• 127 syf.
    ·9/10
    Her kim ne olursanız olun duygu ve düşüncelerinize yer verilmediği ve daha da önemlisi bir kalbinizin olduğunu unutan insanlar tarafından alınıp satılsanız hissedersiniz?
    Köle gibi çalıştığınız ve eziyet gördüğünüz bir yerde yaşarmıydınız?

    Dilber dokuz yaşlarında iken esir tüccarı tarafın-
    dan Kafkasya 'dan kaçırılır.Sevimli ve bir o kadarda
    güzelliğiyle dikkat çeken bir kızdır.Dilber esir tüccarı Hacı Ömer Efendi 'nin vasıtısıyla Mustafa Efendi'nin karısına 40 liraya satılır.Karısı kaba ,zulümden hoşlanan ve çok kötü bir kadındır.Dilbere yapmadığını bırakmaz ve onu çok ağır işlerde çalıştırır.Dilber bu durumdan hoşlanmasa bile onu dinleyen bile olmaz Dilber artık en sonunda ölümü bile göze alarak evden kaçar ve yorgunluktan yolda düşüp bayılır.

    Dilber 'i yaşlı bir kadın görür.Onu alır evine götürür bakar ama ne yazik ki eski sahibine yani Mustafa Efendi'nin karısına vermek zorunda kalır.Evin hanımı Dilber'in kaçmasına sinirlenip ona daha çok eziyet yapar.Mustafa Efendi'nin tayini çıkar ve Erzurum'a gider .Karısıda yük olmasın diye Dilber'i başka bir esirciye satar.
    Esirci Dilber 'e iyi bakar , ona her şeyi öğretir ve Dilber 15 yaşına geldiğinde onu iyi paraya modada oturan bir müşteriye satar .
    Evin oğlu Celal bey Dilber'i değişik kıyafetlere sokarak onu model olarak kullanmak ister .Dilber bu durumdan hiç hoşlanmaz ve yapmak istemez.Celal Bey Dilber'in hal ve tavırlarından etkilenmiş onu sevmeye başlamıştır ve dilberde ona karşı boş değildir . İkisi evlenmek ister ve bunu öğrenen Celal Bey in annesi hiç istemez ve oğlundan habersiz Dilber'i mısırlı bir tüccara satar.Bunu öğrenen Celal Bey ise beyin humması geçirir.
    Dilber tüccarın sarayında yaşamaktadır.İstedik-
    lerini vermeyincede eziyet görür . Tüccarın hareminde bir çok kız vardır.Haremin ağası gizli gizli Dilbere aşık olur ve onun böyle hüzünlü görmesine dayanamaz ,Dil-
    ber'i kaçırıp İstanbula gitmeye karar verir.Ancak kaçırırken merdivenden düşüp ölür.
    Şimdi Dilber daha kimsesiz ve ümitsizdir .Ne yapacağını bilemez ve kendini Nil Nehri nin sularına bırakır.Artık şimdi daha da özgürdür.

    İlk yarı realist olan Sami Paşazade Sezai'nin yazmış olduğu bu kitabı çok beğendim .Aslında en beğendiğim yerler bize gerçekliği doğrudan yansıtıyo olması ve bizi o dönemden kesitler sunması.
    Herkese tavsiye ederim🤗
  • 68 syf.
    Bol bol yergiyle, elimden gelebildiğince övgüyle ve de SPOILER'larla geliyorum, açılın !

    Popüler kültürün çarklarında ezile ezile, ağızda çiğnene çiğnene tadı kaçmış sakıza dönen, medyatikliği sıkıla sıkıla posası çıkarılmış, dergi kisvesi altında çarşaf çarşaf poster satıp "attention whore"luk yapan paçavraların sürekli alıntılarından ve de trajedik havasından nemalandığı, sabırsız yurdum insanının, okumaya durduğu kitabın son sayfasına bakma merakını ortadan kaldırma kapasitesine sahip bir yazar Stefan Zweig. Neden? Çünkü kitapları az sayfalı !!! Hal böyle olup da esrar gibi elden ele dönünce Zweig kitapları, ben de bir süreliğine uzak durmakta karar kılmıştım fakat tesadüfen elime geçen Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nu da okumadan edemedim. Tamam tamam hadi sizin dediğiniz olsun, o çarklar altında ben de ezildim. Kahve konseptli Zweig kitabımın fotosu için sayfama beklerasdafagadfa (daha çok beklersiniz...)

    Zweig okumaya başlarken, sağlam psikolojik tahlillere rast geleceğimin bilincindeydim. Ki üstad gerçekten de zihnin derinliklerini yansıtmayı gayet işi başarmış. Yalnız hastalıklı bir zihnin... Her ne kadar aşk hikayesi gibi görünse de ve sinekten romantizm süzecek okurlar bu hastalıklı hali romantik kabul etse de, ben rahatsız oldum bu denli bir saplantıdan. Aşk demiyorum dikkat ederseniz. Saplantı bu. (Bu arada, düşündüklerim ve yorumlamalarım sadece ve sadece beni bağlamaktadır) Bu arada, es geçmeden söylemek gerekir ki, Zweig'ın bir kadını bu denli içselleştirircesine yazması ayrıca hoşuma gitti.

    Kadın da olsa erkek de olsa, hastalıklı zihinlerden uzak eylesin bizi Rabbim! İçtenlikle söylüyorum, çünkü bunu aşk olarak kabul etmektense aşksız yaşamayı tercih ederdim. Zira bunun bir tık farklı boyutunda, ülkemizde erkekler, kadınların canına kıyıyorlar; kadınlar, kendilerini sevmeyen ve hatta sadece kullanan erkeklerin uğruna gururlarını ayaklar altına alıyorlar. Yazık ki ne yazık... Bilinmeyen kadın da bu hastalıklı zihinlerden biri. R.nin değdiği kapı tokmağını öpmekten tutun da ağzı değdi diye puro izmaritini saklamaya kadar, kapı deliğinden dahi olsa görebilmek için kapı eşiklerinde yatmaya kadar yapmadığı manyaklık kalmıyor. Bunu, çocukluğun verdiği o kayıtsız inatçılık ve rasyonel düşünceden yoksunluk haline yorabiliriz belki de, bunda babadan yoksunluğun izlerini de görüyorum aslında, ama yine de bir noktadan sonrası anlayışla karşılanamayacak düzeydeydi. Annenin kayıtsız hali de caba tabii. Baba ölmüş, anne ilgisiz, çevresi kendisine karşı alaycı, bu durumdan kaynaklı bir asosyallik hali ve hayata entegre olamama durumu da aşikar. Bu vaziyette karakterimiz, kendisini olmadık bir saplantının koynuna atıyor ve acıdan teselli bulmaya çabalıyor. Ne acı... Kadınların tutkulu varlıklar oldukları gözardı edilemez, lakin bazen bu tutkuları yanlış şeyler üstüne yoğunlaşabiliyor demek ki. Hatta bu tutku öylesine bir hal alıyor ki, mektubun bir yerinde Tanrıya rahatça sövebilen ve isyan eden kadın, sevgilisine sitem edecek olduğunda dahi, haklı da olsa destur çekmeden lafa giremiyor. Sevgili, resmen kadının tanrısı olmuş halde. Gelgelelim, tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok.

    Bir başka, beni sinirlendiren noktaya gelecek olursak, zaten başta da belirttim SPOILER olacak bu incelemede, kadının R. den bir çocuk sahibi olması normal karşılanabilir. Aslında bu da normal karşılanmamalı. Neden derseniz, ben bu çocuğun sırf kadının bencilliği sebebiyle dünyaya geldiğini bildiğim için, onun yaşamında karşılaştığı her zorluğu annesine ihale ettim. Peki kadının emeli neymiş bu çocuğu doğururken? R.den, kendisini hiç mi hiç sevmemiş ve hatta tanımayan bir adamdan bir parçayı taşımak, onun çocuk modeline dahi olsa sahip olmak... İşte bu bencilliğin dik alasıdır ve sırf bu konu üzerinden dahi sayfalarca sövebilirim. Yahu sanki adamın kravatına sahip olacakmış gibi, sırf ondan bir parçayı taşımak, ona sahip olmak ve aşkın değil sadece bencilliğin üstün gelmesiyle bu çocuğu dünyaya getirmek, kendi başına bir "birey" olan birini dünyaya salmak, sorumsuzluğun daniskasıdır. Çocuk olduktan sonra, tabii hem sahiplik duygusunu tatmin hem de derinlerde yatan Freudyen bakış açısı (penise sahip olamayan kadının, çocuğu penis yerine koyarak ona sahip olmak isteği) yüzeye çıkmış oluyor böylece.

    Son olarak onca kitap yazmış, namlı bir yazar olan R.nin, kaç kere seviştiği ve hatta diğer bütün kadınlardan farklı olmak üzere birçok hoş mesajı (beyaz gül vs.) kendisinde barındıran bir kadını hatırlayamamasını iyi niyete yormadım. Yahu arkadaş, Avusturya'dan hamsi mi çıkmıyor? Sofranıza balık mı girmiyor? Bu nasıl bir hafıza yoksunluğu? Yani bütün Avusturyalı kadınlarla da yatsan, bu beyaz gül detayı bile insanın hafızasında bir yer eder yani o kadar da değil.

    Dip Not: Karakter babında değerlendirdiğimde, benimsenecek veyahut içselleştirilecek bir karakteri olmaması hasebiyle beğenmediğim bu kitabı, yazarın derin tahlil ve bir kadını yansıtış gücü dolayısıyla beğendiğimi ifade edip, bu ikilemde kaldığımdan dolayı da kitaba puan vermediğimi beyan ederim.
  • 352 syf.
    İnancın Sonu, Sam Harris'in genel anlamda dinlerin (özellikle üç büyük dinin) kendine göre eksik ve mantığına aykırı bulduğu noktalara değinmiş. Bunu yaparken ne yazık ki objektif olduğu söylenemez. Zaten kitapta da belirtiyor inancı ağır eleştirdiğini fakat bana kalırsa eleştiriden ziyade bazı bölümler hakaret sayılabilir. İnsanların hassas olduğu (özellikle dindarların) din konusunda bu yola başvurması ne derece etik onu bu yazıyı okuyanlara bırakıyorum.(Kitapta sayfalar dolusu etik üzerine söylemleri olan birinin kendiyle çelişmesi ironik (!) )

    Neyse kitaba geçelim, kitap yazarın ABDli olmasından kaynaklı olsa gerek Amerikan milliyetçiliği barındırıyor. Kitapta yer alan bazı siyasi olayları tamamen tek yönlü düşünüp ABD'nin haklı olduğunu savunmuş yazar. Haksız olduğu durumları bile haklı gösterme çabası belki bir başkasını sinir edebilir ama beni gülümsetti. Bu konuda da objektif biri olmadığını anladım yazarın. Çünkü ABD'nin yaptığı ahlak dışı tutum ve davranışları malum ortada.

    Mesela bu konuyla ilgili kitapta geçen ifadeyi belirtiyorum : "'Yakın tarihte dünyadaki hiçbir ülke Müslüman nüfusları korumak için ABD'nin savaştığı kadar sıkı ve sürekli savaşmadı.'Bu bir gerçek." Müslümanlar ise bu durum yüzünden ABD'ye karşı bir tavır içerisine giriyormuş. :))

    Diğer örnek ise İsrail'in Filistin'e yaptığı zulüm karşındaki tutumu. Kitaptaki bölümü aynen yazıyorum(burda kastedilen millet İsrail) : "dünya tarihinde benzer zorluklarla karşılaşıp da insan hakları standartlarının yükseltilmesi için bu kadar fazla çaba sarf etmiş, masum sivillerin güvenliğine bu kadar önem vermiş, hukuk çerçevesinde hareket etmeye bu kadar özen göstermiş veya barış için bu kadar çok risk almaya gönüllü olmuş başka bir millet yoktur." (Yorum sizlerin)


    Kitap hakkında yazılması gereken çok yer var ama kısa kısa yazmaya çalışacağım.

    -Kitapta bolca kutsal kitaplardan alıntılar var. Bunu kendince yorumlamış ve yanlışlıklarını göstermeye çalışmış yazar.

    -Yazar kitapta, uyuşturucu kullanımının alkol kullanımına göre daha az etkisi olduğunu savunarak uyuşturucu yasağını dine bağlamış. (Yorum Sizin)

    -Yazarımızın aynı zamanda Budizm'e bir sematisi var. Zaten kitapta Budizm'e dair eleştirileri yok gibi . Kitapta bunu açıklıyor zaten.

    -Meditasyonu savunur gibi bir tavrı vardı kitapta ama her türlü dini ayin, dini töreni eleştirmesi biraz düşündürücü. Çünkü din için yapılan her türlü hal ve hareket de bir çeşit meditatif hal veriyor insana.

    Kitapta, din ve bilim kıyası yaptığı bir bölüm var ki içler acısı bir yer. Yani nörobilim alanında doktora yapmış bir şahsiyetin böyle düşünmesi gelecek için endişe verici bir şey. Konu şu ki bilim ve dindeki doğruların kıyası için bir karşılaştırma yapmış yazar. Yani bilim doğrudur dini metinler yanlıştır fikrinin savunucusu. Fakat bunu yaparken bilimde varolan şu özelliği tamamen unutmuş görünüyor yazarımız çünkü buna dair bir açıklama okumadım kitapta: Bilimin en önemli özelliklerinden biri de yanlışlanabilir olmasıdır. Yani bilimde kesin bir doğru olamaz. Bugün evet dediğine yarın hayır diyebilir . Nitekim bunun örneği tarihte mevcut en basitinden Newton'ın teorileri Einstein tarafından çürütülmüştür. Bu nedenle bilimde kesin doğru yoktur. Bu yönüyle dinden ayrıdır bilim. Çünkü dinde kesinlik vardır.

    Yazar bir yerde şu ifadeleri kullanıyor ki bu beni mutlu etti : "Eğer gerçekliğin bir zerresi dahi buralarda bulunmayı bekliyorsa bile, ben henüz onu bulabilmiş değilim." İnsanın kendini tanıması önemli. Bravo!

    Sözüm o ki herkesin hayatta belli bir doğruları ve yanlışları inaçları ve inançsızlıkları var. İnsanlara fikirlerimizi, kendi doğrularımızı kabul ettirmek yerine bırakalım herkes kendine doğru olan düşünceleri kabul etsin ve kendi doğru hayatını yaşasın. Kimse kişisel doğruları adına başkasının bireysel özgürlüklerini kısıtlamamalı. Bu kimsenin haddi değil. Kimse kimsenin fikirlerini kabul etmek zorunda da değil. Biz sadece seçimi ona bırakıp kendi doğrularımızdan bahsederek karşı tarafa farklı bir bakış açısı kazandırma da yardımcı olabiliriz . Bunu yaparken biraz saygı ve empati işi çözüme kavuşturur diye düşünüyorum. Aksi halde ortak payda da birleşmemiz çok zor olur.
  • Bugün doldurmak olarak andığımız şey; insanın kendi özünün , mayasının râyihasının boşaltılmasıdır. Eğitim sistemi bu ilkeye dayanır. Amacı insanı boşaltıp zalim ve inkarcı düzenin malzemesiyle doldurmaktır. Amacı insanı insan yapmak ya da bir kalbinin olduğunu hatırlatmak değil. Modern eğitim hatırlatmaktan ziyade unutturmayı amaçlar
  • 208 syf.
    (Yazımın spoiler içereceğini, dağınık ve gereksiz bir uzunlukta olacağını baştan üzülerek belirtmek istiyorum.)
    İlk defa bir Yaşar Kemal kitabı okudum. Başlarda çok kullanmadığım bazı kelimeleri ve betimlemeleri yadırgasam da alıştıktan sonra okuması keyifli bir hâl aldı.

    İnstagram uygulamasında, Kitapyurdu sitesinin kullanıcılardan gelen durumlarında bugün şans eseri bu kitaptan bahsedildiğini gördüm. Okuduğum için dikkatimi çekti, kitaptan çocuk kitabı olarak bahsediliyordu. Sitedeki etiketleri kontrol ettiğimde "kitabın türü" kısmında da "çocuk" etiketini gördüğümde garipsedim açıkcası. Bunu bir tek ben mi hissettim bilmiyorum, sakalından tutup karınca kafası koparma, kopan kafaları toplayıp filler sultanına fırlatmak falan bana pek çocuklar içinmiş gibi gelmedi.

    Arkadaş ortamında bazen söz çocukken yapılan yaramazlıklara gelir ve birileri çıkıp karıncaları kavga ettirmeye çalıştığını veya kafalarını ezdiğini falan anlatabilir ancak siz yine de olaylara bu kadar basit yaklaşmayın bence. Özellikle toplumumuzdaki şiddete yönelimin sınırları zorladığı, insanmış, hayvanmış canlı ayırt etmeden saldırıların bu denli çirkinleştiği bir dönemde, çocukları biraz daha sevgi dolu yetiştirmeliyiz.

    Bu demek değil ki çocuklar hayatın gerçeklerinden bihaber yetişsinler veya bu kitabı okumasınlar, ancak her kitap için verilen mesajların güzel bir şekilde anlaşılabileceği bir yaş aralığı olmalı. Çocuktan kasıt hangi yaş aralığı bilmiyorum 0-13 olmadığını umuyorum.

    Bu konuya uzunca değindikten sonra kitabın içeriğine gelecek olursam; Yaşar Kemal, ülkemizin derin problemleri olan ancak istisnasız tüm toplumların da içerisindeki ortak dinamikleri biz okurların gözleri önüne seriyor. Kraldan çok kralcı olmak sözünü neden bilmiyorum ama bu ara çok duyuyorum. Bu kitapta da bu sözün ne anlama geldiğini çok güzel gösteren kısımlar var.

    Özgürlük ve eşitlik gibi kavramların zamanında batılı ülkeler tarafından bolca kullanıldığını hepimiz biliyoruz, Amerika ise günümüzde hala bu kavramları kullanıyor. Artık kimse bu duruma inanmasa da, Amerika yeni bir kılıf uydurmaya uğraşmayacak kadar güçlü bir konumda bulunuyor. Demokrasinin sadece sözde olduğu ülkelerde de ne yazık ki bu kelimelerin bir önemi kalmıyor.

    Bir ülke nasıl sömürge haline getirilir, adım adım anlattılmış. Sömürge ülkelere bakarsanız kendi dilleri dışında bir çok dili bilmek zorunda olduklarını görürsünüz, hatta kendi dillerini çok az kullandıklarına şahit olursunuz. Sömüren ülkelerin dillerini ana dillleri gibi benimsemişlerdir. Kitapta üzerinde durulan konulardan birisi buydu, bir diğeri ise toplumların çok unutkan olmaları ve toplumu yöneten insanların bu durumu güzel bir şekilde kullanmaları.

    Filler ile karıncalar bir toplumun farkı kesimleri olarak görülebileceği gibi, farklı ülkeler olarak da görülebilir bence. Bugün A dediğine yarın B, bugün doğru dediğine yarın yanlış diyen bir filler sultanı karşısında karıncalar ancak çok yaşa sultanımız diyebiliyorlar.

    "Tembelliğe alışan bir daha bu alışkanlığından kolay kolay vazgeçemez." diyor yazarımız. Bence de çok haklı, hazıra alışmış bir toplumun üretime geçmesi gerektiğinde nasıl bocaladığını hepimiz görüyoruz maalesef.

    Toplum baskısı, toplulukların zayıf noktaları, kalabalıkları yönlendirme teknikleri, etkili bir motivasyon kaynağı ile yapılabileceklerin sınırının olmaması gibi birçok önemli konuya değinmiş Yaşar Kemal. Eleştirel yaklaşımları her zaman sevmişimdir, bu kitabı da bu açıdan beğendiğimi söyleyebilirim. Son olarak, kitapta yer alan çizimlerin de bazıları çok hoşken bazı karalamaları neden koyduklarını anlamış değilim.
  • 1210 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atatürk her zaman akıl ve bilime dayanmış, pragmatik bir siyaset izlemiş ve ulusal egemenlik merkezli hareket etmiştir. Onun düşünce dünyası her türlü dogmatik ve totaliter ideolojilerden uzak ve özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Zaten kendisi de bu özelliğini “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.” şeklinde dile getirmiştir. Voltaire, Montesquieu, Comte ve J.J. Rousseau gibi düşünürleri severek okumuş, hepsinin tecrübe ve bilgilerinden bir fikir sahibi olmuştur. Pekiii, biraz temele gitmek istiyorum. Bu insan nasıl Atatürk oldu? Öncelikle doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Selanik... Burası ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı bir şehirdir. Çok inançlı ve çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı bir merkezdir. O kadar ki Mevlevi dervişlerinin yaptıkları ayinlere Hıristiyan ve Yahudiler de gönül rahatlığıyla katılabilirler. Osmanlı ülkesindeki şehirler içinde okul ve kışlaların en yoğun bulunduğu bir şehirdir. Herkes politik inançlarını korkusuzca dile getirebilirdi. Haliyle böyle bir şehirde büyümekle sofuluğun merkezi olan bir şehirde büyümek arasında insanlığa verilebilecek katkı açısından dağlar kadar fark vardır. -Sofuluğun zararlarını anlatmaya gerek yok sanıyorum- Mustafa Kemal, aşk evliliğinden doğmuş bir bebektir. Ali Rıza Efendi’nin “bu sarışın kız senin nasibindir” rüyası, Zübeyde Hanım’la evlenmesiyle neticelenmiştir. Zor bir evliliktir çünkü baba Ali Rıza, Osmanlı Gümrük Memurudur. Yunanistan sınırında bir yerlerde görev yaparken ailesiyle arasında 120 km bir mesafe vardır. Yine de aralarındaki aşktan bir eksilme söz konusu değildir. Annesi ilahilerle mahalle mektebine başlamasını isterken babası yeni usullerle çağdaş eğitim almasını istemektedir. İkisinin de isteği olur önce mahalle mektebi ardından Şemsi Efendi Mektebi. Sonra da zaten sırasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Manastır Askeri İdadisi, İstanbul Harp Okulu ve İstanbul Harp Akademisi... O yıllar harp okulunda okumak cidden zor iştir. Kendinizi zindanda hissedebilirsiniz. Namık Kemal ve onun gibilerin eserlerini okumak hatta isimlerini dillendirmek bile suçtur. Dönem hürriyet ve aydın fikirlerin devridir. Ve öyle baskıyla, jurnallerle engellenebilecek zaman da geçmiştir. Ayrıca devlet idaresi iyi işlememektedir. Suiistimaller alıp yürümüş, memurlar ve subaylar maaşlarını alamamaktayken saraya mensup sırmalı hafiyelerin maaşları haricinde keseler dolusu altın aldığı doğal olarak bu genç Harbiyelileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Mustafa Kemal, edebiyat ve tarih okumayı seviyordur ve bilgi birikimi edinebilmenin ancak bu yolla mümkün olacağının farkındadır. Ayrıca yabancı dile de merakı -özellikle Fransızca- neticesinde Osmanlı ülkesinin içinde bulunduğu durumu da idrak edebilmektedir. Her genç delikanlı gibi Mustafa Kemal de aşık olmazsa olur mu? Olmaz tabi. Bu aşkın adı Emine’dir. Paşa kızıdır. -Bir müdür kızı da biz bulsak öhöh şey neyse ne diyorduk- Sonuçta genç delikanlı adam; Harbiyeli üniformasını da giymiş üstüne olmuş jilet gibi. Bizim toplumun kızları üniformaya da meraklıdır hani biraz. Emine de bizim sarışın, renkli gözlü delikanlıya tutulur. Mustafa Kemal de ona tutulur tabi. Karşılıksız bir aşk değildir bu ama kader işte kavuşturmamıştır aşıkları. “Bekle beni der, sana geleceğim.” der demesine, Emine de bekler beklemesine ama kader bir kez daha ağlarını örer. Emine kaza geçirmiş, yüzü de harap olmuştur. Mangal yüreklidir Mustafa Kemal, olsun der yine de evlenirim ama olmaz işte Emine istemez, yakıştıramaz kendini Harbiyelisine. Abdülhamit’in yaratmış olduğu istibdat ve jurnalcilik rejimi, özgürlükleri fazlasıyla sınırlandırıyordu. Hele hele özgür ruhlu bir insansanız bu duruma karşı isyan etmemeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de çocukluğundan beridir belli ki özgürlüğüne fazlasıyla düşkündür. En ufak bir hürriyet kısıtlanmasına dahi göz yummak onun kitabında yoktur. Bizim sarışın Bozkurt’un aklında da hep Makedonya vardır. Zira orası Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın kapısıdır. Doğal olarak da özgürlük düşüncelerinin kol gezdiği kritik bir noktadır. Eğer bir Hürriyet mücadelesi başlatılacaksa burası olsa olsa Makedonya olur. Ki zaten burası Mustafa’nın da memleketidir. İnsan o kadar ayrı kaldığında nasıl olur da özlemez memleketi değil mi? Hele böylesine özgür bir memleketi. O günlerde Harbiye’yi üstün dereceyle bitirenler Harp Akademisi’ne başlarlar.
    Mustafa Kemal de onlardandır. Mezun olur, ordu saflarına katılır. Ancak şuraya değinmek gerekir ki mezuniyetten 4 yıl sonrasıdır. 1909 yılının harp akademisi mezunları, konferansa katılırlar, Mustafa Kemal onlara şu tarihi öngörüde bulunur: “Vaziyet, Balkanlar’da bir savaş çıkacağını göstermektedir. Bu takdirde dört küçük devletin (Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ) hücumuna uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarda yaptığı gibi hepsini teker teker mağlup etmemiz lazım geldiğini söyleyebilirim. Diğerleri Bulgarlarla anlaşamazlar, bu yüzden ilk mücadelenin Bulgarlara karşı lazım olması gerekir.” Bundan 3 yıl sonrası 1912 yılı I.Balkan Savaşı, daha başka söze gerek var mı! Kaldığımız yerden devam edelim. Harbiye’den mezun olur olmaz tutuklanır. Dedik ya her yer Hafiye dolu diye. Yıldız Sarayı’na durmadan jurnal giden bir dönem. Okulda gazete çıkarmışlar bir kere, doğal olarak adları çıkmış. Fiziki takibe almışlar, hepsi aynı evde durunca, demişler bunlar teşkilat tevkif edin. Birkaç ay yatmışlar hapiste sonra bırakmışlar. Dönemi anlamak için şöyle izah edelim. Falih Rıfkı Atay’ı duymuşsunuzdur. Abdülhamit’in son dönemlerini yaşamıştır, şöyle söyler: “İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve Yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncıklarını iyileşemez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Ah ben memleketten önce ölsem! Memleket bizim ömrümüze de yetse!” -Neyse, bu aralar el üstünde tutuluyor bu dönem, başımız ağrımasın.- Ama mimlenmiş bir kere Mustafa Kemal, rahat bırakırlar mı? Saray işe el atmış bizimkilerin tayinlere müdahale etmiştir. Ali Fuat Beyrut’a, Mustafa Kemal (30.Süvari Alayı) ve Müfit (29.Süvari Alayı). Tayin mi sürgün mü siz karar verin. Nerede Makedonya nerede Suriye. Ancak iyi de olur çünkü burası Mustafa Kemal’in staj yeri olur. Sınavlarda sorarlar, not alın burayı. Ancak orada işler karışıktır. Bir kesim asker Osmanlılık adını kullanarak kendilerine bir soygun düzeni kurmuşlardır. Bizimkiler bu düzeni bozar, hayatları tehlikeye girer ama halkın da güvenini kazanırlar nihayetinde. Ama hayat Osmanlı tebaasına zor, aynı bölgedeki yabancı asker ve ahalisine kolaydır. Eeee bu adamlar da genç nihayetinde. Eğlenmek onların da hakkı kardeşim. Her gün savaş, her gün savaş planlarıyla geçmez hayat. Arada bir Beyrut’a giderler, eğlenirler. 23-24 yaşlarında genç delikanlı subay bunlar. Biz de yaptık okul yıllarında yani, hayat zor. Peki, gelelim şu İttihatçılık meselesine. 1876 yılında ilan edilen anayasa, Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek II.Abdülhamid tarafından yürürlükten kaldırılmıştı. Sonra da yukarıda bahsettiğimiz istibdat dönemi başlamıştı. Aydın kesimler ve iyi eğitim almış insanlar, bu durumun bir an evvel sona ererek yeniden özgür düşünce ve hürriyet için yoğun bir çaba içerisine giriştiler. İşte tarihte bu hareketi yürütenlere Jön Türkler denmektedir. İttihat Terakki örgütü de bunlardan biriydi ve bu örgütün en önemli özelliği Mason/Carbonari bir yapıya sahip olmasıydı. Gizli bir örgüttü. Bu özelliği de Talat Bey’den kaynaklanmaktaydı. Zira Talat Bey bir masondu ve mason teşkilatının tüm üyeleri de desteğini İttihat Terakkiye aktarıyordu. Ayrıca asker kişilerin de bu örgüte katılımının hızla artması örgütün, diğer örgütlerden daha güçlü olmasına yol açıyordu. Şam’da daha stajyer bir kurmayken kurmuş olduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin de zaman içerisinde farklı şehirlerde açılan şubelerinin İttihat ve Terakki’ye katıldığını bizzat kendisi şöyle anlatır: “Bu oldu bittiği kabul zorunda kaldım ve ben de İttihat’ın bir üyesi oldum.” Ancak Mustafa Kemal akılcıdır. Ordunun siyasette yeri olmadığını düşünür. Bu nedenle de örgüt üyeleri içerisinde sıklıkla düşman kazanır. Örgüte ve çalışma şekline ağır eleştiriler getirir. Hatta bir keresinde bu durumdan rahatsız olan Enver, Binbaşı Hafız Hakkı’ya “Mustafa Kemal fazla ileriye gidiyor, bu duruma bir çare düşünülmeli” demiştir. Sonuç, bir kez daha sürgün. Mustafa Kemal Trablusgarp'ta. Ancak İttihat Terakki’nin planı tutmamış, Mustafa Kemal buradan öldürülerek ya da onuru kırılmış bir asker olarak dönmek yerine artık kente valisiyle, ordu kumandanı ve jandarma ile polis egemendir, yani hükümet ve devletin otoritesi kurulmuştur. Öte yandan nüfusu ve otoritesi kırılmış bir Şeyh Mansur söz konusudur. Tabi bu arada 31 Mart ayaklanması çıkar. Derviş Vahdeti
    ve taraftarları, hürriyet ve eşitlik düşüncesinin anlamsız olduğunu, şeriata dönülmesi gerektiğini söyleyerek rejime karşı isyan ederler. II.Abdülhamid’in de desteğini alan isyancılar İstanbul’u ele geçirmiş, İstanbul sokaklarında 11 gün boyunca asayişsizlik kol gezmiştir. İttihatçıların hiçbiri ortalıkta yoktur. Bu noktada gene bizim Türk kahramanı Mustafa Kemal devreye girecektir. Tanınmış kişilerin hiçbirinin üstüne sorumluluk almak istemediği bir noktada, Hüseyin Hüsnü Paşa’yı bu işin başına geçmesi için inandırır ve Mahmut Şevket Paşa’ya da kabul ettirir. Hareket ordusuyla beraber İstanbul semalarına gelinince bakılır ki isyan, birkaç bin isyancıyı yakalamaktan ibarettir. Hal böyle olunca ortalıkta görünmeyen süper kahramanlar ortaya çıkar ve hareket ordusunun başına geçerler. Gazetelerde de hep onların adı geçer. Mustafa Kemal’i anan kimse yoktur. Sonuç olarak II.Abdülhamit tahttan indirilir, İttihatçılar güçlü bir biçimde iktidara sahip olur. Üniversite sınavına hazırlananlar bilirler ki tarihte bir konu başlığı vardır, 20.yy başlarında Osmanlı Devleti diye. Trablusgarp savaşından başlatılır genelde. İşte bu Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in çıraklık dönemi savaşıdır. Artık 31 Mart irticai ayaklanması bastırılmış, padişah devrilmiş, Mustafa Kemal’se politikanın ayak oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ordu, iyice siyasete bulaşmış durumdadır. Mustafa Kemal’e göre ordu ve siyaset, birbiri içerisine girmiş iki ayrı kavramdır. Zaten bu görüşleri nedeniyle İttihat Terakki içerisinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ayrıca İttihatçı kadrolarca da birkaç kez suikasta maruz kalmıştır. Ancak her seferinde ve başkaca birçok seferinde sanki “yapacağın daha çok iş var” denircesine ölümden hep kıl payı kurtulmuştur. Hani bir keresinde demişti ya “Allah, Enver’in batırdığı ülkeyi kurtarmaya beni memur eyledi.” Diye, işte Allah’ın yazdığı kaderden başka ne gelebilir ki insanın başına. Ancak sonuçta o da bir insandı ve gerçek şu ki engeli aşamamanın verdiği yılgınlık, bıkmışlık ve yorgunluk “askerliği bırakır, kurtulurum” düşüncesine kaptırmıştı onu. -Bakın ben bir emniyet mensubuyum. Babam da öyleydi. Bu mesleğin muhteviyatını çok iyi biliyorum. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Teşkilat personelinin yüzde doksanı daha iyi bir iş buldu mu bırakıp gidiyor. Bulamadığındaysa her zaman aklında “bırakıp kurtulacağım” düşüncesi oluyor. Kalan yüzde on mu? Onlar zaten referanslarının ikili ilişkileri sayesinde, konjonktür neyse ona ayak uydurarak hiçbir zaman adaletsizlik ve haksızlıkla yüzleşmiyor.- Şimdi, buradan hareketle, Mustafa Kemal de TSK içerisinde eleştirel düşünen, sorgulayan ve oldukça da sivri dilli bir kişiliktir. Yani sistem için tehlikeli bir adamdır. Bu yüzden de modern çağ tabiriyle mobbing ve daha fazlası her zaman hep onu buluyor. Hani bir laf vardır “meyvesiz ağaç taşlanmaz” diye. Dönemin dünya ordularındaki bilinen subay kavramına terstir. Rasyonel düşünüp, pragmatist bir şekilde hareket edebilen biridir. Bu da diğer herkesin takdirini kazandığı gibi nefret ve kıskançlığını da tetikliyor. Haliyle istifa etmek tek kurtuluş gibi duruyor. Normal karşılanmalı. İstibdat zihniyetini sona erdirerek, Hürriyet ve Terakki getireceğini söyleyen İttitat Terakki rejimi, yeni bir istibdattan başka bir şey getirmemişti. Bu arada Trablusgarp tehdit altındaydı. Çünkü İtalyanlar, Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarını alarak iç deniz yapmak, aynı zamanda da Trablusgarp’ı sömürgesi yapmak istiyordu. İşgal başlar. Gönüllü kahramanlarımız çok zor şartlar altında varırlar Trablusgarp’a. Mustafa Kemal, Derne Komutanıdır. Burada elde ettiği başarılarla dikkat çeker. Emperyalizme ilk tokadı burada vurur. Ne yazık, farkına varamazlar. Trablusgarp ve sair surette Balkan Savaşları, onun çıraklık dönemi savaşlarıdır. Özellikle Trablusgarp, komutanlık vasıflarının ortaya çıktığı dönemdir. Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Bingazi’ye giderken bir falcıya rastlarlar. Falcı, Mustafa Kemal’in avuç içine bakar, çizgilerini okur. Falcı, bir anda ayağa fırlar. Sen “padişah” olacaksın, “15” yıl hüküm süreceksin der. Açıkçası, Mustafa Kemal gibi ben de fala inanmam. Ama bilirsiniz, fala inanma falsız da kalma demişler. Ve evet, Çanakkale. İman dolu göğsün, demirden zırhlara galip geldiği yer. Mustafa Kemal’e Atatürk olma yolunu açan savaş. Taarruzun değil ölmenin emir olduğu savaş. “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz-on metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler
    onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.” Bu savaş, öyle bir savaştır ki tek amacı vardır; ya zafer ya zafer! Kendi içerisinde mağlubiyetler olacaktır. Ancak kesin sonuç zafer olduğu sürece, sona doğru giden yolda yaşananların bir önemi yoktur. Çünkü bu savaşın adı Topyekün Savaştır. Çanakkale’deki ordunun komutanı Limon von Sanders’dı. Ancak bu adamın sorunu, bir Alman olarak Türk ordularının başında olmasıydı. Hiç bilmediği bir memlekette hiç tanımadığı bir milletin askerlerine emretme yetkisi bu adama verilmişti. Ve bu adam, düşmanın Gelibolu Yarımadası’ndaki noktalardan hangisini ya da hangilerini çıkarma yeri olarak seçeceğini yanlış tahmin etmişti. Mustafa Kemal, bu gerçeği Balkan Savaşları sonunda öngörmüş ve ona göre de tedbirlerini daha o zamandan kafasında kurgulamıştı. Hatta kendisine kumsallara istihkam yapmak gerek diyenleri şiddetle eleştirip “İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım...” demişti. Usta bir askerdir kendisi. Savaş stratejisinden iyi anlayan, idrak gücü oldukça yüksek bir komutan. Aynı zamanda tam bir komutan. Verdiği emirlerde kendinden emin, tereddüttü yok. Bu askerine de güç ve kuvvet veriyor. Komutanına güvenen asker, verilen emir ölüm bile olsa koşa koşa gidiyor. Çanakkale’ye dair bir komutan değerlendirmesi yaparsak eğer, “Ian Hamilton, elindeki gücü etkili olarak hedefe yönlendiremeyen, yaratıcı olmayan kalıpçı bir komutandır. Limon von Sanders Prusya ekolünde yetişmiş, planlama yeteneği olan bir subay ancak kendi milletine ait olmayan bir orduya komuta ediyordu ve bir Türk değildi. Enver Paşa, Osmanlı orduları Başkomutan vekili. Ama harp yönetim yeteneği olmayan, sadece bulunduğu mevkiinin kendisine verdiği güçle harita üzerinde muharebe planlaması yapabilen biri.” Enver Paşa’nın ricası üzerine bir grup gazeteci, yazar ve şair, Çanakkale cephesini ziyarete giderler. Gezi sırasında İngilizler, bir tepeyi yaylım ateşi ve bombardımana tutarlar. Grup sorar, Esat Paşa cevaplar: “Bütün mermiler Cesaret Tepesi’ne yöneliktir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Tümen Komutanı Mustafa Kemal, askerine bando ile yemek yedirir. Ve İngilizleri kıyıda dar bir yere mıhladığı için mızıka sesini duyan İngiliz gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler. Yemek bitince bando kesilir, İngilizler de sırf hiddetlerinden açtıkları ateşi keserler.” İngilizlere vurduğu tokat yetmezmiş gibi bir de onlarla dalga geçmeyi de bilmiştir. Yaşa Mustafa Kemal Paşa! Mustafa Kemal’i ötekilerden farklı kılan kıyıya egemen olan tepeleri tutarak, düşman askerlerini çıktıkları kıyılara hapsetmesidir. Hırslıdır ancak nerede durması gerektiğini bilecek kadar da akıllıdır. Saldırıda önde, çekilirken en arkada duran Mustafa Kemal’in, Anadolu’da efsaneleşmemesi beklenemezdi zaten. Çanakkale’den sonra 1917 yılında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığında Falkenhein vardı. Bu komutanlığın karargahı Almanların emrindeydi. Türklere hiçbir görev verilmiyor, hatta Osmanlı üniforması giymesi gereken Alman subayları, Alman ordusu üniformalarıyla görev yapıyordu. Emir verdikleri ise bizim askerlerimizdi. Bize hep Almanlar şöyle dostumuz, Almanlar böyle dostumuz bilmem ne diye anlatıldı. Halbuki bu adamların asıl amacı bölgede arkeolog, istihbaratçı gibi sıfatlarla çalışarak, Türklerle Araplar arasındaki çatışma ve çekişmeyi artırarak savaş sonrası dönemde Irak ve Suriye’nin Alman egemenliğine girmesinin yolunu açmaktı. Buradaki Yedinci Ordunun Komutanı Mustafa Kemal’di. Türklerin kahramanı oynanan oyunun farkındaydı. Enver ve Talat’a gönderdiği raporlardan duruma isyan etmiştir. Almanların ihtiraslarının tutsağı olmayı ve arkadaşlarının kanlarının boş yere akmasını görmeyi reddetmiştir. Türklüğün korunmasının temel vazife olması gerektiğini ve buna göre planların yapılarak hayata geçirilmesi ivediliğini ifade etmiştir. İstanbul sessiz kalmıştır. Bakın Mustafa Kemal anılarında bu konu hakkında neler yazmış: “Felaketin coşkun bir nehir gibi, Türkiye üzerine aktığını görüyordum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve tüm tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İstedim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim. Her
    türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendimi Ordu Komutanlığından af ve hatta vekili de bizzat atayarak görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün ulusa anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir nedenle çekilmiş olduğumu yaymak için, beni merkezi, Diyarbakır’da bulunan eski orduma, İkinci Ordu Komutanlığına atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar kısa bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.” Kahramanımız Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, aman sesini çıkarma diyerek İkinci Ordu Komutanlığı verilen teklifi de reddetmiştir. İstanbul’a gidecektir. Gidecek gitmesine de yol parası dahi yoktur. Zaman içerisinde edinmiş olduğu birkaç atını satarak en azından yol parasını çıkarır. “Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretini verecek kadar param olmadığını bilmiyor muşum.” Mustafa Kemal’in dönüşünden 15-20 gün sonra İngilizler 110 bin kişilik bir kuvvetle saldırarak Kudüs’ü ve bütün Filistin’i aldılar. Mevcut durumu iyi okuyan kahramanımız bir kez daha haklı çıkmıştı. Falkenhein gitti, Limon von Sanders geldi. Ama bu sefer Yedinci Ordunun Komutanı yeniden Mustafa Kemal yapıldı. Halep’e döner dönmez işe başladı. Birlikleri yeniden düzenledi, Nablus muharebesine hazırlanmaya başladı. Ancak durum hiç de iyi görünmüyordu. İklim çok sertti. Askerler bite bulanmış, gıdadan ve sudan mahrumdu. Çöl sıcağında paçavraya bürünmüş askerler sinek gibi ölüyordu. Maneviyat pek kalmamıştı. Öyle ki kamyonlu devriyelerimiz, firari askerlerimizi öldürüyordu. İngilizlerin durumuysa tam anlamıyla mükemmeldi. Ellerinde her türlü imkan vardı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arapları da İngilizlerle birleşmişlerdi. Arabistanlı Lawrence’ın önderliğinde ordumuza şiddetli darbeler indiriyorlardı. Ama bizim de Türklerin kahramanı Mustafa Kemal’imiz vardı. Mustafa Kemal, İngilizleri çözümlüyor, Sanders’a raporluyor, Sanders’sa çuvallıyordu. Mustafa Kemal’in sözlerine itimat etmeyen Sanders’ın karagahı bile basılır, canını zor kurtarır. Osmanlı orduları ağır yenilgi alır. Çare yoktur, Mustafa Kemal gene ipleri eline alacak, emir dinlemezcesine ordularımızı yok olmaktan kurtaracaktır. Anadolu sınırlarına kadar başarılı bir geri çekiliş yapılır. 30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasıyla ateşkes ilan edilir. Savaş sona erer. Ordularımız silah bırakır, İngilizler stratejik noktaları işgal ederler. 13 Kasım 1918, Haydarpaşa İstasyonu, İstanbul. Aynı gün sadece topraklarımızı işgal etmek için değil aynı zamanda bir milleti yok etmek için ülkemizi işgale gelen 61 parçalık düşman donanması yavaş yavaş boğaza yerleşmeye başlamıştır. Halbuki her şey ne güzel başlamıştı. Her ne kadar İtilaf devletleriyle müttefik olmak istemişsek de topraklarımızın zenginliğinin ve Allah’ın savaşçısı bir millet olmanın karşılığını alıyorduk. Enver ve çevresi savaşı Almanların kazanacağına inandılar. Topraklarımızı kurtaracak, bir de üstüne kaybettiklerimizi alacak ve borç yükünü üstümüzden atacaktık. Kim bilir belki yeniden güçlü bir imparatorluk olacaktık. Ama bugün boğazın o ışıltısı yerini gemi bacalarından çıkan kapkara dumanlara bırakmıştı. Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımında kendisini bekleyen Kartal İstimbotuna biner. Rasim Ferit bu acı durum karşısında “Hata ettim, İstanbul’a dönmemeliydim.” Diyerek, üzüntüsünü belli eder. Türk’ün babası olacak, vatanın kurtarıcısı kahraman Türk, alev alev yanan gözlerle dev zırhlılara bakar; “Geldikleri gibi giderler!” der. Uzak diyarlardan yurdundan atmaya geldikleri bu millet, başbuğunun önderliğinde ikinci kez Ergenekon mucizesini gerçekleştirecek, düşmanı 30 Ağustos 1922’de denize dökecektir. Ama ekibimiz gelecekten habersiz bir şekilde kaderlerinde belli olana kararlı bir şekilde ilerlemektedir. Zamanın gözde mekanı Pera Palas’a gelirler. Bir İngiliz Generali, Anafartalar Kahramanı ile tanışmak ister, masasına çağırtır. Tanrı’nın Kırbacının torununa masama gel demek... Bizim Bozkurt’un gözleri parlar; “Onlar ülkemizde misafirler. Biz ev sahibiyiz. Türk’ün geleneğinde misafir, ev sahibinin ayağına gelir.” Enver, Cemal, Talat... Alman denizaltısı ile ülkeyi terk eylemişlerdir. Bu işlerin Vahideddin ile olmayacağı da barizdir. İngilizlerin esiri ve
    hizmetkarı olmuş, akıldan yoksun bir padişahın vatanın geleceğini düşünmesi mümkün müdür? Ya da tarih boyunca hangi çılgının boynuna zincir vuracağına şaşan Türk, devleti ve milleti kendine ait bir mal sayan ailenin, beceriksiz ve esir bir son üyesinin boyunduruğunda mı kurtuluşa gidecektir. Tarih böyle bir şeyi yazmamıştır ve yazmayacağı gibi her zaman da cezasını vermiştir. Hiç kızmayın bana, ben Türk’üm ve özgürlük benim karakterimdir. Bu yüzden beni kendisinin malı ve kulu sayan bir zümrenin himayesinde yaşayamam. En azından modern çağ ve modern sonrası çağda bu mümkün değil. İnsan haklarının ne olduğunun dahi pek bilinmediği bir dönemde imparatorlukların ve imparatorların gölgesi kabul edilebilir. Ama bugün değil. Kaldı ki o dış mihrak denilen yapıların ulus devletleri hedef tahtasına koyduklarını da düşünecek olursak, özgür bireyler olarak yaşamanın ne kadar mühim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Mustafa Kemal ve işgal İstanbul’una geri dönelim. Zaman kaybetmeksizin çalışmalara başlamak lazımdı. Öncelikle vatanın kurtuluşu için ustaca bir diplomasi yürütüldü, zaman kazanıldı. Şartlar olgunlaşınca artık Anadolu’ya gitme vakti geldi. Mustafa Kemal istediğini almıştı. 9.Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gidecek, Samsun ve ahalisine atılan iftiraya inanarak Türkleri direnişten men edecekti, ona verilen görev buydu. Devletin ona verdiği görev Türkleri durdur, direnişçileri çöz, önde gelenlerini hapset, silahlarını al ve direnişi başlamadan durdur. Milletinin ve 7 bin yıllık Türk tarihinin ona verdiği görevse git Anadolu’yu kurtar, düşmanı yurttan at, kahraman ol ama bireysel kahramanlıklara aldanma, gelecek için milletinle yeni baştan başla ama kaldığın yeri unutma. Onlar gene gelecekler. Yarım kalanı bitirmek için türlü entrikalara başvuracaklar. Unutma, Atan Bilge Kağan ne demişti: “Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir... Ey Türk! Titre ve kendine dön!...'” O, Türk milletini toplayıp, bu toprakları vatan tuttu. Yanılsaydı zaten ya devleti ya emperyalizm onu öldürürdü. Bazen devlet varlığı için millete hizmet gerekir. Bazen de millet için devlete hizmet. Bu millet, kahramanla eşkıyayı ayıracak ferasete sahiptir. Ben bir devlet görevlisiyim ama son nefesime kadar milletimin emrindeyim. Devlet her zaman milletten üstün tutuldu ama bu millet her zaman devletini baş tacı etmiştir. Devletimiz 16 kez yıkılmış, 17.kez devlet kurmuşuz. Mustafa Kemal’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”
  • 205 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    “Bütün samimi halleriyle yakından tanıdığımız bir dostu, toplumdaki yeri yükseldikten sonra görünce tanıyamıyoruz.” •
    “Ruhsal benliği zayıf olan insanlar, kendilerinin sosyal benlikleriyle tanınmasını istiyorlar, onunla övünüyorlar. Başkaları da onlara yaranmak için, gururlarını okşayan sözler söylüyorlar. Böylelikle toplum bizi kendimizden gizliyor; olduğumuz gibi değil, olmak istediğimiz gibi tanıtıyor. Sahte benliğimiz bizi esir ediyor. Sosyal benliklerine esir olanlar insanların gözünde küçülürler korkusuyla, kaybetmemek için çevrelerinin istediği gibi davranmak zorunda kalıyorlar ve bu yüzden kendi gerçek benlikleri olan ruhsal benliklerini çiğnemek durumuna düşüyorlar.” •


    İnsan olmak ve insan olarak hayata devam etmenin zor olduğu zamanlardan geçiyoruz. İnsanı insan yapan en önemli unsurlardan biri de “ahlak”
    Her anımızda yaşanılacak bir hâl iken ne yazık ki günümüzde “ahlak” içi fazlasıyla boşaltılmış bir kavram olarak karşımıza çıkıyor.
    Nurettin Topçu bize kitabında ahlakın ne kadar geniş bir çerçevede ele alınması ve değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor aslında. Evet okuduğum kitap önceden lise de okutulan ders kitabı imiş.
    Lakin o kadar güzel yazılmış ki sadece kendi görüşünü değil de bir çok düşünürün fikir ve düşüncesine yer vermiş merhum Topçu. Yani objektif bakış açısını ve kendi ahlakını da ortaya koymuş bir bakıma.
    Ahlakın erdemli, merhametli, vicdanlı, şahsiyet sahibi, samimi, değer yargılarını koruyan, sorumluluk sahibi, örf ve adetleri yaşatan, karakter sahibi insan olmaktan geçtiğini bölüm bölüm anlatıyor bize. Okurken kendi karakterinizi de analiz edebiliyorsunuz. Ya da ahlak kavramını içinizde ne kadar özümsediniz ne kadarı bizde varı sorguluyorsunuz.
    Huy dediğimiz Ruhsal yapımıza göre nasıl bir karakterimiz var? Şekilsiz, sebatsız, duygulu, duygusuz, zekalı, iradeli,dengeli...
    Evet bunlardan hangisiyiz?

    Kitap Mevlana’dan, Ali Fuad Başgil’den, Schopenhauer, Pascal, epiktetos’ tan okuma parçalarıyla zenginleştirilmiş.
    Benim için farklı ve isfideli okumalar listesinde ilk sırayı alan kitaplardan oldu.