• Ellerini koy sözün yüreğinin üstüne. Hissettin mi o sıcaklığı, yakıyor değil mi ellerini? “Neden?” diye sordum bilenlere. Sözün yüreği neden bu kadar sıcak? Dediler ki “Sesin izini sür”. Dediler ki “Sorma bize, dengbejlere sor, onlar anlatsın”… Ya dengbejlerin dili yara bağlamışsa? Kim anlatır tarihin yaşadıklarını?
  • “Yeter artık Coşkun! Her şeyi oyunlarınıza benzettiniz.”
    (Cemile, s. 13)

    “Fakat Cemile, sayın eşiniz önemli bir oyun yazarı olmak ve hatta bütün oyunlarda devrim yapmak üzeredir.
    (Saffet, s. 13)

    “Şey, canım… oyun yazıyorlar da…”
    (Cemile, s. 16)

    “Evet, gerçek değil canım, oyun işte. Bildiğimiz oyun.”
    (Coşkun, s. 16)

    “Siz de böyle oyunlar yazarak asıl kendinizi rezil ediyorsunuz.
    (Saffet, s. 16)

    “Daha yeni oyun yazmaya başladık.”
    (Coşkun, s. 17)

    “Canım oyun kahramanlarından söz ediyoruz.”
    (Saffet, s. 17)

    “Hem oyunları ciddiye almıyor muyuz?”
    (Coşkun, s. 17)

    “Ama biliyorsun ki biz oyunlar yazıyoruz ve seyirci de düşünceye karşı…”
    (Saffet, s. 18)

    “Hayır biz oyun yazmıyoruz, biz yaşıyoruz oyunları yazarken.”
    (Coşkun, s. 18)

    “Tarihi oyunumuz ne durumda?”
    (Saffet, s. 18)

    “Hayatınızı da oyunlara çevirdiniz.”
    (Saffet, s. 18)

    “Hiç olmazsa bu kusurlarınızı oyun kahramanlarına bulaştırmayın.”
    (Saffet, s. 18)

    “Küçük bir oyunla. Göreceksin…”
    (Saffet, s. 19)

    “Oyunlara biraz ara verelim beyler!”
    (Ümit, s. 19)

    “Ona güzel bir oyun oynayacağız.”
    (Saffet, s. 22)

    “Sen bu oyunları ciddiye alıyor musun?”
    (Saffet, s. 22)

    “Oyunlar yazıyor.”
    (Emel, s. 23)

    "Oyun mu yazıyor?"
    (Servet, s. 23)

    “Nasıl yerli oyun sıkıntısı çektiğimi bilmiyor musun?”
    (Servet, s. 23)

    “Oyun yazarıymış.”
    (Servet, s. 23)

    “Nerde oyununuz dedim.”
    (Servet, s. 23)

    “Artık oyunlardan konuşma kaldırılmış, öyle söyledi.”
    (Servet, s. 23)

    “Oyunlarda tanrılar çizerdi soyluların kaderini; insanlar daha oyunlara karışmıyordu.”
    (Servet, s. 25)

    “Taştan koltuklarına kurulmuş kralların hemen karşısında, onlarla aynı seviyede oynardık oyunlarımızı.”
    (Servet, s. 25)

    “… aşağılık oyunları için sahneyi aşağı indirdiler.”
    (Servet, s. 25)

    “… oyunu daha fazla durduramam, oyunun her şeye rağmen devam etmesi gerekiyor”
    (Servet, s. 25)

    “Oyun yeniden başladı.”
    (Servet, s. 25)

    “Bize kötü bir oyun oynadınız, Saffet Bey.”
    (Müzik Hocası, s. 32)

    “Siz ne hakla oyunumu kötü buluyorsunuz, zevksiz adam?
    (Saffet, s. 32)

    “Beğeneceğinizi sanıyordum, oyunumu.”
    (Saffet, s. 32)

    “Neden oyun yazmayı denemiyorsunuz, Coşkun Bey?”
    (Saffet, s. 33)

    “Oyun mu, nasıl olur?”
    (Coşkun, s. 33)

    “Hem bir oyun için bütün kadrosuyla koca bir tiyatro gerek, oyuncular, dekorlar…”
    (Müzik Hocası, s.33)

    “Geçmişimle ilgimi keserken bunu, bir kenara atılacak oyunlar yazmak için yapmadım.”
    (Coşkun, s. 33)

    “İster keman sesi olsun, ister oyun sesi; yeni bir ses getirmeliyim bu dünyaya!”
    (Coşkun, s. 33)

    “Oyun sesi!”
    (Saffet, s. 34)

    “Oyun bozuldu, gerçeği oynuyorum artık.”
    (Saffet, s. 34)

    “Kendiliğinden gelişen bir oyunu prova ediyorduk.”
    (Saffet, s. 34)

    “Şey… daha medenî bir oyun düşünmüştük aslında.”
    (Coşkun, s. 34)

    “Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur.”
    (Cemile, s. 34)

    “Meselâ benim para kazanmak, evi geçindirmek için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit’in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz.”
    (Cemile, s. 35)

    “Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen.”
    (Cemile, s. 35)

    “Erken emekli olma oyununun bize neye mâl olduğunu bir düşünsen…”
    (Cemile, s. 35)

    “İşte sana başka bir oyun daha.”
    (Cemile, s. 35)

    “Yeter! Oyun istemiyorum artık.”
    (Cemile, s. 35)

    “Sorma birader, geçen gün bir arkadaşa bu oyun yazma hikâyesinden söz edecek olmuştum.”
    (Coşkun, s. 36)

    “Dinle bak, bunu da belki oyunlarının bir yerinde kullanırsın,” diye anlatıyor.
    (Coşkun, s. 36)

    “Kendimi bazan öylesine kaptırıyorum ki, hayalimde yazdığım oyun bitiyor; bir tiyatronun patronu, oyunu âdetâ yalvararak elimizden alıyor…
    (Coşkun, s. 36)

    “Oyunun ilk gecesinde büyük bir kıyamet kopuyor, bütün seyirciler göz yaşları içinde…”
    (Coşkun, s.36)

    “Oyundan sonra alkışlar bir türlü dinmek bilmiyor…”
    (Coşkun, s. 36)

    “…bütün oyunları birlikte oynayalım.”
    (Coşkun, s. 37)

    “Ve o anda istiyorum ki dünyadaki bütün insanlar da benim gibi oyunlar yazsınlar ve benim gibi alkışlansınlar.”
    (Coşkun, s. 37)

    “Zaten azizim, ‘Napolyon’un Sonu’ adlı oyununuzda figüranların dışında tam kırk dört oyuncu var.”
    (Saffet, s. 38)

    “Belki de oyunları bir yana bırakmak gerekiyor.”
    (Coşkun, s. 38)

    “İşte bunun için oyunlar yazmalısın.”
    (Saffet, s. 38)

    “İnsanlarla oyunlarda karşılaşacaksınız artık Coşkun Bey.”
    (Saffet, s. 38)

    “İnsanların hayatı zaten daha önceden yazılmış oyunlarla geçiyormuş.”
    (Saffet, s. 39)

    “… bizim için yazılmış oyunları değiştirmek…”
    (Saffet, s. 39)

    “… yani oyunlarımıza bir anlam vermek için…”
    (Saffet, s. 39)

    “Peki, oyunlar?”
    (Servet, s. 39)

    “Önceleri çok korkuyormuş oyun yazmaktan.”
    (Emel, s. 39)

    “Romantik oyunlar yazıyormuşsunuz.”
    (Servet, s. 41)

    “Nasıl oyunlar yazıyorsunuz?”
    (Servet, s. 41)

    “Şimdilik zararsız oyunlar yazıyoruz, yani tehlikesiz şeyler.”
    (Coşkun, s. 41)

    “Yani, ne tür oyunlar demek istiyorum.”
    (Servet, s. 41)

    “Hangisinin beğenileceğini bilmediğimiz için şimdilik her tür oyunlar yazıyoruz.” (Coşkun, s. 41)

    “Son oyunda bana bu kelimeyle hitap ediyordu da.”
    (Saffet, s. 43)

    “Oyun yazmaktan olmuştur.”
    (Saffet, s. 46)

    “Belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.”
    (Coşkun, s. 46)

    “Peki, senin istediğin gibi yapalım, bir oyun gibi koyalım meselemizi.”
    (Coşkun, s. 49)

    “Yazmağa çalıştığım yarım yamalak oyunlarda değil, gerçekten hesaplaşmak istiyorum kendimle.”
    (Coşkun, s. 52)

    “Bizim gibiler ancak oyunlarda ölür.”
    (Saffet, s. 53)

    “Oyunlar yüzünden geldi bunlar başınıza üstad.”
    (Saffet, s. 53)

    “Bu oyunları başımıza sarmasaydın…”
    (Coşkun, s. 53)

    “Hayat kadar büyük oyunlar yazacaksın artık.”
    (Emel, s. 54)

    “Yalnız şunu iyi biliniz ki kahramanlar oyunlarını ve kaderlerini yalnız yaşarlar.” (Coşkun, s. 55)

    “Artık yerli oyunlar yazmaya başladım.”
    (Coşkun, s. 57)

    “Daha önce yabancı oyunlar mı yazıyordun?”
    (Saffet, s. 57)

    “Evet, şu zavallı milletime yabancı gelen oyunlarla uğraşıyordum.”
    (Coşkun, s. 57)

    “Bu oyunda, bir şairimizin çok yerinde olarak belirttikleri gibi…”
    (Coşkun, s. 59)

    “Canım bana yeni bir oyun vermiştin ya…”
    (Coşkun, s. 59)

    “Yani, oyunda soyutlama var.”
    (Saffet, s. 59)

    “Ben bu oyunu tutmadım.”
    (Saffet, s. 66)

    “Siz de oyunlarımıza katılmak istemez misiniz?”
    (Saffet, s. 69)

    “… bütün kahvelerde, arabalarda, oyun yerlerinde onun kahredici sesi duyuluyor.”
    (Coşkun, s. 70)

    “Fakat bana acıyın, çünkü oyunlara ihtiyacım var.”
    (Coşkun, s. 72)

    “… oyunlarım hep yarıda kalıyor.”
    (Coşkun, s. 72)

    “Yazacağım oyunda onu rezil edeceğim.”
    (Coşkun, s. 73)

    “Ona gerçek oyunlar yazacağım artık.”
    (Coşkun, s. 74)

    “Beni de bu oyuna karıştırmayın rica ederim.”
    (Komiser, s. 76)

    “… gidin oyununuzu evinizde oynayın.”
    (Komiser, s. 76)

    “Oyun provası yapıyordum.”
    (Coşkun, s. 77)

    “Bir oyun hazırlıyorum da.”
    (Coşkun, s. 78)

    “Yazdığım oyunları…”
    (Coşkun, s. 79)

    “Hayır, oyunlarımı sürdüreceğim ben.”
    (Coşkun, s. 79)

    “Oyunlarla geçirilecek vakti yok insanların."
    (Cemile, s. 79)

    “…şey yazıyordu… oyun…”
    (Saadet Nine, s. 81)

    “Birilerine oyun oynuyordu, galiba.”
    (Saadet Nine, s. 81)

    “Bizim oyunlarla geçirilecek vaktimiz yok, Saadet Hanım.”
    (Coşkun, s. 81)

    “Bu oyunda ben yokum.”
    (Cemile, s. 81)

    “Gürültülü oyununuz bitmedi mi?”
    (Cemile, s. 82)

    “Kocam oyunlar yazıyor da…”
    (Cemile, s. 84)

    “Oyun ya da gerçek, bir yolunu bulup gitmem gerekiyor Doktor.”
    (Coşkun, s. 84)

    “Canım bir oyun yazmıştık ya.”
    (Coşkun, s. 84)

    “İstersen oyuna devam ederiz.”
    (Coşkun, s. 84)

    “Oyunlarıma katlanacak kadar sevmiyor musun beni?”
    (Coşkun, s. 85)

    “Bugünlerde yerli oyun sıkıntısı çekiyoruz zaten.”
    (Servet, s. 85)

    “Yabancı ülkelerden getirtilen Bunalım Tanrılarının ülkemize bir oyunudur bu.”
    (Servet, s. 86)

    “Aman patron, sen hep böyle yüksek seviyede oyunlar istemez miydin?”
    (Saffet, s. 88)

    “Bu oyunda herkese göre bir şeyler var.”
    (Coşkun, s. 88)

    “Bırak da, oyuna devam edelim.”
    (Saffet, s. 88)

    “Yazarlarımızdan yerli bir oyun yazmasını sen istedin.”
    (Saffet, s. 88)

    “Kendi kendine oynadığın oyunlarla avunmaya çalışıyorsun.”
    (Koro, s. 88)

    “… kendini tehlikeli oyunlardan koru.”
    (Koro, s. 89)

    “Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum.”
    (Coşkun, s. 90)

    “… ben de ürkütücü bir oyun seyrettiğimi düşünüyordum, hattâ bu oyunu yaşıyordum.”
    (Coşkun, s. 96)

    “Şu anda yaşadığımızın da bir oyun olduğunu düşünemez misin?”
    (Emel, s. 98)

    “Yazmaya cesaret edemeyeceğin kadar büyük ve müthiş bir oyunun kahramanı olabilirsin istersen.”
    (Emel, s. 98)

    “Şimdi müthiş oyunlarda insanların çaresizliği daha önemli bir yer tutuyor”. (Coşkun, s. 98)

    “Yeni oyunlarda korkaklar da önemli bir yer tutuyor.”
    (Coşkun, s. 98)

    “Ben yeni oyun filân istemiyorum; hayallerimi gerçekleştiren oyunlar istiyorum.”
    (Emel, s. 98)

    “Oyunları değiştirmek elimden gelmez, çünkü ben de oyunun içinde bulunuyorum.”
    (Coşkun, s. 98)

    “Bu sözler de oyunlarından birinde mi yazıyor?”
    (Cemile, s. 99)

    “Senin hiçe saydığın oyunlar benim için ölüm kalım meselesi.”
    (Coşkun, s. 100)

    “Canım, hani eskiden oyunların sonundan biraz önce…”
    (Coşkun, s. 103)

    “Seni beklerken düşündüğüm oyun tutmadı galiba.”
    (Coşkun, s. 105)

    “Oyun bitti mi?”
    (Coşkun, s. 106)

    “Modern oyunların, modern kahramanları gibi silik bir hayat yaşamasaydım.”
    (Coşkun, s. 107)

    “Sonu acıklı da bitse esaslı bir oyun olacak.”
    (Coşkun, s. 107)

    “Olmaz olsun böyle oyun.”
    (Saffet, s. 107)

    “Onu, istediği gibi büyük bir oyunla uğurluyoruz.”
    (Saffet, s. 108)

    “Eski bir oyunun provasını yapıyordu.”
    (Saffet, s. 108)

    “Herkesin bildiği gibi üstad, oyunları fazla büyütürdü, gereğinden çok ciddiye alırdı.”
    (Saffet, s. 108)

    “Hayat oyunlarını gereğinden fazla ciddiye alan merhum…”
    (Saffet, s. 108)

    “Çünkü oyunlar, onun için bir ölüm kalım meselesiydi.”
    (Saffet, s. 108)

    “Oyun bitti, seyirciyi selâmlayacağız.”
    (Saffet, s. 109)
  • Birçok bilimsel başarıya imza atan Türk fizik mühendisi Canan Dağdeviren, yaptığı çalışmalarla dünyanın dikkatini çeken bir araştırmacı. Pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştiren Dağdeviren, Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk. Çalışmalarını MIT Media Lab’de sürdüren Canan Dağdeviren, başarısının sırrını ve onun yolunda ilerlemek isteyen gençlere tavsiyelerini Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’yle paylaştı

    Özlem Tınaz: Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’ne vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Eminim ki bir çok kişinin aklındaki soru: Amerika maceranızın nasıl başladı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya 2009 yılında Fullbright doktora bursunu kazanarak geldim… Ve bu bursu kendi alanımda ilk sırada kazanarak Illinois Üniversitesi’nde doktora eğitimi almaya hak kazandım. Illinois Üniversitesi’nde malzeme bilimi ve mühendisliği bölümünde yaklaşık 5-5.5 yıl eğitim gördüm. Daha sonra da MIT’ye geldim. MIT’de doktora sonrası araştırmalarımı yapmak üzere Bob Lenger'la birlikte çalıştım. Hemen akabinde Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyesi seçildim. Sonra tekrar aynı yıl MIT Media Lab’de şu anda bulunduğumuz yerde hiç başvuru yapmadığım halde ‘faculty’ posizyonu kazandım. 2015 yazı benim MIT’deki ilk yazımdı. Ve kendi alanında başarılı akademisyenleri çağırabildiğim bir çalıştay düzenlemek istemiştim. Böylelikle sadece bu alandaki kişileri yalnızca kağıtlarından değil yüzyüze tanışmak etkili olabilir diye düşünmüştüm. Ve çalıştayı yapan biri olarak sunumun sonunda 10 dakikalık küçük bir konuşma yapmanız bekleniyordu. Konuşmayı yaptığımda Media Lab’in direktörlerinden biri yanıma gelip konuşmamı çok beğendiğini ve daha detaylı bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de ‘Tabii ki de gelirim, bir blok ötede bir yer, gelip konuşma yaparım ’demiştim. Ve konuşmanın ortalarında farkettim ki bu aslında bir iş konuşması çünkü katılan herkes hocaydı, dışarıdan hiç kimse yok. Ve hemen konuşmanın ortasında da teklif aldım ve dediğim gibi hiçbir cv, mektup ya da vs vermeye gerek kalmadan bu grubuma başlamış oldum.”

    Özlem Tınaz: Temel eğitiminizi Türkiye’de aldınız. Buraya geldiğinizde zorluk yaşadınız mı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya ilk geldiğimde zorlandığımı düşünmüyorum, genelde kişiliğim itibariyle gittiğim yerlerde zorlanmadığımı düşünüyorum, hemen adapte olabiliyorum. Tıpkı benim aletlerim gibi; yeterince flexible’ım, esneğim sanırım. Tek zorluk çektiğim yer biraz yemekler konusundaydı. O konuda da artık kendimi geliştirdim güzel yemek yapabiliyorum. Annem kadar tabii yemek yapamıyorum maalesef ama özlüyorum. Yaprak dolması sarma en çok onları çok seviyorum. Annem Adanalı. Çok güzel yapar. Ama tüm yemekleri memleketin suyunu bile özlemiyorum. Zorluklar elbette vardı bir kere kadın olmak başlı başına bir problemdi benim için o nedenle aslında benim laboratuvarım o yüzden transparent, dışarıdan içeride ne yapıldığını görebiliyorsunuz çünkü ben Amerika’ya ilk geldiğimde kendi research grubumun içindeki tek kadın araştırmacıydım. Teorik bilgim çok iyiydi ama pratik bilgim hiç yoktu. Hiç bilmiyordum nasıl yapılıyor bu işler. Ve birine soru sorduğumda cevap almam çok zor oluyordu. Fakat yaptığım şey bir sandalye alıp laboratuvara gidip sabahtan akşama kadar herkesi izlemek oldu. Gözlem yapmak çok önemli. Bu gözlem sonucunda aylar sürse de, kendi yapabileceğim konsepti ortaya koymuş oldum. O nedenle bu laboratuvarı da camdan yaptım ki dışarıdan gelen herkes gözlem yapabilsin, isteyen herkes gelip bakabilsin. Çoğu zaman lise öğrencileri, ortaokul öğrencileri geliyor sandalye veriyoruz oturuyorlar ve bizim içeride neler yaptığımızı, herhangi bir eğitim ya da izin almalarına gerek kalmaksızın görebiliyorlar. Türkiye’de en azından benim zamanımda öyleydi; çok iyi teorik bilgi öğrendiğimizi düşünüyorum fakat sorgulamak çok geri planda kalıyor. Genelde bilgileri hep ezber tarzında çalışıyoruz. Ve de takım çalışması çok az maalesef Türkiye’ye bakarsak, onun için daha çok projeye dayalı çalışmaların yapılmasını ben yüreklendirmeye çalışıyorum Türkiye’deki öğretmen ve öğrenci arkadaşlarımla birlikte. En önemli şey kritik düşünme, eleştiri yapabilme, soru sorabilme, Türkiye’de soru sorabilmek maalesef çok zor. Ben çok soru sorduğum zamanlar hep negatif olarak susturulmuştum. Ama soru sormanın ben büyük bir erdem olduğunu düşünüyorum. Ve Amerika’da da zaten bunu hep teşvik ederler. Hatta bu yıl verdiğim ilk resmi derste çocuklara soru sormayı öğrettim. Çünkü soru sormak demek, küçülen dünyayı genişletmemizi sağlıyor ve zaman kazanmamızı sağlıyor. Çünkü zamanımızda en gerekli şeylerden biri zaman, o nedenle kritik düşünme, soru sorma bunları daha çok teşvik etmek lazım.”

    Özlem Tınaz: Ortaokul ya da lisedeyken bilimle uğraşmayı hayal ediyor muydunuz? Bir hedef koydunuz ve başarıya öyle mi ulaştınız?

    Canan Dağdeviren: “Aslında Amerika ya da herhangi bir ülke yoktu kafamda. Sadece yapmak istediğim bir proje vardı ve o projeyi yapabilmek için de bu işi yapabilen insanları araştırmaya başlamıştım. Bir çok ülkeyi ve bir çok ülkedeki araştırmacıları araştırdım. Çin, Ortadoğu, Asya, Amerika, Avrupa’nın birçok ülkesi ve sonra benim yapabileceğim şeyleri yapabilecek birinin Illınois Üniversitesi’nde olduğunu bulmuştum, John Rogers, benim doktora hocam. Ve ondan aletleri nasıl esnek ve çekilebilir yapabileceğimi öğrenmiştim. Amerika’ya geliş sürecim de böyle başladı. Çünkü hocamı bulmak istemiştim. Onu da Illinois’de buldum. O nedenle de Amerika’ya geldim.”

    Özlem Tınaz: Biliyoruz ki bu başarınızda annenizin büyük rolü var. Size nasıl destek oldu?

    Canan Dağdeviren: “Annem kilit insan, gizli kahraman, benim ben olmamı sağlayan, hem kişilik olarak hem vücut olarak, tabii babamın yardımlarını da unutmamak lazım ama annem benim hayatımdaki en etkili ve en unutulmayacak yapıtaşı, temel.”

    Özlem Tınaz: Canan Dağdeviren’in bir günü nasıl geçiyor?

    Canan Dağdeviren: “Genelde ben güne koşu yaparak başlıyorum. 6 gibi başlıyorum güne. Çünkü beyin kapasitör gibi; hep yüklediğiniz zaman bir zaman sonra patlıyor. Recharge etmeniz lazım. Başka şeyler yapmanız gerekiyor. Benim en çılgın fikirlerim genelde koşarken oluyor. Koşuyorum, geliyorum sonra çok güzel bir Türk kahvaltısı yapıyorum. Hayatın mutluluğu bence kahvaltı. Sonra Türk kahvesi içiyorum, öyle başlıyorum güne. Benim olmazsa olmaz ilk üç aktivitem güne başlarken, sonra toplantılarım oluyor, öğrencilerimle birlikte laboratuvarda çalışıyorum. Makaleler yazıyoruz. Birçok sergiyi ziyaret etmeye çalışıyorum çünkü sergiler, özellikle sanatta, beni çok motive eden ve aynı zamanda yüreklendiren ve farklı bakış açılarına sahip olmamı sağlayan aktiviteler. Zaten burada birçok müze var, onları gezmek, çizimleri görmek farklı görüşleri ve kültürleri öğrenmek bana çok şey katıyor. Ve bunu da kendi yaptığım teknolojilere entegre edebildiğimi düşünüyorum. Öğrencilerimle vakit geçiriyorum, ders anlatıyorum, ders veriyorum. Kültürün hayatımda büyük bir yeri var. Mesela ders verirken sadece ders öğretmiyorum aynı zamanda kültürümüzü de tanıtıyorum. Mesela yaptığımız aktivitelerden biri de; mercimek çorbasına ekmek batırıp, yemek. Bunu öğretmekti. En son dersimizi sucuk mangal yaparak kapattık.”

    Özlem Tınaz: Gençlerle Skype görüşmeleriniz devam ediyor mu?

    Canan Dağdeviren: “Evet, devam ediyor. Pazar günleri 2 saat az uyuyorum. Ve bana ulaşan öğrencilerle Skype toplantıları yapıyorum. Genellikle 20 dakika sürüyor toplantılarımız ve bire bir, grup şeklinde değil. Tamamen kişiye göre ve alanı farketmeksizin herkesle, her öğrenciyle görüşüyorum. Bana yazan öğrenciler arasında ilahiyat fakültesinden öğrenciler de var, tıp dünyasından insanlar da var. Hukuk okuyan öğrenciler var. Cevabı bende değilse bile network’üm de olan hocalarla birleştiriyorum onları.”

    Özlem Tınaz: Biraz da projelerinizden bahsedelim, biliyoruz ki kalp pili üzerinde çalıştınız.

    Canan Dağdeviren: “Kalp pili aslında benim doktora süresinde yaptığım hipotezin sadece küçük bir bölümü. Ama çok ses getirdi o bölüm. Kalp pili, biliyorsunuz, kalbinizin ritmi iyi olmadığı zaman kalbin iç çeperine gelen bir elektrot vasıtasıyla voltaj yollayıp, kalbin ritminin tekrar iyi olması sağlanıyor. Fakat bu piller her 6 ya da 7 yılda bir değiştirilmek durumunda çünkü içindeki batarya, pil bitiyor. Bizim yaptığımız teknoloji bir sistem üzerine kurulu ve incecik levhalar şeklinde kalbin, akciğerin ve diyaframın üzerine yapıştırılıyor. Ve sizin iç organlarınız hareket ettikçe, mesela; kalp atışı veya nefes alıp verme, bu alet eğilip, bükülüyor ve dışarı elektronik güç veriyor. Elektrik gücü veriyor. Ve siz bunu kullanarak kalp piliniz tekrardan çalıştırabiliyorsunuz. Şu anda Media Lab’de onun bir başka versiyonunu yapıyoruz. Artık kalbin içerisine girmeye gerek kalmadan bu platformları direkt dizimizin kolumuzun ya da iç çamaşırımızın bir parçası olacak. Ve siz normal günlük hayatınıza devam ettikçe mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürüp kablosuz bir şekilde bu elektronik gücü başka aletlere de gönderebileceksiniz. Bundan sonra daha çok meme kanseri üzerine çalışmak istiyorum. Uzay teknolojileriyle çok ilgileniyorum. Belki astronotlar için özel bir tekstili de işin içine koyabileceğimiz akıllı giysiler ve farklı elektronik aletleri var olan tekstilin içine koyabileceğimiz oluşumlar yapmayı planlıyoruz. Şu an MIT’de kendi grubumla birlikte daha çok vücut içerisine girebilen, giyilebilen küçük aletler yapıyoruz. Yaptığımız aletlerden biri beyne entegre edilebilen ve beynin en dip köşelerine kadar inebilen üç boyutlu iğne şeklinde bir alet ve esnek ve aynı zamanda da beynin içine girebilecek kadar sert bir platform. Bu ne yapıyor? Normalde siz Parkinson hastasıysanız ilaçları ağız yoluyla veya damar yoluyla almak durumundasınız. Bu da maalesef tüm vücuda zarar veriyor. Sadece beynin o noktasına gitmiyor. Fakat bizim yaptığımız bu platform sayesinde kablosuz olarak çalışabilen ve direkt bilgisayarlardan kodlar vasıtasıyla gönderdiğimiz mesajlarla ilaçları çok minik boyutlarda beynin istenilen noktasına indirgenebiliyor. Böylelikle sistemik toksisi denilen problemi de önlemiş oluyoruz. İlaç gereksiz yere vücudun her yerinde dağılmıyor. Çok büyük miktarlarda değil küçücük miktarlarda beyindeki değişiklikleri saniyeler içinde görebiliyoruz.”

    Özlem Tınaz: Sizin bir de pijama tanımlamanız var. Onu açar mısınız?

    Canan Dağdeviren: “Ben günümüz tıbbının pijama tarzı olduğunu düşünüyorum. Bol, size uymak zorunda değil. Annenizin babanızın pijamasını giyebilirsiniz. Ama ben bugünün tıbbını, takım arkadaşlarımla birlikte, öğrencilerimle birlikte ‘suit type’ yapmak istiyorum. Tamamen sizin üzerinize oturan ceket tarzı. Ve vücudunuzun her tarafını kaplayan tarz, böylelikle vücut içerisinde ve dışında olan tüm etkileri dışarıya bir ara yüz vasıtasıyla iletebilen teknolojiler. Bunu da ancak ve ancak geleneksel olmayan, çekilebilir, esnek, ince aletlerle yapabiliriz.”

    Özlem Tınaz: Fareler ve maymunlar üzerinde çalıştığınızı söylediniz. Hayvanseverler aslında bu tür deneylere ve deneklere karşılar. Sizin görüşünüz nedir?

    Canan Dağdeviren: “Elbette hayvanlara büyük saygım ve sevgim var. Ve insanlara belki de bilmeden harika yardımlarda bulunuyorlar. Bu konuya ben de çok hassasım, özellikle çok hassastım, bu konuya başlamadan önce. Hayvanları çok seviyorum ama onlara dokunamama gibi bir sorunum var. Ama eğitimler alıp artık onlarla deneyler yapmaya başladım ve bir güzellik daha yapmaya başladık yaptık biz. Normalde şu anda var olan teknolojiler çok büyük. Beyne indirgediğinizde beyinde probleme neden oluyor. Ama ben bunu öğrendikten sonra ‘mikrofibrication’ dediğimiz mikron boyuttaki teknolojiyi, saç teli kalınlığından ince, 10 kat daha ince aletler yapıp, bunları beyne indirebiliyoruz hayvanlar yaşarken. Ve hayvanlar hiç acı çekmiyor. Bu da teknolojinin ne kadar ileri olduğunu gösteriyor. Ama her zaman söylüyorum en az öğrendiğim bilgiler, öğretici pozisyonda olan hocalarımdan aldığım bilgiler, takım çalışmaları yaptığım arkadaşlarımın ötesinde hayvanlara çok şey borçluyuz.”

    Özlem Tınaz: Türkiye’ye, Türk Devleti’ne ya da özel sektöre bir çağrınız var mı?

    Canan Dağdeviren: “Çocukları ve gençleri desteklesinler. En büyük çağrım bu olur. Bilim çok önemli bence, ülkelerin her birinin önceliği bilim olmalı. Bilim insanlarına ve bilimle uğraşmak isteyen gençlere yardımcı olsunlar. Geçtiğimiz yıl Arya Güçlü Kadınlar Platformu’nun Güçlü Kadınlar Ödülü’nü kazandım. Ve bu ödülü almama sebep olan düşünce de vizyon bursuydu. Şu an vakfı oluşturmaya çalışıyorum. Türkiye’de kurulacak bu vakıf, annesi- babası olmayan çocuklar, her yıl bir erkek ve bir kadın öğrenci, eşitliğe inandığım için, Türkiye’den Amerika’ya gelecekler ve Amerika’daki büyük üniversiteleri görecekler. Harvard, MIT gibi laboratuvarları görecekler. Benim verebileceğim bir koltuğum yok ama verebileceğim bir laboratuvarım var. 23 Nisan günü laboratuvarı onlar yönetecekler. Satranç oynayacaklar, okyanusu görecekler, istakoz yiyecekler. Türkiye’de yapamadıkları veya yapmaları mümkün olmayan aktiviteleri burada yapacaklar. Ve dünyanın sadece Türkiye’den ibaret olmadığını bu öğrencilere göstermek gibi bir fikrim var. Döndükleri zaman da henüz işleri bitmiyor. Biz Sivas’lıyız. Sivas’ta bir hatıra ormanı yapacağız. Ve bu çocuklar birer tane ağaç dikecekler. Ve her ağacın bir ismi olacak. İlk isim Fatoş Büyükkuşoğlu’nun, bize ödül veren, vefat eden annelerinin ismi olacak. Çünkü toplumda çocuk yetiştirmenin, insan yetiştirmenin ve ağaç yetiştirmenin ne kadar zor ve zaman aldığını topluma göstermek istiyorum. İstanbul, Sivas ve Amerika ayaklı bir vizyon bursu olacak.”
  • Nasıl mıyım...?
    Anlatabilir miyim bilmiyorum,
    Ya da sen anlar mısın hiç emin değilim.
    Kimsenin kimseyi anlamadığı bir zaman bu biliyorsun...
    Ama anlaşılmak için yazmıyorum ben artık,
    Kendim için, kendime yazıyorum...
    Yazmazsam bir yanım yarım kalır, ölür belki...
    Herkesin bir meydan okuma tarzı varsa hayata,
    Ben de yazarak meydan okuyorum.
    Üstüme üstüme geliyor ya hayat bazen,
    Güç veriyor yazmak bana, ayakta tutuyor beni...
    "Nasılsın? " diye sormuştun,
    Nasılım ben sahi...?
    Ruhum dağıldı galiba benim.
    Hergün sahile iniyor ve med_cezir oynuyorum dalgalarla.
    Bazen debisini kaybetmiş telaşlı bir nehire benzetiyorum kendimi.
    Soğur ya nehirler aktıkça, soğuyorum çırpındıkça...
    Soğursa bir yürek, sevemez biliyorsun.
    En çok da bu üzüyor beni...
    Elbette var bu dünyanın güzel tarafları,
    Ama ben onları görmek istedikçe, birileri çirkinlikleri getirip dayıyor gözümün önüne.
    Ve ben insanları olduğu gibi kabul edip sevemiyorum eskisi gibi...
    Iyi insanların neden bu kadar acı çektiği sorusu kurcalıyor sürekli aklımı ve vicdanımı...
    Çok sevdiğin biri hiç haketmediği bir acıyla karşılaşır birden ve çok canın yanar ya senin de, öyleyim...
    Hâlâ sürüyor hayatla kavgam ve kendimle savaşım.
    Uzun uzun susarım ben, biliyorsun.
    Derin bir "Ah" la bitiyor şimdi susmalarım.
    Ne olursa olsun umudumu hiç kaybetmezdim ya ben,
    inatçıydım ya umutta,
    Şimdi öyle şeyler oluyor ki bu çivisi çıkmış dünyada,
    Ben artık korkuyorum onu da kaybetmekten...
    Sorma bir daha "Nasılsın? " diye...
  • Mongolfier kardeşler icat etmiş oldukları balonla ilk uçuşlarını yapmak istedikleri sırada gösteriyi izlemek için meydanda toplanan seyirciler arasından biri yanında bulunan tonton tavırlı, yaşlı, saygıdeğer bir baya dönerek biraz saf bir tavırla şu soruyu sorar: "İyi de bu ne işe yarıyor bayım?" Sözü edilen yaşlı bay - ki o sıralarda Fransa'yı ziyaret etmekte olan ünlü Amerikalı bilgin ve siyaset adamı Benjamin Franklin'dir - aynı ölçüde hoşgörülü bir şekilde gülümseyerek şu cevabı verir: "Yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar bayım?"
    Felsefe; insanı insan yapan ve bir hiç olmaktan kurtaran araştırma ruhunun, anlamlandırma, yorumlama ve değerlendirme etkinliğinin, önemli sorular sorma ve onlara ciddi olarak cevaplar arama özelliğinin, erdemli olma ve mutlu yaşama talebinin, kısacası bilgeliğe ulaşma özleminin en hakiki ifadesidir.
    Prof. Dr. Ahmet Arslan - Felsefeye Giriş Kitabı'ndan alıntılanmıştır.

    Ne kadar da çok cebelleştim bu kitabı okuyup anlamak için. Sınıfta edebiyat öğretmenim ''... nedir?'' diye sorduğu sorulara hep felsefenin güzelliğini kullanarak cevap vermeye çalışmışımdır. Kimi zaman sınıf arkadaşlarım kurduğum cümlelerden ve yaptığım tanımlardan dolayı arkadaş ortamının verdiği samimiyetle birlikte yüz güldüren cümleler sarf ettiler. Kimileri ise dalga geçecek kadar sınırlarını aştılar. Aslında bu onların sorunu değil. Türkiye'de maalesef felsefeye gerekilen değer verilmiyor. Ne yazık ki felsefecilerin heykelleri deli hastanesinin önüne dikilmiştir. Düşünüp sorgulama, bir şeyleri tartışma konusunda oldukça gerideyiz. ''Bu böyledir, bunu bileceksiniz''i çok başarılı bir şekilde yaparız da ''Neden böyle'' diye sorulduğunda başarısızlık enkazının altında kalırız. Zaten eğitim sisteminin içerisinde birçok sorun var. Ortaokulda karton kesmekten başka ileri gidilemeyen derslerin yerine veya yanına da felsefe dersi eklense belki de daha farklı olur diye düşünüyorum. Neyse kitaba dönelim.Kitabın içerisinde yer yer idrak edemediğim bölümler oldu. Daha öncede okuma girişiminde bulundum ancak kitabın ağır geldiğini hissettiğim için yarım bırakmak zorunda kaldım. Şimdi ''Ağır gelmedi mi?'' diye soracak olursanız, evet ağır geldi ancak okumama engel olacak kadar değildi. İleride tekrar dönüp bakmam gerektiğini düşünüyorum. Kesinlikle tek solukta okuyabileceğiniz, kitabın içerisinde kolay kolay sürüklenebileceğiniz roman tadına bir kitap falan değil. Eğer böyle okuyabilen birisi varsa kendisini en samimiyetle tebrik ediyorum Nasıl matematik sorusuna çözmek için analitik olarak düşünmeniz gerekiyorsa kitabı okumak için de aynı şeyi yapmakla mükellefsiniz. Biraz da sabırlı olmak gerekir. Birkaç kez kitabı tekrar yarım bırakmak istedim ancak kendimi zorladım. Kitaptan biraz sıkıldım diyebilirim. Okumak için çok acele etmeyin, ama çok da geç kalmayın. Hangi kitapları okumaktan zevk alıyorsanız alın, bu kitabı bir gün şöyle bir elinizde tartıp, kokusunu içinize çekip okuyun...
  • Neden diye sorma;
    Çünkü sen çölüme yağmur oldun,
    Sen geceme gündüz oldun,
    Sen canıma yoldaş oldun,
    Sen kışıma yorgan oldun...