Nisa, bir alıntı ekledi.
19 Nis 15:50 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Sağlam Ailenin Üç Özelliği
Nebraska Üniversitesinde “İnsan Gelişimi ve Aile Bölümü” yöneticisi Nick Stinnet, güçlü ailelerle bir araştırma yaptı. Bulduğu üç önemli özellik şunlardı:
1. Dine bağlılık (Ortak Değer)
2. Birbirlerine övgü ve takdir
3. Birlikte zaman

Mutluluk Psikolojisi, Nevzat Tarhan (Sayfa 87)Mutluluk Psikolojisi, Nevzat Tarhan (Sayfa 87)
Tuncer TAMTÜRK, bir alıntı ekledi.
14 Mar 22:19 · Kitabı okuyor · Beğendi · 8/10 puan

TÜRK BUĞDAYI’NIN HİKÂYESİ ( KARSLI KAVULCA’DAN ABD’Lİ CENTURK’E)
Mennonit. Protestan bir mezhep.
Alman etnik-dini bir grup olarak da bilinir; bozuk Almanca'yla konuşurlar.
Hollanda'da doğdu, dünyaya yayıldı. Yayılmasının tek nedeni mukaddes kitap'taki bilgiyi insanlara öğretmek değildi: din baskısından da kaçtılar. Örneğin...
Ortodoks Rusların baskılarından bıktılar: 1880'den itibaren Kuzey Amerika’ya göç ettiler.
Kırım. Kars gibi bölgelerden ABD'ye giden 9 bin Mennonit. Rusya'daki arazi ve iklime benzer yerler aradılar: ve bunları Kansas ve Nebraska'da buldular.
Yanlarında altın değerinde hazineleri vardı: buğday!
Her aile yanında, birkaç kilo arasında değişen tohumluk buğday getirmişti.
Bu: kışa-kuraklığa dayanıklı, mevsim ortasında olgunlaşan, başakları tüylü, rengi kırmızı olup, tanesi kabuğundan zor ayrılan sert dokuya sahip tahıla ABD'de. “Türk buğdayı” adı verildi.
Bu; dünyanın en eski Kavılca/kabulca buğdayı idi.
ABD'de 1896-1897 kışı çok sert geçti: ve sadece Türk. Big Frame ve Currell buğdayları hayatta kalabildi.
Bu: Türk buğdayı Kavılca’'nın ABD'de tanınmasına yol açtı. Amerikalı tarım uzmanları 1902'de test edilen türler arasında Türk buğdayı/Kavılca’nın rekolte, soğuğa, genel hastalıklara karşı dayanıklı, kalite açısından en iyi tür olduğunu belirlediler.
Fakat. Bir sorun vardı; altın değerindeki Kavılca'nın yeterli tohumluk buğdayı yoktu. Bunun üzerine ABD'de. Türk buğdayı ıslah çalışmaları başladı.

ALTIN DEĞERİNDE
İlk güvenilir 1919 mahsulü ölçümlerine göre: Nebraska’da buğday ekilen alanların yüzde 83'ünde. Kansas'ta yüzde 82'sinde. Colorado'da yüzde 67'sinde. Oklahoma'da yüzde 69'unda ve Teksas't3 yüzde 34'ürıde Türk buğdayı ekildiği belirlendi.
33 eyalette ekiliydi. Bu, önemli bir rekordu.
1939'da yapılan bir araştırma: soy seleksiyonu ile Türk buğdayından elde edilen 16 yeni tür oluşturuldu. Ancak...
Nebraska’da dağıtımına başlanan 60 No'lu Nebraska. Türk buğdayı ile benzerlik göstermesine karşın daha geç olgunlaşıyordu. Keza...
Cheyenne. Türk buğdayına göre daha kısaydı ve samanı sertti. Vs.
Uzatmayayım...
Amerika'daki Nebred. Blackhull. Scout. Centurk gibi melez buğdayların soy kütüğü Türk buğdayına dayanıyordu.
Bitmedi...
Japon bilim insanları. Daruma adlı yerel buğday çeşitlerini Türk buğdayı/kavulca'yla melezleyerek yüksek verimli Norin 10 çeşidini geliştirdi.
Devreye Rockefeller Ailesi girdi. “Verimli tohum" aldatmasıyla “ari tohum ırkı" yarattırdı. Norin 10 ve Brevorile buğdayların kromozomlarıyla oynayarak laboratuvarda melezleme yaptı.
Bu hibrit buğdaylar Meksika/Sonora bölgesinde ekildi. Kimyasal gübre ve zirai ilaçlar sayesinde üretim artışı üç kat oldu!
-Sapının kısalığından dolayı- bu buğdayımsı “Cüce buğdaylar" Pakistan ve Hindistan'a da ihraç edildi: üretim rekoru kırıldı.
Dünyanın verimli tarlalarının, buğdayların kimyasal gübrelerle, zehirli ilaçlarla tanışma dönemi başladı. Tehlikenin farkında değillerdi.
Buğdayın genetiğiyle sürekli oynandı: ortaya çıkan "buğdayımsı* bir şeydi! Kavulca artık tanınmaz haldeydi...

ASIL MESELE BU
"Türk buğdayı/kavulca...
Yıllar sonra genetiği değiştirilmiş halde anayurdu/Anadolu'ya döndü!
ABD. "ihtiyaç fazlası" diye "yardım" adı altında bu buğdayımsı ürünü Türkiye'ye soktu.
Kısa zaman sonra ABD'den hibrit tohumlar geldi. Ardından...
Binlerce yıllık Anadolu'nun -neredeyse tüm- tarımsal topraklarını zamanla öldürecek: sentetik kimyasal gübreler ve bitki hastalıklarına karşı kullanılan zehirler Türkiye'ye dolduruldu. Türk köylüsü -meselenin farkında değildi- mutluydu: Amerikan patentli tohumlar, gübreler, ilaçlar ürün rekoltesini artırmıştı.
II. Dünya Savaşı bitmişti: ama savaş sanayiinin ortaya çıkardığı nitrojen bombası, nitrat gübresi; sinir gazı böcek ilacı Anadolu topraklarını zehirliyordu.
ABD bunları kullanmaya Türkiye'yi mecbur bıraktı. Başbakan Menderes'in imzaladığı 1956-57 tarım anlaşmalarına göre hangi tarımsal ürünün yetiştirileceğine ABD karar veriyordu!
ABD dayatmasına karşı çıkan "Tarhana Osmanlar" (Osman Nuri Koçtürk) gibi bilim insanları veya TÖS. DİSK gibi öğretmen-işçi örgütleri dinlenmedi.
Maalesef... ABD'ye boğazından bağlandı Türkiye!
Bugün...
Türk buğdayı/ kavulca -çağımızda hızla artan çölyak hastalığının sebebi- glüteni çok az bulundurması nedeniyle altın değerini koruyor. ("Cüce buğdayın tek sorunu glüten değil: kan şekerini de hızla yükseltiyor. Vs.)
Kavulca -bir avuç insanımızın büyük emekleri sonucu- bugün sadece Kars'ta yetiştiriliyor.

CENTURK
Rusya, 1972'de kendi stoklarını takviye etmek amacıyla ABD'den 400 milyon kilo sert kırmızı kış buğdayı satın aldı. Bu buğdayın büyük bölümü, orijinal Türk buğdayı Kavılca’dan elde edilen türlerin karışımıydı. Colorado, Illinois, Kansas, Nebraska, New Mexico, Oklahoma, South Dakota ve Texas Tarım Deney istasyonları ile ABD Tarım Bakanlığı Tarımsal Araştırma Kurumu, 1971'de Türkiye buğdayının bu ülkedeki yüzüncü yılını kutlamak amacıyla "Centurk" adlı yeni bir türünü piyasaya sürdü. ABD'nin özellikle orta batı bölgelerinde bu türün ilk üretimini anmak amacıyla kutlamalar yapılır. Türkiye'de ise, geleneksel olarak bulgur olarak tüketilen ve lahana sarması, süt çorbası yapılan Kavılca’nın tarı¬mı ne yazık ki durdu. Çünkü hasadı günümüz koşullarında çiftçiye zor geliyor, tanesi kabuğundan zor ayrılıyor, unu tek başına iyi ekmek olmuyor ve bulgur yapımı zahmetliydi. Birkaç çiftçinin ambarında yok olacağı günü bekliyordu. Ancak Kavılca’nın kaderini bir avuç insan değiştirdi. Bir grup gönüllü tarafından Kars'ta 2006'da keşfedildi. Sayısı beşi geçmeyen çiftçi ambarından, son Kavılca’ tohumlan satın alınarak toplandı. Daha fazla sayıda çiftçi bu atadan kalma çeşi¬din ekimi için ikna edildi. Toplanan tohumlar yüzer kilolar halinde dağıtıldı. Bu¬gün Kars'ta iki yüzün üzerinde çiftçi, toplam yüz tondan fazla Kavılca’ üretiyor. Kavılca’, endüstriyel buğdaylara karşı yiğit bir mücadele veriyor.
Not1: Dünyada ilk kültüre alman buğday türleri "Einkorn" ve "Emmer" buğdaylarıdır. "Einkorn" (Triticum monococcum) ve "Emmer" (Triticum dicoccum) buğdaylarına Anadolu'nun en eski yerleşimlerinden Diyarbakır Çayırönü'nde M.Ö 7 binde rastlandı. Konya Çatalhöyük, Burdur Hacılar kazılarında ekmeğin ilk kimler tarafından yapıldığını yanıtlayan bulgular bulundu. Kastamonu'nun siyezi ile birlikte Kars'ın Kavılca’sı da bu antik buğday grubu içinde yer alır. Siyez, Kavılca’ ile akraba olsa da görünüş bakımından daha çıplaktır. Bu nedenle de Karslılar, siyeze "cıbıl arpa" der. Kavılca’, siyezin daha çatallısı anlamında "çatal siy ez" adını da alır.

Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 33 - kırmızıkedi)Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 33 - kırmızıkedi)
Zeynep Şimşek, Şeytan Tüyü'ü inceledi.
20 Şub 23:23 · Kitabı okudu · 5 günde · 9/10 puan

Savcı yardımcısı Cameron Lynde, bir cinayetin tek tanığıdır. Ajan Jack Pallas ise bu cinayet davasını soruşturan FBI ajanıdır. Özel Ajan Jack Pallas yıllar önce, beceriksizliği yüzünden kariyerini mahvettiği gerekçesiyle, savcı yardımcısı Cameron Lynde'i ulusal televizyonda rezil eder ve Cameron yüzünden Nebraska'ya sürüldüğünü düşünmektedir. Aradan birkaç yıl geçtiğinde bu cinayet sayesinde ikisinin yolları tekrar kesişir. Bu karşılaşma, üç yıl önce ilk adımlarının atıldığı ama arada yaşanan olaylarla devamı gelmeyen duygularının açığa çıkmasına neden olur.

Kitabın dili çok akıcıydı. Bu yönüyle bayağı hoşuma gitti gereksiz uzatmalar yoktu anlayacağınız. Biraz romantik, biraz polisiye, biraz komedi karışımıydı. Okurken kitabın belli bir kısmından sonra katilin kim olduğunu biz biliyorduk. Acaba bizde mi bilmeseydik diye düşünmedim değil. Yani polisiye yönü biraz daha baskın olsaydı daha çok hoşuma giderdi diye düşünüyorum. Ama bunun dışında kitaba bayıldım Karakterler ise çok eğlenceliydi. Jack ve Cameron diyalogları bayağı keyifliydi ama favori karakterlerim Cameron' ı korumakla görevli polis memurları Kamin ve Phelps oldu Uzun zamandır yan karakterlerden bu kadar sevdiğim olmamıştı
Bir solukta bitireceğiniz tatlı bir kitap bence.

failimuhtar, bir alıntı ekledi.
 03 Ağu 2017 · Puan vermedi

İki fotoğraf gönderiyorum sana.
Birini bir dergiden kestim,
1919'da Amerika'da çekilmiş, Nebraska'da,
bir zenciyi linç edenlerin, yakanların yüzlerini göreceksin,
ama seni bilirim dostum,
o yüzlerin arkasında gizlenen filigranlı hışırtıyı hemen duyarsın
ve geceye nefretin beyaz karıncalarını dağıtan
kutsal alevi hemen hatırlarsın

Bizim kelimemiz sevgidir,
ama sözlükte nefret daha önce gelir;
elinde çiçeklerle fotoğrafçıya poz verenlerden,
bu eşsiz fırsatı kaçırmamak için başını uzatanlardan,
plajda resim çektirir gibi kasılanlardan nefret et,
bunlar zavallı kuklalardır diye düşünme,
zavallılar bir zenciyi yakabilir belki,
ama tarihin sayfalarına et kokularıyla burun buruna geçmez.
Bu alçakların köpekliği yüreklendiriyor ustalarını, nefretimiz onların arasından süzülüp sevgiye dönüşecek.

İkinci fotoğraftaki katillere biraz daha acıyarak bakabilirsin.
Vietnam. 1965. Bir Amerikan müzikalini seyreden askerler.
Akıtılmış kanları su diye kullanan pirinçlerin üstünde çektirmişler bu fotoğrafı.
Kimbilir, belki başka bir müzikali seyrediyorlardır bugün Kamboçya'da,
yarın bir başka ülkeye taşınacaklardır;
milyarlarını çoğaltmak uğruna bir Bob Hope
ulusal kıyafetler giyerek güldürmek için onları
arkalarından o ülkeye taşınacaktır.
Kulakları çığlıkları duymayacaktır artık,
kolları bağlı beş yaşındaki çocukların şakaklarına namlu dayarken
"Amerikan hayat tarzı"nı yansıtan espriler patlatacaklardır.
Asya ormanlarının yeşil yapraklarından dolar süzülmesine yardımcı olacaklardır.

Sevgili dostum,
benim mektubum değil, bu fotoğraflar birer hançer olsun sana, dünyanın acısından renk kapan birer hançer.
Tükür bu fotoğraflara, duvarlarını kazımaya başla, taşa sürünen bıçağın sesi bir dinamit gürültüsüne dönecek göreceksin,
içindeki inilti bile haykırış olarak yükselecek dudaklarından.

Güneş Topla Benim İçin, Ülkü Tamer (Sayfa 205 - 206)Güneş Topla Benim İçin, Ülkü Tamer (Sayfa 205 - 206)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
17 Oca 2017 · Kitabı okumayı düşünüyor

Ölüm Audi Kullanır – Kristian Bang Foss
Eskiden sıradan mı sıradan, dümdüz bir hayatım vardı.

Kopenhag’da Sara ve Amalie ile birlikte bir dairede otururdum.

Akşamları Amalie’yi yatırdıktan sonra televizyon karşısına geçip
oturduğumuzda ben koltuktan kalkarsam Sara hemen sorardı,
“Ne var, ne yapacaksın?”

Geceleri işemeye kalktığımda bile sorardı Sara, “Nereye gidiyorsun?”

“Amalie’ye bakacağım, uyuyor mu?” derdim.
“Kahve yapacağım, yürüyüşe çıkacağım,” derdim.

Ben çok yürürdüm, dışarı çıkıp hava almak isterdim.
Böyle yapınca şişmanlamaz, kilo almazdım.
Ama aradan zaman geçtikçe ve ben caddelerde yürüdükçe insanlar
bana bakmaya başlarlardı. Ben de iki kroncu dilenci, sokak şarkıcısı
Sören ya da devamlı caddelerde yürüyenlerden biri ile birlikte caddelerin
ayrılmaz bir parçası olmaya başladığımı düşünmeye başlar,
caddelerde daha az yürürdüm.

Ama aradan bir ay bile geçmeden göbeğim çıkardı;
... ve yeniden caddelerde yürümeye karar verirdim. “Senin bu yürümelerin bitmeyecek mi hiç?” derdi Sara bana.

Benim kendimi caddelere atma isteğim onun sinirini bozmaya başlamıştı.

Artık birbirimizin asabını arada bir değil, sürekli bozuyorduk.
Ve Amalie daha dört yaşına bile gelmemişken,
birbirimizin sinirlerini alt üst etmek doğru bir tutum değildi tabii.

Amalie benim kızım değildi. Onun sözde biyolojik babası psikoza girmiş
ve bir daha aynı eski adam olamamıştı.

Şimdi Hare Krishna’ya katılmış.

Bir keresinde, üstünde turuncu ehramla ve elinde bir tefle,
hoplayıp zıplayarak dans ede ede karşıma gelmişti alışveriş caddesinde.
Hatta bana bir de küçük bir kurabiye vermişti. O kurabiyeyi yemek istememiştim.
Onu gördüğümü Sara’ya hiç söylemedim. Neden söylemediğimi sormayın.
Tabii, benim onu caddede görmem ve onun bana bir kurabiye vermesinde
yanlış bir şey yok; ama nedense onun hakkında konuşulmazdı evde.

Arada bir, “İnşallah irsî bir şey değildir,” diye düşünürken yakalardım kendimi.
Böyle olunca da “Keşke Amalie’nin babası ben olsaydım,” diye düşünürdüm;
ama böyle de düşünülmez tabii. Onun babası ben olsaydım
Amalie de Amalie olmazdı, değil mi?

Görüyorsunuz değil mi ne demek istediğimi?
İşte ben bunu demek istiyorum.

Bu yüzden bu tür şeyleri fazla düşünmezdim.

Amalie bana baba derdi.

O gün yine bir sandviç yemiş, çalıştığım reklam ajansındaki işime
saat yarımda gelmiştim. Aynı gün bir müşteriye sunulması gereken
kampanyayı hazırlamak için sadece iki saatim vardı.
Haakon, nedense benden nefret ederdi.
O gün iki ayağımın bir pabuca girdiğini bile bile, yüzüne yapıştırdığı
o hınzır tebessümüyle masamın etrafında akbaba gibi dolaşıp duruyor,
dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu.

“Sunum nasıl gidiyor?”

“İyi gidiyor Haakon.”

“Süper, sabırsızlıkla bekliyorum, bakalım ortaya ne çıkacak?”

“Sabırsızlıkla beklediğine pek emin değilim.”

Haakon gidip masasına oturdu, elindeki tükenmez kalemin düğmesine
basarak oynamaya başladı, klik, klik, kliklik, klik, klik.

Aslında onun benden neden bu kadar nefret ettiğini biliyorum galiba.

Benden nefret ediyordu; çünkü birkaç yıl önce firmamızın düzenlediği
bir yemekte içkiyi fazla kaçırıp bana bir sırrını vermişti. Çok özel bir sırdı,
hani şu yorganın altında kalması gereken cinsten bir sır.
Tam olarak neydi o sır hatırlamıyorum; ama yüzünü yüzüme iyice
yaklaştırmış, reklamcı gözlüklerinin camının arkasındaki gözlerinden
yaşlar aka aka bir şeyler anlatmıştı.

Onun bir sırrını biliyor olmam, onu ele verecek bazı bilgilere sahip olmam,
zayıf bir anında zayıf davranmış olduğunu bana anlatması
benden nefret etmesi için yetiyor da artıyordu bile.

Maalesef böyleydi işte.

Klik – klik, klik, klik, klik – klik.

Ajanstaki çalışma keyfimize şu an için yaptığı tek katkı bu klik-klik’lerdi.

“Haakon, rica etsem şu klik-klik’lere bir son verir misin?”

“Rahatsız mı ediyorum seni?”

“Evet.”

“Özür dilerim, ben klik-klik yaparken çok daha iyi düşünüyorum da.”

Haakon klik-klik yapmaktan vazgeçti.
Ben de kendimi garantiye almak için iPod’umun kulaklıklarını takıp
Bruce Springsteen’in Nebraska parçasını dinlemeye başladım.
Tam o anda telefonum çaldı. Arayan Sara’ydı.
“Unutma, bugün saat birde Amalie’yi çocuk yuvasından alacaksın,” diyordu.

“Unutmadım,” dedim. Yalan söyledim,
Amalie’nin yuvasına doğru çoktan yola çıktığımı söyledim.

Amalie’yi yuvadan alıp birkaç saatliğine yanımda ajansa getirecektim.
Müşteriye sunulacak olan kampanya fikrini de yolda bulurdum nasılsa.

Sara’yı yuvadan erken almamın nedeni, yuvada görevli pedagoglara
ülkenin en büyük hastanesi Rigshospital’in psikologu tarafından
kriz yardımı verilecek olmasıydı.

Kolay değil, yuvanın bilançosu gazetelerde sert eleştirilere maruz kalmıştı.

Aslında iki ayağım bir pabuca girmiş olmasa, daha fazla zamanım
olsa böyle bir şeyi düşünüp medyada izleyerek adam akıllı dalgamı
geçebilirdim ve çok da eğlenirdim.

Amalie’nin yuvasına arabayla gittim. Vardığımda saat biri beş geçiyordu.

Pedagoglardan biri üç ayaklı bir tabureye oturmuş ağlıyor,
bir diğeri ise ağlayan pedagogu omzunu okşayarak teselli ediyor,
beş dakika geç geldiğimi ima eden şikâyetçi bakışlarla beni süzüyordu.

Amalie ise bir köşede bir kızla kavga ediyordu;
Hans Bellmer figürlerine benzeyen, bir kolu olmayan
bir oyuncak bebeği çekiştirip duruyorlardı.

Kız sonunda Amalie’nin elinden bebeği çekip aldı.
Bebeğin tek kolu uzanmış olarak duruyor, sanki bebek Nazi selamı veriyordu.
Bebeği kapan kız, zaferini kutlamak için bebeğin kafasını ısırmaya başladı.

Amalie’yi kucağıma aldım, eşyalarını toplayıp ağlayan ve
ağlayanı teselli eden pedagoglara veda edip arabaya bindim.

Büroya geri döndüm, Amalie’nin önüne bir tomar kâğıt,
bir kutu keçeli kalem koydum; resim yapmasını istedim.
Kim bilir, belki babasının hazırlayacağı kampanyanın fikrini de o bulabilirdi.

Haakon ortalıkta görünmüyordu.

Hazırlayacağım sunum ise önemsiz, sıradan küçük bir kampanya ilanıydı.

Belediye meclisi üyelerinin götünden hiç ayrılmayan bir sahtekâr,
belediyeden hatırı sayılır miktarda para almış; bu parayla da
şehir merkezindeki Ködbyen adlı sergi salonunda
“Kültürler Sanatla Buluşuyor” başlıklı bir fuar düzenlemişti.

Benim tek yapacağım şey ise, fuarın tanıtımında kullanacağı
bir afiş tasarlamaktı. Ama aklımda hiçbir şey yoktu. Beynim tamamen
boşalmıştı sanki. Hem ayrıca, adamın düzenlediği sanat fuarına karşı
olan antipatimi de paketleyip koyacağım bir yer yoktu.
Kültür sahtekârı ile bir kez karşılaşmıştım.
Gözleri fıldır fıldır oynuyor, konuştuğu kişinin gözüne bakamıyordu.
Bunları gördükçe ve düşündükçe tüylerim diken diken oluyordu.

Ben bunları düşünürken Amalie de birbiri ardına yaptığı resimleri
masanın üzerine yaymış, yeni bir resim çizmeye başlamıştı.

Resimde kâğıdın sol üst köşesine çeyrek olarak yerleştirilmiş güneşten
ışık huzmeleri yayılıyordu.

Sanat fuarının adı “Çapraz”dı.

O an aklıma sakar bir fikir geliverdi.

Hemen “spagetti yemek” sözcüklerini google’ladım; karşıma iş adamına
benzer bir tipin tek bir spagettiyi yutmaya çalıştığını gösteren bir resim çıktı. Mükemmel. Biraz daha google’ladıktan sonra bu kez de sanki birini
öpecekmiş gibi burnunu uzatan türbanlı bir Sih resmi ile karşılaştım.

Her iki fotoğrafı da bilgisayarıma indirdim.
Fotoğrafların çözünürlülüğü de beni kurtaracak yükseklikteydi.

Ve ben çalışmaya başladım.

Sonuç: Beyaz bir adam ile türbanlı bir Hintlinin aynı spagettiyi
iki ucundan yutmaya çalıştıklarını gösteren bir resim.
Tıpkı Disney klasiklerinden “Leydi ile Sokak Köpeği” gibi.

Ama tabii ne demişler, “Her şey gönlünce olmaz.”
Aslında özellikle bu tasarım için manken kullanıp fotoğrafları kendim
çektirsem iyi olacaktı tabii.

Şimdi geriye sadece o fıldır gözlü sahtekâra bu afişi beğendirmek kalıyordu.

İndirdiğim fotoğrafların telif hakkı falan hiç umurumda değildi.

Sıçmışım telif hakkına!

Fotoğrafları biri İtalyan, biri Amerikan iki ayrı web sayfasından indirmiştim. Fotoğrafların izinsiz kullanıldığının ortaya çıkma ihtimali neredeyse sıfırdı.

Bir de şehirdeki evsizlere dağıtılmak üzere, önünde
“Çapraz – Sanatın anavatanı yoktur” yazılı tişörtler hazırlattıracak ve
bunları evsizlere dağıtacaktım.

O günlerde evsizler çok modaydı. Evsiz olmak ya da bir evsizi tanıyor olmak,
hatta evsizler gibi giyinmek moda sayılıyordu.

Kültür sahtekârı, fikrimi öyle beğendi ki neredeyse yutacaktı.
Çok provokatif bulduğu çalışmamın aslında son dakikada çalakalem
ve baştan savma yapılmış bir iş olduğunu fark edememişti.

Benim başarısızlığımın an meselesi olduğunu düşünen ve
fırsat kollayan Haakon ise neredeyse sinirinden kuduracaktı.

Ben sunumu yaparken ondan Amalie’ye göz kulak olmasını istemiştim.

Geri dönüp de projenin kabul edildiğini söylediğimde Haakon’un suratına
öyle sahte bir gülümseme yayıldı ki zavallı Amalie bile ağlamaya başladı.

Günün geri kalan kısmında ajansta durmadım,
Amalie ile birlikte eve döndüm.

Yolda akşam için yiyecek bir şeyler aldık ve Sara gelmeden,
Amalie ile birlikte akşam yemeği hazırladık. Çok güzel bir akşam oldu.
Yemeğimizi yedik. Amalie’nin uyku öncesi kitabını okuduktan sonra
televizyonun karşısındaki koltuğa oturup bir kadeh kırmızı şarap içerek
geceyi tamamladım. Keyfime diyecek yoktu.

*

Aradan bir ay geçmişti ki foyam ortaya çıktı.

Afişte kullandığım fotoğraftaki şişman iş adamı aslında iş adamı
falan değil, İtalya’daki faşist bir derneğin başkanıymış.

Hıyar bir gazeteci adamı fotoğrafından tanımış.
Ondan sonra olanlar oldu tabii.

Danimarka-Hint Dostluk Derneği’nden bir yetkili de, şikâyetlerini dile
getirerek neredeyse herkesin kendilerinden özür dilemesini istedi.

Kültür sahtekârı ise sinirden deliye dönmüştü.
Öyle ya, adamın tüm iyi niyetiyle, kültürler arasında köprü kurmak için
belediyeden para alarak düzenlediği kültür-sanat fuarının içine sıçmıştım.

Ben ise adama “Sanat mutlaka her zaman iyi mi olmalıdır?”
sorusunu sormuş, “Reklamın iyisi kötüsü olmaz; bak ne kadar ses getirdi işte,” dediysem de adamı sakinleştirememiştim.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, o İtalyan faşist kabile şefi de fotoğrafı çeken
adamla kol kola girerek Kuzey Avrupa’daki bu önemsiz olay üzerine,
reklam ajansı aleyhine tazminat davası açmıştı.

2008 yılının ortalarında, ekonomik krizin yeni başladığı günlerdeydik.
Reklam ajanslarında herkesin işi sanki pamuk ipliğine bağlıydı.
Bizim ajansın şefi de, işten adam atmak için eline
altın bir fırsat geçtiğini düşünüyordu.

Mac’imi toplayıp iş arkadaşlarıma veda etmek zorunda kaldım.
Haakon ise sanki çok üzülmüş gibi timsah gözyaşları dökmüştü.

(…)

Ölüm Audi Kullanır, Kristian Bang Foss (Dante Kitap - Çevirmen: Sadi Tekelioğlu)Ölüm Audi Kullanır, Kristian Bang Foss (Dante Kitap - Çevirmen: Sadi Tekelioğlu)