• Neden diye sorma.Hiçbir şey boş yere uğramıyor insana.
  • "Dillendirmek istemiyorum ama ben galiba öldüm. Canım, dillendirmesi mi kaldı, basbayağı öldüm işte. Senden gizlim saklım mı var Fehmi Efendi? Öldüm hem de kara toprağın altına girdim.”
    “Vallahi öldüğümü ta öğlene doğru tabuta konulunca anladım. O ne güzel bir sedir ağacı kokusuydu! Kızlığımı, anamın babamın çağını hatırladım. Bir kavak ağacını kestiydik de ben yerdeki ağacın en uç dallarını sevdikçe, ne bileyim, uçuyorum mu zannettim ne oldum, bir sevindim, coştuydum… Sonra oracıkta, kavak ağacının yanı başında anam bir keşkek pişirmekteymiş de biz evlatları onu beklemekteymişiz gibi oldu. Bu hayaller içindeyken bir kadın ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı ama nasıl ağlamak! Kimmiş bu, neden böyle ağlıyor, diye aranıp dururken bir de baktım ki bu ağlayan, ben değil miyim? Her şeyi işte, o anda anladım. Yüz yaşından sonra bile öldüğüne şaşıyor insan.”
    “Ben daha bir şey görmedim anacığım. Kendimi bilmesem veli olduğumu, bir kerametle dünyayı gezdiğimi zannedeceğim. Bizim İhsan Hoca Efendi Araf, Araf derdi, ora mıdır ki burası? Sanki toprağın altına hiç girmemişim… Şu fırıncılar yok mu şu kör olmayası fırıncılar! Sabahın seherinde mis gibi ekmek çıkarıp kokusunu ortalığa yayan cânım fırıncılar… Nefsim bir ekmek çekiyor ki sorma! Mezarımdan çıksam, gönlüm düştü, gözüm kaldı a yavrum, Allah’ını seversen bir somun ver, desem ne olur? Desem, o da korkudan altına kaçırmasa, sıcak sıcak bir küçük ekmeği verse yiyebilir miyim ki? Yiyemem, ah yiyemem! Yaaa… Şu toprağın iki arşın altında benim üzüldüğüm de bu. Ne işkembesine düşkün, ne sümdük karıyımdır ben! Kız, Mevlûde, sen hakikaten zırdelisin! Bir de sorgudan, sualden korkarsın…”
    “İlk zaman kendi derdime düşüp evlatlarımı da unuttum. Ama şimdi özlüyorum hepsini. Müftî’yi bile be… Kocalarımı mı? Hah hayyy!.. Allah senin iyiliğini versin Fehmi e mi! Güldürme beni şu kabir toprağında. Ne kadar ayıp! Hem bakalım kimin akıbeti ne ola…”
    “Yakup -ah, Yakup- şu saatte çoktan uyumuştur. Ağzı yastığına akmıştır bile. Karanlıkta bir şeylere çarpmaktan korkarmış gibi kımıltısız uyur… Aa, Yakup’umun yanında şimdi Müberra yatardı sahi. Belki de uyumaz öyleyse… Hi hi hiii!.. Aman, hiç güleceğim yoktu! Vallahi billahi evlendiğini unuttum da yatmasını, etmesini ondan aldım ağzıma. Zeliha bir güzel tembihleyeydi yeni gelini bari. Zeliha anasının gözüdür, işini bilir. O da Müberra gibiydi evimize geldiğinde. Ondan da cahildi hatta. Ona da her şeyi ben öğrettim… Ah, Mevlûde şaşkını, sen yüz sene bekle bekle de çocukların zifaf gecesi öl! Öksüzlerin her bir şeyleri gibi acıya karıldı şu saadetleri de!”
  • Bazı kitaplar vardır. Öylesine karşınıza çıkar ve hiç düşünmeden okumaya başlarsınız. Kitabın kendisini okutmak için tuhaf bir çekim gücü vardır. Biraz okuyup başka okuyan var mı diye kısa bir araştırma yapar, diğerlerinin fikirlerini almak istersiniz. Fakat o kadar da meşhur olmayan bir kitap olduğunu (en azından Türkiye'de veya daha da dar anlamda söylemek gerekirse 1K'da) görürsünüz. Ama okudukça gizli bir cevher olduğunu fark edersiniz. Iyi ki okumuşsunuzdur.

    Işte böyle bir kitap benim için Eşeklerin Bilgeliği. Epub kitaplarda okumak istediğim yazarların eserlerini ararken karşıma çıkmış ve o gizli çekim gücüyle kendisini okutmuştu. Burada baktığımda ise (05.11.2018) 22 okunması vardı. Umarım daha da artar.

    Andy Merrifield ve eşek dostu Gribouille ile çıktığı yolculuğu kaleme almış diyerek koca kitabı özetlersem sanırım yanlış demiş olmam. Yolculuklarını anlatıyor diyorum ama bu öyle sadece yolu anlatan bir kitap değil. Bu yolculukta yazarın insanın içini ısıtan, okurken yormayan, tam anlamıyla tertemiz diliyle size neler anlatıyor neler. Fransa'nın köy manzaraları geliyor önünüze , New York'un gürültüsü kulaklarınızda çınlıyor, Mısır'ın güneşi sırtınızı yakıyor. Elbette sadece betimlemelerle ilerlemiyor kitap. Bu yolculukta yazar birçok eser, yazar, film, filozof, ressam referanslarıyla sizi araştırmaya teşvik ediyor. Bu isimlerden birkaçı şöyle;
    - Milan Kundera- Yavaşlık (kitap)
    - Jacques Prévert
    - Robert Louis Stevenson’a - Travels with a Donkey in Cévennes
    - Robert Bresson - Balthazar
    - Dostoyevski - budala
    - Saint-Exupery - Küçük Prens
    - Cervantes - Don Kişot
    - John Fowles - Fransız Teğmenin Kadını
    - My Dinner with André (1980 yapımı film)
    - Gaston Bachelard
    - Spinoza
    - Yunan Mitolojisi
    - Van Gogh
    - George Orwell
    - Rimbaud

    Ben 15 yaşıma kadar köyde yaşadığım ve bizim de bir zamanlar eşeğimiz olduğu için Gribouille'yi (kitaptaki eşeğin ismi) canlandırmak daha kolay oldu benim için. Eşekler hakkında o kadar çok bilgi var ki, bu sizi korkutmasın, bu bilgileri size aktaran yazar asla sıkmıyor. Şöyle diyebilirsiniz; "Eşekler hakkında bilgim olsa ne olmasa ne. Neden okuyayım ki bu kitabı? Ne katacak bana?" Soruyu sorma da haklı olacaksınız fakat cevabını öğrenmek için 'mutlaka' okumalısınız diyeceğim ben de. Ve şöyle bir cümle bile kuracağım: Okuyun ve pişman olursanız bana ulaşın :)

    Unutmadan bana göre kitaptaki tek eksik Nasrettin Hocadan bahsetmemiş olması. Hz. Muhammed, Hz. İsa, Hz. Eyüp, Klopatra, Çin Mitolojisi ve daha fazlası var. Yukarıda da birkaçını yazdım. Ama gözüm Nasrettin Hocayı aradı.

    Ve daha da kişisel bir fikrim de; yazarın eşeği zaman zaman metafor olarak kullanmış olduğuna inaniyorum. Bazı bölümler de Gribouille (eşeğin) yerine bir insan figürü koyunca daha da anlamlı hale geliyor. Bütün kitap boyunca yazarın anlatmaya çalıştığı gibi metaforlarda eşeği akılsız, hakaret amacıyla kullanmıyor. Aksine insanlık tarihi boyunca hakkı verilmeyen bu canlıya geç kalınmış bir özür sunuyor bir nevi. Hani insanlara yaptıkları karşısında bazı hayvan isimleriyle hakaret ettiğimizi düşünürken aslında sadece insanlığımızı küçük düşürürüz. Çünkü o hayvanlar insandan daha da insandır. Andy Merrifield iste bunu anlatmaya çalışıyor genel olarak.

    Velhasıl zoraki yazılmış, edebiyat yapmak için ağdalı cümleler içinde boğuldugumuz, tabiri caizse gaz vermekten başka işe yaramayan kişisel gelişim kitapları yerine; insanı alıp götüren betimlemelerle dolu, onlarca referansın olduğu, zaman zaman gülümseten, insanla hayvanların bağını samimi bir şekilde anlatan bu kitabı okumamak bana göre eksikliktir.

    Son olarak Andy Merrifield'ın az da olsa bahsetmesini beklediğim bir şeyin linkini şuraya bırakıyorum.
    https://youtu.be/p1lGR0LC_2s

    Kitapla ve en önemlisi sevgiyle kalın.
  • Sevmek mi? Sevilmek mi? Diye sorma bana. İkisi de yalnız başına mutsuz eder.
    İkisi de ayrı ayrı bildiğin keder.
    Çok duydum bu soruyu, neden sorulur, onuda anlamam pek.
    Sevmek güzeldir, sevilmek de güzel.
    Ayrı ayrı olunca pek tadı olmaz.
    O yüzden en güzeli severken sevilmek.
    Sevilirken sevebilmek. . .
  • “İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı, ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca. Neden böylesine güçtü bu?”

    İnsanın en zorlu yolculuğu, kendi içinde, kendini bulmaya dair yaptığı yolculuktur. Çünkü dinlenmeyle geçiştirilecek fiziksel yorgunluğun ötesinde, arayanın gücüne ve soluklanabilmesine göre giderilmesi zor bir manevi tükenme söz konusudur. Ancak sorularınız anlamlı karşılık bulursa o ruhsal çaba, bulmanın mutluluğuyla dinginliğe evrilebilir. Bunun somut karşılığını, ben bir adamın çok yorucu bir işin sonunda muvaffak olmasının tatminiyle söylediği; “işte şimdi uyuyabilirim” rahatlığı olarak görüyorum.

    Hesse de kitabında bu ısrarlı ve yorucu arayış halini kutsuyor işte. Sürüden ayrılarak, vasatın ötesine geçmek, korkmadan, kendini kandırmadan, ısrar ederek sürekli aramak… Çünkü bu arayış ancak insanı o ideal noktaya getirecek. O ideal noktaysa sürekli gelişen, dinamik bir yapıdadır. Yani aslında insan o noktanın kendisine hiçbir zaman varamaz ama limitine gelebilir ancak. Yıkıma giden dünyada bir kurtuluş olacaksa da bu ancak bu idealin bilincindeki insanlar eliyle olacaktır. Bu da romandaki ifadeyle “yazgıyı göğüslemek” oluyor. Çünkü vasatı yaşayan insanlar, soru sormadıkları için böyle bir derdin sahibi değildir ve mutludurlar da. Ezberleri onları günlük rutinlerinde uyuşturmuştur. Uyuşmuş ve kaybolmuş kimseler size elbette ki yol tarif edemezler. Burada yine şairin sözü geliyor akla: “İnsan için önüne çıkan bütün yollar “yürünebilir” yollar ise,
    o insan artık kaybolmuştur.” Eğer insan, soru sorma cesaretini gösterdi, aramaya başladı ama ‘anlam’ını bulamadıysa da, Hesse’nin dediği gibi oluyor: ”..orman eski çekiciliğini yitirmiş, çevremdeki dünya tasfiye edilen bir mağazada satışa çıkarılan modası geçmiş malları anımsatıyordu, işte öylesine yavan ve zevksizdi; kitaplar bir kâğıt yığını, müzik ise bir gürültüydü yalnızca.” Zaten arayışı iyice zorlu hale getiren de bu farkına varma ama anlamı bulamama ihtimali.

    Eser, on yaşındaki bir çocuğun (Sinclair), onlu yaşların sonuna kadar ki ‘olma’ mücadelesini anlatıyor kısaca. Sinclair ne kadar ‘ol’du ? Orası tartışılır. Ama ben zaten kitabı okuduğumda oraya takılmadım çünkü sonundan çok yolculuk benim dikkatimi çekti. Başlığı Füruğ’un o güzel dizesi olarak belirleme nedenim de tamamen budur. Yolcudan çok yola baktım ben, kuş geçiciydi, beni uçuş cezbetti.

    “Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur” diyerek başlıyor anlatmaya Hesse. Tabii herkes bu yolu kullanmıyor, yolculuk beraberinde rahatsızlık da getirdiği için. Sinclair de on yaşında bu yolculuğa başladığında iyi ve kötü olarak iki dünyanın olduğunu anlıyor tıpkı küçükken bizim de öğrendiğimiz gibi. Maddi ve manevi durumu iyi olunca insan, tabi diğer dünyayı oldukça merak ediyor. Sinclair de o dünyanın içine girerek, o dünyayı yaşamak istiyor. Sinclair’in bu kötü olma hevesinin olduğu bölüm sürekli aklıma Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını getirdi. Orada da Holden Caulfield tepkisellikten de olsa böyle bir çabayla uğraşıyordu roman boyu. Tabi Sinclair’in bu hevesi roman boyu sürmüyor, onun durumu, her seferinde daha çetrefilli bir hale gelerek, merakı, farklı sorulara ve ilgiye dönüşüyor. Güzel kısmı; Sinclair cesaret edip ilerledikçe, soruları dallanıyor ve siz de onunla beraber bu soruları kendinize soruyorsunuz. Yani kendinizi rahatsız ediyor, bildiklerinizi gözden geçiriyor, aklınıza gelmediyse yeni soruların sahibi oluyorsunuz. Tam da bu noktada eserin kıymeti ortaya çıkıyor. Eğer ezberinizi kuvvetlendiren kitaplarsa okuduklarınız, onların faydası geçicidir. Tıpkı iki saat sonra sizi acıktıran gıdalar gibi, anlık geçici bir doygunluğa erersiniz. Ama size ezber kuvvetinden çok bildiklerinizi sorgulatıyor, sizi yeni soruların sahibi yapıyorsa, o kitaplar daha kalıcı bir fayda ifade ediyor demektir. Çünkü sizi yeni şeyler öğrenmeye teşvik ederek daha üst bir bilince ermenizi sağlarlar.

    Hesse, eserinde kurduğu evrende Doğu mistisizminden yararlanarak epey geniş bir perspektif ortaya koymuş. Normal yaşamında da Hindistan’a gidip bir süre orada yaşamış ve Asya’nın ruh dinginliği ile mistisizmi öne alan inanışlarını incelemiş. Yaşamını incelediğimizde, bu eserinin epey otobiyografik bir yan taşıdığını görüyorsunuz (Merak edenler Hesse’nin hayatına dair ayrıntılı bilgiyi Beyza Hanım’ın #34836856 incelemesinden edinebilirler). Tanıtım bilgisinde eserin bizzat Hesse’nin o dönemdeki korkularını ve sorunlarını yansıttığı belirtiliyor. Yine yukarıda verilen incelemede de belirtildiğine göre Hesse, psikanaliz tedavisi gördüğü zaman bu kitabı kaleme almış. Zaten sürekli sanrılı bir ruh halinin romanda hâkim olması sahte olamayacak kadar etkileyici ve karmaşıktır. Sinclair, bu arayışında tasavvuf anlayışına zaman zaman yaklaşır. Her insanın bir alem olduğu, Yaradan’ın ruhundan insana üfleyişi manalarına yaklaşacak sonuçlar elde ederken, zaman zaman kullandığı metot da tefekküre benzeşmektedir. Örneğin: Yanan bir şömineyi saatlerce izleyerek ondan varlığa ve yaradılışa dair sonuçlar elde etmek gibi. Ama bu arayışın sadece benzeşen yönleri, yoksa Sinclair ve arkadaşlarının varıp buldukları hem tanrı hem şeytan Abraxas’a kadar gidiyor. Önemli olansa Sinclair’in bulduklarından çok, o yolu onunla birlikte gidebilmek bana göre.

    Son olarak eserin memnun olmadığım taraflarından da bahsetmeliyim. Kurgudaki bazı kısımları zorlama olarak buldum. Sürekli olmayacak olayların ve rastlaşmaların olması (misal; alakasız bir şehirde yürürken “seste tuhaf aşina bir hava sezilerek” kaybettiğine denk gelmek ve sürekli bu tarz aşinalıkların sürmesi) kurgu ne kadar mistik bir yan taşısa da okura bir zaman sonra “hadi canım” dedirtiyor. Bir de kurgunun sonlarda iyice alakasız yerlere gitmesi, fikir güzel olsa da, üst bilinci yakalamış, aymış insan modelinin yanlış tasavvur edildiğini akla getiriyor. Muhtemelen bu da Hesse’nin zor zamanlarında kafa karışıklığı ve dürtülerinin yoğunlaşmasının bir sonucudur diye düşünüyorum. Daha üst düzey bir roman beklemiştim ama geldiğim noktada da iyi kazanımlar elde ettiğimi düşünüyorum. Güzel bir uçuştu.

    “Uyanık insanları bekleyen tek ama tek bir görev vardı: kendini aramak, kendi içinde bir sağlamlığa kavuşmak, el yordamıyla kendine özgü yolda ilerlemek, yolun nereye çıkacağına aldırmamak. Bu beni derinden sarsmıştı, söz konusu meyvenin yaşantısı buydu benim için.”