp kendini doğaya salıyorsun. Yatacak yerin yok lan...

    Hazır sinirlenmişken hem konuyu dağıtalım hem de sinirli halimizin üzerine tuz biber ekelim. Çocuktan bahsederken konusu açılan ve tam anlamıyla açık yaraya işeyen bir şeyden bahsetmek gerek: Çocuk şarkıları... Yahu gözünüzü seveyim, bunların çocuk gelişiminde bir faydası olduğunu düşünen varsa ne olur söylesin, öyle bol keseden ahkam kesiyor gözükmeyelim. Ama bana kalırsa zehirlenme sebebi bu çocuk şarkıları. Hala kafamda çalan bir şarkıdan bahsedeyim, gerisini siz düşünün. "Üzüm adam şip şap şop"... Günlerce kafamın içinde zangır zangır çaldı durdu bu şey. Zombiye bağladım resmen. Üstüne üstlük bunları dinledikleri platform da malum video sitesi ve ellerindeki aletler de tablet ve de telefon... Tehlikenin farkında mısınız? Bence olmalısınız. Çocuklarınızı sırf başınızdan savmak ya da çenelerini kapatmak için bu tip zırvalarla zehirlemeyin. Dünyaya getirdiyseniz bir zahmet onlarla ilgilenin. Çocukların ağlayıp sızladığını, sizden çıktıklarından sonra fark etmediniz nihayetinde, daha evvelden de biliyordunuz, siz de zamanında öyleydiniz...

    Hadi yeteri kadar sinirlendik, biraz da Doppler'ın yanında olalım, üzülmesin gariban. Bir kere günlük hayatın keşmekeşi ve sosyal hayat dediğimiz tiyatronun içerisinde, gördüğü sahteliklerden (çok mu arabesk oldu bu tabir?) ve de çıkar ilişkilerinden sıkılan Doppler, kendini özü sözü bir olan doğaya emanet eder. Kabul edilebilir bir durum. Yani sırf faturalar ve banyo tadilatı konusunda dahi insan, işi gücü bırakıp terk-i diyar etme kafasına giriyor. Bir de sonlara doğru artık, yalnız ve doğayla iç içe olma haline tecavüz eden Düsseldorf, Hırsız Adam, Sağcı Adam, oğlu (onu neyse ki kabullendi sonunda) artık kalabalık etmeye başlayınca, sadık dostu Bongo ile başını alıp gitme durumunda kaldı.

    Yukarda sayıp döktük, biraz da o karakterlerden bahsedelim. Düsseldorf, babasını onurlandırmak adına onun öldüğü sahneyi canlandırmak isteyen bir münzevi. Yalnız derinlerde bir yaşam arzusu var. Ve babasının ölüm sahnesini canlandırması dahi, bana kalırsa hayatta kalmak için bir amaç arayışı sebebiyleydi. Yoksa babasını onurlandırmak falan bir nebze değerliydi onun için. Sahne tamamlandığında canına kıymayıp kendine yaşamak için başka amaçlar araması da bunun kanıtıydı. Hırsız adam, prensip sahibiydi. Bir şey kırıp dökmüyor, özel eşyaları almıyor, işine yarayanı alıp çıkıyor. Oh ne ala :) Sağcı adam ise, Doppler'ın ötelediği hayata doymuş, artık farklı heyecanlar arayışında bir boş tenekeydi bana kalırsa. Boş teneke, neden? Çünkü Doppler'ı kendine rol model almış ve o ne derse onu kabul ediyor, bugün ak dediğine yarın kara dese "eyvallah abi" çekiyor. Tam da manipüle edilmeye açık bir profil... Tüm bunların yanında şöylece bir dokunulup geçilen bir karakter vardı ki, bana daha samimi gelen, işte o da kiliseyi görmek isteyen kadındı. Amaca giden yolda nelerle karşılaşılacağının belli olmadığının ve geçip giden her kilometreye rağmen dünyanın ne kadar küçük olduğunun göstergesi gibiydi kendisi.

    Ben kendi adıma ilkeli kabul etmedim Doppler'ı. Ve başta da dediğim gibi tutarlı bulmadım. Siz bu haliyle sevdiyseniz bence hikayenin devamı olan "Bildiğimiz Dünyanın Sonu" kitabını okumayın. Kitabın arka kapak yazısına bakarak konuşacak olursak, Doppler efsanesinin (!) çöküşünü vadediyor ikinci kitap.
  • 172 syf.
    ·5 günde·9/10
    Bernhard'ın anlatım şekline, kendisinin eserlerini okudukça daha da çok alışıyor insan ister istemez. Çünkü basit bir anlatım şekli değil bu. Bir yazar yazdığı metnin anlatımını kendi çapında zorlaştırabilir. Bunun amacı süslü bir anlatıma erişmek olmamalıdır. Kimi yazar böyle yapar; süslü anlatım biçimleri kullanarak eserinin okunabilirliğini zorlaştırır, okuyabilenler o yazarı över. Bir övülme kaygısı gütmedir aslında bu bir nevi. Süslü, konuyu derinleştirmekten çok, konuyu uzattıkça uzatan bir anlatım biçimidir bu bahsettiğim. Fakat Bernhard'da durum böyle değil kesinlikle. Bernhard, önceki incelemelerde de altını çizmeye çalıştığım gibi çoğu şeyi derinleştirici bir anlatım biçimi ile aktarıyor bizlere. Bir yazı dizisinde okur açısından derinleşmek kolay bir olgu değildir. Herkesin okuma kapasitesi de aynı değildir, uzun süre oturup okuyanlar vardır, ağır kitapları sindirmek için yavaşça okuyanlar vardır, bu gibi birçok tür okur. Ben şahsen Bernhard'ın ilginç bir şekilde tüm okur gruplarına hitap ettiğini düşünüyorum. Okuru derinlere sürüklüyor ama bunu zorla yapmıyor. İşte bunu zorla yapan yazar aslında herkese hitap etmeyendir. Bunu okuyucu kendi isteği ile yapıyor ve Bernhard da ona geri kalan yolu gösteriyor sadece. Bu bağlamda, okuru zincirlemek gibi okuru zorla derinlere çekmeye çalışan bir yapı yok. Bernhard aktarış biçimi ile bunu yapıyor ve bir anda kendinizi, kendi isteğinizle derinliklere gömülmüş halde buluyorsunuz. Tabii bunun da farkındasınız elbette, sizi derinlere gömme konusunda Bernhard sadece bir aracı görevi görüyor burada. Ama o ilk derinlere gömülme anından itibaren artık yukarı çıkamaz hale geliyorsunuz. O derinliğin dibini görmeden yukarı çıkarsanız, aklınız daima derinlerde kalacak. Bir yandan da derinlerde olmak insana ağır geliyor. Sonra bir düşünme sancısı sarıyor zihninizin dört bir yanını, ta ki kitap sona erene dek. Ama her zaman belirtmeye çalıştığım gibi, eğer söz konusu Bernhard ise bu sancılı süreç sonuna dek çekilmeye değer.

    Eserde iki bölüm bulunuyor. İlk bölümde doktor ile oğlunun günlük gezintilerinden biri, ikinci bölümde de bir prensin hastalıklı zihin yapısını incelediğimiz uzunca bir monolog anlatılıyor. Bu yazım biçimi aslında dönemine göre oldukça yenilikçi ve aykırı bir yazım biçiminin olmasının yanında, Bernhard yine biz okurların yüzüne birçok gerçeği bu yazım biçimiyle de acımasızca çarpıyor. Bir yazar eğer etkili olmak istiyorsa iyi niyetli olmamalıdır. Başka bir deyişle acımasız olmalıdır. Okurunu gönlü rahat bir şekilde zihinsel sancılara sokabilmeli, anlattığı şeylerin dehşetini olduğu gibi aktarmalıdır. Çünkü dehşet bir söz ustalığıdır. Yazarın okuruna kendi içine düştüğü dehşeti yansıtıp yansıtamadığı oldukça önemli bir noktadır. Bu dehşet sayesinde insan kitabın derinliklerine ulaşabilir, derinliğin dibini görmeden rahat edemez hale gelir. Bu rahat edememe hali de kitaptan haz aldığımız anların bütünüdür bana göre. Aslında bu, günlük hayatımızda bizim çokca kaçındığımız bir konudur, oldukça da önemlidir. Dehşet verici, tüylerimizi diken diken edecek konu üzerinde herhangi bir kitap, film ya da bir sanat eseri görsek hemen ondan kaçınırız; bu dehşet gerçek hayatı çıplaklığıyla yansıttığı için buna katlanabilmek bize zor gelir. Ayrıca bu türden sanat faaliyetleri çokca da kınanır, çünkü toplum dehşeti kolay kolay kaldıramaz. Ama doğru olan bu değildir. Sanat eserlerinde güzel şeylerin yansıtılması gibi dehşet verici, kötücül şeylerin de aktarılması gerekir. Eğer böyle olmasaydı sanatın kendisi de iki yüzlülükten başka bir şey olamazdı. Sadece iyi şeyleri bize gösteren kötü şeyleri yok saymaya çalışan rezil bir oluşum olurdu. Ama asıl sanat bu değildir. Bize gerçek hayatta görmek istemediğimiz şeyleri de göstermeli ki, bizi dehşete düşürmelidir ki, toplumda kaçınılan iğrenç olayların temelinin aslında bu olaylardan kaçınıldığı için, biz onları unutmaya çalıştığımız için oluştuğunu anlayabilelim. Bu açıdan bir sanat eserinin görevi hem insanın hoş estetik duygularını tatmin etmesi hem de onu dehşete düşürmesi olmalıdır. İşte Bernhard'ı ben edebiyat dünyasında bu noktada görüyorum. Bizleri cesurca dehşete düşürmekten çekinmeyen aykırı bir yazar.

    Biz toplumu oluşturan bireylerin, birbirleri arasındaki ilişkilerin bile aslında ne denli uzak olduğunu söylüyor bizlere ilk olarak Bernhard. Bu bağlamda, bir kişiyi nihai olarak tanımak (en azından tanımaya çabalamak) bazı durumlarda o kişinin ölümünden sonra daha mümkün hale geliyor. Belki bu durumda bile tanıdığımızı iddia edemeyeceğimiz bir insanı en azından daha az yanlış olarak tanımış oluyoruz Bernhard'a göre. Gerçek hayatta da bu böyle değil midir? Bir insan, hayatı boyunca anlaşılamayan biri, ardında bıraktığı şeylerle ancak, daha yeni yeni anlaşılabilir hale gelmiştir. Çünkü ölüm insanlar arasındaki gerçekleri açığa çıkaran etkili bir etmendir. Ölüm, soğukluğu ile insanları kendine getirir. Ölen bir insanın ardından bu yüzden çoğu şeyi daha az yanlış şekilde görebilir hale geliriz. Bir ciddiyettir ölüm. Resmiyet gibidir; resmiyet bile gerçek hayatta yapmacık iken, aşırı derecede resmiyet içeren ölüm kavramından sonra insanları anlamaya gerçekten de yakın olur muyuz? Birlikte olduğumuz insanlarla gerçekten birlikte olduğumuzu ancak onlar öldükten sonra mı anlarız mesela? Bu biraz da insanın düşünme biçimi ile ilgili. İnsan beyni sonuç odaklı işler. Yakınımız olan biri öldüğünde, zihnimizdeki sonuç gerçekleşmiş olur, (her sonuç iyi olmak zorunda değildir, ölüm de bir anlamda nihai sonuçtur) böylece geriye dönüp o kişiyle olan bağımıza göz attığımızda sonucu tamamlanmış bir olaya bakmış oluruz aslında. Bu yüzden daha anlaşılabilirdir. Sonucu tamamlanmış şeyler insanın zihninin işleyiş biçimi açısından her zaman daha anlaşılabilir haldedir. Eserin ilk kısmında öğrendiğimiz üzere, doktorumuzun eşi de yıllar öncesinde yaşama veda etmiştir. Doktorun ölen eşini daha ayrıntılı ve derinsel biçimde hatırlayabilmesi belki de bu yüzdendir. Anıların silikleşmesi ilkesini söz konusu etmezsek eğer, bir insanı, o insan nihai sonucuna vardığında daha ayrıntılı olarak anımsayabilir ve tarif edebiliriz. Bu açıdan en yakın olduğumuz insanlara bile aslında ne denli uzağızdır, işte Bernhard okurunun bunu düşünmesini sağlıyor.

    İnsanların birbirine olan uzaklığından bahsetmesinin yanı sıra Bernhard bunun zorluğundan da bolca söz ediyor. Buna göre, hayatın kendisi bir yakınlaşma çabasından ibarettir ona göre, ilk başlarda umutla, neşeyle bakabildiğimiz bir çaba. Ancak yıllar geçtikçe ve daha çok şey anladıkça bu çaba bize de umutsuz gelmeye başlayacaktır. Birbirmize ne kadar yakın olduğumuzu düşünsek de aslında tamamen yalnız durumdayızdır. Bu, insanı salt cinnete sürükleyen etmenlerin başında gelir. Zihinsel olarak tecrübelenmiş insanlar bu cinneti aslında içlerinde daimi olarak taşırlar. Ne zaman bir yakınlaşma çabası görseler bunun anlamsız olduğunun bilincinde olacaklarından dolayı hayatsal bağlamda dışarıdan pek fazla umutlu gözükmezler. Bilgisel manada insanın kendini bilmesi, bilmeye çabalaması elbette ki mutluluk vericidir, ama zamanla insan mutluluk kavramının da değişkenliğinin ve üstteki bahsettiğimiz gibi şeylerle ne kadar da imkansızlaştığının farkına vardıkça, hayatı boyunca kendisinin yakasına yapışacak olan bir cinnet ile karşı karşıya kalır. Zaten ikinci bölümdeki prensimizin muzdarip olduğu şeylerden biri de bu yaşamsal manadaki cinnetir. Yaşamak cinnet verir, öfke gösterilemeyen, insanın kendi içinde sessiz çığlıklar atmasına yol açan bir cinnet.

    İnsanların birbiri ile uzaklığı konusu kimi kavramları daha da zorlaştırır Bernhard'a göre. Mesela empati kavramı. Biz insanları düşünüp anlamaya çalışırken aslında bir nevi onları bizmişiz gibi düşünürüz. Evet, elbette ki kendimizi o kişinin yerine koyma çabası vardır, ama bu yerine koyma bizi, yerine konulmaya çalışan insan yapamaz. Empati de aslında kendini tam olarak öbür insanın yerine koymak değildir, ama empati kavramı bu bağlamda bakıldığında imkansızlaşır Bernhard'a göre. Biz kendimizi karşımızdaki insanın yerine koymaya çalıştığımızda bile aslında benlik kavramımız zihnimizde bulunur. Benlik kavramını söküp atamayız zihinden, dolayısıyla empati yapmaya çalışırken dahi, farkında olmasak bile kendisinin yerinde düşünmeye çalıştığımız insanda bile kendimiz oluruz. Bu, insanları incelemeyi de son derece zorlaştıran bir kavramdır. Bu açıdan da düşündüğümüz şeylerin, aslında düşündüğümüz şeylerden çok daha farklı olduğu gerçeğini en başta kabullenmek gerekiyordur belki de? Bu gerçeği kabullensek bile daimi bir kesinleştirilememe olgusu hayatın içine kara bir leke gibi yerleşir. İnsanlara ya hayatın başlarında bu durumun böyle olmadığı öğretilir, insanlar sonradan hayal kırıklığına uğrar ya da insanlar hayatlarının ilk anlarında gereksiz bir derecede pozitif düşünürler. İnsan olmak zor.

    Tarafsız bir tartışmanın insanlar arasındaki önemine de dikkat çekiliyor. Tarafsız bir tartışma yapılmak isteniyorsa şayet her türlü olguya, değere acımasız ve soğuk bir biçimde yaklaşılmalıdır. Tarafsızlık beraberinde soğukkanlı düşünce sistemi ve acımasızlık getirir. Acımasızlık kötü bir anlamdaki acımasızlık değil bu bağlamda; bir değere karşı hiçbir şekilde zaafın bulunmaması durumudur. Örneğin insanın kendisinin de bir parçası olduğu bir milleti, kendinde o millete karşı herhangi bir zaaf hissetmeden incelemesi daha az yanlış olandır. Eğer bir olguya yakınlığımız ve zaafımız varsa o olguyu olduğundan farklı görmek bizler için çok daha kolaylaşır. Bu risk, tarafsız tartışmalarda alınılmaması gereken bir risktir. Zaten yazarlığın kendisi de eserde, doğayı kirletme olarak görülüyor. En iyi eserler bile sadece doğayı daha az kirletmiş olanlardır. Doğayı kusursuz olan olarak kabul edersek, yazarların bunu anlatma çabası daima doğayı kirletmenin farklı açılardan tasvirleri olacaktır. Doğa, sadece ilk akla gelen anlamı değil, her çeşitten doğa kavramıdır: Psikolojinin doğası, insanın doğası, ahlak kavramının doğası, bunlar gibi mesela. Kavramları kirlenecekler diye korkarak kendimizi olmamız gerekenden daha yumuşak kılmak bir düzenbazlıktır bu bağlamda.

    Gerçekçilik açısından bakacak olursak, insanların büyük bir kısmı kolaylıkla sahtekar damgası yiyebilecek insanlardır Bernhard'a göre. Eserin ilk kısmında, doktor ile oğlu köylerinde hastaları ziyaret ederlerken bu olayın bir benzerine de tanık oluruz. Bu bağlamda bazı şeylerin farkında olan insan bile kusursuz olamaz. Bir şeylerin farkında olmak, "toplum yanlış içinde yüzüyor" demek bir insanı kusursuz kılmaz. Bazı insanlar en çok bu yanlışa düşüyor çağımızda; farkındalık kavramı mükemmelleştirici bir kavram değildir, onların sandığının aksine. İnsan farkında olur ki kendi kusurlu yapısının da farkında olabilsin. Doktor bir hasta ziyaretinde, kötü durumda olan, yatalak bir hastasına dağdaki havadan ve ağaçların o anda mevsimsel olarak renk değiştirmesinden bahseder. Bu aslında trajik bir olaydır. Müebbet cezası olup da hapishanede olan resim yeteneği olan bir insanın, özgürlük temalı tablolar çizmesi (mesela bir dağ manzarası ya da göl kıyısı resmi) gibi bir olay. İnsanın içini acıtan ama insanın zaman zaman daha da kusurlulaşmasını gerekli kılan bir olay. Belki bir yerlerde müebbet cezasına çarptırılmış olup da hapishane resimleri ve daha boğucu tablolar çizen insanlar da vardır ama onlar da elbette ki kusursuz değillerdir. Bir hayatta kalma içgüdüleri olarak bizim bilmediğimiz bir kusurlu yanları vardır elbette. Bu açıdan insanın kusurlu bir varlık olmasının gerekliliğini de görüyoruz. Bu açıdan insanın kusurlu olması aslında bir hayatta kalma, hayatı karşılayabilme içgüdüsüdür. Ölümcül bir hastaya dağın havasından söz edilir, çünkü hasta artık onlara erişemeyecek halde bile olsa onları duymaya ihtiyacı vardır.

    Kitabın ilk bölümü sona erdiğinde; doktorun ve oğlunun köydeki hastaları ziyaret etmelerinden sonra uzun bir monoloğun bulunduğu prensin bölümü başlar. Aslında tam olarak da ayrı değildir bu bölüm. Doktor ve oğlu bu sefer de prensin yanına gitmişlerdir, ama bölümün çok büyük bir çoğunluğu prensin monoloğundan ibarettir. İşte tam da bu bölüm kitabın vazgeçilmez hale geldiği anlardan biri. Hani başta bahsettiğimiz gibi, derinliğin dibini görmek gerekliliği burada zihnimizi kemirmeye başlar ilk olarak.

    Bernhard'ın herhangi bir eserinde devlet kavramına saldırılmadığını şu ana dek görmedim. Bu eserde de sıkça devlet kavramına bir taşlama söz konusudur. İntihar eden devletlerden bahseder mesela; devlet her şeyi mahveder, devletleriyle başa çıkamayan insanlar da onu mahvederler. Bu aslında bir nevi dünyasal manada devletlerin ayakta kalmasıdır. Diktatör bir rejim ülkeden gider, ülke ferahlamış ve rahatlamıştır. Bir süre sonra da insanlar aşırı derecede rahatlamaya başlar ve birileri yine insanları kısıtlamak ister. Sonra yeniden aşırı bir kısıtlama evresi gelir, bu böyle sürüp gider. Bir ülkeyi hem devlet hem de insanlar dönüşümlü olarak batırırlar. Ama elbette ki devletlerin yükselme dönemleri de olur. Ayrıca çok önemli bir konudan daha söz ediliyor: İnsanları bir düşünce akımına kolayca sokmak mümkündür. Herhangi bir -izm'e kapılan insanların aslında büyük çoğunluğu o -izm'in aslında ne olduğunun farkında bile değildir. Tıpkı bir futbol takımını tutmak gibi, insanlar da bu -izm'i tutmak zorunda hissederler kendilerini. Bu bağlamda da insanlar kendi bahsettikleri şeyden bile uzaklaşır hale gelirler. Prensin kendisi de bu açıdan birçok örnekten söz ediyor. Ona göre insanların tümü bir konuşma sanatından bahsediyorlardır ama hiçbiri de bu sanattan haberdar değildir. Bu, başkalarının etkisinde kalan insanın bir tutumudur. Sürekli olarak yapılması gerek şeylerden bahsedilir ama yapılan her defasında çok daha farklıdır. Çünkü mantıklı ve tarafsız düşünebilme yeteneği insanların elinden alınmıştır artık. Gerek insanlar bu -izm'lere tek doğru yolmuş gibi sürüklendirilir hale getirilerek, gerekse de insanı zorlayarak. Kendi köşkünden bile örnek vermekten çekinmez prens:

    "Bu evdeki her şey mantıklıymış izlenimi yaratıyor, bu ev hakkında mantıklı bir ev olduğundan başka bir şey duymadım."

    Gerçekten de çağımızı yansıtan bir düşünce!

    Prens, ilk başta bahsettiğimiz daimi bir cinnete yakalanmış durumdadır aslında bir nevi. Doktor her ne kadar onu 'deli' olarak tanımlasa da, doktorun oğlu da "onun gerçekten de deli olduğu anlaşılıyordu" dese de bu delilik değildir. Ya da birilerine göre deliliktir, kim bilir? Zaten bazı insanlar sürekli bu 'birilerine' göre delidir, çıldırmıştır ya da aptaldır. Her neyse konumuza dönelim. Prens bu cinnet durumunun içine düştüğü için hayatı artık normal insanların gördüğünden daha farklı (belki de daha doğru?) görmeye başlamıştır. En basitinden şöyle düşünceler hakimdir prense: Anlatılan her şeyin açıklamasının gerekliliği ya da dünyanın parçalanmasının her an normal olduğu izlenimine kapılma düşüncesi. Bunlar ilk başta toplum için ilk başta delice gelen ama derine inildikçe fark edilen çarpıcı gerçeklerdir. Her insanın kendine özgün bir felaketi vardır ve insan kendi 'insani' felaketi olmassa var olamaz. Prensin de felaketi içinde bulunduğu cinnet ve dehşet durumudur. Aslında prensin düşünceleri şu ya da bu şekilde işaret edilip gösterilemez. Monologta onlarca birbirleri ile bağımsız düşünceler geçer. Bunları tek tek değerlendirmek bir nebze mümkün olsa da bütünsel olarak değerlendirmek, bizlere bu cinnet kavramı yabancı geldiği (çünkü böyle bir cinneti yaşamamışızdır) için oldukça zordur. Peki ya bir insanı (mesela prensi) doğru olarak anlayabilmek? İmkansız.

    Dünyasal manada toplumların ve bireylerin durumunu göz önünde bulundurursak dehşet duymamak elde değildir. Bu açıdan dünyanın parçalanması düşüncesi de bize olağan gelmeye başlar. Bizler günümüzde insanlık olarak, prensin de bahsettiği üzere, o denli başkalaşmış durumdayız ki, dünyanın kendisi dahi bize göre alıntılardan ibaret hale geldi artık. Dünyayı tanımlamak için genel olarak çok tembeliz artık. Buna ne gücümüz ne de zihinsel çaba gösterebilecek hırsımız var. Bir düşünceye ulaştığımızda bile, "bu düşünce zaten daha önceden birileri tarafından kesin düşünülmüştür" diyoruz! Herhangi bir konu hakkında yazı yazdığımızda aklımıza ilk gelen şey, "bu konu hakkında zaten daha önce onlarca yüzlerce yazı yazılmış, o halde ben neden yazayım ki" şeklinde düşünceler oluyor. Hayır. Her insan özeldir. Bir düşüncenin her insana karşı farklı bir yönü vardır. Hiçbir insan ya da hiçbir düşünce tek yönlü değildir. Mesela bir kitap söz konusu ise, bu kitabı okuyan yüz kişi varsa, yüz tane birbirlerinden tamamen farklı düşünce ortaya çıkar. Ama biz bu farklılıklara artık inanmıyoruz. Çünkü tektipleştirilmiş hale gelmişiz ya da artık buna müsait bir yapımız var. İnsan tektipleştirilemez. Prens bu açıdan dehşet duymakta sonuna kadar haklı. Dehşet de duyulmalı zaten. Bernhard'ın bazı kavramlara saldırması o kavramlara kin duyması sebebiyle değil bu yüzden. Dehşet duyulması gereken bir şeyden bizim de dehşet duymamızı sağlamak için. Ayrıca prens şundan bahsediyor: İnsanların geçmişten bu yana geliştirdikleri iki, ona göre rezil içgüdüden; alışveriş yapma ve tüketimden. Bu bağlamda bakacak olursak modern çağda insanın tektipleştirilmesi kadar kolay bir şey olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Yapmamız gereken ilk şey, o bahsettiğimiz tarafsızlık ile kavramlara bakabilmek. Mesela acımasızca bakabilmek, alışveriş ve tüketim kavramlarına. Evet biz insanlar bir şekilde alışveriş yapıyoruz ama bu modern düzene kurban edildiğimizi ya da her şeyin farkında olduğumuzu kanıtlamaz. Çünkü biz insanız, kusurlu varlıklarız, eleştirdiğimiz bir şeyin içerinde dolaylı olarak bulunabilme ihtimalimiz sürekli olarak bulunur, çünkü eğer bu ihtimal olmasaydı, kusursuz varlıklar haline gelir ve yapılan eleştirinin bir anlamı kalmazdı. Ama Bernhard'ın çok sevdiği deyimi ile 'daha az yanlış' bir biçimde yaşamaya çalışmak olmalıdır amaç. Çünkü hiçbir zaman yanlışsız olamayız.

    Biz insanlar daha doğuştan bazı şeylerin içine sıkışıp kalmışızdır. Harfler. İnsan harfler aleminde doğmaya mahkumdur. Prensin dehşete düştüğü bir nokta da şudur; insan duygularının harflerden üstün olmasının ağırlığı. Kendimizi harflerle, onların oluşturduğu kelimerle, onların da oluşturmuş olduğu cümlelerle ifade etmemiz bizi gerçekten de tam olarak yansıtmış olamaz mı? Peki ya öldükten sonra bizden arda kalan şeyler düşüncelerimizin kelimelerle ifade edilmeye çalışılmış hali olmayacak mı? Bu aslında oldukça yoruma açık bir konu. İnsan beyni sadece salt kelimelerle mi yoksa kelimeler dışında imgelemelerle de mi çalışır, bunun çözümünü bulmalı ilk önce. Belki de imgelemelerin kendisi de kelimelerden oluşmuş şeylerdir? Ama şu fikir beni derin bir şekilde düşünmeye zorladı: Bazı zamanlar kendimizi ifade etmek için kelimelerin yeterli olmaması, kelime dağarcığımızın azlığından mı kaynaklanır, yoksa kelimeler tümden insanı tamamen ifade edebilmek için yetersiz mi kalıyor? Eğer ikincisi doğru ise, daha bizlerin birbirini doğru olarak anlaması bile imkansızken, bunun yanında kendimizi dahi tam olarak ifade edemememiz olağanüstü dehşet verici olacaktır. Prens dehşet duymakta haklı gibi görünüyor. Prensin farkı, toplumun aksine, varoluş sorunsalını daimi olarak yaşamaya başlamış olmasıdır. Toplumdaki birçok birey sadece varoluş sorunsalı aklına geldiği anlarda felsefi olduğuna inanır ya da bu şekilde düşünmeye çalışır. Çünkü toplum kendi doğasını tanımaktan uzaktır. Toplumun kendine göre daha önemli işleri vardır ona göre; üstte söylediği gibi alışveriş yapmak ve tüketim belki de? Ama prens bu durumu daimi olarak yaşıyor, çünkü o, sürekli olan cinnete yakalanmış bir kere. Hiçbir doktor tedavisi ile düzeltilemeyecek bir zihin hastalığına. Bu açıdan prens ve prens gibi insanlar hayatları boyunca sürecek olan bir kendilerini anlaşılır kılma çabası içersinde olacaklardır.

    Sarsıntı, insanın farkına varma dehşetidir. Prensin bu cinnetine bütünsel olarak isim vermemiz gerekirse, kitabın konusuna göre bu sarsıntı olurdu. Prensin yaşamış olduğu (ya da belli bir noktadan itibaren yaşamaya mahkum olduğu) bir sarsıntı hastalığı. Zaten Sarsıntı da bu hastalığın bir tasviri gibidir. Hani "ateşli hastalık" şeklinde tanımlamalar yaparlar ya çeşitli hastalıklar için. İşte bu hastalığın adı da sarsıntı; cinnetli ve dehşetli bir hastalık. Tedavisi yok.