• 243 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Nurettin Topçuyla nasıl tanışdık hatırlamıyorum. Fakat bu kendi kitapları ders kitabı niteliğinde olması hatta ders kitabı olarak kaleme alması okuma zevkini baltalıyordu. Doğrudan kitaplarının okunmasını istemiyor gibi kitapları.

    Ben de ne yaptııım? Tabi ki amme hizmeti gibi olan Hece dergisinin Nurettin Topçu ve hakkındaki topladıkları makalelerli özel sayısını aldım. Oh be dünya varmış dedim.
    Hareket felsefesini, isyan ahlakını oradan daha rahat çözümledim, özümsedim. Böyle baba baba adamlardan değil. Olsa da oluuur olmasa da. Benim gönlümde yüksek yüksek yerlerde değil.
    Zaman kaybı değildi. Özel sayım da aşırılmamış olsaydı, güzel güzel alıntı girebilirdim. Felsefik tarihsel olaylarda takip adına okunabilir.
  • 240 syf.
    ·Beğendi·9/10
    “Karanlık, ışığın tersi değil, yalnızca ışığın yokluğudur. Kitaptan yayılan şey karanlığın diğer ucunda olan ışıktı: fantastik ışık.”

    Büyünün Rengi ile başladığımız bu çılgın, akıl almaz, uçuk kaçık, deli dolu maceramıza Fantastik Işık ile kaldığımız yerden devam ediyoruz. Rincewind ve dünya yansa hasırı yanmayan İkiçiçek Diskdünya’nın acayip bir yerindelerdir. Yoo, biz kesinlikle ağaçların konuştuğu bir yerden bahsetmiyoruz. Ağaçlar konuşur mu hiç? Neyse ağaçları boş verelim… Asıl mevzu Barbar Cohen ama bu da başka bir hikaye ve başka bir zaman anlatılmalı. :sweat_smile: (Okumazsanız olacağı buydu. Ne bekliyordunuz ki?)

    Genel hikaye; büyü mezheplerinin yaklaşan alametten kurtulmak için Rincewind’in peşine düşmelerini anlatıyor. Tabi bu karmaşadan kurtulmak için varını yoğunu ortaya koyan Rincewind’in nasıl hâlâ kalp krizi geçirmediğini merak ediyorsunuz. Hikayenin sonu ise gayet güzeldi.

    Niran Elçi’nin çevirisinin harika olduğunu daha önce de belirtmiştim ama bir kez daha belirtmekte fayda var. Genel anlamda da kitapta neredeyse hiç kusur yok. Ne bir yazım yanlışı ne de bir anlatım bozukluğu vardı.
  • Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.

    [Tevbe, 38]
  • Kendimizi hazırlar gibi
    yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
    ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
    ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde bir ânın, yalnızca bir ânın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
    hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
    Murathan Mungan
    Metis Yayınları
  • Ünlü Osmanlı düşünürü Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1702), mensup olduğu İslam-Osmanlı felsefe-bilim geleneğini takip ederek insanın doğduğunda insan-olma durumundan kaynaklanan yetileri dışında hiç bir bilgi'ye sahip bulunmadığını; başka bir deyişle "insanın ilk fıtrat anında boş olduğunu" söyler ve duyular aracılığıyla dış-dünya'yla kurulan ilişkiler sonucunda harekete geçen yetilerin duyu-verilerini muhtelif yöntemlerle işlemeleriyle ortaya tümel bilginin çıktığını belirtir. Dede'nin ifadelerinin bilgi nazariyesi açısından muhtevi olduğu düşünceler bir yana, insanın sahip olduğu tasavvurların, demek ki resimlerin, hatta anlamların/değerlerin üretiminin tarihî bağlamla, işgal edilen mekan ile süpürülen zaman koordinatlarıyla son derece yakından alakalı olduğuna hükmedilebilir. Öyleyse insanın sahip olduğu duygu ve düşüncelerin, tasavvur ve değerlerin hemen hemen tümü verilmiş (vehbî) değil, tersine kazanılmış (kesbî), tahsil edilmiştir. Bu nedenledir ki, bir insanın, hatta bir milletin geleceğinin, başta eğitim ve öğretim olmak üzere çeşitli yollarla, inşa edilebileceği apaçıktır. Tıpkı içerisinde yaşanılan şimdiki-zaman nasıl inşa edilmişse, bir kişiye veya bir millete yön-vermek, belki de yol-vermek için geleceği de inşa edilebilir. Öyle ki, bir insanın veya milletin hem şimdisini hem de yarınını belirlemek, yönlendirmek için geçmişi bile yeniden üretilebilir. Nitekim sömürgeci dönemin baskın özelliği milletlerin geleceğini yönlendirmek için geçmişlerini belirlemek, her bir millete yapay bir geçmiş yaratmaktır. Geçmişi tahrif edilen bir milletin, kültürün ve medeniyetin geleceği de kolaylıkla tahrif, hatta tahrip edilebilir. Öyleyse sahih bir gelecek için sahih bir geçmiş tasavvuru olmaz ise olmaz bir şarttır. O kadar ki, kişilerin, milletlerin fikriyatı ile hissiyatının sihhatı bile geçmiş ve gelecek'e ilişkin tasavvurlarının sihhatıyla yakından alakalıdır.


    Geleceğin belirlenmesi, yani sefirod, modern çağda dünyaya hükmetmeye çalışan güçlerin öncelediği temel bir fikirdi. Süreç içerisinde geleceği belirlenmek istenenen milletlerin, bu sürece engel oluşturan geçmişleri de, hedeflenen gelecek tasavvuruna uygun olarak dönüştürülmeye başlandı. Özellikle tarihî milletlerin, tarih yapan kültür ve medeniyetlerin geleceğini belirlemek için, öncelikle tarihleri önünde küçük düşürülmeleri gerekiyordu; bu aynı zamanda o kültür ve medeniyetin tarihten tasfiyesi anlamına da geliyordu. Bu fikrin uygulanması büyük oranda sistemin kelime-i şehadetleri esas alınarak yürütülüyor; gayeyi gerçekleştirmek için ise elverişli, kullanışlı kavram-örgüleri devreye sokuluyordu. Böylece bir milletin yalnızca geçmişi, şimdisi ve geleceği ile oynanmıyor, üç tasavvura da sorunlu olan o milletin, aynı zamanda hisleri ve fikirleri tahrif ve tahrip ediliyordu.


    Nazarî çerçevesini çizmeye çalıştığımız yukarıdaki fikirleri şimdi de mevcut duruma tatbik etmeye çalışalım: İslam felsefe-bilim tarihinden bahseden hemen hemen tüm felsefe-bilim kitapları, XII. yüzyıldan, özellikle İmam Gazalî'den sonra İslam dünyasında felsefe-bilim hayatının bittiğini, en azından yaratıcılığını kaybettiğini söylerler. Bu kabul de sistemin bir kelime-i şehadeti olarak benimsenir; ve ayrıntılarda getirilen tüm eleştirilere karşın sürekli olarak korunur. Tam bu noktada şu sorulabilir: Söz konusu olan tarihî bir vakıa (gerçeklik) ise, yargılarımız bu vakıaya geri gidilerek denetlenebilir. Çünkü bir önermenin yargı olma cihetinden vakıaya mutabakatı sıdkiyet ise vakıanın nefs-i emr olma cihetinden yargıya mutabakatı da hakikattir. Bu sorunun cevabı ancak ve ancak yargının sıdkiyetini, vakıanın da hakikatini önceleyen insan için anlamlı olduğu, hesabı olan hasib için hem sıdkiyetin hem de hakikatin zaten daha baştan mahsub bulunduğudur. Şimdi bu duruma yalnızca İslam astronomi tarihinden bir örnek verelim:


    1957'den beri, başta Edward S. Kennedy, David King, George Saliba, Jamil Ragep gibi pek çok bilim adamının gösterdiği gibi 1240'lara kadar İslam astronomisi daha çok Batlamyus matematik sistemi ile Aristoteles kosmolojisi içerisinde işleyen, mevcut durumu ayrıntılarıyla yeniden üreten, yeni parametreler koyan, ancak bir bütün olarak mevcut sistemi nazarî olarak aşamayan bir yapıya sahiptir. İbn Heysem'in sorunlu noktalara dikkat çekmesine, hem Doğu hem de Batı İslam dünyasındaki nisbî teşebbüslere karşın İslam dünyasında mevcut sistemi aşmaya çalışan ilk başarılı teşebbüs 1240'larda Mueyyeddin Urdî (ö. 1266) ile başlamış, Nasiruddin Tusî (ö. 1274), İbn Ebi Şükr Mağribî (ö. 1283), Kutbuddin Şirazî (ö. 1311), Sadru'ş-Şeria (ö. 1346), İbn Şatır (ö. 1375), Ali Kuşçu (ö. 1474), Şemseddin Hafrî (ö. 1522 civ.), Mirim Çelebî (ö. 1524), Giyaseddin Deştekî (ö. 1542), Garsuddin Halebî (ö. 1563) gibi isimlerle devam etmiştir. Kısaca, hem ilkelere hem de yönteme ilişkin yeni ve özgün nazarî bir çerçeve getiren 1240-1600 yılları İslam astronomisinin altın çağıdır. Bu yıllar Merağa, Semerkand ve İstanbul okullarının en aktif üretim yaptıkları, Batlamyus astronomisi yanında Aristoteles metafizik ve fiziğini aşmaya çalıştıkları, "hem hesabı hem de gözlemi" beraberce dikkate alan yeni bir bilme yöntemi geliştirdikleri dönemdir.


    Vakıa böyle ise niçin bu vakıaya ilişkin yargı farklıdır; tarihî vesikalara rağmen yargı/lar nasıl sistemin kelime-i şehadetleri olarak hala ayakta durmaktadırlar? Bu soruların cevabı, kısaca, geleceği mahsub olan bir medeniyetin geçmişini de mahsub kılmak istemekle alakalıdır. Bir de bu yargıya: "XII. yüzyıldan sonra din ve din adamları felsefe-bilim hayatına hakim olduğu için İslam dünyasında her-şey geriledi" iddiasını ekleyelim. Ne ilginçtir ki, tüm bu özgün astronomiyi üreten isimlerin hepsi, ama hepsi din âlimidir: Nasiruddin Tusî kelâmcı, Kutbuddin Şirazî işrakî-sufî, Sadru'ş-Şeria fakih, İbn Şatır müezzin-muvakkıt, Ali Kuşçu kelamcı-fakih...


    Sahih bir gelecek tasavvuru ancak ve ancak sahih bir geçmiş tasavvuruna sahip olmakla mümkündür demiştik. Bu vargıya şunu eklemeliyiz: Bugün milletçe içerisinde yaşadığımız tarih ve medeniyet perspektifi tamamen yapay'dır. Bu perspektif içerisinde üretilen düşünceler, resimler ve hatta hisler bile bir o kadar sihhatten yoksundur. Açıktır ki Roma'ya çıkan yola giren bir milletin yolu Mekke'den geçmemelidir. 
  • 304 syf.
    ·5 günde·10/10
    Normalde bir kitabı okurken ona elli sayfalık bir şans veririm. Eğer ellinci sayfaya kadar beni içine çekememişse bırakırım. Biraz sert bir kural olarak görenler olabilir. Ancak hayat sevmediğiniz kitabı okuyabileceğiniz kadar uzun değil.

    Hal böyleyken Momo'ya gayet tarafsız duygularla başladım. Ancak ellinci sayfaya geldiğimde düşündüğüm tek şey kitabı birkaç kere daha okumak istediğimdi.

    Bir çocuk kitabı olarak geçiyor aslında Momo. Ancak Küçük Prens ne kadar çocuk kitabıysa Momo da o kadar çocuk kitabıydı. Biz büyüklere yazılmış. Yıllarca bu dünyada yaşıyor olabiliriz ancak hangimiz çocukluğunu unutuyor ki?

    Momo kıvırcık siyah saçlı, umut dolu bir kız çocuğu. Eski tiyatro sahnesinin merdiven oyuğunda yaşıyor. Kimse nereden geldiğini bilmiyor. Yerli halk için çok da önemi yok. Kısa sürede benimsiyorlar onu. Hatta öyle ki her gün yanına gidip sohbet ediyorlar, yemek götürüyorlar ona. Çünkü Momo'nun bir yeteneği var. Eşsiz bir dinleyici. Yanına kim gelirse gelsin beş dakika geçmeden her şeyi anlatmaya başlıyor. Tozlanmış yüreklerini temizliyor. Üstelik Momo'nun hiçbir şey söylemesine gerek kalmıyor. O yalnızca susuyor ve çocuk gözleriyle dinliyor yanına gelenleri.

    Zaman böyle akıp giderken Duman Adamlar geliyorlar şehre. Bunlar zaman tasarruf şirketi yönetiyorlar. İnsanları zamanlarından tasarruf ettirerek zenginlik ve refah vaat ediyorlar. Böylece aslında tasarruf ettikleri her bir saniyelerini çalıyorlar. Böylece insanların birbirine ayıracak vakti kalmıyor. Sabahtan akşama kadar sadece iş yapıyorlar.

    Bu Duman Adamlar'ın en büyük düşmanı Momo oluyor. Bilmemesi gereken şeyleri biliyor Momo. Sonrasında ise büyük bir mücadele başlıyor.

    Kitap tam anlamıyla harikaydı. Daha fazla vaktimiz olsun diye uzaklaştığımız benliklerimiz, kapitalizmin dayattığı 'daha çok kazan daha çok sahip ol' mentalitesi ve çok azdır felsefesi ile insanların bir robota dönüştürüldüğü bir distopyadan bahsediyor aslında.

    Sokakta oynayan çocukların Depo olarak adlandırılan yerlere bırakılması beni çok etkiledi. Vakti olmayan ailelerin oraya bıraktıkları çocukların hayal güçleri öldürülerek gelecek nesil olarak hazırlanıyorlardı.

    Bazen kızıyorum Pegasus'a kitapları çok pahalı satışa sunduğu için. Ancak hakkını vermek gerek. Bugüne kadar beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Kaliteli iş çıkarıyorlar. Kitabı alıp okumanızı tavsiye ediyorum. Her kütüphanede bulunması gereken eserlerden biri.
  • 104 syf.
    ·1 günde
    Yoksulluk da yoksulluk bizlerin içinde değil mi? Ne diyordu bir şarkı: "Her yer dolu , her dem dolu , boşluk senin yüreğinde."
    Içimizde büyüyüp giden boşluğa mezaretler bulmaya çalışıyoruz, hâlbuki kalbimizi dinlesek, kalbin yalnızca bir kasten ibaret olmadığını, onun bize Yaratıcı'yı hatırlattığını ezel meclisinde bize üflenen nûr-u hatırlayacağız.
    Ne diyordu Ataullah İskenderî Hikem-i Attaiyyesi'nin 59. hikmetinde "Karanlık kötü nefsin askerî olduğu gibi, nûr da kalbin ordusudur."

    Sûheylâ... "Hayyaalelfetâh.." Haydi kurtuluşa çağrısına kulak veren Sûheylâ...
    Öyle derin hissiyatlar bıraktı ki kalbimde bir hikâye kahramanından çok daha öte Sûheylâ benim için.
    Sûheylâ bir Zûheyla belki de ya da Leylâ'yı çölde tanımayan Mecnun.. Ruhunun boşluklarını en sevgiliyle, onun emirleriyle doldurmaya çalışan bir kahraman Sûheylâ..
    Senin kadar cesur olabilmesini ve senin kadar yürekten hissetmesini isterdim her genç kadının, " Ne oldu sana bu aralar kız ? " diyen kişiye "Müslüman Oldum" diye tokat gibi haklı cevaplar verebilmek...

    Engin... hepimiz Engin'iz belki de.. Mevkii peşinden koşan, çok para kazanınca göreceği işi boş itibarın gözlerini kör etmesine izin veren, son model arabalarla havalar atmaya çalışan, maneviyatına hiç zaman bırakmayacak kadar çok çalışan. Sûleyhâ'nın cümlesiyle hayatını sorgulayan, varlığını sorgulayan, yıldızların kayışlarını sorgulamaya başlayan Engin... Içi bir çöl sükûnetine dönen Engin...

    Kendi kalbimizi temizlersek, yüreğimizdeki masivâ perdesini kaldırırsak birbirimize hoşgörüyle bakmayı öğrenebiliriz, Ne diyordu Zarifoğlu; "Herkes kendi içine baksın." İçimizi, dilimizi temizlemek duasıyla.



    Kitap bana muhteşem bir kitap kazandırdı.
    Okumanızı tavsiye ederim.