• 168 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Şermin Yaşar’ın Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu kitabı özellikle kitaba ismini veren öyküyle çok hoşuma gitti. Geçenlerde İrvin Yalom’un ölüm üzerine kitaplarını incelerken daldan dala atlayıp kendimi Montaigne’nin ölüm üstüne denemelerini okurken bulmuş ve çok etkilenmiştim.Şermin Yaşar 2018 yılında eşini kaybettiği zaman sadece 3 aylık evliydi.Şermin Hanım eşi rahmetli olmadan birkaç ay önce bir yakınlarının cenazesine gidiyor ve yakasına rahmetlinin siyah beyaz fotoğrafını takıyor ve eve geldikten sonra da bu kitabın ismini koyan ve benim de en çok beğendiğim öyküyü yazıyor.Nitekim bu öyküyü yazdıktan birkaç ay sonra da eşini kaybedip bu sefer de onun fotoğrafını yakasına takıyor.Bu haberi okuduğumda benim dikkatimi çeken şeyse yazarın şu cümleleri olmuştu.”Taziye için gelen pek çok kişi “Sözün bittiği yerdeyiz”dedi.İnsan ne diyeceğini bilemiyor evet,ama benim için belki de sözün başladığı yerdeyiz.” Sonuçta böyle bir kayıpla harmanlanan bir yaşam ,kalemi gerçekten kuvvetli bir yazarın elinden anlatıldığında içimize ilmek ilmek işlenen bizden hatıralara,kayıplara,acılara dönüşüyor. Kitap daha çok ölüm üzerine öykülerden oluşmakta.Özellikle Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu,Muzaffer Bey ve büyük düşmanı,Baba Malı,Son Durak hikayelerini çok başarılı buldum.Eğer öykü tarzında kitaplar okumayı sevmeyen biri olduğunuzu düşünüyorsanız bir de Şermin Yaşar okuyun derim ben.
  • Zembîlfıroş zembîla tine (Zembîlfiroş, zembiller getirir)
    Dikan bi dikan di gêrîne (Dükkan dükkan gezdirir)
    Hiş li Xatûnê namîne (Xatûn’un aklı başından gidiyor)
    Serî li zeman di gerîne (Aklıyla arıyor zaman yaratmak için)
    Gazi dike ku bibîne (Sesleniyor ki, onu görmek için)
    Were ser doşeka mîr e (Gel Beyin döşeğinin üstüne)
    Li te helal, herama mîr e (Beyin haremi sana helaldir)
    Bidime te zulfî harîr e (Güzel zülüflerimden sunayım sana)
    Çavê min ê xezalan e (Gözlerim ceylanların gözüdür)
    Sîngamin wek zozana ne (Bağrım yaylalar gibidir)
    Bejna min wek rihane (Endamım reyhan gibidir)
    Çiqa bêjî hêjan e… (Dilediğin gibi güzel ve uygundur …)
    Bu hikaye Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde (Amed-Farqin) yaşanmıştır.

    Kürdistan coğrafyasının zenginliği olan efsanelerden biridir Zembîlfiroş. Tıpkı Mem û Zin, Xecê û Siyabend gibi yöremizde çok bilinen, şiirlere, masallara, filmlere, türkülere konu olan hazin aşk hikayelerinden biridir Zembîlfiroş.
    “Gökten zembille inmiş.” Gibi güzel sözlere de konu olmuştur zembîl (sepet)…

    Zembîlfiroş’taki aşk, karşılıksız bir aşktır. Ölümü çare gören aşkın hikâyesidir. Efsanenin Mezopotamya’nın tarih ve kültür bakımından oldukça zengin ve bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış, Mervanilerin başkenti Farkin’de geçtiği yaygın olarak söylenir.

    Yörede hüküm süren bir kralın çok yakışıklı oğluyumuş. Görenin bir daha dönüp baktığı, prenseslerin gönlünde yatan beyaz atlı prensmiş Zembîlfiroş. Önceleri kral oğluna yaraşır bir yaşam tarzı varmış. Zevk û sefa içinde yaşar sık sık ava çıkarmış. Yine avlanmaya çıktığı bir günde Allah aşkı onu avlamış. Öylesine avlamış ki ilahi aşkın etkisiyle adeta mecnun olup yollara düşmüş.

    Avlanma esnasında gördüğü bir mezar ve mezardan dışarıya çıkmış iskelet parçaları onun ölüm gerçeğiyle yüzleşmesine vesile olmuş. Zenginlik ya da fakirliğin ölüm karşısında hiçbir hükmünün olmadığını, bir gün kendisinin de bir iskelete dönüşeceği gerçeğiyle hemen oracıkta Allah’a sığınarak dünya nimetlerinden vazgeçeceğine ve sadece Allah yolunda yürüyeceğine diz çökerek hûşu içinde yemin eder. Yaşadığı sarayı, ihtişamı hiç arkasına bakmadan geride bırakarak eşiyle birlikte yollara düşer. Diyar diyar gezerek zembil yapıp satar ve hayatını böylece idame ettirir. O, artık bir ZEMBÎLFIROŞ’TUR… Çocuklarıyla, hanımıyla birlikte sırtlarında çadırları, üstlerinde eski püskü elbiseleriyle köy köy, kasaba kasaba dolaşan bir Allah dostudur.

    İşte böyle dolaşırken kader onu son durağı Farkin’e getirir. Farkin Beg’in karısı Xatûn Xan’ın dikkatini çeker Zembîlfiroş. Zembîl alma bahanasiyle onu saraya çağırır. Xatûn Xanım yıldırım aşkına çarpılmıştır adeta. Bir yanda beg xanımı olmak diğer yandan yana tutuşa bir aşka kapılmak… Çok zor durumdadır ama yüreğe söz geçiremez, gönül beglik meglik tanımaz. Aşkını dizelerle anlatmaya çalışır…



    Zembîlfroş zembîla tine
    Dikan bi dikan di gêrîne

    Hiş li Xatûnê namîne

    Serî li zeman di gerîne

    Gazi dike ku bibîne

    Were ser doşeka mîr e

    Li te helal, herama mîr e

    Bidime te zulfî harîr e

    Çavê min ê xezalan e

    Sîngamin wek zozana ne

    Bejna min wek rihane

    Çiqa bêjî hêjan e…

    Zembîlfiroş, zembiller getirir
    Dükkan dükkan gezdirir

    Xatûn’un aklı başından gidiyor

    Aklıyla arıyor zaman yaratmak için

    Sesleniyor ki, onu görmek için

    Gel Beyin döşeğinin üstüne

    Beyin haremi sana helaldir

    Güzel zülüflerimden sunayım sana

    Gözlerim ceylanların gözüdür

    Bağrım yaylalar gibidir

    Endamım reyhan gibidir

    Dilediğin gibi güzel ve uygundur …

    Ama Zembîlfroşdünya nimetlerinden vazgeçmiş bir derviştir. En önemlisi tövbe etmiştir. Sadece Allah’a kulluk etmeye yemin vardır, haramı yaşamından silmiştir. Hem bunun için değil miydi onca malını, mülkünü, ihtişamını, zevk û sefayı bırakıp yollara düşmek?.. Hem evliydi hem de karısını çok seviyordu. İşte bu yüzden ölüm fermanı olan REDD-İ AŞKI hiç çekinmeden yapar ve Xatûn’un aşk çağrısına olmusuz olarak o da dizlerle cevap verir.

    Xatûnê ez tobedar im
    Delalê ez tobedarim

    Zarok birçîne li malin

    Ji rebbê jorî nikarim…

    Xatûn ben tövbekarım
    Güzel kadın ben tövbekarım

    Çocuklar evde acdır

    Allah adına yapamam…

    İşte bu dizlerle Zembîlfiroş, Xatûn’un aşkını reddeder. Farqin beginin karısı Xatûn, red cevabını kabul etmez. Ölesiye bir tutkuyla aşıktır Zembîlfiroş’a. Ne yapıp edip yakışıklı Zembîlfiroş’la birlikte olmaktır amacı. Xatûn’ın ısrarları karşısında Zembîlfroş çareyi kaçmakta bulur. Xatûn peşini bırakmaz, sora sora Zembîlfiroş’un kaldığı çadırı öğrenir. Xatûn, bir gece çadırda kalmak için Zembîlfiroş’un karısına yalvarır. Karşılığında tüm mal varlığını ve mücevherlerini bağışlayacağını anlatır, sadece bir gece Zembîlfroşile kalmak ister. Xatûn’un bu kadar yoğun ısrarı üzerine Zembîlfiroş’un eşi, çocuklarını da yanına alarak oradan ayrılır. Xatûn, Zembîlfiroş’un eşinin giysilerini giyer ve yatağa girerek Zembîlfiroş’u beklemeye başlar. Karanlık Farqin’e çökerken, Zembîlfroşzembillerini sattıktan sonra çadırına döner. Xatûn’un yatağında olduğundan habersiz, aynı yatağa uzanır. Ancak yataktaki kadının kendi karısı olmadığını, Xatûn’un ayağındaki gümüş halhalın çıkardığı sesten anlar. Bunu anlar anlamaz, çadırdan dışarı çıkar.

    Efsane bu ya, sonuçla ilgili yörede bir çok anlatım var. Her anlatım ölümle sonuçlanır. Kimilerine göre Zembîlfiroş, Xatûn’dan kurtulamayacağını anlar ve gidip sarayın burçlarından kendini aşağı atar. Efsanenin başka bir anlatımına göre ise, Zembîlfroşbu noktadan sonra çaresiz kalır ve canını alması için Tanrı’ya yalvarır. Zembîlfroşölünce, peşinde koşan Xatûn’da aynı dilekte bulunur ve ikisi de ölür. Bu sevda masalının da diğer masallar gibi sonu hazindir… Aynı Mem û Zîn destanındaki gibi, Xatûn’un Zembîlfiroş’a olan aşkında da ölüm çare olmuştur…

    Şarkılara, öykülere konu olan Zembîlfroşile Xatûn’un aşk hikayesi, bugün sadece olayın yaşandığı Diyarbakır`ın Silvan ilçesinde değil, Kürt kültürünün olduğu tüm bölgelerde hala dillerde.

    İnanç ve tutuklu aşk arasında efsaneleşen ZEMBÎLfroşile Xatûn’un aşk hikâyesi, olayın yaşandığı söylenen sadece Farkin’de değil Kürt kültürünün olduğu tüm bölgelerde hala dillerde dolaşır. Kimi zaman bir türküdür, kimi zaman bir şiirdir kimi zaman uzun kış gecelerinde anlatılan hazin bir öyküdür ZEMBÎLFİROŞ…
  • 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah
  • Ölüm ve yaşam aynı şeydir -tıpkı bir elin iki yüzü gibi, avucun içi ve elin tersi gibi. Ama yine de avuç içi elin tersi aynı şey değildir... Ne ayrılabilirler ne de birleştirilebilirler
  • 534 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ejder Kelebek Günbatımı / TÜLİN BATURU OCAK
    KİTAP SAYISI:534
    Evrim geçirmiş insan mıyım, bilmiyorum. Bu gezegende ateşin içinde yaşamak; ölüm sonrası cehennem ucubesini severek, küllerinden yeniden doğmak gibidir. Ejder Kelebek’in neden seçildiğini hiç düşünmemiştim. Yaşanılan karmaşıklığın içinde, bazen neyi neden yaptığımı anlayamadığım gibi geçmişi de geri getirmem imkânsızdı. Cehennem olan etrafın içinde ne bir bitki, ne bir hayvan vardı. Hiçbir canlının yaşamaya cesaret edemediği bu yerlerin büyük sırrı kendi içinde sunulan “cennet’’ yaşamdı. Çevrilen olaylar tüm çabalarıma rağmen boşa çıkıyordu. Kalbimdeki aşk acıları ile mücadele etmem zor, ithtimaller ise korkunçtu. Sevdiklerimi tekrar yok edecek anı kollayanlar vardı. O an geldiğinde, ölümün cehennem nefesinin kalbime üfleneceğini hissediyordum.

    Mükemmel bir yaşamda, acının bedelinin ödenemeyeceği masum olmayan ölümlere katlanma durumu bir zorunluluktu. Rahatsız eden bir kıymık parçası gibi yönetimin seçilmişliği, Ateş Çukuru’nun dibindeki gerçeklerle sabitti. Beyazın, siyah içerisinde nefes almaya programlanmış sırlarının kaybolması imkânsızdı. Ejder Kelebek’in kanatlarının içinde bilinmeyenlerle savaşmayı istesem de istemesem de zifiri karanlığın keskinliğinde kaybolup gidiyordum. Unutmak istediğim her şey, kızgın ateşin mavi derinlikleri, savaşın yansımasını hatırlatırcasına yeni yaşamlar sunuyordu. Büyük farklılıkların büyük sorumluluklar getirmesini, ruhumun ölümle dans ederken eğlenmesini kimse engelleyemezdi. Nasıl seçildiğimi ve neden savaştığımı hiç düşünmemiştim. İblis ateşinin küllerle olan oyun fırtınası içerisinde kayboluyordum.

    “Hiçbir şey cehennemin sunduğu cennete göre düzenlenmemişti.”
    Tülin Baturu Ocak’ın efsane fantastik serisinden beklenmedik dehşet serisi okurlarına 13 vakti serisine benzer hisleri yaşatacak, devamını bekler olacaksınız.

    (Tanıtım Bülteninden)

    KİTAP YORUMUM: Yazarımızın önceki serisini de çok severek okuyan birisi olarak Serinin ilk kitabı olan Ejder Kelebek Günbatımı serinin 1. kitabını da çok beğenerek okudum.
    Fantastik kitapların bana göre en önemli özelliği belki de yazarımızın kaleminde böyle hissettiğim için umudun ön plana çıkması. İnsanın hayal gücünü uçsuz güzel bir yere getirmesi.
    Akita Min yıllar önce ailesi öldürülmüştür. Onu büyüten kişi Kör Getor onu sevmeden büyütmüştür. Akita Min sevmeye korkuyordur artık. Çünkü kimi sevse bir türlü bulunamayan seri katil tarafından öldürülmektedir. Kimseye zarar gelmemesi adına sevmeme kararı almıştır.
    Akita Min Ejder kelebeğin kendisini seçmesini niçin istemez?
    Katil bulanacak mı?
    Akita Min tekrardan sevmek isteyecek mi?
    Akita Min anne ve babasına ne oldu?
    Pelerinlerin eğitimini kim kazanacak?
    Kitap okuru bir çok soru ile başbaşa bırakarak en güzel yerinde bitiyor. Seri kitapların tek kötü yanı var sadece beklemek.
    Yazarımızın hayal gücü müthiş. Bu kitapta diğer seri kitapta olduğu gibi film olabilir diye düşünüyorum. Çünkü bu tür filmler çok sayılı hatta yok denecek kadar az.
    Umut, sevgi, hayal gücü . Mutlaka okuyun yenilenecek ve inanacaksınız.
    ALINTI: Yaşam sürpriz mucizelerini lütufçasına, plansız olarak yeniden sunar. (Sayfa 103)

    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • Adı,soyadı
    Açılır parantez
    Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl ,bitti
    Kapanır parantez

    O şimdi kitaplarda bir isim bir soyadı
    Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları

    Ya sayfa altında, ya da az ilerde
    Eserleri, ne zaman basıldıkları
    Kısa, uzun bir liste.
    Kitap adları
    Can çekişen kuşlar gibi elinizde

    Parantezin içindeki çizgi
    Ne varsa orda
    Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
    Ne varsa orda.

    O şimdi kitaplarda
    Bir çizgilik yerde hapis,
    Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki
    Öldürebilirsiniz..


    561 adet Türk ve Dünya Edebiyatı altındaki yazarların yaşam öyküleri,sanat anlayışı,eserleri hakkındaki bilgileri çok uzun olmamak kaydıyla anlatmakta. Bu kitabın yeterli olup olmayacağı hakkında pek bir fikrim yok ama ikinci başka bir kaynak olarak Hikmet Altınkaynak’ın kitabı alınabilir. Bu ikinci ek kitabın sıfır ürünü sanırım şu anda piyasa da yok,ya da belki de var basım aşamasında bilemiyorum. Bu ikisinin yeterli olacağı kanaatindeyim. İncelemesini yapmakta olduğum kitabın ölçüsü 16*11 cm ölçüsünde,cep boy bir kitap. Bu kitap bana yetmeyebilir diye düşünebilenlere tavsiyem,ikinci kaynağıda alabilir. Çok detaylı anlatılmasa da okunabilecek eserlere,merak edilen yazar ve şairlere yönlendirmeler yapılabilecek bir kıvamda anlatılmış ve özetlenmiştir.

    Herkese iyi okumalar dilerim.
  • "Körbağırsakmış, böbrekmiş... bunlarla hiç ilgisi yok! Yaşam ve... ölüm! İşte o kadar! Yaşıyordum... bir yaşamım vardı ama şimdi usulca elimden kayıyor ve ben onu tutamıyorum. Evet. Ne diye kendimi anlatayım?"
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 46 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları