• "... Melek huylum..."
  • 115 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Karşılık, karşılıksızlık, iyilik, insan ve İyi İnsan. Bu beş sözcüğün tanımlarına erişmek pek mümkün. Lakin tanımları ezberlemek; onları benimsemek yahut içinde barındırdıkları düşünceleri, hisleri, soyutlukları kavrayabilmek değil bütünüyle.

    Karşı-lık-sız-lık

    Yaşamımız farkında olduğumuz ve daha acısı farkında olamadığımız karşılıklarla dolu. Karşılığın tanımını “bedel” olarak belirlediğimiz takdirde, karşılıksızlığın tanımı da “bedelsizlik” olacak mecbur! Oysa bedelsizlik nasıl bir şey? Bir hizmetin karşılığı olan bedelin belirlenememesi sonucu mu meydana gelir yoksa insan nefsini körelttikçe kendi de ulaşabilir mi karşılıksızlığa?

    İyilik, karşılık beklendiğinde anlamını yitirir ve en hafif tanımıyla “alışveriş”e dönüşür. Alçakgönüllülük süsü verilmiş “Bir dua etseniz kafi gelir.” sözü karşılık beklentisi değil midir? Yahut yardımda bulduğunuz bir çocuğun teşekkür etmesini, tebessüm etmesini beklemek (güdüsel olarak dahi) karşılık değil midir? İnsanoğlunun kalbine, zihnine kim yerleştiriyor bu algıyı? Farkındalıksızlıktan kaynaklı olabilir, ilgisizlikten olabilir ama kötülükten olamaz. İçimizde olan iyiliği bulup onu kötü nefsimizden sakınsak hoş olmaz mı?

    Ünlü karşılıklar var bunların başını paranın çektiğini söylemek şaşırtıcı olmaz herhalde. Lakin ne var ki para sizin; mutluluğun, sağlığın, zamanın, gençliğin, huzurun ve saygınlığın efendisi olmanızı sağlamaz.

    Para size sağlık satın alır mı? Para ile “sağlık hizmeti” alabilirsiniz yalnızca. Sağlığın kendisinin maddi ölçümü mevcut mudur ki? Daha açık izah etmek lazım gelirse, büyük olan burnu ufak, daha zarif bir burna çevirirsiniz ve iltifatlar alırsınız; artık daha “güzel” bir burna sahipsiniz. Oysaki güzel bir çift böbreğinizin olduğuna dair iltifat aldınız mı hiç? Yahut bu neviden sahibi olduğunuzun farkına varamadığınız birçok şey olduğunu idrak ettiniz mi?
    Güzel bir burna sahip olabilmek adına estetiğin hayalini kuran birinin gözlerindekiyle, sağlıklı bir böbreğe sahip olabilmek için sırada bekleyen birinin gözlerindeki ışıltı bir olur mu hiç? Üstelik bu ikinci insanın hayali için para verip kavuşma ne yazık ki söz konusu dahi değil. Bunlara bir göz atınca ne boş heyecan ve beklentilerimizin olduğunu görmemek elde değil!

    Erhan AYŞAN’ın, kitabın girişinde yer alan öz geçmişi beni etkiledi. Birçok okurun, kitapların ilk sayfasındaki yazar, editör, yayınevi bilgilerine dikkat etmemesine karşın benim ilgimi çekmekte bu hususlar.(Bahsettiğim öz geçmiş profilimde ileti olarak mevcut.)(#49697389)

    İyi İnsan olabilmek adına çaba sarf etmek sizi emelinize ulaştıracaktır. Tabii bu yolda ilerlerken “karşılıksızlık” sizin ilkelerinizden olsun ki kitabın size kattıklarının hakkını vermiş olun.

    İyi İnsan diye hitap eder çevremdekiler bana; dostlarım, arkadaşlarım, ailem... Bu hitaba layık olabilmek uğruna verdiğim uğraşlarımın neticelenmesini daha doğru tabiriyle anlam kazanmasını en temiz umutlarla Allahu Teala’dan diliyor ve iyi bir kul olabilmeye tüm kalbimle arzu duyuyorum. Umudu hissedebilmek başlı başına bir lütuf. Umudunuz her daim var olsun ve gönlünüze Allahu Teala aşkı nüksetsin.

    Tüm bunların yanı sıra 1000Kitap’ta bu eser hakkındaki ilk incelemeyi yapıyor olmam ve okuduğunu kaydeden ilk okur olmam ne üzücüdür ki eserin tanınmadığını bana tekrar tekrar hatırlatıyor.Keza kitabın platforma kazandırılmasını sağlamış olmamdan ötürü de olabilir tabii. Önereceğim kitapların daima en başında olacak zira üslup ve anlatımının hoş olmasının yanında daha geniş düşünmenizi sağlayacak fevkaladenin fevkinde bir eser. Üçüncü milenyum insanları olarak vaktinizin az yapacak işinizin çok (!) olduğunun ayırdımındasınızdır. İşte bu nedenle sözü ve sayfası az ama anlamı ve mesajı bol olan bu kitap sizin için adeta biçilmiş kaftan!

    Esen kalın.
  • O yaz babamın ısrarlarına dayanamamış ve “baba dostu”
    dediği Cemal Amca’nın terzi dükkanında geçici olarak çıraklık yapmayı kabul etmiştim.Cemal Amca’yı severdim ama bu iş kesinlikle bana göre değildi.Hem zaten eski bir handaki bu küçük dükkanda benim gibi geleceği parlak bir delikanlının güzel vakit geçirmesi beklenemezdi.
    Boyası solmuş kapıyı isteksizce aralayarak ilk iş günüme başlamak üzere Cemal Amca’nın yanına sokuldum.Beklediğimden sıcak bir tavırla tebessüm ederek “Hoş geldin Mehmet” dedi ve oturmam için hemen yanındaki tabureyi işaret etti.Romanlardan ya da Yeşilçam filmlerinden fırlamış gibi bir adamdı Cemal Amca.Boynuna dolanmış metresi,yeleğin cebinden sallanan köstekli saati ve ağarmış saçları ile sanki başka bir zamandan geliyordu.Gözlüklerini dikiş makinesinin hemen yanına koyup eliyle omzuma dokunduktan sonra “Hadi bakalım 2 çay söyle de içelim” dedi.
    Evet ben!Geleceği parlak delikanlı şimdi bir terzi yamağı olmuş ve ilk iş olarak diafondan iki çay söylüyordum.”Neyse birkaç gün takılır bırakırım” diye mırıldandım içimden. Her ne kadar içimden mırıldansam da,orada bulunmaktan duyduğum hoşnutsuzluk yüzüme vurmuş olacak ki Cemal Amca “Ee Mehmet!Okulla aran nasıl?” diye bir sohbet başlatma ihtiyacı hissetmişti.Onu fazla ümide kaptırmamak ve sadece geçici olarak burada olduğumu vurgulamak ve hatta birkaç gün içerisinde buradan gideceğimi belli etmek istercesine “Okulla aram çok iyi.Ben terzi olmak istemiyorum,okuyacağım zaten.” Dedim.Sözlerimle onu gücendirmiş olabileceğim gelmedi aklıma en azından o an için.Ama zaten gücenmiş gibi de durmuyordu.Gülümsedi ve hatta güldü.”Elbette terzi olmayacaksın.Senin gibi zeki bir delikanlı daha önemli işler yapmalı.Bu ve bunun gibi işler benim gibi tahsil görmemiş kimseler içindir,halbu ki memleketin senin gibi zeki ve de tahsil görmüş gençlere daha çok ihtiyacı var” dedi.En sonunda birileri kıymetimi anlamıştı!Çaycı kapıdan girdiğinde muhtemelen gururdan kabarmış göğsüm ve dikelen başım dikkatini çekmişti.Belki de pek dikkatini çekmemişti ki usulca çayları bıraktı ve gitti.
    Çayımızı yudumlarken “Siz?Neden tahsil görmediniz?Neden istemediniz?” dedim.Gençlik işte ne soru sormayı biliyordum ne de söz söylemeyi.İç geçirdi Cemal Amca.Sanki bir yaraya elimdeki bir avuç tuzu basmıştım.”Bak” dedi eliyle duvardaki siyah beyaz resmi göstererek.Eski bir çerçevedeki eski bir resimdi.Başında kasketi soluk gözleri ile umutsuzca bakan bir adamdı benim gördüğüm ama Cemal Amca için “Rahmetli babam çok isterdi okumamı.Hem benim hem de kardeşlerimin.Zavallı pederim,başında gördüğün şu kasketiydi belki de tek varlığı.Umut dolu bakardı hayata.O zamanlar memlekette ince hastalık vardı.Rahmetli de o hastalığa yakalandığında en büyük çocuğu bendim ve ölmeden bir vasiyette bulunmuştu bana “Ne yap et kardeşlerini okut” diye.O zamanlar yokluk vardı diye devam etti.Okul yoktu,okul olsa öğretmen yoktu,öğretmen olsa kitap yoktu defter yoktu.Bunların hepsi olsa para yoktu.Ben ortaokul birinci sınıftayken bırakmak zorunda kaldım okulu.Hem babamın vefaati sebebi ile hem de kardeşlerimin tahsil masrafları için.Yıllar önce kıymetli bir Terzi’nin çırağı olarak başladım işe,kim derdi elime aldığım o iğne ve iplik ömrüm boyunca yakamdan düşmeyecek diye.
    -Şey ben üzgünüm…Acı hatıralarınızı hatırlatmak istemezdim dedim mahcup bir ifadeyle.
    -Olur mu öyle şey,sayende rahmetliyi hatırladık “ diye gülümsedi.
    Tamam kabul ediyorum bu ihtiyara kanım ısınmaya başlamıştı ama benim gibi bir delikanlı ondan ne öğrenebilirdi ki?Ben bir yazar olacaktım.Yazdığı kitaplar hani şu en çok satanlardan ve imza günü düzenleyen yazarlardan.Yazdığım her kitap için de milyonlar kazanacaktım.Böyle düşününce benim gibi birisinin bu köhne dükkanda vakit geçirmesi çok anlamsızdı.Hem zaten bastığım zemin bile her adımımda gıcırdıyordu.Etrafta kumaş parçaları,duvara asılı elbiseler ve raflara dizilmiş kumaşlar,ocağın üstünde kaynayan ıhlamurun kokusu hiç bana göre değildi.
    Ben çayımı bitirmiş birkaç gün de olsa vakit geçireceğim o dükkanı gözümle süzerken kapının gıcırtısı ile kendime geldim.Orta yaşlı bir adam elindeki poşetle içeri girip selam verdikten sonra poşetin içindeki kumaşı çıkartıp “Ustam,bu kumaştan güzel bir takım bir elbise diktirmek istiyorum.Biraz gezindim,araştırdım seni pek meth ettiler iyi bir sanatkarmışsın” dedi.Cemal Amca yerinden doğrulup tevazusunu hiç bozmadan “Sağ olsunlar iltifat etmişler,buyurun ölçülerinizi alalım” diyerek boynundaki metreyi adamın beline doladı.
    Her adımını dikkatle izliyordum.Nedendir bilmem ama Cemal Amca’nın işini böyle özenle yapması ilgincime gitmişti.Ölçtü,biçti,hatta notlar aldı ve müşterisine elbisesini alması için bir tarih verdi.
    Kumaşı özenle serdi önündeki masaya.Kocaman dökme demirden yapılmış bir makası aldı ve bir sabun parçası ile işaretlediği yerlerden kesmeye başladı.Başını hiç kaldırmadan “Ee sohbetimiz yarım kaldı söyle bakalım ileride ne olmak istiyorsun?” diye sordu.
    İçimden “Yahu ben bu adama yazar olmak istiyorum,sanatçı ruhluyum desem de ne anlar ki?” diye geçirirken sanki beynimden geçenleri okurcasına “Belki bir doktor,belki bir mühendis belki de bir sanatçı olursun” dedi.
    “Nereden bildiniz?Yani sanatçı olmak istediğimi,sanata merak duyduğumu?Her halimden belli oluyor değil mi yazar olacağım?” dedim.(O anda yaptığım bu çıkışı düşündükçe hala utanırım) Gençlik işte ne söz söylemeyi ne de tevazuyu bilememiştik.Şükür ki karşımdaki toyluğumu anlayışla karşılayabilecek kadar olgun bir adamdı.Tebessümünü kalın çerçeveli gözlüklerinin arkasına gizleyerek “Ben sanattan anlamam Mehmet,en nihayetinde bir terziyim.Hele ki yazmak.Ha işte o belki de en zor sanattır!Askerdeyken bile birkaç cümleyi bir araya getirip mektup yazamazdım.Ama eğer tahsilime devam etseydim doktor belki de mühendis olabilirdim.Olsun belki ben olamadım ama küçük kardeşlerimden birisi doktor bir diğeri mühendis oldu” dedi.
    İnanır mısınız o anda kelimelerin yazıldığından ve hatta söylendiğinden farklı anlamları olabileceğini anlamıştım.Mesela özlem gibi,mesela boğazdaki bir düğüm gibi.Cemal amca kardeşlerinden bahsederken dile getirmese de özlem duyuyor,boğazında bir şeyler düğümleniyordu.Kendisini iyi hissetmesini istemiştim o anda.Bir anda az önceki müşterinin “iyi bir sanatkarmışsın” cümlesi kulağımda kalmış olacak ki “Belki tahsil görememişsiniz ama bir sanatkar olmuşsunuz” deyiverdim.
    Hafifçe doğruldu ve bir iç geçirip “Bak evlat.Ben değil ama koluma bu altın bileziği takan ustam gerçek bir sanatkardı.” Diye başladı asla unutmayacağım o cümlelerine.
    “Rahmetli ustam,bir kumaş parçasından çok güzel elbiseler dikerdi.Sanatçı dediğin önce ortaya elle tutulur gözle görülür bir şey koymalıdır.
    Diktiği elbiselerin eşi benzeri yoktu.Belki daha güzelleri vardı ya da değişik olanları ama onun elinden çıkan her elbise ona ait izler taşırdı.Yani özgündü.
    Emek verirdi,her bir ilmeği,her bir dikişi defalarca gözden geçirirdi.İçi rahat etmez her seferinde yeniden kontrol ederdi.Bir sanat eserinin değerini ancak onu ortaya koyan sanatkarın emeğinden anlarsın.
    Modayı pek bilmezdi ama yıllar önce diktiği bir elbiseyi hala giyebilirsin.Belki gelecek zamanlarda da giyeceğiz.Bir sanatçının eseri zamana bağlı olmamalıdır.
    Rum,Ermeni,Süryani,Türk Kürt …Onun diktiği elbiseleri herkes giyerdi,giyebilirdi.Yani evrenseldi.
    Diktiği elbisede lüzumsuz en ufak bir parça hatta dikiş yoktu.Herşey yerli yerinde,sade ama zarif,yormayan ama merak uyandıran elbiselerdi onun ki.
    Hani neydi o yazarın adı şey demiş ya “yazmasam ölecektim” diye,işte benim rahmetli ustam da sanki eline iğneyi ipliği almasa ölürdü.”
    Diye bitirdi cümlelerini.
    O cümlelerini bitirdi ama ben dinlemeyi bitirememiştim.Ya rabbi tahsil göremediğinden dert yanan bu ihtiyar neler söylüyordu?Bilerek isteyerek mi kurmuştu bu cümleleri?Ben,geleceğin parlak yazarı genç delikanlı meğer bir terzi yamağı bile değilmişim.Donup kaldım öylece…
    “Her neyse ben pek anlamam sanattan ama yazan insandan zarar gelmez Mehmet.Onlar merhametli olurlar,onlar sır saklamayı bilir,söz söylemeyi bilir,kalbe dokunmayı becerirler.Madem ki sen de yazmaya meraklısın sen de kalbe dokunmayı bilirsin” diye devam edip taa kalbimin en derinlerine dokunmuştu bile Cemal Amca.
    “Hadi şu kaynayan ıhlamurdan koy da içelim” demese herhalde oraya yığılıp kalabilirdim.Tamam anlamında başımı sallayıp kat etmem gereken bu uzun yolda işe ilk olarak “ıhlamur koymakla” başlamaya karar vermiştim.
    Hala hatırımdadır,ocakta kaynayan o ıhlamurun kokusu,bastıkça gıcırdayan tahtalar,hep aralık kalan o kapı.İşte o gündür bu gündür,elle tutulur gözle görülür bir şeyler ortaya koyup özgün olmaya çalışıyorum.Modayı pek takip edemesem de Emek verip evrensel olmayı arzuluyorum.Ve yazdıklarımda lüzumsuz hiçbir şeye yer vermemeye gayret gösteriyorum.
    Ve ben hala boyası solmuş kapıyı isteksizce aralayaran Mehmet gibi,yazmasam öleceğim demedikçe yazmıyorum…