• Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık kuvvet yok, akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer kurşunu gibi çarptığını yere seren bir aşk...
  • Dünyaya sırt çevirmek isteyenleri bırakın. Benim yakındığım yok, öyle ya, kendi doğuşumu
    görmekteyim. Şu saatte, tüm ülkem bu dünya. Bu güneş ve bu gölgeler, bu sıcak ve havanın derinliklerinden gelen bu soğuk: her şey gökyüzünün tüm doluluğunu, acıma duyguma doğru boşalttığı bu pencerede yazılı olduğuna göre, ölen bir şey var mı, yok mu, insanlar
    acı çekiyorlar mı, çekmiyorlar mı diye düşünmem gerekir mi? Şunu söyleyebilirim, az sonra da söyleyeceğim: önemli olan insanca ve basit olmak. Hayır, gerçek olmaktır önemli olan, hepsi girer bunun içine, insanlık da, basitlik de. Ve ben dünya olduğum zaman değil de ne zaman daha gerçek olurum? Daha ben istemeden yerine getirilmiş her şeyim. Ölümsüzlük şuracıkta, bense onu umut ediyordum. Mutlu olmak değil artık dileğim, yalnızca bilinçli olmak.
  • 192 syf.
    ·8/10
    “”Alelacele üzerime geçirdiğim elegant stilde uzun eteğim ve retro topuklusu gri beyaz ayakkabım kendime yönelik tek atımlık bir kahkahaya neden olacaktı ki ‘Bugatti Type 46’  model arabanın güçlü sesi, Russel’ın “nerede kaldın’ı” sabırsız beden diliyle yansıtan parmak ucu seslerini  bastırdı da sekteye uğradı neyseki. Russell, Tiffani’de kahvaltı filmindeki en meşhur mücevherat dükkanının kafeye evrilmiş mekanında “mutlu olma sanatı” konulu düşüncelerini aktarmak için sabırsızlanırken, onu çocukluğumun Müfettiş Gadget’i gibi dönemine uygun trençkot ve fötr şapkalı giydirmem muziplik içeren bir tebessümle özürler dilememe neden oldu. Karşısına oturur oturmaz üç beş fasıl tanışma seramonisi ardından sohbete başladık. Salaş mekanın duvarında pudra pembe boyasıyla çikolataya batırılmış çilek tasarımlı tabloyu beğenmediğimi itiraf ettim. Nedenini sorduğunda kişisel gelişimcilere kendisini fazlasıyla yaklaştıran bu tabloyu kitap tasarımında kullanmanın içerikle çok ta bağdaşmadığını, muhtemeldir ki tasarımı yapan kişinin yalnızca kitabın adından ya da sayfa 171 deki 'Mutluluk, olgun bir meyve gibi kucağa düşmez,çabayla erişilebilir.' seçkisinden yola çıkarak bunu yaptığını, pembenin sırtına yüklenen “mutluluk,naiflik” çağrışımlı saçmalığın(!) böyle derin analizlerin paylaşıldığı bir kitaba indirgemesini fazla zorlama bulduğumu itiraf ettim. Ardından teneffüs sindirmeleriyle geçen derin bir sohbette o mutluluğun, ben ise acının cazibesini savunan taraflar olduk. Ortak yerde buluşup ayrı düştüğümüz temaslar ayaküzeri sohbet havasındaymış gibi geçse de, garsonun gelip sipariş istemesi (menüde Russell’ın mutsuzluk temalı başlıkları vardı), arada lavaboya gitme teşebbüsleriyle uzun soluklu delilikler içeren bu dünya, her türlü sahteliği eriten incelikli detaylarıyla dikkate değerdi... Sebebine yıldızlı bölümde değineceğimden Russel’dan bir mola  isteyip girişi neden böyle yaptığıma bir atıf yapmam lazım. 

    Unutkanlık tutulmasına yakalandığımdan beridir kitaplar; hafıza sarayımda yer etmiş beğendiğim filmden sahnelerle bütünleştirme ve bu yolla uzun belleğimden çağırma gereksinimine sarılır kıldı beni. Loci yöntemi deniyor buna. Hatırlanmak istenen bilgiler mekanla ilişkilendiriliyor. Bu yöntemi daha önce, önerildiği üzere kendi evimle bağdaştırmayı denedim ; sanırım çocukluğumdan beridir “aitlik” hissettiğim somut bir mekan olmadığının farkına vardığımdan tutmadı.  Bunun da garantisi olmamakla birlikte daha güçlü duracağını tahmin ediyor, dahası diliyorum. Bu yönteme göre hayal edilen mekandaki detaylar ne kadar canlı olursa bilgi de o denli kalıcı oluyor. Görsel uzamsal zekanızın diğer zeka türlerine göre nispeten daha iyi durumda olduğunu düşünüyorsanız bu yöntemi kullanarak hafızanızda kalmasını istediğiniz bilgileri canlı kılabilirsiniz.Çünkü unutulmaması gereken filmler, kitaplar, anılar, kişiler ya da başka şeyler, dikkate değer ayrıcalıktalar ve bu dünyada  ‘unutkanlık trajedisi’ni hak etmiyorlar. Belleğimize kazınan an’ları unutmak istemediğimiz bilgilerle kombine edebileceğimizi göstermek adına hayalimde kurduğum iletişim dünyamı bu girişle paylaşmak ve canlandırmak istedim. Belki bu yöntemi benim gibi unutkanlık istilasına tutulmuş olanlara tavsiye edebilirim. Russell’ın trençkotuna, şapkasına, garsonun pembe baskılı menü kartına işlediğim bilgiler ve sembollerden oluşan sanal mekanım arada bir uğrak yerlerimden biri olacak; onu belleğimde bütünlediğim film Tiffaniy’de Kahvaltı çünkü. Çok severim bu filmi. Audrey Hepburn’a olan hayranlığım filmi hafızama istemsiz kazıma nedenlerinden biri olsa gerek. Bu filmde Audrey’in  canlandırdığı Holly karakterinin en büyük tutkusu sıkıldığında, karamsarlaştığında, soluklanmak istediğinde New York ta bulunan mücevherat mağazasının önünde dikilerek kahvesini içip çöreğini yemesi ve takıları izleyerek rahatlığın doyumuna ulaşması. Eserde adını buradan alıyor zaten, Holly nin mutluluk ritüeline bir gönderme var burada. Truman Capotte'un bu en ünlü eseri sinemaya uyarlanmış hali ile kitabından öne çıkarak ulusal film arşivi listesine girmiş ve döneminde epey ses getirmiştir. Filmde karakter oldukça çelişkili bir seyir sunuyor bize. Dışarıda havai, enerji dolu, sofistike bir imaj çizerken mutlu görünen Holly, yalnız kaldığında bir kabuk altında saklıyor özündeki mutsuzluklarını. Diğer karakter Varjak’ta tıpkı Holly gibi hayata tutunamayan bir mutsuzun Holly’nin gizemli davranışlarına ilgisini yönelttiği bir kaybeden adam. Kitapla nasıl bağdaştırdığıma gelirsek Russell’ın mutluluk eksenli algısını incelediğimizde anlaşılacak. Holly'nin ve Varjak'ın ilgiler edinen insanlar olduklarını unutmayıp bu kısma tekrar dönmeniz gerektiğini not düşmüş olayım. 

    ***Filmin konusu 1940 larda geçsede hafıza sarayımda bu kitapla ilgili çağrışımlar 1930’ları hüküm sürdürüyor. Mutlu olma sanatının yazıldığı tarihi yani. Dönemin modasına uygun giyinmem ve Bugatti Type 46 model arabanın geçmesi gibi. Bunun için hafıza sarayımın gücünü canlı tutmak adına dönemi de araştırma deliliğinden geri kalmadım. Çünkü gerçekten unutkanlık sorunu, zamanla yarışanlar ve hayatın kısa olduğunu bilenler için korkunç. Svetlana Aleksiyeviç okumakta olduğum son kitabında(Kadın yok savaşın yüzünde) - Hafıza köpek misali zamanın zincirine bağlı irade dışı ve kaprisli-diyordu. Gerçekten öyle. Hatırlamak onun da dediği gibi her şeyden önce yaratıcılık istiyor. Umarım yarattığım dünyamda yaratıcılığım diri kalır. Bu umuda tutunup Russell’a geçiyorum.

    (Spolier içerir.)

    NEDİR BU KİTAP?

    20.yy’ın önemli  filozoflarından Russell. Matematikçi olmasından mütevellit  mantık düzlemine oturttuğu kitabıyla mutsuzluğun ve mutluluğun nedenleri üzerine düşünceleri ve deneyimlerini  iki bölümde derlemiş bu kitapta. Çok iyi analizler var. Toplumsal ve bireysel psikolojik tahlillere de yer verdiği kimi kısımlar var ki size–alçakgönüllük erdemi ne menem bir şeymiş – dedirtebilir. Birden fazla altı çizilecek cümle yığınları olsa da, üzerimize mantıklıca savurduğu ruh doktorluğuna soyunsa da, bizlere modern insanın mutsuzluklarını sohbet havasında sıraladığı bu kitabında ressam edebiyatçı ve bilim adamları kıyaslamasındaki kimi düşüncelerine çok ta katılmadığımı söylemem gerek. (Kareli bölümde açıklayacağım)Russell’ın mutluluk- mutsuzluk tipolojisi mutlaka görülmeli. Beyninde fikirlerin buluşma-teğet geçme-çatışma üçgenini görmek adına bu 184 sayfalık kitap sıcak kahve eşliğinde  gereklilikle okunmalı. -Kişiye göre değişmekle birlikte -kişisel gelişim kitabı diye sarılacak türden, hayatınızın en kötü rotasından sizi çıkaracak, kötü yaşantılarınız üzerine ‘umutla barış’ bayrağını sallayan bir kitap olmadığı konusunda da fikrimi şuraya not düşeyim o halde.. 

    RUSSELL NE DİYOR?

    Diyor ki Russell:”İnsanların çoğu, bir zindanda mutlu olmayacak yaratılıştadır; bizi içimize gömen duygularsa zindanların en kötüsünü oluşturur”.Bunu açalım; çocukluğumuzda edinilerek yetişkinliğe dek uzanan hatalı ahlak kuralları, hatalı dünya görüşleri ve yanlış yaşama alışkanlıkları bizlerin mutlu olmak için gereksinimlerini ortadan kaldırıyor. Hevesimizi kaçırıyor.  Böyle süre giden bir yaşamda hayalimizdeki kendimizle kendimiz hakkındaki var olan gerçeğimiz çatışma içerisine giriyor ve mutsuzlaşıyoruz. Çoğumuzun hayalindeki biz’i’ ile var olan biz’i paralel ilerlemiyor.Çok sıradan bir örnek vereyim; büyüklere saygıyla yetişen bir toplumun fertleriyiz. Şehir içi otobüste 17,18’lerinde bir gencin yaşlı bir adama yer vermemesi dışarıdan nasıl algılanırdı tahmin etmek zor değil. Peki bu çocuğun kendini yargılama biçimi nasıldır? Çocukluğundaki büyüklere saygı imajını her ne kadar ergenlikle unuttuğunu söylese, dahası kendisini ve çevresini buna inandırsa da aslında bilinçaltında hala duran o kurallar hiyerarşisi hayalindeki kendisiyle, yaşlıya  yer vermediği anda ki gerçeği arasında çatışmanın küçük bir yapboz parçasını oluşturuyor. Yada daha masum düşünelim. Varsayalım ki bu genç o gün ameliyat dikişlerinin acısından yaşlı adama yer vermeme hakkını kendinde gördü. Böyle bir savunmanın vicdan yükünü hafiflettiğini düşünsek te çocukluğundan itibaren yetiştirilme tarzı ve toplumun kültürel etkenleri onun bu girişimini kendine dönük’ kimi zaman kendinin de farkında olmadığı’ bir bilinçaltı eziyetiyle hayalindeki gençle o anki davranan genç arasında yol ayrımına neden oluyor. Bu çatışma biçimi zamanla farklı farklı durumlarda ve olaylarda çeşitlenerek mütemadiyen tekrar ediyor ve büyük yapboz parçasının ortaya çıkardığı sonuç 'Mutsuzluk' oluyor. Russel mutsuzluk ve mutluluk terminolojisinin deneyimlediği her parçasını ince analizlerle o an beyninizin kıyısından geçen sorulara da teker teker cevap veren bir akıllılıkla açıklıyor. (Bu çatışmalarla nasıl baş ettiğine de değinmiş kitabında) Kısacası yetiştirilme tarzımızla birlikte, beynimize kaydolmuş her türlü hatalı obsesyonlar bizim mutsuzluk sebeplerimiz. Ancak çeşitli olumsuzlukların tekrarlamasından ziyade, kendimizi dinlememizi problem olarak görüyor Russell. Çünkü biliyoruz ki kimse mükemmel yetişmiyor. Hepimizin hatalı kayıtları, dünya görüşleri, yanlış kodlamaları var. Ama kendimize dönmenin bizi zehirleyen bir doğası var. Çünkü yaratılışımız dışarıya dönük, ne kadar çok ilgi bulunursa o kadar mutlu olunacağını da söylüyor Russell. Ergenlik döneminde yaşamaktan nefret edip kendisini sürekli intiharın eşinde bulmasını biraz daha matematik öğrenmek istemesine borçlu olduğunu savunuyor. İçimizde süren savaşı dinlememek adına mutlaka yönümüzü dışarıya çevirmeliyiz. Dış dünyaya yönelmemiz mutlu olmak için en temel mekanizmayı harekete geçiriyor;  ilgi gereksinimini… “Kırda bir yürüyüş sırasında rastladığınız dikkatinizi çekebilecek değişik şeyleri bir düşünün. Kimi kuşlara ilgi duyar, kimi bitkilere, kimi yeryüzüne, kimi ekinlere... Bunlardan herhangi birisi ilginizi çekiyorsa, o şey ilgiye değerdir ve bunlardan birine karşı ilgi duyan kimse, duymayana göre dünyaya daha iyi uyum göstermiş demektir.s:122” diyor mesela. Geçenlerde bir arkadaş pencere dışında gördüğü bir kuşu birkaç gündür incelediği hakkında yorum yapınca aklıma direk bu bölüm gelmişti. Çevrenizde bu tür insanlar varsa onlar dışa dönük yaratılışlarına daha uyumlu davranış sergileyen bireyler Russell'a göre. Bunun haricinde “Mutluluk isteyen, hayattaki temel ilgilerine ek olarak birçok yedek ilgilere de sahip olmalıdır.”s:169 diyor. Zihnini başka şeylere yöneltmeyenin ve endişelerinin kendisini kıskıvrak sarmasına engel olmayanın davranışı doğru değildir, çünkü harekete geçme saati çaldığı zaman güçlüklerin üstesinden gelebilecek biçimde hazırlanmamaktadır.”S:168)

    Mutluluk algısı kısaca böyle.  Gelelim katılmadığım noktalara.

    ###Russell yükseköğrenim bireyleri arasında en mutlu olanın bilim adamları olduğunu savunuyor. Ressamlar ve edebiyatçıların içe döndükleri için mutsuz olmayı zorunlu bulduklarına değinmiş. Bilim insanları halk tarafından önemli işler yaptıkları için bir sanatçıdan daha şanslılar. Ressamlar veya edebiyatçılar eserleri halk tarafından anlaşılmadığı zaman o eserin kötü olduğuyla değerlendirildiklerinden bilim insanlarına göre daha mutsuzlar. O nedenle bir Einstein saygı görüyor bazı ressamlarsa tavan arasında soğuktan titreyip yalnızlıkta ölümle yarışan hayatlara sahip olarak popülarite ediniyor. Ben buna çok ta katılmıyorum. Sanatçılarda pekala mutlu olabilir. Neye göre sanat eseri ürettiğine bağlı bu. Bir sanatçının üretmeden önce depolamak zorunda olduğu acılar olduğu doğru, bunun için hem içe hem dışa dönme gerekliliği var. Ama daha çok içe dönüyor Russell'ın düşündüğü gibi. Bunu ticari kaygıyla yapıyorsa Russell’a hemfikir olabilirim. Ticari kaygı acıyla beslenen sanatçının doğasına ters bir ikilem yaratıyor. Şimdi her sanatçı toplum beğensin diye eser ürettiğini düşünenler çıkabilir. Birileri görmeyecekse neden üretsin ki klişesini yapıştıranlar çılabiliyor. Ancak kendi dünyasında acıdan beslenip bunu o küçük dünyasına döken ve çekirdeğinde mutlu sanatçılarda vardır pekala. Sanatçı eseri beğenilmese bile ticari kaygıdan uzaksa, yalnızca kendisi için, varoluşuna uyumlu acı birikintilerini harmanlanmış fikirleriyle bir araya getiriyorsa, estetik coşkuyla sahalarına taşıdığı bu üretimi görmek, kimse anlamasa bile kendisinin anladığı bir şeyin varlığını bilmek herkesten daha mutlu yapmaz mı onu? Ona özel ona ait. Sanatçı yalnızca toplum için üretir tartışmaları geride kaldı artık. Mutsuzluktan kıvanç duyan bir mutluluk var burada evet, Byron mutsuzluğu olarak tanımlıyor bunu Russell. Ancak bu bir süreç işi.’Acı çekmeyen ruh sanat eseri üretemez ki?'  Sanatçının sancılı süreç sonunda çıkardığı eser sıkıntılarını alıp götüren bir deniz olabilir yalnızca. Bu denizde olmak için yüzlerce yağmur damlasının beynini ve yüreğini istila etmesine kapı aralamak mutsuzluk değil ancak mutluluğun hakikatı ve cesareti olur bence. Çünkü bazen mutlu olmak için mutsuzluğun besin kaynağı olması gerekir diye düşünüyorum. Şimdi girişin başına dönersek Russell bana savlarını anlattığında ona bu açıklamamı yaptım. Bundan sonrası keyif veren diyalektiklerle geçti. Sıkmadan ikisine yer verip geri çekileyim o halde. Gerisi kitabı okumak isteyenlerce sürdürülsün. 

    -Russell: Adına Byron mutsuzluğu denilen (bilgili olmak mutsuzluk,cahillik mutluluk)herkes adına sancı çektiğini söyleyen birinin mutsuzluğu onlara göre saygıyı hak ediyor ancak mutlu değiller sanatçılarda değil. Sanatçı da acısından kıvanç duyuyor tıpkı onun gibi. Onlarda Byron mutsuzu. Ne demiştim sana “İnsanların çoğu, bir zindanda mutlu olmayacak yaratılıştadır; bizi içimize gömen duygularsa zindanların en kötüsünü oluşturur”. Sanatçı içine döndüğü için hep zindanda kalmaya mahkum olacak. 

    -Ben: Sanatçı ve Byron mutsuzlarını ayıran fark sanatçılardaki mutsuzluk malzemelerinin mutluluk yolunda döşenmiş sıradan taşlar olması. Bazılarının korkuyla yüzleştiği acılar sanatçılar için sıradan olduğu kadar ilk günkü kadar taze aslında. Ama sonunda üreten birey mutluluğun en doyumlu haline bürünmüyor mu? Sen içe dönme zehirlenirsin diyorsun ama içe dönmenin cazibesinin aynı zamanda dışa dönenlerin malzemesi olduğunu unutmuyor musun Russell? Bu senin önerdiğin kendinize ek ilgiler bulan hayatını bunlarla çeşitlendiren insandan çok daha haz verici bir mutluluk değil mi?Bir de işin şu boyutu var ki ressamlar ve edebiyatçılar iyi ki mutsuz olmuş dedirtiyor insana, yoksa bu kadar güzel eserler hayatımızdaki ilgileri artırmanın bir seçeneği olamayacaktı. Bak seni bile Tiffany de Kahvaltı filminde buluşturma nedenim bu eserin güzelliği :) İçe dönmeyen adam böyle eser bırakabilir mi? 
  • Herkesin öyle hikâyesi yok muydu? Başlayıp da bitiremediği.. Çünkü kimsenin dinlemediği. İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı
  • Yasak bir meyveyi yedi diye insanın
    yeryüzü cennetinde sonsuza dek mahkûm
    edildiği şeklindeki bu saçma masalı inceley-
    en aklı başında insan ne düşünür? Bu masal
    ne kadar önemsiz olsa da, ne kadar tiksinti
    verici bulunsa da, bir an üzerinde durmama
    izin verin, çünkü cehennemin sonsuz ceza-
    larının kabulü için buradan yola çıkılıyor.
    Bunun hiçliğini kabul etmek için bu
    saçmalığın yansızca incelenmesinden başka
    bir şey gerekir mi? Ey dostlarım, size sor-
    uyorum, iyilik dolu bir insan kendi bahçesine
    nefis meyveler veren ama zehirli bir ağaç
    diker mi ve kendi çocuklarına eğer dokunur-
    larsa öleceklerini söyleyerek yemelerini ya-
    saklamakla yetinir mi? Bahçesinde böyle bir
    ağaç olduğunu bilseydi, bu ihtiyatlı ve bilge
    adam daha ziyade o ağacı kesme ihtiyatını
    göstermez miydi? Özellikle de bu önlemi al-
    mazsa çocuklarının meyvesini yiyerek yok
    olacaklarını ve gelecek kuşakların sefalete
    sürükleneceğini gayet iyi bilirken bunu yap-
    maz mıydı?
  • " "Veririm ama sadece hak edenlere" dersiniz sık sık. Ne meyve bahçenizdeki ağaçlar böyle der ne de çayırlarınızdaki sürüler. Onlar yaşayabilmek için verir; çünkü vermekten kaçınmak yok olmaktır."
    Halil Cibran
    Türkiye İş Bankası Yayınları
  • İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
    İşte şu begonya, işte yalnızlık
    İşte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
    İşte yok oluşumdan doğan kent
    Hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız
    Ben dediğim koskocaman bir oyuk
    Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
    Bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda
    Yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
    Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi
    Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
    İyi
    Bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
    Salıyı gösteriyor.

    Salondaki büyük saati sattım
    Saatin ölçebileceği
    Herhangi bir zaman parçası yok
    Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
    Bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
    Ne gereği var ki saatin
    Balkona çıkıyorum sürekli
    Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
    Bir semtin ilk rengini alıyorum
    Örneğin Ümraniye’de bir çay bahçesindeyim
    Bazan
    Anılardan anılara bir yol
    Ve
    Anılardan anılara sallanan bahçe
    Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
    İyi.