• Peki bnçen swni nasıl affedicem?
    Affedebilecekmiyim hımsen söyle!
    Kalbim hep buruk...
    Elden ne gelir ki. Oysa kalbimi bir ömür sana vermiştim.
    Naptım ki ben sana. Neden demedin ki beyza neden bitirdin?
    Neden ha hiç mi merak etmedin?
    Bari deseydin oh kurtulrum orospuydun zaten deseydin sapıktın deseydin.
    Hep dedin hala diuosun. Gene deseydin ne olur?
    Yeter ki susma.
    Sahş hiç mi merak etmedin..
    Ölmek istedim ya yeminlen.
    Hiç mi merak etmedin. Arasayfun kırsaydın parçalasydın kalbimi. Söylediklerini unıymsya çalışıyom hep senin için. Yazarken bile hissediyorum kalbimi acıttığını. Kalbim çok acıdı ueminlen. İlk kez fe o küfrü ettin o gece zaaten ölmüştüm. Hiç bu kadar kırılmamıştım. Oysa o kadwr mutluydum mi o zamanlar. Ne kadar anlayışlı iyi demilyim. Asla üzmez demiştim. Neden üzün ki. Zaten bu ilişki ilişki deneye 100 şahit gerek. Sürmezdi ki olmadı ki zaten. Olsa eminim daha çok üzersin kğfürlerinle. Sana femiştim oysa cinsellikle alaklı şeylere tahammül yok demiştiim. Oysa hiç değer vermedin ki düşüncelerime hep alaya aldın beni. Kocam olamazdın ki zaten benim dua bu değildi ki zaten. Zaten olamzdık sen o güzel canını hiç sıkma valla bak. Üzülme ağlama. Hep vicdansız kırıcı ol. Şerefsiz drdim evet. Neden diye sormadın neden ki. Sen ne bileceksin ki ben ilkokulda hatta lidede de decam etti. O yaşadıklarımı bilemedin ki hiç. O yüxden bem bitirdim seni. Gerek yok zaten hep böle uzaktan sev. O çok güzel ama. Birgğn sevişmek öpüşmek istersen var ya işte o çook zor. Çünkğ ben artık senş istemiyom. Karşııksız bi yere kadardır. Belki de istiyosun beni. Ama bçlemezsin. Hem de hiç bir şeyimi. Öğrenmed e. Beni hep oo ve sapık bil yçtamam mı. Asla ne sana ne başkasına. Neyse. Bu böyle bakalım nereye jadar uzar. Çek bakalım acıların en alasını. Bitti..
  • KİTABA ÇELME
    2 Mart 1995
    Fransız Televizyonu’nun ilginç bir âdeti var: Öğleden sonraki haber bültenlerini sunarken, sunucunun yanına bir yazar konuk olarak oturuyor; haberler, o yazarla söyleşilerek sunuluyor; bu arada, yazarın o sırada yayımlanmış olan kitabı da -roman, deneme, inceleme vs- seyirciye tanıtılıyor. Şu işe bakın, kitabı yaygınlaştırabilmek için, yazarları haber bültenlerine çağırıyorlar.

    O kadar mı, hayır: Sözgelişi denizcilikle ilgili bir program; (Thalassa) çeşitli röportajlar, kısa belgeseller vs. bitti mi, sıra denizcilikle ilgili kitapların, onlar tanıtılıyor. Bilimsel yayınlarda da, hâttâ açık oturum, talk show gibi programlarda da, keyfiyet bu! Neyle ilgili olursa olsun, mutlaka sonunda konuyu derinleştirebileceğimiz kitapların tanıtımına bağlanıyor. Zaten hareket noktası da bu; TV5’i yönetenlere göre, çeşitli konuları ne kadar ünlü uzmanlarla ele alsalar da, o kısa süre içinde seyirciyi doyurmayacaklarını; meselenin iyice kavranılması için, ilgili kitapların irdelenmesi gerektiğini biliyorlar. Bizde görsel media, taşra tuluat tiyatrosu düzeyinde olduğu halde, ‘kültür hizmeti’ verdiğine inanıyor ya; onlarda, hayır: Görevlerinin, kültürün kalabalıklara ‘kitaplarla’ aktarılmasında yardımcı olmaktan geçtiğine inanmışlar.

    Yâni televizyon, kitabı rakip saymıyor, onun eksiğini kapatacak, onu tamamlayacak bir ‘uzantı’, yararlı bir ‘tamamlayıcı’ sayıyor. Galiba doğrusu da bu!

    Osmanlı’nın son döneminde, Jöntürkler’in yurtdışın- dan yayımlayıp gönderdikleri kitapların, dergilerin hukuk dilindeki adı, biliyor musunuz neydi? Evrak-ı mu- zırra, yâni ‘zararlı evrak!’ Cumhuriyet yönetimi, bu geleneği devraldı, elhak o da elinden geleni bu yolda ardına koymadı; bol bol kitap yasakladı, dergi kapattı, yazar tutukladı. Hiç unutmam, çocuktum; İzmir’de Ke- meraltı’ndaki Etiman Kitabevi’ne girip, büyük bir saflıkla, Nâzım Hikmet’in kitaplarını sormuştum; kitapçı, büyümüş gözlerle sağına soluna bakıp, beni kovmaktan beter etmişti; meğerse bu kitaplar yasak, yazarıysa hapisteymiş; nereden bilebilirdim ki!
    Uzatmaya ne hacet, yaşadığımız bütün ‘ara rejim- ler’de kitap, kalaşnikof ve dinamit lokumu ile aynı tehlikeli düzeyde, beraber zikredildi; okumak üzerine yaratılan tedhiş havası öylesine boğucuydu ki, Anadolu kitapçıları korkudan işi oyuncakçılığa, kasetçiliğe ya da tuhafiyeciliğe döktüler; neticede, bir ara on binlere, yirmi binlere yükselen kitap tirajları (siz bakmayın, o palavra ‘yeni’ basımlara) iki binlere, binlere düştü; demokrasi ve hürriyet bahsinde, ağızlarını açtılar mı, mangalda kül bırakmayan partiler ve iktidarlar, hiçbir zaman keyfiyetten şikâyetçi görünmediler; durumu düzeltmek için bir şey de yapmadılar.

    Bir-iki yıldır, yayıncılığımızda bir kımıldama, kitap satışlarında bir artış hissediliyor; yazılı ve görsel media, alelusul dikkati en hafif, en sabun köpüğü ya da en torpilli kitaplara çekse de; yayınlardaki çeşitlenme, satış eğrisindeki yükseliş hem cesaret verici, hem de sağlıklı. Ama nazar değmesin mi, diyeceksiniz?..

    Değdi bile! Yönetimlerin, ekonominin hâl-i pür-me- lalini gerekçe göstererek, kâğıt ve karton fiyatlarına üst üste zam yapması yetmezmiş gibi; bu defa da kitaplardan alman KDV oranı, yüzde birden ansızın yüzde sekize yükseltildi; sizce kitabı yaygınlaştırmak için hiçbir çaba sarf etmeyen yönetimlerin, piyasa biraz kımıldayınca böyle bir tedbire gitmesi neyin işaretidir? Cumhuriyet yönetimlerinin de iddiası aksine, kitaba dergiye ev- rak-ı muzırra gözüyle baktığının mı?

    Elâlem televizyon haber bültenlerini verirken kitap ve yazar tanıtımı yapar; çoğu Avrupa ülkesi, sözgelişi Portekiz, Danimarka, İrlanda, Norveç, İngiltere, kitaptan hiç KDV almaz iken (oecd, 1991 Ocak istatistikleri); biz yazarı da kitabı da, hâttâ bütün sanatı ve kültürü de bir tek kanalın (TRT2) imkânlarıyla sınırlıyor; KDV oranım da, birden sekize yükseltiyoruz.

    Acaba neden, yoksa ‘çağdaş uygarlık seviyesi’ bu mu?
    Attila İlhan
    Sayfa 209 - İş Bankası
  • Dışarılar ne güzel demiştin.

    Ayaklarımı özledim, demiştin.

    Çıkınca dağlara gidelim demiştin.

    Kirpiklerin açıldı, kapandı
    Gelinlikler içinde bir kız
    Sivilceler içinde bir oğlan
    Gözyaşı beşiği odalar
    Hayal salkımı iki çocuk
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı, kapandı
    Derinlerde iki baba masalı
    Sır tutmuş iki anne
    Yaşlandıkça bizden masum
    Yaşlandıkça bir özür duası
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin---
    Bir bahçe dolusu gülhatmi
    Belikleri çözülmemiş kar uykuları
    Acemi bir denız sevinci
    Gövdende boncuklanan gökyüzü
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı---
    Kömür kokularıyla dolu yalnızlıklar
    Şekerli sudan yapılmış iki çocuk ağıdı
    Ölümün sokaklardan taştığı bir şehir
    Çocuklarının ders çalıştırdığı bir gül anne
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı, kapandı
    Yoksulluğa gülümseyen yaşama büyüsü
    Gelişini şiirlerle karşılayan odalar
    Gençlik Parkı'yla Hayvanat Bahçesi arasında
    Misafir ağırlayan bir yorgun gurbet
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin---
    Rüyalarından yapılmış bir oğlan
    Arzularından doğmuş bir kız
    İki güzellik elifi emellerinden
    Elleri canında yaşama sevinci
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı---
    Gülüşü buğday tozu bir baba
    Süt kokularından bir anne hasreti
    Bir ellerinde zeytinyağı bir ellerinde peynir
    -Ben, işten okula gidiyorum akşam soğuğunda--
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı, kapandı
    Yabancı bir gökyüzündeyiz
    Geldiğimiz yerler çoktan ölü toprağı
    Yeni insanlar seviyoruz
    Hepsi yüzlerinde senin güzelliğin
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin---
    Pata eteklerinde yatıyor, Zeytin başucunda
    Kimi seviyorsan acısı sende kalıyor
    Harflerden bir yalnızlık yolların ucunda
    Kırk beş yıllık bir kavuşma
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı---
    "Ne düşünüyorsun Hatice"
    "Bilmiyorum ki"
    Ağzında sevdiklerinin cümlesiz güzelliği
    Dünyadan elini çekmiş bir sonsuzluk
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı kapandı
    Doktorlar bembeyaz susuyor
    Ben sana inanıyorum
    Ölüm yok dünyada!
    Son bir gök damlası ağzının burcunda
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin kapandı, kapandı
    İlaçlar bitti, uykular bitti
    Dudakların kurumuyor, ayakların şişmiyor
    Soracak sorumuz kalmadı
    Hepimizin canından yapılmış bir ölüm
    Girdi içeri:

    -Ciwan beni hatırlayana kadar yaşasaydım.

    - Ölecekmişim gibi ağlayıp durma öyle.

    - Tedaviyi neden kestiler ki?

    -Ölürsem çocuklarımı üzme.

    - İyi ki seninle yaşadım dünyayı...
  • İnanıyorum söylediğini candan söylediğine,
    Ama bugünkü karar yarın bozulur çok kez.
    Hafızanın kulu olmaz kararımız,
    Çabuk doğduğu için büyümeden ölür,
    Nasıl ki ham meyve dalında durur da,
    Oldu mu kendiliğinden düşüverir yere.
    Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak,
    En çabuk unuttuğumuz şeydir, ne yapsak.
    Tutku bitti mi, istem de biter gider,
    Ateşli sevinçler de kederler de
    Yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte.
    Sevincin en çok coştuğu yerde dert en çok yerinir,
    Bir dokunmada dert sevince döner, sevinç dertlere,
    Madem bu dünya bile yok olacak bir gün,
    Sevginin bitmesine insan neden üzülsün?
    Sevgi mi kaderi kovalar, kader mi sevgiyi?
    Daha kimseler çözemedi bu bilmeceyi.
    Düşen büyük adamı en sevdiği unutur,
    Yükselen züğürde düşmanları dost olur.
    Sevgi talihin peşindedir diyecek insan
    Bunca dost görünce büyüklere kul kurban!
    Başı darda olan dayanak aramaya görsün,
    Sözde dostları düşman kesilir bütün.
    Ama ilk düşünceme döneyim yine
    İsteklerimiz öyle çatışır ki kaderimizle
    Bütün kurduklarımız yıkılır gider.
    Düşünceler bizim, olaylar bizim değiller.
    Sen yine bir daha evlenmeyeceğine inan,
    İnancın değişir kocan öldüğü zaman.
  • Yaşar Kemal'den okuduğum ilk kitaptır kendileri, neden bu zamana kadar bekletmişim diye kızıyorum kendime.. Betimlemeleri o kadar canlı işliyor ki, ben Ağrı'da uyandım bu sabah.. Hiç bitmesin istedim, sonu çok fena bitti.. Yaşar Kemal' in kalemi o kadar güzel ki akıp gidiyor sayfalar, tasvir ettiği doğa, insan halleri o kadar gerçekçi ki Ahmed ve Gülbahar yanımdaydı sanki.. Sonu kötü biten hikayeleri seviyorum arkadaş, etkiliyor.. 1970te basılmış bir kitap 2018de beni böyle etkiliyorsa helal olsun demek lazım.. Artık yavaştan İnce Memed'e başlayabilirim :) kesinlikle okumadan ölmeyin ;)
  • Kitaba dair aldığım notları karıştırıyorum. Üç A4 kağıdının ön yüzü, aldığım notlarla dolmuş vaziyette. Arka yüzleri ise bir takım anlamsız fatura bilgileri ile dolu. Her bir hikâyenin başlığını yazarak hikâyeye dair düşüncelerimi not almışım. Notlar, bu haliyle kitaptan daha karmaşık ama çözümlemem şart. Kimi hikâye başlıklarının notları oldukça fazla sanırım onlara yoğunlaşmış olmamın yanı sıra pek muhtemel bir ihtimalle de beğenmiş olduğumun sonucuna varıyorum.

    Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Kırmızı kalemle (… VI.Cildi mutlaka oku.) özensizce alınmış bir not gözüme ilişiyor, aceleyle yazılmış olduğundan başları pek anlaşılmıyor. Bir düşüncenin beni rahatsız ettiğini hissediyorum. Notları bir kenara bırakarak hızlıca hazırlanmaya koyuluyorum. Üstümü aceleyle giyinip portmantoda asılı duran paltomla şapkamı üzerime geçirerek kendimi dışarıya atıyorum. Hızlı adımlarla yol alırken bir düşüncenin verdiği rahatsızlıkla bölük pörçük hatıralar zihnimde vuku buluyor. Hava oldukça soğumuş, sokak lambalarının yeterince aydınlatamadığı beton yığınlarını döverek ilerliyorum, paltomun altına gizlenmiş olan saatim oldukça geç bir vakti işaret ediyor, umarım şehir kütüphanesi kapanmamıştır diye söylenirken ağzımdan çıkan dumanla nedense havanın soğukluğunu kendisine hissettirmiş olduğumun düşüncesine kapılıyorum.

    Girişteki görevli kimliğimi istiyor, çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakika çok az bir süre, mümkün değil yetiştiremem ama bugün mutlaka bu kitabın detaylarına erişmem gerek! Üç dakikanın sonunda kitabı buluyorum, almama da müsaade yok. Sayfaları hızla çeviriyorum, bir alıntı dikkatimi çekiyor. “Allah da onu yüzyıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek, “Ne kadar zaman kaldın?” diye sormuş, o da, “Bir gün, belki daha az,” demiş.” Bir başka yerde, geçmiş, zamanın asıl dokusu olduğunu; zamanın hep geçmişe dönüşmesinden kaynaklandığı yazıyordu. Bunun gibi neredeyse üç bin cümle filan okuduktan sonra merakımın git gide arttığını, daha fazla hatta daha başka bilgilere erişme arzusuyla yanıp tutuştuğumu fark ediyorum. Kitap bitti içimi bir huzur kapladı ama öte yandan girişteki görevli beni bekliyordu, aşağıya inerken görevliye ne diyeceğimi, nasıl özür dileyeceğimi düşünüyorum. Mahcup bir gülümsemeyle başımı sallıyorum, görevli, gayet ilgisiz, “Bayım sanırım aradığınız kitabı bulamadınız, yanlış anlamayın ama buna çok memnun kaldığımı itiraf etmek durumundayım. Öyle ki acelenizden bugün geç çıkacağımı düşünüyordum.” gibi bir şeyler söyleniyordu ama benim zihnim durmuş vaziyette, şok haliyle saatime bakıyorum. Bir cildi bitirmiş olmama mukabil sadece sekiz dakika geçmişti.

    Girişte görevli kimliğimi istiyor çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakikanın yetmeyeceğini düşünüp gerisin geri dışarı çıkıyorum. Evden ayrılırken ki acelemin yerini sakinlik alıyor. Hafiften çiseleyen yağmurda yürümeye başlıyorum. Türlü türlü düşüncelere dalarken evden neden çıkmış olduğumu dahi unutuyorum. Sahi şu an neredeydim sokaklar ıssızlaşmaya, sesler azalmaya başlarken birden bir bağrış kopuyor, adeta geceyi korkutuyordu bu ses, ardından da bir silah ateş alacaktı. İstemsizce garip seslere doğru yol alıyorum, adımlarım yavaşlamaya, kalbimin gümbürtüsü ıssız gecede duyulmaya başlıyor, yerde paltolu bir adam yüzükoyun yatıyordu, hemen biraz ötesinde bir başka adam elinde silah hayretle etrafı süzüyordu, adamın cinayeti işlemiş olmaktan çok, yaptığı işin anlamsızlığına yandığını hissediyorum. Eli silahlı adam beni fark edince koşarak uzaklaşıyor. Ne yapacağını bilemez vaziyette yerde yatan adamı paltosundan tutarak çeviriyorum, çevirmemle sıçramam bir oluyor. Yerde yatan adam bendim. Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ise ben ölüyordum.

    Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Bir düşünce zihnimi deliyor adeta. Belli bir duruma ilişkin bir ayrıntıyı önceden kestirmenin, onun gerçekleşmesini önlemek demek olduğu sonucuna varıyorum ve bilgisayarımı açıp inceleme yazmaya koyuluyorum. Ama şu an okuduğunuz ise bir öykü!

    Öykünün içinde bir inceleme mi yoksa, ne dersiniz Yolları Çatallanan Bahçe’yi okumaya. Bense çok özel birine mesaj atacağım. Teşekkür etmek için.
  • Kitap benim beklentilerimi karşılamadı maalesef, ne yürüyen ölüler hakkında bir şey ögrenebildim nede korku ve heyecan yaşadım. Özelliklede ayaklarını yere sürüye sürüye yürüyen, kafasına bir şey yapmadıgınız sürece size saldırmaya devam eden bu şeyler ney, neden oluyor kafamda birçok soru işaretiyle bitti kitap. Yürüyen Ölüler hakkında 450 sayfa kitap okuyup onlar hakkından bir satır bilgi alamamak canımı çok sıktı. Belki kitabın diger serilerinde bunların cevabını alırım.