Geri Bildirim
  • Yazar: Howl
    Hikaye Adı : Kaybedilmiş Savaş
    Link: #30249707

    Yalnızlığın eli kapı kolunu tutar olsaydı ona kapıyı kendi elleriyle açar mıydı? Hayır, yalnızlık tüm işlerini başkalarına yaptırmayı beceren, karşı koymayı her an istediğiniz ama buna asla cesaret edemediğiniz, doğuştan dominant ve alçak kimseler gibi kapıyı ona açtırmıştı. Yalnızlığın en büyük dostu da sessizlik. Yine de ondan kurtulması bir nebze daha kolay. Yani en azından şu büyük ve ince ekranlı televizyonlarınız veya hoparlörü olan herhangi bir aletiniz varsa elektriğiniz olduğu sürece sessizliği kafanıza takmanıza gerek yok. İnsanlar yalnızlıklarının yerine de böyle cansız çözümler üretiyor ama bu çözümler içinde bir yerlerin daha karanlık ve daha yalnız hissetmesine sebep oluyor. Siyah bir boyanın içine hangi renkleri karıştırırsanız karıştırın sonunda kararacaklardır. Siyahtan kurtulmanın tek yolu onu ortadan kaldırmak. Ama fizik size der ki var olan bir şeyi yok edemezsin. Asla kazanamayacağınız bir düşmana karşı savaşırken, bana da söyler misiniz yüreğinizi alevlendiren bu umudu hala neden taşıyorsunuz göğüslerinizde?

    Koridorun havasına kazınmış bu düşünceler burada içine çektiği her nefeste beynine bunları düşünmek üzere emir veren bir nefes-hafıza tekniğiyle iletilenmişti. Evine her girişinde bunlara tekrar ve tekrar maruz kalan Enola, ormanından zor kullanılarak Kroy Wen’e getirilmiş bir gorilin medeniyetten haberdar olduğu kadar başına gelenlerden haberdardı. Bu kadar sefil durumda olan bir tek o sanıyorsanız veya sandıysanız aynı sefil durumda olduğunuzu söylemem belki sizler ile Enola arasında bir duygudaşlık kurmanıza sebep olur. Enola, bir yetim olmasına rağmen kendine ait bir özel adı vardı. Bu ismi o seçmemiş ve ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ve bazı şeylerin anlam kazanması için durup baktığınız yeri değiştirmek gerektiğini bilmediği için adının ne anlama geldiğini öğrenmesi epey bir zaman alacaktı. Yine de özel bir ismi olması Enola’yı özel kılmıyordu. Otuz üç katlı beton blokların kırk iki metrekarelik kapsüllerinde Dünya Hükumetinin belirlediği on iki farklı alternatif temadan biriyle döşeli evinde kendini özel hissetmiyordu. Her sabah işe giderken ve akşamları eve gelirken bu gri binalardan dışarı attığı ilk adımında üzerine çıktığı yürüyen bant ona kendini birazdan seri numarası vurulacak bir ambalajlı yer fıstığı gibi hissettiriyordu. Ve hemen ardından hareketsiz bir şekilde onu takip eden diğer yürüyen cenazelerle arasındaki tek fark belki onların ekstra tuzlu fıstıklar olmasıydı. Dünya Hükumeti vatandaşlarını kendi belirlediği kişilerle evlendiriyor, çocukları dünyanın ihtiyacı olan belirli iş alanları için eğitiyor, çocuklar belirlenen iş alanlarında çalışacak kadar büyüdüklerinde ailelerinden en az on beş eyalet öteye Enola’nın şu an salonunda oturduğu evlere yerleştiriliyorlardı. Senede sadece yedi gün izin yapabilen vatandaşlar var olan en hızlı ulaşım aracı enordlarla bile yedi günde on dört eyalet yolu gidip gelebilirler. Bu nedenle hiçbir vatandaş kariyerine başladıktan sonra ailesini iletişim araçları dışında görüp konuşamıyordu. Enola’nın en azından böyle bir derdi yoktu çünkü daha önce söylediğim gibi kendisi bir yetimdi.
    Annesi veya babası kariyeri değil hayatı başladığı gün onu yalnız bırakmıştılar. Aslında böyle bir olayın olma olasılığının imkânsıza yakınlığını bilse Enola’nın küçük dili içeri kaçardı. Ama Dünya Hükumeti vatandaşlarını sistemin işleyişine kafa yormayacak şekilde zihinsel ve fiziksel her açıdan manipüle ediyordu. Ve Enola bu küçük cahilliğiyle salonunda oturmuş insanların birbirlerini roastladığı yani onları var eden her türlü özelliklerini edepsizliğin uç noktasında birbirine sataşarak dillendirdikleri akşam kuşağı programlarını izliyordu.

    İnsanlık bundan dört yüzyıl önce 1851 yılında Jean Bernard Léon Foucault’un deneyi ile ilk defa somut olarak Dünya’nın döndüğünü gözlemlemişti. Ufak bir hava dalgası bile Foucault Sarkacının hareketini ve bırakacağı izi değiştirebilir ama bu dünyanın hala döndüğü gerçeğini değiştirmez. Enola’nın varlığı tüm kapıları açık bırakmış, rüzgarı olduğu gibi içeri almıştı ve sarkaç hiç hesaplanmadığı izler bırakmak üzereydi. Evet, dünya hala dönüyordu ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. En azından Enola İçin.

    Dünya Hükümeti kurulduğu ilk zamanlarda evlerin kapılarına ziller yapmıştı ama daha sonra yapılan binalarda buna gerek duymamıştı. Çünkü yürüttükleri ekonomik, kapital ve kariyer odaklı sistemler ve evlere yerleştirdikleri kendi manipülatör ileti vericileri insanları birbirlerinden koparmış bunun yerine yapay, cansız ilişkiler ve yalnızlıklara bağlamıştı. Bunun sebebi de var olan düzeni korumaktı elbette. İnsanlar güdülmesi gereken koyunlar haline getirilmeliydi. Kendi başına sınırları aşan biri tehlikeli gerçekleri öğrenebilir ve Dünya hükümetinin kusursuz işleyen çarkına çomak sokmak isteyebilirdi. Ama insanlar kendi kapsüllerine hapsedilir, ruhlarına melankoli işlenir, kronik hal alan depresyonlara sokulur ve yüreklerinden umutları sökülüp alınırsa başkaldırmaları imkânsız bir hale geliyordu. Dünya Hükümetinin ilk psikoloji bakanı olan S’dlanodCm ruhlarını ateşleyen her şey insanlardan sökülüp alındığında toplu intihar eylemlerinin önüne geçmek ve insanları umutsuz bir şekilde de olsa canlı tutmak için bir serum geliştirmişti. Serum kusursuz çalışıyor ve vatandaşların devlet tarafından desteklenen yiyeceklerine karıştırılıyordu. Zaten başka bir şekilde yemek yemeniz mümkün değildi. Her şeyiniz Dünya Hükümetince karşılanıyordu. Serumun tek kusuru aşırı tüketimde obeziteye sebep olmasıydı. Ama Dünya Hükümeti ilk yüzyılını devirdiğinde teknoloji o kadar gelişmişti ki bir insanın ölmek için Dünya Hükümetinden izin alması gerekirdi. Zaten Dünya Hükümetinin amacı da buydu insanları yaşatmak. Eski Dünyanın klasik eser yazarlarından biri bugün hayatta olsa yaşamakla özgür olmanın aynı şey olmadığını yazardı. Ama hiçbiri yaşamıyordu ve ruhlarını yaşatabilecek hiçbir vücudun da o ufka sahip olunmasına izin verilmiyordu. Dünya hükümeti vatandaşları yaşatıyordu çünkü yapılması gereken işler vardı. Daha doğrusu on iki bakan ve bir yöneticiden oluşan on üç kişilik Dünya Hükümeti heyetine ve kutsal ırk olan, Dünya hükümetinin kurulmasını sağlayan, insanlara bu şartları dünyanın birkaç milyonluk tarihinde yavaş yavaş kabul ettiren İben halkına hizmet ve enerji gerekliydi. İben halkı milyonlarca yıllık bu süreçte insanların yaşam enerjilerini zorla elde etmeye çalışmış ama bu şekilde elde ettikleri enerjinin hiçbir işlerine yaramadığını çünkü verimsiz olduğunu fark etmiş ve vatandaşları bugün içinde oldukları koşullara kendi gönül rızalarıyla kabul ettirmeyi başarmışlardı. Daha sonra avuçları içine aldıkları tüm dünya halkını bir afyon bulutuna hapsedip tüm yaşam enerjilerini sömürmeye ve artık kendi kutsal topraklarında milyonlarca yıllık emeklerinin meyvelerini yemeye koyulmuşlardı.

    Bu Dünya’nın kısa tarihini okumanız ne kadar zamanınızı aldı bilmiyorum ama bu dünyada sadece birkaç saniye geçti. Ve Enola hala zili olan bu eski binalarda yaşıyor olmasının doğumundan önce hazırlanmış bir planın gizli bir parçası olduğunu bilmeden çalan zilin sesiyle bir anda irkildi. Yirmi iki yıllık ömründe ilk defa böyle bir ses duyuyordu. Sadece o değil, dünya hükümetinde de yüz elli küsur yıldan beridir bu sesi duyan olmamıştı. Öyle ki Enola sesin geldiği yeri takip edip kapıya vardığında kapıyı açması gerektiğini değil, kapının neden böyle bir ses çıkardığını düşünüyordu. Zil bir kez daha çaldı. Ve Enola ne yapması gerektiğini bilmeden ve hayatı boyunca hiçbir tehditle yüz yüze kalmamış bir sapiens olarak korunma içgüdüsünü tamamen kaybetmiş bir şekilde kapıyı açtı.

    Enola kapıyı açınca iki saniyeliğine bir siluet ile karşılaştı. Sonrasını ise hatırlaması biraz güç. Çünkü kapısına dayanan babası tarafından bayıltılıp Dünya Hükümetinin hava sirkülâsyonlarında hareket eden atomları bile izleyebildiği güvenlik sistemine yakalanmadan kaçırılacaktı. Enola hafif hafif kendine gelip ayılmaya başladığında burnuna deniz kokusu geliyordu ama Enola denizi hiç görmediği için beyni kayıtlı kokulardan bu kokuyu çıkarıp tanıyamadı. Kendine gelmeye başladıkça ayaklanmaya çalışan Enola kendini bir kafesin içinde buldu. Geminin üzerinde öylece kafeste duran Enola’nın kendine geldiğini fark eden babası yavaş ama canlı adımlarla ona yöneldi. Ona babası olduğunu, annesi ona hamileyken bir isyanın öncüsü olduğunu ama başarısız olduğunu, o doğduğu gün annesinin öldüğünü, çocuğunu da Dünya Hükümetinin Yöneticisine kaptırdığını, aslında babası olarak kendisinin de bir Dünya Hükümeti bakanı olduğunu söylemek istedi ama bunca yıl süregelmiş sessizliği bozmak için en uygun kelimeyi bir türlü seçemiyordu. Bu yeni dünyanın insanları olmasalar zaten asla uygun bir kelime olmadığını bilirlerdi. Akıl duygusallık içinde boğuşurken ağız dile gelen her kelime ile çırpınırdı. Ama isyan lideri babası sustu. Öylece çocuğuna bakmakla yetindi. Enola bir şeyler sormak istiyordu ama ilk defa günlük rutininin çok dışında aklının henüz kavrayamadığı bir gerçekliğin içindeydi. Gözlerine far tutulmuş tavşan gibi öylece dona kalmıştı. images.jpgOnlar baba ve çocuk yakınken uzak bir şekilde böyle özlem giderirken gemi Atlantis okyanusu açıklarında yol alıyordu. Gökyüzü ise birazdan olacakların habercisiymiş gibi boğucu ve iç sıkıcı bir hal alıyordu. Doğanın bu önsezili halleri tesadüfün de bu kadarı dedirtebilir ama bu bir tesadüf değildi zaten. Dünya Hükümetinin Yöneticisi bizzat kendi buraya doğru geliyordu ve bu doğa olayı tamamen onun kontrolünde gelişiyordu. Enola’nın babası bakanlık yaptığı yöneticiyi yakından tanıyor olabilirdi ama yapabileceklerinin sınırından asla haberdar değildi.

    Pro me the us!
    Ağzından çıkan her hece ile geminin güvertesine ağır bir aura çöktüren Yönetici sanki hiçlikten bir anda var olmuştu. En yakın kara enordlarla bile günlerce uzaktaydı ama Yönetici işte orada duruyordu. Evet, Hükümetin vatandaşlarla paylaşmadığı kendine has teknolojisi vardı elbet. Ama Enola’nın babası Prometheus eski bir bakandı ve bu teknolojiden haberdardı. Çünkü bizzat kendisi Teknoloji Bakanıydı. Onun yokluğunda Hükümet ne kadar ileri gitmiş olabilirdi ki? Gökten ağırlığı yokmuş gibi süzülerek güverteye doğru inen Yönetici görünürde hiçbir alete de bağlı gözükmüyordu. Sanki bizzat kendisi kontrolü zihninde olan bir helyum balonu gibiydi. Güverteye adımını attığı an gemi sanki denizin dibini boylamak istiyor gibi ağırlaşmıştı. Ve Prometheus onun burada olmaması gerektiğini kendine anlamsızca tekrarlayıp duruyor, soğukkanlı olan son kısımlarıysa şoku atlatmaya çalışıyordu.
    Ooo sevgili Prometheus onca yıllık birlikteliğimize rağmen beni bu kadar küçümsemiş olman gerçekten bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Şimdi de o küçük aklında burada olmamam gerektiği en az birkaç günümü daha seni aramakla heba etmem gerektiği geçiyor demek. Bu birkaç gün içinde de sen, kendini ve çocuğunu bana yem yapmışken yıllardır gizlendiğiniz fare deliklerinden çıkan isyancı grupları da hükümeti devirecek ve katledecekti.

    İki parmağını avuç içlerinde şaklatarak alkış tutan yönetici çıplak ayaklarıyla Prometheus’a doğru yürüyor ve konuşmasına devam ediyordu. Baba ve çocuk lafına odaklanamayacak kadar neyin içinde olduğunu kestiremeyen Enola ise öylece durmuş ve kafesinin içinde bu iki yabancıyı seyrediyordu.

    Siyah taşın üstündeki siyah karıncanın hareketini bile izlememize olanak sağlayan bu güvenlik sisteminde herhangi bir vatandaşımızı kaçırmayı başarabilecek tek kişi kim olabilir dersin sence Prometheus? Tabii ki de onu geliştiren senden başka kim olabilir. Gerçekten bizden saklanabildiğini mi sandın bu arada? Bu ufak yolcu gemisini sistemden izole etmek için kaç yılını harcadın? Ama seni yine de buldum hem de elimle koymuş gibi. Neden biliyor musun Prometheus? Şu an burada neler döndüğünü anlayamayacak kadar salaklaştırılmış çocuğun sayesinde. Böyle bir şeyi kurtarmaya değer miydi? Bu maymunlar için kalkıştığın onca şey gerçekten mide bulandırıcı Prometheus. Ve onları asıl layık oldukları gibi kafese tıkmış olmanı da kutluyorum. Çok anlamlı bir tablo oluşturmuşsun.

    Yönetici yüzünde eski dünyanın yedi milyar insanını aynı anda tiksindirecek sırıtmasıyla sözlerine aralıksız devam ederken Prometheus’un neden onun sözlerine karşı çıkmadığını bağırıp çağırmadığını merak edebilirsiniz. Yönetici, sözlerinin kesilmesinden hoşlanmadığı için beş yıl önce bir empat silahı geliştirmiş ve iradesini hâkim kılacağı kendi ve İben ırkı dışındaki tüm insanlığın zihinlerine onun zihniyle uyumlu manyetik alıcılar yerleştirmişti. Yönetici ile yirmi üç metrekarelik bir alan içinde kalan herkes onun istediği gibi davranmaktan asla kaçınamazdı.Bu mutlak gücün karşısında Prometheus gerçekten isyan etmeyi amaçlamış, başkaldırmış ve Yöneticinin tek parça elbisesine bulaşmış kan lekelerinden anlaşılacağı üzere başarısız olmuş bir devrim mi tertiplemişti. Bunu hangi insani yönle yapmıştı? Gerçekten kazanabileceğini umut etmiş miydi? Bariz şekilde öngörülebilen bir sonuca rağmen insanı hayatının son anına kadar çabalamaya iten şey umut muydu? Olası sonucu görmezden gelmeyi sağlayacak insani kör edecek, işkenceyi, acıyı uzatacak şey umut muydu? Prometheus tüm ömrünü bugünkü devrime adamış ama çizmenin altında kalmış bir karınca gibi çiğnenmişti. Yönetici Prometheus’un dibine kadar gelmiş ve sözlerine devam ediyordu, o insanı çıldırtacak kadar sakin ve ruhsuz sesiyle.

    Onu kurtarmaya geleceğini biliyordum. Hadi ama o eski binalardaki zillerin durmasına göz göre göre izin verdiğimizi sanmıyorsun değil mi? Zihinleri yıkamak için büyük bir çaba sarf ederken onları berraklaştıran melodileri düzenden silmemiz gerektiğini öğrendiğimiz halde zilleri öylece orada bırakacak kadar alık olduğumuzu düşünmemişsindir değil mi Prometheus? Melodiler, mırıldanmalar, ritim hiçbirine bu yeni dünyada yer yok. Müzik, gerçekten bilimin ötesinde bir yerde ve insanları olmalarını istediğimiz bulanıklıktan kurtarıyor. O zile bastığın anda ufacık bir an için evlerine döşediğimiz nefes-hafıza ileticilerinin kontrolünden çıktı ve onu kaçırabildin. Ama bunların hepsi zaten sana izin verdiğimiz bir hareket alanıydı. Hem ona baksana ne kadar aptal. Babası olduğunu bile bilmiyor. Onu o kadar salaklaştırdığımız için gerçekleri ona itiraf etsen bile sana inanmayıp denize atlayacağını düşündüğün için onu kafese tıktın değil mi? Sonra da onu şu fare deliğiniz olan kayıp kıta Atlantis’in derinliklerindeki yere götürecektin. O yerin ismi neydi? Zeyan, zian, zeon? Her neyse orada onu şu zihni temizleyen aletlerinle eski saf insan benliğine kavuşturup babası olduğunu açıklayacaktın değil mi? Yirmi iki yıl sonra gelen bu gerçeklik sence de biraz sanal değil mi Prometheus? O senin çocuğun değil. Kimsenin çocuğu değil. İçime çektiğim şu havadan bir farkı yok. Beni ve İben halkını yaşatmak için var olan nesnelerden sadece biri o. Neyse Prometheus yıllardır bu kadar konuşmamıştım. Bu dili de pek sevmediğimi biliyorsun. İlkel insanların yaratısı bir leş yığını. Anlamları kelimeleştirip kalıplara sokarak boyutlarını barbarca küçültüyorlar. Oysa sessizliğin lisanını kullanmayı akıl edebilseydiler belki de asla bu hale düşmezlerdi. Bu arada çapulcu arkadaşlarına gelince hepsini katlettim. Sonuçta ya onlar beni ya ben onları katledecektim değil mi Prometheus? Kişisel bir problem olarak algılamanı istemem. Hiçbirini öldürmekten zevk almadım. Dünya Hükümetinin sloganını bilirsin. ‘’İnsanlık yaşamalı!’’ Nasıl ve niçin olduğunun bir önemi yok. Ve seni buraya kadar izlerken kaybettiğim zamana değdi sanırım. Şu iğrenç fare yuvanızın tam üstünde duruyoruz değil mi? Varlıklarını hissedebiliyorum. Hepsiyle ilgileneceğiz eski dostum. Acısız ve hızlı olacağına söz veririm. Henüz gazabım merhametimin önüne geçmedi.

    Yönetici sözlerini Promethus’un etrafında ufak adımlarla dönerek söylerken bir elini de işaret parmağı ona temas edecek şekilde tutuyordu. Son sözlerini söylediğinde Prometheus’un tüm yaşam enerjisi vücudundan Yöneticinin vücuduna geçmişti. İşaret parmağındaki kılcal damarlar enerji yüzünden başta kararmış sonra eski halini almıştı. Tüm enerji akışı tamamlandığında Prometheus’un olduğu yerde sadece birkaç eski giysi kalmış onlar da rüzgârla etrafa savrulmaya başlamıştı. On iki bakan içinden ilk defa birisi yok olmuştu. Artık Prometheus diye biri yoktu.

    Prometheus ile işi biten yönetici bu sefer yüzünü kafeste duran Enola’ya çevirdi. Ona ne olduğunu merak ediyorsun değil mi? Büyü gibi duruyor olmalı ama sadece ileri teknoloji. Bu arada ismini hiç merak ettin mi vatandaşım? Biliyorsun ki senin dışında hiçbir vatandaş harflerden oluşan bir isme sahip değil? Aa bilmiyor musun? Doğru ya sadece bilmeni istediğimiz şeyleri bilebilirsin. Çünkü zihnin duvarları ellerimizde. Aşamayacağın duvarların içine hapsedip seni sonrada böyle hakir görmek hiç ahlaka sığan bir şey değil haklısın. Ama ben de ahlaklı biri değilim zaten. Sana bu ismi ben koydum. Eski dünya kendini yok etmenin eşiğine geldiğinde nükleer silahlarla tüm dünyayı yok etmeye çalışan o eski maymun atalarını zapt edip onlarla bir anlaşmaya vardığımızdan beri bu dünyada her şeyin ismini ben koyuyorum zaten. Mesela eskiden bu okyanusun adı Atlastı. Senle neden bunları konuşuyorum ki nasıl olsa hiçbir şeyi anlamıyorsun. Dur da anlamanı sağlayalım.

    Yönetici elini kafesin içine uzatıp Enola’nın kafasından tutup öylece bir iki dakika durdu. Prometheus’un eğer yapabilseydi onu zihin açıcıya sokup aklının kontrolünü tekrar kazanmasını sağlayacağı şeyleri yönetici sadece sağ eliyle Enola’nın kafasını tutarak yapıyordu. Enola yöneticiden aktarılan tüm bilgileri delirmeden zihnine alabiliyorsa bu Dünya Hükümetinin akıllara sığmaz teknolojisi sayesindeydi. Yönetici Enola’nın kafasından elini çektiğinde Elona başını havaya kaldırdı ve gözleri artık boş boş bakmak yerine her şeyin bilgisine vakıf olmuş biri gibi bakıyordu. Babasını, isyanın neden, nasıl başladığını, yöneticinin eline nasıl düştüğünü, dünyanın neden bu hale geldiğini, insanların İbenlerle o anlaşmayı neden ve nasıl kabul ettiğini kısacası her şeyi biliyordu.

    Şimdi daha iyi anlaşabiliriz sanırım Enolacım yoksa Alone mu demeliydim. Ooo benim yalnız çocuğum. İsmini koyarken fazla yaratıcı olmadığım için özür dilerim. Seni sadece bir proje ve yem olarak gördüğüm için üstünde pek durmamış olabilirim. Eski tanrıların bile birçok kusurlu yaratıları var sonuçta. Bir gün babanın senin için geleceğini ve beni bu yanlış programlanmış nesnelere götüreceğini biliyordum. Hatta baban tüm bu isyanı kendi iradesiyle düzenledi sanıyor olsa da az önce zihnine aktardığım gibi annenle tanışmasını, bu sayede senin doğmanı, babanın senin böyle bir dünyada yaşayamacağını düşünmesine sebep olacak kitaplar okumasını, bu kitaplarla özgür bir dünya yaratma aşkını aklına koyan bendim. Çünkü Dünya hükümeti ne kadar güçlü ne kadar büyük olursa olsun hala öğrenen ve az da olsa hata yapan bir topluluk. Yıllar önce bir hata sonucu bazı insanlar eski yazarların ruhlarını bedenlerinde tekrar uyandırdılar ve başkaldırıya kalktılar. Elbette onları bastırdık ama yok etmeyi başaramadan elimizden kaçtılar. Asla kazanmayacakları bir savaşın içinde böyle biçare savaşmalarına anlam veremedim. Bunu hangi insani yönle yaptıklarını anlamak için eski yazarların tüm kitaplarını okumam gerekti. Buna umut diyorlar. Umut, tüm ömrünü alacakaranlığın ortasında geçirsen bile yarın güneşi göreceğine inanmak. Atalarının o anlaşmayı imzalayıp boyun eğdikleri güne tanık olsaydılar böyle şeyler hissetmekten uta…

    Az önce hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu ve Yöneticinin sözü öylece havada asılı kaldı. Çünkü zihni Yönetici sayesinde berraklaşan Enola Yöneticinin empat silahına karşı koymayı başarıp bu sıkıcı monolağa biraz renk katmak istemiş olacak ki Yöneticinin sözlerini haykırarak kesti.

    İnsanları atalarının günahlarıyla, boyun eğmeleriyle yargılayamazsın. Hata yapan sadece siz Dünya hükümeti değilsiniz. Her gelecek nesil kendi kaderinin iplerini ellerinde tutma ve hata yapma hakkına sahiptir. Geçmişte yapılmış hiçbir seçim onların adına işleyemezken siz kendi kurduğunuz düzende insanları mahkûm ediyor ve gelişimlerini engelleyip kendi rahatınız için sömürüyorsunuz. Karanlığınız ne kadar büyük olsa da umut hayallerden ışıyan ışıkla bile zihinlerimizde filizlenecek. Ve sonunda kaybedecek olsak bile kazanmaya olan inancımızla öl m ü ş ola ca ğız.

    Enola’nın söyleyeceklerini daha fazla duymak istemeyen Yönetici sağ elini onun göğüs kafesinden içeri daldırarak kalbini yerinden söküp alarak sırtından çıkmasına neden oldu. Tüm hayatını aptal bir robot gibi geçiren Enola asla hayal edemeyeceği bir asil ölümle bu yeni dünyaya veda etmişti.

    Aptal çocuk. Oysa seni öldürmek istemiyordum. Hatta seni Proje Alone’a götürürken sana okumak için yanımda bir kitap bile getirmiştim. Sen İşleyen düzenin son kusurunu kapatacak olan projemdin. Nesnelerin ebeveynleri olmadan yaşayabileceklerini kanıtlarsan artık aile tipi üretimden birey tipi yalnız üretime geçilecek ve fabrikadaki yumurtalıklarda her özelliği önceden belirlenmiş nesneler halinde üretilecekti. Gerçi ölmüş olsan da proje başarılı olmuş sayılır. Ben zihnini açmadan önce kafesin içinde bir maymundan farksızdın tıpkı eski ataların gibi. Ellerimle sana bahşettiğim irfanla seni babanın eski koltuğuna bile oturtabilirdim. Ama sen bana boyun eğmek, şükretmek yerine babanın izinden gitmeyi seçtin. Biliyor musun her şeye rağmen yine de sana bir şiir okuyacağım. Eski dünyanın yazarlarından senin adına yaraşır bir şiir. Edgar Allan Poe adında biri. Gözlerindeki iblis olarak cesedine armağan ediyorum bu şiiri.

    YALNIZ

    Olmadım çocukluğumdan beri
    Başkalarının olduğu gibi
    Görmedim dünyayı, nesneleri
    Başkalarının gördüğü gibi
    Kandırmadı hüznümü, tutkuları
    Aynı ortak pınarların suları
    Aynı zevki duymadı yüreğim
    Aynı şevkle uyanmadı yüreğim
    Sevdiğim her şeyi yalnız sevdim
    Çocukluğumda, çocukluk çağında
    Fırtınalı bir ömrün derinliğinden
    Çıktı hâlâ tutsağı olduğum gizem
    Çıktı sellerden ya da pınarlardan
    Dağlardaki kızıl kayalıklardan
    Gölgesi dolanan güz güneşinden
    Onun sonsuzdaki altın renginden
    Çıktı gökyüzünün yıldırımlarından
    Yanımdan uçarak geçtiği zaman.
    Ve kasırgadan, gök gürültüsünden
    Ve buluttan ve bulutun sisinden
    (Havanın kalanı mavileştiği an)
    Gözlerimde iblis şeklini alan.

    Umutmuş! Zamanı geçmiş bir devrim asla amacına ulaşamaz. İnsanlar o anlaşmayı kabul edip özgürlüklerini basit nesneler için pazarladıkları günden beri bir nesne olmaktan daha fazlası değiller. Ve bu halinizi size bir başkası dayatmış gibi hala ağlak bir edebiyat peşinde olmanız ne büyük acizlik. Hükümet Cellatları size koordinatları gönderiyorum. Geride bir şey bırakmayın. O karanlık fare deliklerinde güneşli günlerin özlemini çeken herkese bu savaşı çoktan kaybettiklerini tekrar hatırlatın.
  • Yazar: Murat Ç
    Hikaye Adı : Kadıköy
    Link: #30131366

    ...Modaya doğru yürümeye başladım… Kafamı gökyüzüne doğru kaldırdığımda, kapkara bulutlarla göz göze geldim, yağmur damlaları yavaş yavaş suratıma doğru damlıyorken bir anda nefesimi tuttum ve gözlerimi kapattım, o anda ne düşündüm tam olarak hatırlamıyorum, derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum, tam ne düşündüğümü bilmediğim o şeye dalacakken bir ses ve bağrışma duydum. Gözümü açtığımda, 34 plaka sarı bir taksi önümde durmuş, şoför dışarı çıkmış bana bağırıyor, aynı anda el kol hareketleri ile bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Kafamı sola çevirdim insanlar yürümeye devam ediyordu, kafamı tekrar sağ tarafıma doğru çevirdiğimde şoför arabaya binmişti, kulaklığımı biraz kaldıracakken vazgeçtim ve geri kulağıma taktım, sesi en yüksek seviyeye ayarladım ve elim istemsizce havaya kalktı, ağır çekim bir hareketle taksiciye kusura bakma dercesine ufak bir mesaj gönderdim. Birkaç kişi bana bakıyordu ve onlara ne var bakışı attım, hayal edin işte, o saçma sapan surat ifadeniz ve bir bulldog gibi sallanan yanaklar, salyamız eksik olsun. Sonra Sol adım, sonra sağ adım, tekrar sol ve tekrar sağ yürümeye başladım. Evet, Modaya doğru yürüyordum ve hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece yürüyordum. Hayatımda her şeyin anlamsızlaştığı, sonra karanlıklaştığı bir anda karşıma çıktı.

    “Merhaba” dedi.
    “Merhaba” diye karşılık verdim.
    “İyi misin” dedi,
    “Standart” dedim, neden sordun?
    “Biraz önce yayalara kırmızı ışık yanıyordu ve yolda öylece durdun” dedi ve devam etti, “sanki bir şey kaybetmiştin, onu arıyor gibiydin, ama ne aradığın anlaşılmıyordu, yağmurun hüznü yüzüne vurmuş gibi bakıyordun etrafa, taksici sana bağırırken bile en ufak bir tepki vermedin” dedi.
    “Bilmiyorum” dedim. “Herhangi bir şey hatırlamıyorum, ne düşündüğümü bile bilmiyorum” dedim.
    “Kaybolmuş bir ruh gibi dolaşıyordun” dedi.
    “Tanışıyor muyuz?”
    “Hayır, hayır, ben, ben seni öyle gör…”
    “Anladım” dedim soğuk bir tavırla. “Bir şeyim yok merak etme” dedim.
    “Özür dilerim, rahatsız ettim” dedi.

    Özür dilemek için hiçbir sebebi yoktu. Hem ne diye özür diledi ki? Özür bu kadar basit dilenmeli miydi? Ben bunu hiç yapmazdım. Belki de işkence etseler ağzımdan zorla alırlardı. Özürmüş.. Özürde neymiş… Aman neyse, ne.. “Özür dilemene gerek yok” dedim. “Atom bombasını sen icat etmedin, milyonlarca insanı da sen öldürmedin” dedim. Zaten bu kadar ölümden o sorumlu olsa özür dilese ne olacaktı, özür diledikleri yeniden hayata mı dönecekti? Bayan Akura kızı Sunuka’yı tekrar kucağına mı alacaktı da, Bay Maki mesai bitiminde eve mi dönecekti sanki? Ben ne saçmalıyorum? Akura kim? Tanrım, ne oluyor bana.. “Özür dilemene gerek yok” dedim.

    Merhaba ben “Mustafa” dedim. Senin adın ne?
    “Eylül” dedi. “Bir şey sorabilir miyim” dedi ama cevabımı beklemeden “Zamanın varsa, kahve ısmarlayabilir miyim” gibi bir şey çıktı ağzından. Evet, kahveyi çok severim ama ne oluyordu. Neden kahve ısmarlıyordu. Daha birkaç dakika önce bana soru sormaya başlamıştı. Hayatımda onu ilk defa görüyordum. Bir saniye, yoksa ölmüş müydüm, yoksa taksi bana çarpmış ve komada mıydım? Saçmalama, ölmüş insana kim kahve ısmarlardı… Nezaketen mi yoksa, başka bir sebepten mi bilmiyorum ”neden olmasın, olur tabi, teşekkür ederim” dedim.

    Birkaç adım attık “nereye gitmek istersin” dedi. “Teklif senden geldiğine göre, yeri de sen seçersin diye düşünmüştüm” dedim. “Evet haklısın. Benim sürekli gittiğim bir kafe var, oraya gidelim” dedi. “Sen nasıl istersen dedim, organlarımı satmayacaksınız umarım” gibi saçma bir espri yapacakken kendimi durdurdum ve “o tarafta hangi kafe var” dedim. “İkinci Yeni” dedi. Evet biliyordum, birkaç kez gitmiştim. Kahvesini çok sevmemiştim, sıcak içilmesi gereken bir şeyi neden soğuk getirirlerdi ki? Alt tarafı bir suyu belirli derece de ısıtacak ve önüme getirecekti. Hayır efendim olur mu? V60 yöntemi ile demliyordu kahveyi, hangi kahve çeşidinden istediğimi sormuştu barista, içimden annende zaten Kolombiya çekirdeklerinden az kavrulmuş içerdi, sende kalkmış bana hangisini içeceğimi soruyorsun diye sorgulamıştım. Bunu neden sorguladım kendi kendime bilmiyorum burası bir kafe, sormak onun işiydi. Sormayıp, kahin yetenekleri ile ne istediğimi anlayıp kahve mi getirecekti? Tabi ki soracaktı. Zaten konumuz kahve çekirdeği bile değildi.! Sıcak suydu, Sıcak su! Bir suyu bile ısıtamıyorlardı. Bir saniye, konumuz su bile değildi, Konumuz artık “Eylül’dü.”

    Yürüyorduk, ve tabi ki kulaklığım kulağımda değildi, müzik listemi durdurmuş, onunla beraber yürüyordum. Müzik dinleyemediğim için kendimi suçlu hissettim, ben modaya doğru yürümüyor muydum? Bir anda içeri kat etmiş, Rexx’in o tarafa doğru gelmiştik. Klasik ergen buluşma noktası. Nerede buluşalım REXX’in orada… REXX’miş! Neyse… REXX’in karşısında harika bir kokoreççi var. Kömürün o kızgın alevinde, ince ince sote edilmiş kokoreç ve türlü sebzeler, üzerine de bol baharat, çok pişmiş olsun adem usta dediğimde tamam mustafacım merak etme der, ekmeği o sıcak közde kızartır, içerisine malzemeleri bolca koyar ve servis ederdi. Ah o ilk ısırık, anlatamam onu. O sıcak ekmek, ilk dişle buluştuğunda çıkardığı ses, ilk ısırıktan ağıza düşen parçalar ve çiğnerken aldığın o haz, ezilmiş parçaları mideye gönderdiğin büyük bir emek ürünü kokoreç! Ah, kokoreç ah.. Canım çekti şuan.. Ama biz kahve içmeye gidiyorduk değil mi? Neyse dedim içimden, akşama yanındayım adem usta. Yürümeye devam ediyorduk, sessizlikten kendimle konuşmaya başlamıştım. Şimdi aşağıya doğru inmeye başladık, Solda Bira Fabrikası adlı pub, Onun karşısında Fil Bar, onun aşağısındaysa çok sevdiğim dükkan Gargamel var.. Nadir bulabileceğiniz şeyler vardır Gargamel’de. Kaykaylar, marka ayakkabıların özel kreasyonları, giyim kuşam, ot bok ne ararsan vardır işte. Ucuz değildir ama olması gerektiği gibidir. Herkeste olandan değil de, herkeste olmayandan yana iseniz biraz paraya kıyardınız değil mi? Evet kıyardık elbette. Yürümeye devam ettik, göz ucuyla bana baktı. Tabi ki bende ona baktım, ben ona bakmasam, onun bana baktığını nasıl şuan anlatıyor olabilirdim? Biraz düşünün lütfen. Göz göze geldik ve ben gözümü kaçırdım, yürümeye devam ettik. Ne oluyordu hala anlamış değildim. Ben dünyaya sırtımı çevirmiştim. Bağım – beklentim yok, isteğim – öngörüm yok. Bir şey istemiyor haliyle bir şey de vermiyordum. Sadece amaç yüklemeden, yüklü olan amaçları kullanıyor, her hangi bir düşünce ve duygu beslemeden yaşıyordum. Ben Moda’ya yürüyordum, kulağımda kulaklık ve son ses müzik çalıyordu, yağmur damlaları yüzüme düşüyor ve ben yürüyordum, şuan ben bunların sadece yürüme kısmına hayat veriyordum, yanımda Eylül adında, esmerle sarışın arasında, 165 ile 168 boylarında, kıvırcıkla düz karmaşasında, renkli renksiz mavi yeşil ela arasında gözleri, makyajdan eser olmayan o doğallığı ile duran bir kız vardı. Düşünsenize yüzünde bir ton makyaj yerine kendi yüzü var. Bu ne şans, bu ne mukaddes bir lütuf derken kendime geldim, ne saçmalıyorsun sen dedim. “Heh geldik” dedi. “Evet geldik” dedim, aklımda Sıcak Su var tabi. “Nereye geçelim” dedi, sen bilirsin demedim, o kadarda pasif bir karakter çizemezdim, hemen yeri belirledim ve oraya geçtik. Yine de onaylatma ihtiyacı duydum, “iyi mi burası” dedim. Evet, evet güzel yer seçtin dedi. Seçtiğim güzel yer sokağı gören, diğer yerlerden daha nezih ve yağmurun sesini duyabileceğimiz, aynı anda görebileceğimiz ve o ilk yola düşen yağmurla toz birleşimi kokuyu alabileceğimiz bir yerdi. Kısacası ben seçiyorsam o yer zaten güzeldi.

    Siparişlerimizi verdik ve konuşmaya başladık. Bir anda pat diye sordum, çünkü ben öyle yaparım. Hayallerle yaşayamayacak kadar kurşun sıkılmıştı hayatıma. “Neden” şuan buradayız, neden ben seninle sen de benimlesin dedim? Yüzünde samimi bir tebessüm oluştu, yanaklarında o yonca mı goncamı dedikleri şey oluştu, gözlerinin içi gülerken, makyaj olmayan suratı iyice gün yüzüne çıkmıştı, kıvırmı düz mü tam belli olmayan saçları şampuan reklamlarında olduğu gibi kendi kendine bir şekilde dalgalı bir denizde sörf yapıyor gibiydi. Ve cevap verdi “Ölmek için bir sebebin mi var” dedi. Yaşamak için bir sebebim mi olmalı dedim? Olmamalı mı dedi? Pekii dedim.. peki.. Peki…

    “Doğuyoruz ve yaşamaya başlıyoruz. Önce bebek, sonra çocuk, sonra burnunu karıştıran sivilceli bir ergen oluyoruz. Sonra yavaş yavaş büyümeye başlıyoruz. Okula gittikçe sınıf atlıyor, üniversite baskısı ile bir şeyler yapıyoruz, oradan buradan en saçma sapan yerleri tutturuyor, hiç umursamadığımız bölümleri bitiriyoruz, bu dönemlerde hiçbir şeyin planını yapmıyoruz, çünkü diplomayı alınca iş hazır diyoruz. Hayatımız bu anlamsızlıkların etrafında dönerken, mezun oluyor, bitirdiğimiz bölüm ile ilgisi olmayan işler buluyoruz ama en azından buluyoruz. Hayatın şimdi gerçekleri ile yüzleşmeye başlıyoruz. Geçim derdi ile değil o başka konu. Ruhun iyi olmadıktan sonra tabak çanakla geçinecek halin yok, geçinmesen de olur. Hayatımıza insanlar giriyor ve çıkıyor, girdikleri ile çıktıkları arasında uçurumlar oluyor, bu uçurumların kenarında dans ediyoruz ve gittiklerinde uçurumdan atlıyoruz. Hayır isteyerek değil istemeyerek. O uçurumdan bedenlerimizi değil ne yazık ki, içimizdeki tüm iyi duyguları atıyoruz, atlasak bedenimizin parçalanacağı yerde, ruhumuzun parçalanışını izliyoruz. Ve hiçbir şey olmamış gibi hayata devam mı etmemiz isteniyor. Evet isteniyor ve bu hayatın benden istediğini bu hayata veriyorum” diyorum.. ve susuyorum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var sanırım diyerek nefes alıyorum ve bir yudum su alıyorum şişeden.

    “Evet “ diyor Eylül, “veriyorsun, Taksi durmasaydı sana çarpacaktı farkında mısın” diyor? Değilim, güzel yanı da o dememle birlikte başını iki yana sallıyor. Şimdi durun bir saniye burada ne oluyor. Biz neden bunları konuşuyoruz, hatta biz neden buradayız, ben neden Moda’ya tek başıma yürümüyor ve bu kafede kahve içiyorum, tamam kahveyi seviyorum ama sıcak su ile! Su yine sıcak değil! Bir anda konumuza dönüyorum ve “varlık ile yokluk arasında bir fark yok, bedensel olarak olsa da ruhen yok, sadece ölmek için doğuyoruz, doğmamızın tek nedeni ölmek” değil mi diyorum. Hayır diyor.. Yaşadıktan sonra, ölmek için doğuyoruz diyor. Şuan yaşadığımı hissetmiyorum ve ölmek bile istemiyorum diyorum, ölüp ne yapacağım ki? Durduk yere ölmek için bir sebebim yok ve ben yaşamayı seviyorum. Ben sadece bir amaç yüklemiyorum artık. Amacım alındı, çalındı ve orada burada satıldı. Yok artık bir şey bende anlıyor musun” diyorum.

    “Anlıyorum ama bir şeylerin değişme vakti gelmedi mi artık” diyor.

    “ Ne gibi, neyin zamanı diyorum” ve “Benim zamanım” diyor.

    Umut etmek iyi bir davranış olsa da, “Umut” kötülüklerin en kötüsüdür der diyorum Nietzsche, bir anlaşılmak istenmeyen de o diyorum. “Evet onu anladığını sananlarda kendilerini kandırıyor ama artık benim zamanım geldi” diyor tekrar.
    Bu anlamlandıramadığım sahiplenme duygusu da nedir? Daha 1 saat önce farklı yollarda yürüyen bambaşka hikâyenin bambaşka karakterleriydik, nasıl oluyor da şuan onun zamanı geliyordu? Bu tarz şeyler filmlerde olmaz mıydı? Nasıl şuan benim başıma gelmişti, gözlerinin içine bakarken bunları düşünüyor ve yüzündeki tebessümü görebiliyordum. Kendisine olan özgüveni, Joe Satriani’nin gitar tellerinde parmaklarıyla dans ederken çıkardığı o melodilerle aynı hazzı hissettiriyordu bana.

    Peki dedim.. Ama buna şuan karar veremem.. Karar verebilecek kadar, karar verme cesaretim olduğumu sanmıyorum. Hayatıma bir yıkım daha ekleyemem, çöken binanın enkazından kurtulmak için bir çaba daha sarf edemem. Hayır, hayır buna şuan cevap veremem. Bu imkânsız. Bunu yapamam diye devam ederken Eylül masanın üzerinde kahve fincanını tutan elimi tuttu ve söze karıştı…

    “Şuan hissettiğin şey, içinde bir yerlerde sancılanma yapıyorsa ve tuhaf oluyorsan, miden de çok az bile olsa kramplara neden oluyor, kalp atışların hızlanıyor ve yüzüne ateş basıyorsa, evet, şimdi bir şeylere karar verebilirsin” diyor ve gözlerimin içine bakarak bir hayat konduruyor. Benim zamanım diyor gözleri. Hiçliğin içinde kaybolmuş gözlerime bakarken, yeniden hayata ben döndüreceğim diyor.
    Hayır, hayır, hayır.. Kafamı sallıyorum. Bu imkânsız. Hayır…! Buna bir kez daha izin veremem diyorum ve kafamı aşağıya indiriyorum.. Biraz sessizlik oluyor.. Ama hala eli, elimin üzerinde duruyor. Bu his hoşuma mı gitmişti, neden elini çekmiyordu, neden elimi çekmiyordum, neden bir şey demiyordum.. Sıkışıp kaldım, patlamak üzereyim, hayatımda ki boşluğun, dindirilemeyecek acının ve karanlığın içinde kaybolmuş bedenimin buna ihtiyacı mı vardı?

    Tam kafamı kaldırmak üzereyken, telefonu çaldı. Kısa bir an AC/DC şarkısı kafeyi neşelendirdi, ve “Efendim anne” dedi. Annesi aramıştı ve konuşmaya başladılar. Konuşmanın sonunda “birazdan kalkıp geleceğim, yarım saate yanınızda olurum” dedi. “Annemler” dedi, “tatile gidecekler, gitmeden önce biraz zaman geçirelim diye beni çağıyorlar, şuan buradan gitmek istemiyorum ama bu ilk tanışmış olduğumuz virgül olsun” dedi, “noktasını koymayacağız, sadece virgül tamam mı” dedi? Yüzümde bir tebessüm oluştu ve peki dedim.
    Telefonumu alıp, numarasını yazdı ve kendisini aradı. Tam telefonu verirken, “telefonun bildirim cenneti olmuş, bir bak istersen, merak edenin çok sanırım” dedi ve gülerek telefonumu geri verdi. Aynı anda bende güldüm ama asıl mesaj şuydu: “Ben geliyorum, dikkat et” Tabi ki bu mesaja bir karşılık vermeyecektim, birileri için bir şeylerden vazgeçme hakkımı çoktan kullanmış o evreyi çoktan geçmiştim.

    Ayağa kalkarken hesabı ödemek için kasaya yöneldim, bir kez daha elimi tutu, sen değil ben ödeyeceğim, kahveyi ben ısmarlıyorum dedi, yüzündeki kararlılıkla baş etmek imkânsız görünüyordu, ikiletmedim, peki dedim ve hesabı ödedi.

    Beşiktaş’ta oturduğunu söyledi sokağa ilk adım attığında. Peki dedim, Vapur’a kadar sana eşlik edeyim ve yürümeye başladık. İkimizin yüzünde de aptal bir tebessüm vardı. “Kitap” okuyor musun dedim, evet dedi heyecanlı bir şekilde, “seni görmeden yaklaşık beş dakika önce Trevanian’ın Şibumi kitabını aldım” dedi. “Çok merak ediyordum, herkesin dilindeydi ve bende alıp okumak istedim, Vapur’a (Yolcu Gemisi) bindiğimde karşıya geçene kadar biraz okumak istiyorum” dedi. Şaşırmıştım, iki gün önce aynı kitabı bende almıştım ama başlamamıştım. “Bende aldım ama daha okumadım” dedim, “birlikte okuyalım o zaman, kitap hakkında bolca konuşuruz, zaten kendisini fazlasıyla konuşturtan bir kitap” dedim, “heyecanlı bir şekilde çok sevinirim” dedi. Benimde hoşuma gitmişti bu durum. Kadıköy iskelesine geldik, cüzdanından İstanbul kartını çıkardı, ve “bugüne virgül koyma zamanı” dedi, evet dedim, hala anlamlandıramadığım bu güne virgül koyma zamanı, “seninle karşılaştığım ve tanıştığım için içimde bir huzur var” dedi, bunun başka şeylere dönüşmesi, senin de aynı şeyleri hissetmeni çok isterim” dedi, ne diyeceğimi bilemedim, ve sustum, sadece aptal bir gülüş vardı suratımda, muhtemelen ben ne demek istemiyorduysam, suratım tam tersini söylemiş olacak ki, gözleri güldü ve bana sarıldı, vapur saati geldi gitmem gerekiyor artık dedi, aynı şekilde karşılık verdim ve yavaşça arkasını döndü yürümeye başladı, iki adım sonra tekrar döndü el salladı ve vapura doğru yöneldi. Vapur’a bindiğini gördüm ve bende arkamı döndüm, tekrardan Modaya doğru yürümeye başladım. Tam orada kalmıştık çünkü, Modaya doğru yürüyordum…

    İçimde bir şeyler kıpırdandı ama bunun nasıl olduğu, neden olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sokakta sizinle kaç insan tanışır da, karanlığın en dibine gömdüğünüz o duyguları tekrar çıkartır dı? Bunun cevabı bellidir, ya hiç ya da benim başıma gelen gibi çok nadirdir.

    Şarkı listemi gözden geçirdim, kulaklığımı kulağıma taktım, Modaya doğru yürümeye başladım, bir mesaj geldi, Eylül’dü “Tüm dünya vazgeç dediğinde Umut fısıldar; bir kez daha dene” yazıyordu. Yüzümde bir tebessüm oluştu, mesajı okuyup cebime koydum, daha sonra cevap verecektim sanırım, içimde bir şeyler oluşmuştu ve içimde bir defa daha hissetmeyi akıl dahi edemeyeceğim bir his uyanmaya başlamıştı.. Belki de dedim, Cicero haklıdır, ”Bir yerde yaşam varsa, orada umut da vardır.”
    Tam o esnada 6:45 yayınlarının önünden geçiyordum, içeriye bir selam çaktım ve “Kim lan bu Erol Egemen” dedim? İçeriden kahkahalar yükseldi. Aynı şekilde karşılık verdim. Kaybedenler Kulübüne üye olduğumuzdan, 6:45 de bizim mekanımızdı. Sonra yürümeye devam ettim..
    Ellerim ceplerimde, şaşkın ama huzurlu bir şekilde yürümeye başladım, karabulutlar toplanmış, yağmur yağmaya başlamıştı, boğuk ve karamsar havaları çok seviyorum ve yüzüme yağmur damlaları vurmaya başladı, 1 saat önce sadece damla olan bu yağmur tanecikleri, şimdi ise umudun damlalarıydı..

    Ve Modaya doğru yürümeye başladım…
  • Kendinizden bir şeyler bulacağınızı düşündüğüm ilk hikayem ile sizlerleyim..

    "Kadıköy"

    ...Modaya doğru yürümeye başladım… Kafamı gökyüzüne doğru kaldırdığımda, kapkara bulutlarla göz göze geldim, yağmur damlaları yavaş yavaş suratıma doğru damlıyorken bir anda nefesimi tuttum ve gözlerimi kapattım, o anda ne düşündüm tam olarak hatırlamıyorum, derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum, tam ne düşündüğümü bilmediğim o şeye dalacakken bir ses ve bağrışma duydum. Gözümü açtığımda, 34 plaka sarı bir taksi önümde durmuş, şoför dışarı çıkmış bana bağırıyor, aynı anda el kol hareketleri ile bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Kafamı sola çevirdim insanlar yürümeye devam ediyordu, kafamı tekrar sağ tarafıma doğru çevirdiğimde şoför arabaya binmişti, kulaklığımı biraz kaldıracakken vazgeçtim ve geri kulağıma taktım, sesi en yüksek seviyeye ayarladım ve elim istemsizce havaya kalktı, ağır çekim bir hareketle taksiciye kusura bakma dercesine ufak bir mesaj gönderdim. Birkaç kişi bana bakıyordu ve onlara ne var bakışı attım, hayal edin işte, o saçma sapan surat ifadeniz ve bir bulldog gibi sallanan yanaklar, salyamız eksik olsun. Sonra Sol adım, sonra sağ adım, tekrar sol ve tekrar sağ yürümeye başladım. Evet, Modaya doğru yürüyordum ve hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece yürüyordum. Hayatımda her şeyin anlamsızlaştığı, sonra karanlıklaştığı bir anda karşıma çıktı.

    “Merhaba” dedi.
    “Merhaba” diye karşılık verdim.
    “İyi misin” dedi,
    “Standart” dedim, neden sordun?
    “Biraz önce yayalara kırmızı ışık yanıyordu ve yolda öylece durdun” dedi ve devam etti, “sanki bir şey kaybetmiştin, onu arıyor gibiydin, ama ne aradığın anlaşılmıyordu, yağmurun hüznü yüzüne vurmuş gibi bakıyordun etrafa, taksici sana bağırırken bile en ufak bir tepki vermedin” dedi.
    “Bilmiyorum” dedim. “Herhangi bir şey hatırlamıyorum, ne düşündüğümü bile bilmiyorum” dedim.
    “Kaybolmuş bir ruh gibi dolaşıyordun” dedi.
    “Tanışıyor muyuz?”
    “Hayır, hayır, ben, ben seni öyle gör…”
    “Anladım” dedim soğuk bir tavırla. “Bir şeyim yok merak etme” dedim.
    “Özür dilerim, rahatsız ettim” dedi.

    Özür dilemek için hiçbir sebebi yoktu. Hem ne diye özür diledi ki? Özür bu kadar basit dilenmeli miydi? Ben bunu hiç yapmazdım. Belki de işkence etseler ağzımdan zorla alırlardı. Özürmüş.. Özürde neymiş… Aman neyse, ne.. “Özür dilemene gerek yok” dedim. “Atom bombasını sen icat etmedin, milyonlarca insanı da sen öldürmedin” dedim. Zaten bu kadar ölümden o sorumlu olsa özür dilese ne olacaktı, özür diledikleri yeniden hayata mı dönecekti? Bayan Akura kızı Sunuka’yı tekrar kucağına mı alacaktı da, Bay Maki mesai bitiminde eve mi dönecekti sanki? Ben ne saçmalıyorum? Akura kim? Tanrım, ne oluyor bana.. “Özür dilemene gerek yok” dedim.

    Merhaba ben “Mustafa” dedim. Senin adın ne?
    “Eylül” dedi. “Bir şey sorabilir miyim” dedi ama cevabımı beklemeden “Zamanın varsa, kahve ısmarlayabilir miyim” gibi bir şey çıktı ağzından. Evet, kahveyi çok severim ama ne oluyordu. Neden kahve ısmarlıyordu. Daha birkaç dakika önce bana soru sormaya başlamıştı. Hayatımda onu ilk defa görüyordum. Bir saniye, yoksa ölmüş müydüm, yoksa taksi bana çarpmış ve komada mıydım? Saçmalama, ölmüş insana kim kahve ısmarlardı… Nezaketen mi yoksa, başka bir sebepten mi bilmiyorum ”neden olmasın, olur tabi, teşekkür ederim” dedim.

    Birkaç adım attık “nereye gitmek istersin” dedi. “Teklif senden geldiğine göre, yeri de sen seçersin diye düşünmüştüm” dedim. “Evet haklısın. Benim sürekli gittiğim bir kafe var, oraya gidelim” dedi. “Sen nasıl istersen dedim, organlarımı satmayacaksınız umarım” gibi saçma bir espri yapacakken kendimi durdurdum ve “o tarafta hangi kafe var” dedim. “İkinci Yeni” dedi. Evet biliyordum, birkaç kez gitmiştim. Kahvesini çok sevmemiştim, sıcak içilmesi gereken bir şeyi neden soğuk getirirlerdi ki? Alt tarafı bir suyu belirli derece de ısıtacak ve önüme getirecekti. Hayır efendim olur mu? V60 yöntemi ile demliyordu kahveyi, hangi kahve çeşidinden istediğimi sormuştu barista, içimden annende zaten Kolombiya çekirdeklerinden az kavrulmuş içerdi, sende kalkmış bana hangisini içeceğimi soruyorsun diye sorgulamıştım. Bunu neden sorguladım kendi kendime bilmiyorum burası bir kafe, sormak onun işiydi. Sormayıp, kahin yetenekleri ile ne istediğimi anlayıp kahve mi getirecekti? Tabi ki soracaktı. Zaten konumuz kahve çekirdeği bile değildi.! Sıcak suydu, Sıcak su! Bir suyu bile ısıtamıyorlardı. Bir saniye, konumuz su bile değildi, Konumuz artık “Eylül’dü.”

    Yürüyorduk, ve tabi ki kulaklığım kulağımda değildi, müzik listemi durdurmuş, onunla beraber yürüyordum. Müzik dinleyemediğim için kendimi suçlu hissettim, ben modaya doğru yürümüyor muydum? Bir anda içeri kat etmiş, Rexx’in o tarafa doğru gelmiştik. Klasik ergen buluşma noktası. Nerede buluşalım REXX’in orada… REXX’miş! Neyse… REXX’in karşısında harika bir kokoreççi var. Kömürün o kızgın alevinde, ince ince sote edilmiş kokoreç ve türlü sebzeler, üzerine de bol baharat, çok pişmiş olsun adem usta dediğimde tamam mustafacım merak etme der, ekmeği o sıcak közde kızartır, içerisine malzemeleri bolca koyar ve servis ederdi. Ah o ilk ısırık, anlatamam onu. O sıcak ekmek, ilk dişle buluştuğunda çıkardığı ses, ilk ısırıktan ağıza düşen parçalar ve çiğnerken aldığın o haz, ezilmiş parçaları mideye gönderdiğin büyük bir emek ürünü kokoreç! Ah, kokoreç ah.. Canım çekti şuan.. Ama biz kahve içmeye gidiyorduk değil mi? Neyse dedim içimden, akşama yanındayım adem usta. Yürümeye devam ediyorduk, sessizlikten kendimle konuşmaya başlamıştım. Şimdi aşağıya doğru inmeye başladık, Solda Bira Fabrikası adlı pub, Onun karşısında Fil Bar, onun aşağısındaysa çok sevdiğim dükkan Gargamel var.. Nadir bulabileceğiniz şeyler vardır Gargamel’de. Kaykaylar, marka ayakkabıların özel kreasyonları, giyim kuşam, ot bok ne ararsan vardır işte. Ucuz değildir ama olması gerektiği gibidir. Herkeste olandan değil de, herkeste olmayandan yana iseniz biraz paraya kıyardınız değil mi? Evet kıyardık elbette. Yürümeye devam ettik, göz ucuyla bana baktı. Tabi ki bende ona baktım, ben ona bakmasam, onun bana baktığını nasıl şuan anlatıyor olabilirdim? Biraz düşünün lütfen. Göz göze geldik ve ben gözümü kaçırdım, yürümeye devam ettik. Ne oluyordu hala anlamış değildim. Ben dünyaya sırtımı çevirmiştim. Bağım – beklentim yok, isteğim – öngörüm yok. Bir şey istemiyor haliyle bir şey de vermiyordum. Sadece amaç yüklemeden, yüklü olan amaçları kullanıyor, her hangi bir düşünce ve duygu beslemeden yaşıyordum.

    Ben biraz önce Moda’ya yürüyordum, kulağımda kulaklık ve son ses müzik çalıyordu, yağmur damlaları yüzüme düşüyor ve ben yürüyordum, şuan ben bunların sadece yürüme kısmına hayat veriyordum, yanımda Eylül adında, esmerle sarışın arasında, 165 ile 168 boylarında, kıvırcıkla düz karmaşasında, renkli renksiz mavi yeşil ela arasında gözleri, makyajdan eser olmayan o doğallığı ile duran bir kız vardı. Düşünsenize yüzünde bir ton makyaj yerine kendi yüzü var. Bu ne şans, bu ne mukaddes bir lütuf derken kendime geldim, ne saçmalıyorsun sen dedim. “Heh geldik” dedi. “Evet geldik” dedim, aklımda Sıcak Su var tabi. “Nereye geçelim” dedi, sen bilirsin demedim, o kadarda pasif bir karakter çizemezdim, hemen yeri belirledim ve oraya geçtik. Yine de onaylatma ihtiyacı duydum, “iyi mi burası” dedim. Evet, evet güzel yer seçtin dedi. Seçtiğim güzel yer sokağı gören, diğer yerlerden daha nezih ve yağmurun sesini duyabileceğimiz, aynı anda görebileceğimiz ve o ilk yola düşen yağmurla toz birleşimi kokuyu alabileceğimiz bir yerdi. Kısacası ben seçiyorsam o yer zaten güzeldi.

    Siparişlerimizi verdik ve konuşmaya başladık. Bir anda pat diye sordum, çünkü ben öyle yaparım. Hayallerle yaşayamayacak kadar kurşun sıkılmıştı hayatıma. “Neden” şuan buradayız, neden ben seninle sen de benimlesin dedim? Yüzünde samimi bir tebessüm oluştu, yanaklarında o yonca mı goncamı dedikleri şey oluştu, gözlerinin içi gülerken, makyaj olmayan suratı iyice gün yüzüne çıkmıştı, kıvırmı düz mü tam belli olmayan saçları şampuan reklamlarında olduğu gibi kendi kendine bir şekilde dalgalı bir denizde sörf yapıyor gibiydi. Ve cevap verdi “Ölmek için bir sebebin mi var” dedi. Yaşamak için bir sebebim mi olmalı dedim? Olmamalı mı dedi? Pekii dedim.. peki.. Peki…

    “Doğuyoruz ve yaşamaya başlıyoruz. Önce bebek, sonra çocuk, sonra burnunu karıştıran sivilceli bir ergen oluyoruz. Sonra yavaş yavaş büyümeye başlıyoruz. Okula gittikçe sınıf atlıyor, üniversite baskısı ile bir şeyler yapıyoruz, oradan buradan en saçma sapan yerleri tutturuyor, hiç umursamadığımız bölümleri bitiriyoruz, bu dönemlerde hiçbir şeyin planını yapmıyoruz, çünkü diplomayı alınca iş hazır diyoruz. Hayatımız bu anlamsızlıkların etrafında dönerken, mezun oluyor, bitirdiğimiz bölüm ile ilgisi olmayan işler buluyoruz ama en azından buluyoruz. Hayatın şimdi gerçekleri ile yüzleşmeye başlıyoruz. Geçim derdi ile değil o başka konu. Ruhun iyi olmadıktan sonra tabak çanakla geçinecek halin yok, geçinmesen de olur. Hayatımıza insanlar giriyor ve çıkıyor, girdikleri ile çıktıkları arasında uçurumlar oluyor, bu uçurumların kenarında dans ediyoruz ve gittiklerinde uçurumdan atlıyoruz. Hayır isteyerek değil istemeyerek. O uçurumdan bedenlerimizi değil ne yazık ki, içimizdeki tüm iyi duyguları atıyoruz, atlasak bedenimizin parçalanacağı yerde, ruhumuzun parçalanışını izliyoruz. Ve hiçbir şey olmamış gibi hayata devam mı etmemiz isteniyor. Evet isteniyor ve bu hayatın benden istediğini bu hayata veriyorum” diyorum.. ve susuyorum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var sanırım diyerek nefes alıyorum ve bir yudum su alıyorum şişeden.

    “Evet “ diyor Eylül, “veriyorsun, Taksi durmasaydı sana çarpacaktı farkında mısın” diyor? Değilim, güzel yanı da o dememle birlikte başını iki yana sallıyor. Şimdi durun bir saniye burada ne oluyor. Biz neden bunları konuşuyoruz, hatta biz neden buradayız, ben neden Moda’ya tek başıma yürümüyor ve bu kafede kahve içiyorum, tamam kahveyi seviyorum ama sıcak su ile! Su yine sıcak değil! Bir anda konumuza dönüyorum ve “varlık ile yokluk arasında bir fark yok, bedensel olarak olsa da ruhen yok, sadece ölmek için doğuyoruz, doğmamızın tek nedeni ölmek” değil mi diyorum. Hayır diyor.. Yaşadıktan sonra, ölmek için doğuyoruz diyor. Şuan yaşadığımı hissetmiyorum ve ölmek bile istemiyorum diyorum, ölüp ne yapacağım ki? Durduk yere ölmek için bir sebebim yok ve ben yaşamayı seviyorum. Ben sadece bir amaç yüklemiyorum artık. Amacım alındı, çalındı ve orada burada satıldı. Yok artık bir şey bende anlıyor musun” diyorum.

    “Anlıyorum ama bir şeylerin değişme vakti gelmedi mi artık” diyor.

    “ Ne gibi, neyin zamanı diyorum” ve “Benim zamanım” diyor.

    Umut etmek iyi bir davranış olsa da, “Umut” kötülüklerin en kötüsüdür der diyorum Nietzsche, bir anlaşılmak istenmeyen de o diyorum. “Evet onu anladığını sananlarda kendilerini kandırıyor ama artık benim zamanım geldi” diyor tekrar.
    Bu anlamlandıramadığım sahiplenme duygusu da nedir? Daha 1 saat önce farklı yollarda yürüyen bambaşka hikâyenin bambaşka karakterleriydik, nasıl oluyor da şuan onun zamanı geliyordu? Bu tarz şeyler filmlerde olmaz mıydı? Nasıl şuan benim başıma gelmişti, gözlerinin içine bakarken bunları düşünüyor ve yüzündeki tebessümü görebiliyordum. Kendisine olan özgüveni, Joe Satriani’nin gitar tellerinde parmaklarıyla dans ederken çıkardığı o melodilerle aynı hazzı hissettiriyordu bana.

    Peki dedim.. Ama buna şuan karar veremem.. Karar verebilecek kadar, karar verme cesaretim olduğumu sanmıyorum. Hayatıma bir yıkım daha ekleyemem, çöken binanın enkazından kurtulmak için bir çaba daha sarf edemem. Hayır, hayır buna şuan cevap veremem. Bu imkânsız. Bunu yapamam diye devam ederken Eylül masanın üzerinde kahve fincanını tutan elimi tuttu ve söze karıştı…

    “Şuan hissettiğin şey, içinde bir yerlerde sancılanma yapıyorsa ve tuhaf oluyorsan, miden de çok az bile olsa kramplara neden oluyor, kalp atışların hızlanıyor ve yüzüne ateş basıyorsa, evet, şimdi bir şeylere karar verebilirsin” diyor ve gözlerimin içine bakarak bir hayat konduruyor. Benim zamanım diyor gözleri. Hiçliğin içinde kaybolmuş gözlerime bakarken, yeniden hayata ben döndüreceğim diyor.
    Hayır, hayır, hayır.. Kafamı sallıyorum. Bu imkânsız. Hayır…! Buna bir kez daha izin veremem diyorum ve kafamı aşağıya indiriyorum.. Biraz sessizlik oluyor.. Ama hala eli, elimin üzerinde duruyor. Bu his hoşuma mı gitmişti, neden elini çekmiyordu, neden elimi çekmiyordum, neden bir şey demiyordum.. Sıkışıp kaldım, patlamak üzereyim, hayatımda ki boşluğun, dindirilemeyecek acının ve karanlığın içinde kaybolmuş bedenimin buna ihtiyacı mı vardı?

    Tam kafamı kaldırmak üzereyken, telefonu çaldı. Kısa bir an AC/DC şarkısı kafeyi neşelendirdi, ve “Efendim anne” dedi. Annesi aramıştı ve konuşmaya başladılar. Konuşmanın sonunda “birazdan kalkıp geleceğim, yarım saate yanınızda olurum” dedi. “Annemler” dedi, “tatile gidecekler, gitmeden önce biraz zaman geçirelim diye beni çağıyorlar, şuan buradan gitmek istemiyorum ama bu ilk tanışmış olduğumuz virgül olsun” dedi, “noktasını koymayacağız, sadece virgül tamam mı” dedi? Yüzümde bir tebessüm oluştu ve peki dedim.
    Telefonumu alıp, numarasını yazdı ve kendisini aradı. Tam telefonu verirken, “telefonun bildirim cenneti olmuş, bir bak istersen, merak edenin çok sanırım” dedi ve gülerek telefonumu geri verdi. Aynı anda bende güldüm ama asıl mesaj şuydu: “Ben geliyorum, dikkat et” Tabi ki bu mesaja bir karşılık vermeyecektim, birileri için bir şeylerden vazgeçme hakkımı çoktan kullanmış o evreyi çoktan geçmiştim.

    Ayağa kalkarken hesabı ödemek için kasaya yöneldim, bir kez daha elimi tuttu, sen değil ben ödeyeceğim, kahveyi ben ısmarlıyorum dedi, yüzündeki kararlılıkla baş etmek imkânsız görünüyordu, ikiletmedim, peki dedim ve hesabı ödedi.

    Beşiktaş’ta oturduğunu söyledi sokağa ilk adım attığında. Peki dedim, Vapur’a kadar sana eşlik edeyim ve yürümeye başladık. İkimizin yüzünde de aptal bir tebessüm vardı. “Kitap” okuyor musun dedim, evet dedi heyecanlı bir şekilde, “seni görmeden yaklaşık beş dakika önce Trevanian’ın Şibumi kitabını aldım” dedi. “Çok merak ediyordum, herkesin dilindeydi ve bende alıp okumak istedim, Vapur’a (Yolcu Gemisi) bindiğimde karşıya geçene kadar biraz okumak istiyorum” dedi. Şaşırmıştım, iki gün önce aynı kitabı bende almıştım ama başlamamıştım. “Bende aldım ama daha okumadım” dedim, “birlikte okuyalım o zaman, kitap hakkında bolca konuşuruz, zaten kendisini fazlasıyla konuşturtan bir kitap” dedim, “heyecanlı bir şekilde çok sevinirim” dedi. Benimde hoşuma gitmişti bu durum. Kadıköy iskelesine geldik, cüzdanından İstanbul kartını çıkardı, ve “bugüne virgül koyma zamanı” dedi, evet dedim, hala anlamlandıramadığım bu güne virgül koyma zamanı, “seninle karşılaştığım ve tanıştığım için içimde bir huzur var” dedi, bunun başka şeylere dönüşmesi, senin de aynı şeyleri hissetmeni çok isterim” dedi, ne diyeceğimi bilemedim, ve sustum, sadece aptal bir gülüş vardı suratımda, muhtemelen ben ne demek istemiyorduysam, suratım tam tersini söylemiş olacak ki, gözleri güldü ve bana sarıldı, vapur saati geldi gitmem gerekiyor artık dedi, aynı şekilde karşılık verdim ve yavaşça arkasını döndü yürümeye başladı, iki adım sonra tekrar döndü el salladı ve vapura doğru yöneldi. Vapur’a bindiğini gördüm ve bende arkamı döndüm, tekrardan Modaya doğru yürümeye başladım. Tam orada kalmıştık çünkü, Modaya doğru yürüyordum…

    İçimde bir şeyler kıpırdandı ama bunun nasıl olduğu, neden olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sokakta sizinle kaç insan tanışır da, karanlığın en dibine gömdüğünüz o duyguları tekrar çıkartır dı? Bunun cevabı bellidir, ya hiç ya da benim başıma gelen gibi çok nadirdir.

    Şarkı listemi gözden geçirdim, kulaklığımı kulağıma taktım, Modaya doğru yürümeye başladım, bir mesaj geldi, Eylül’dü “Tüm dünya vazgeç dediğinde Umut fısıldar; bir kez daha dene” yazıyordu. Yüzümde bir tebessüm oluştu, mesajı okuyup cebime koydum, daha sonra cevap verecektim sanırım, içimde bir şeyler oluşmuştu ve içimde bir defa daha hissetmeyi akıl dahi edemeyeceğim bir his uyanmaya başlamıştı.. Belki de dedim, Cicero haklıdır, ”Bir yerde yaşam varsa, orada umut da vardır.”

    Tam o esnada 6:45 yayınlarının önünden geçiyordum, içeriye bir selam çaktım ve “Kim lan bu Erol Egemen” dedim? İçeriden kahkahalar yükseldi. Aynı şekilde karşılık verdim. Kaybedenler Kulübüne üye olduğumuzdan, 6:45 de bizim mekanımızdı. Sonra yürümeye devam ettim..

    Ellerim ceplerimde, şaşkın ama huzurlu bir şekilde yürümeye başladım, kara bulutlar toplanmış, yağmur yağmaya başlamıştı, boğuk ve karamsar havaları çok seviyorum ve yüzüme yağmur damlaları vurmaya başladı, 1 saat önce sadece damla olan bu yağmur tanecikleri, şimdi ise umudun damlalarıydı..

    Ve Modaya doğru yürümeye başladım…
  • Merhabalar Efendim...!!

    Kahveler Hazırsa....! {Ç News} Yayında...!!!!

    Günün Sözü:
    "İnsanlığın iki tür ahlakı vardır: Biri sözünü edip uygulamadığımız, öteki de uygulayıp sözünü etmediğimiz."

    ~Bertrand Russell

    Test ister misiniz Test? İster gibisiniz.. Sizi biraz zorlayacak bir test bırakıyoruz haberlere.. Yoruma sonuçları bekliyoruz.. :))

    Bugün seni yansıtan şarkı hangisi? Yoruma bırak, bizde bilelim bugün nasıl olduğunu.. :)

    [Şimdi; Üç Edebiyat haberi, Üç İnceleme ve Üç Alıntı...!
    Yerli - Yabancı Film önerisi ve Müzik Paylaşımı..!
    Hazırsanız, haydi başlayalım....!]

    ~
    Edebiyat Dünyasından Haberler:
    ~

    Türkiye İş Bankası Türk Edebiyat Klasikleri yayınlamaya başladı demiş ve haberini yapmıştık. O seri den Hüseyin Rahmi Gürpınar incelemesi yapmış KayıpRıhtım. Keyifle okudum. "Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç: Hurafe Kazanlarını Deviren Klasik" Buyrunuz;

    https://kayiprihtim.com/...-deviren-klasik/amp/

    Ve TEST...!!! Dünya'da yasaklanan kitaplara aşina mısın? Değil misin? Biliyorsan çözersin, bilmiyorsan öğrenirsin.. Belki yeni bir şeyler öğrenmek için bu testi çözmelisin.. Sonuçları yoruma bekliyoruz..!!

    http://www.neokuyorum.org/...nmis-kitaplar-testi/

    "Bilim ve Din neden birbirine karşıt gibi görünür?" adlı bir yazı çevirisi yapılmış.. Bir bakın bakalım.. Nedenmiş? :)

    https://dusunbil.com/...karsit-gibi-gorunur/

    ~
    Haberlerimiz bitti... Şimdi sıra günün incelemelerinde;
    ~

    Oğuz Aktürk 'ün -->> #25444906

    Hesna 'nın -->> #27455021

    Pembe Karanfilli Kız 'ın -->> #10070427

    ~

    "Özenle ve emek harcanarak yazılmış bu incelemeleri öneriyoruz... Her gün üç inceleme diyoruz.. Bu incelemeler kişisel beğenim karşılığında eklenmiştir..! İyi okumalar...!"

    ~
    İncelemerimiz bitti. Şimdi sırada günün Alıntılarında;
    ~

    Fox Mulder 'un bugün için seçtiği üç alıntı;

    "Felaketten kaçamayız, ama tohum ekebiliriz.
    Bu evrenin çöküşü, tohumların büyümesini engellemeyecektir."

    Kaos'un Kutsal Kitabı, Albert Caraco #17900818

    ~

    "Beni sev
    Hayatımızın bir anlamı olsun.
    ..."

    Çırak Aranıyor - Toplu Şiirler 1, Refik Durbaş #29448562

    ~

    "Bir insanın kendisine zulmedene gülümsemeye mecbur bırakılmasından daha beter bir zulüm olamazdı yeryüzünde."

    Heba, Hasan Ali Toptaş  #25577633

    ~

     "Alıntıların sonlarında ki linklere giderek, asıl alıntı sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Desteği ve emeği için Fox Mulder'a Teşekkürlerimizle.."

    ~
    Alıntılarımız bitti. Şimdi sıra Film önerilerimizde;
    ~

    Yerli Film Önerisi (Fox Mulder Tarafından):

    Lütfi Ö. Akad - Kader Böyle İstedi - (1968)

    Detaylar İçin ->>
    http://www.sinematurk.com/...-kader-boyle-istedi/

    Yabancı Film Önerisi:

    Tom McCarthy - Spotlight - (2016)
    (Kesinlikle İzleyin...!!)

    Detaylar İçin ->> http://www.beyazperde.com/filmler/film-222271/

    Yerli filmlerin detayları için genellikle sinemalar.com ve beyazperde.com, yabancı filmler için ise TurkceAltyazi.com'u kullanacağız.. Yerli Filmler Fox Mulder, Yabancılar tarafımca önerilecektir.

    İzlemeyenlere iyi seyirler dileriz...

    ~
    Film Önerilerimiz bitti. Şimdi sıra Günün Şarkısında;
    ~

    https://youtu.be/g1iyJELaEy0 (Safe dizisi giriş müziği.)

    Tuco Herrera "Ramazan dolayısıyla şiddetin dozunu sıfırlayıp sizler için seçti...!!!" =))

    https://www.youtube.com/watch?v=muHv9GLi4yU

    https://www.youtube.com/watch?v=J1qIEfa-2S8

    https://www.youtube.com/watch?v=ufL85FJAgZQ

    ~

    Bizler paylaşımlarımızı yaptık.. Beğenmeniz dileğiyle.. Sizlerin paylaşımlarını da yorumlara bekliyoruz..

    Test Sonuçlarını da paylaşmayı unutmayınız...!!

    Birlikteliğimizin bugün de sonuna gelmiş bulunmaktayız... Yarın görüşmek dileğiyle...!!

    Keyfiniz eksik olmasın..

    Yarın 19 MAYIS Özel Yayını ile sizlerle olacağız...!

    Hergün;
    Üç Edebiyat haberi, Üç İnceleme ve Üç Alıntı...!
    Yerli - Yabancı Film önerisi ve Müzik Paylaşımı..!  ile sizlerleyiz...

    Dolu dolu bir içerik sunduk ve ayrılık vakti geldi...!

    Sağlıcakla kalın....!
  • Merhabalar Efendim....!!

    Kahveleri Hazırlayın...!
    {Ç News} Kitap Fuarı Özel Yayını Başlıyor...!

    Kocaeli kitap Fuarı ve Ben adlı Yazıma Hoş Geldiniz :)
    Uzun ama çoook uzun bir yazı oldu baştan belirteyim. Normalde bu kadar uzun olmayacaktı. Ne ara uzadı bende bilmiyorum.. :)

    Fuar'a iki defa gittim. İlkin de 2 saat, ikincisin de 4 saat gezdim. 4 saat biraz biraz yetti. Bence en az 6 saat lazım :) sadece kitap almıyoruz ki, muhabbetimiz bol bizim.. :)

    Bugün Asıl maksadım bu alanda toplanan sahaflardı. Yalnız o kadar sahafın içinde gerçekten işini yapan sahaf sayısı beş'i geçmez. Her kitap okunmaya değer mi? (Bence) Değmez tabi ki. Zaman önemli. Zaman geçiyor ve bunu iyi kullanmak lazım. O yüzden seçebildiğimiz kadar iyi kitaplar seçmeliyiz.

    Fuar kitapların dışında bana keyifli sohbetler kazandırdı. Öncelikle Nostalji Sahaf, Türkiye İş Bankasın da ki görevli arkadaşlar, şans eseri denk geldiğim ileri yayınlarında ki arkadaş. (ileri Yayınlarını takip etmişliğim yoktur ya da okumuşluğum. Koskoca 5 metrelik bir Mustafa Kemal'in askerleriyiz standı haliyle dikkatimi çekti ve uğradım.) YKY'ye uğradım fakat sohbet ettik onun dışında bir şey alamadım. Daha devamı var.. Bu fragmandı :)

    Sohbet tadında yaptığım alışverişlerden bakalım neler almışım. İlk önce sahaflardan başlayalım;

    Atatürk'ün Hatıra Defteri (Türk Tarih Kurumu)
    Cem Karaca Kitabı (Ada Müzik)

    Bu iki kitabı adını hatırlamadığım bir sahaftan aldım ve çok temizler. Özellikle hatıra defteri el değmemiş resmen. İçinden de Anıtkabir den alınmış güzel bir kartpostal çıktı. Bu iki kitabı 30 TL'ye aldım. Çok uyguna geldi. Basımları yok çünkü. Sahaf'ın ne sahibi ne de çalışanı nazik değildi. Gözüme ilişti kitaplar aldım ve çıktım.

    https://ibb.co/jxPzMJ

    Yine adını hatırlamadığım bir sahaftan;

    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na Ait olan,

    Gelibolu ve Arıburnu kitaplarını aldım. Bu iki kitap bana çok uyguna geldi. Hem satışları yok hem de ciltli ve üzerlerin de özel bir şömiz kaplama mevcut. İkisini 35 TL'ye aldım. Normal de Tek bir kitap 36 lira zaten :) sıfır el değmemiş tertemiz kitaplardı. Sahaf ilgili ama kapanış saati geldi diye aceleci idi. Yenisinin Internette 21 TL olduğu Murat Bardakçı kitabına 25 TL istedi. Çok dedim. Sen bilirsin. Evet ben çok bilirim dedim çıktım :)

     https://ibb.co/bsYFvd

    Gel gelelim Nostalji Sahaf'a. Bu abi'yi çok sevdim ve uzun uzun sohbet ettik. O kadar çok durdum ki artık insanlar çalışan olduğumu sandı ve kitap sormaya başladılar. :) İkinci kez gittiğim de daha çok sohbet ettik onu da anlatacağım...

    Şimdi ilk seferden üç kitap aldım.

    Yaşar Kemal - Ağrı Dağı Efsanesi (YKY)
    Aziz Nesin - Yaşar Ne yaşar Ne Yaşamaz (Adam)
    Aziz Nesin - Surname (Adam)

     https://ibb.co/dtthad

    Çok cüzi bir miktar verdim bu kitaplara. 20 TL :)

    Sahaf gibi sahaf. Çok sevdim kendisini. İkinci kez gittiğimde daha çok kitap aldım ve daha çok sohbet ettik. Bir de kaset aldım.. :)) neyse onun hikayesi sonra..

    Bunlar ilk gittiğim de yaptığım kitap alışverişleri idi. Kısa bir fuar değerlendirmesi yapayım ;

    Fuar'un bulunduğu lokasyon ücra bir yer değil. Her türlü otobüslerin geçip gittiği, zaten etrafı avm olan bir yer. Fuar alanı çok büyük. Sahaflar ayrı yerde, normal yayın evleri  ayrı yerlerde kümelenmiş. Anladığım kadarıyla bundan önceki senelerde kim nerede ise bu yılda aynı yerinde. Park yeri yeterli. İki sefer gittim ve sorun yaşamadım. Güvenlik iyi. Özel güvenlikler yerine polisler güvenliği sağlıyor. Havalandırma ve Yürüme alanı iyi kimse ile çarpışmadım :) Sadece gerçek Sahaflar daha fazla alanda hizmet verebilirdi. Bazı sahaf adı altında kitap satanlar vardı ki evlere uzak. Şaka gibi. 100 kitap yok. İki sefer de de aynı manzara ile karşılaştım.. Neyse biz ikinci seferimize geçelim ve daha sonra son bir değerlendirme yaparız.

    Bugün çok fazla kitap aldım. Merak edip aldıklarımın yanında, listeye eklediğim kitaplarda vardı.

    İlk iş olarak Nostalji Sahafa tekrar gittim. Selam verdikten 2 saat sonra falan ayrılabildim. İlk yarım saat'te kitapları seçtim. Ondan sonrası muhabbet oldu.. Hatta o kadar uzun durdum ki artık insanlar benden bir şeyler istemeye başladı. Dert yananlar kitap arayanlar. Onun dışında plak, kaset, cd de satıyordu.. Bolca kaset dinledim. Ac/Dc, Metallica, Nirvana, Sepultura, Overkill, Gun' s Roses.... Ve daha niceleri..
    Çok keyifliydi.

    Aldığım kitaplar;

    Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler 1-2 (Can)
    A'dan Z'ye Yaşar Kemal (YKY)
    Nazım Hikmet;
    Kuvayı Milliye,
    Memeleketimden İnsan Manzaraları (YKY)
    Aziz Nesin;
    Nah Kalkınırız,
    Bay Düdük,
    Rıfat Bey Neden Kaşınıyor,
    Tatlı Betüş,
    Sosyalizm Geliyor Savulun, (Adam Yayınları)
    Şimdiki Çocuklar Harika (Nesin Vakfı)
    Sosyalist Gözle Sanat Ve Toplum (May) (Denk gelen bir kitap ince bir şey ama açtığım her sayfası bağladı beni. Verdiği mesajlar güzeldi. Merak edip aldıklarından.)

     https://ibb.co/kMYuoy

    Ve bunlara ek olarak, hellboy ÇizgiRoman'ını aldım. Tamm bir koleksiyonluk. Matbaa'dan kesilmeden ve kapak takılmadan çıkmış. Tam sayfa. Sayfaların üstü bile tırtıklarından ayrılmamış. Koleksiyon olsun diye aldım. :)

    https://ibb.co/mqDr1J

    Bunlara ek olarak bir de kaset aldım. John Lennon'ın Imagine Albümü.

    1988 Yılına ait ve tertemizdi. Çift kaset. Evde walkman im var dinlerim nostalji olur dedim aldım.. Eve geldim ama walkman çalışmıyor. İçindeki kaset çalar lastiği gevşemiş. Neyse ki basit bir şey ama ben walkman almaya karar verdim. Dün ilanlara baktım ve Sony walkman 10.yıl edisyon olan walkman satışa girmişti. Nadide bir parça idi ama alamadım satıldı maalesef. Sağlık olsun. Ne walkman i diyenler olabilir lakin yeri ayrıdır. :) üzgünüm... Çok değerli bir bir kasetçalar dı :(

     https://ibb.co/fay5vd

    Kitap, Çizgiroman ve kaset'e bana göre çok cüzi bir miktar ödedim. Bütün her şeyi 100TL'ye aldım.. :)

    Daha sonra bir kaç sahaf daha dolaştım. Ama pek ısınamadım ve son kez Şibumi'nin ilk basımını aramaya koyuldum. Bir yerde rastlamıştım
    Alamamıştım. Tekrar gittim ama satılmıştı. Yoksa burada ne kıskançlıklar olacaktı.. Ah ahh.. :) Sahaf Abimiz de neyse, yazmayayım. Para kokluyor resmen. Kitaplara verdiği rakamlar efsane. Satışı yok, 100 lira.. Yahu 10 gün sonra satışı olacak.. Hint kumaşı değil ki? Milleti sömürmek için uğraşanlarda var tabii...!!

    Oradan çıktım dedim normal yayınevleri'ni dolaşayım. Fuar'a gidenler bilir Internet fiyatlarından daha pahalıdır yayınevleri burada. Klasik %20-25 indirim uygularlar. Yanı fuar diye ucuza almaya gitmeyin :)

    İlk durağın Ötüken oldu. Yüzleri gülen güzel insanlar vardı. Kitapları almam 44 saniye sürdü. Aklımda olanları aldım çünkü. Dedim şunu şunu ve şunu istiyorum. Arkadaşın yüzünde gülümseme. Tabi. Dedim 1 dakika da bu kadar kitap hiç satmadın değil mi :)

    Aldığım kitaplar;

    Cengiz Aytmatov'un Kutulu Kitap serisi vardı. İçinde 10 kitap var. Onu aldım. Hepsini yazamayacağım, liste bu;

    https://ibb.co/c40kvd

    Nihal Atsız - Deli Kurt
    Ziya Gökalp - Türkçülüğün Esasları
    Ve Bismark... (Merak ederdim kendisini iyi denk geldi)

    Toplu olarak bakarsak görünüm şu şekilde;

    https://ibb.co/nzSb1J

    Aldığım bu kitaplar da Ötüken %40 yaptı sağolsun. Geçen hafta yaptığı indirimi devam ettirmiş. Ben ötükenle Mehmet sayesinde tanıştım. Bir kaç kitap vardı ama öyle takıldığım baktığım bir yayınevi  değil. Görüş olarak çok şey taraftalar o yüzden. Ben iki türlü de yanlı yayın yapan yayınları çok tercih etmem. Karışık yayın yapanlar benim için daha iyidir. Neysem..

    Ötüken'den sonra Türkiye İş Bankası Yayınlarını ziyaret ettim.. Burada ki arkadaşla yarım saatten fazla muhabbet ettik. Sonra bir hacı amca geldi. Efsane bir amca :) Kazım Karabekir in kitaplarını arıyordu. Bir kaç kitap önerdim. Oho dedi onlar var tamam başka? Dedim nasıl başka :) e sen kulağına küpe takmışsın, sonra kaşına takmışsın, kulağının arkasına da takmışsın dedi. Bak çeşitlendirmişsin dedi. Bir tane yetmemiş dedi. Bende farklı kitaplarını arıyorum dedi eheheh. Biz başladık gülmeye. Bu kadar iyi bir örnek veremezdi herhalde. Amca Rizeli. Telefonundan kütüphanesini gösterdi. Net söyleyeyim İş Bankası Yayınları'nın standın dan daha fazla kitap vardı. Muhtemelen kitap sayısı 3 ile 4 bin arasında. Kütüphane gibi ev :) çok güzel sohbet ettik amca ile sonra o gitti.. Alacağım bir şey yoktu ama yine aldım üç kitap..

    Resim Harp Tarihi - I. Dünya Savaşı (Bunun II. Dünya Savaşı olanı bende zaten vardı. Bir ara I.sini aradım bulamamıştım. Ya da 3 4 gün sonra gönderim seçenekli idi almamıştım. Görmüşken alayım dedim. Efsane bir kitaptır tavsiye ederim. Fotoğraflarla desteklenmiş harika bilgiler vardır. Şimdi takımı tamamladım.)

    Talat ve Enver Paşaların hatıralarını aldım. (Çok kalın olmaması ve Ekstra bilgi edinebilmek için aldım..)

    https://ibb.co/c3DVvd

    Daha sonra YKY'ye Geçtim ama bir şey almadım. Sadece biraz muhabbet ettik orada ki arkadaşla. Sonra ayrıldım. Biraz dolandım neler var neler yok diye. İlgimi çeken çok fazla yer yoktu. Sonra Mustafa Kemal'in Askerleriyiz yazılı 5 metrelik koskoca bir stand gördüm. Yukarı doğru 5 metre ama fuar'ın sonlarında yer bulmuş. Dedim siz kimsiniz :) İleri Yayınları imiş. Hiç bilmediğim bir yayın. Bu da Ötüken gibi sanırım, kendi yayın politikasına göre uç görüşlerde yayın yapıyor. Takip ettiğim ya bir kitabını almışlığım yoktu. Ama güler yüzlü iyi insanlardı. Hepsi ile bir şeyler konuştuk. Çok ilginç kitaplar çıkardı. Ülkemiz de hiç çevrilmemiş ama önemli kitaplar. Neyse önerdiği kitaplardan bir tane seçtim... Meraktan aldım bu kitabı da :)

    Transkafkasya İçin Mücadele

     https://ibb.co/bSvMJy

    Dedim kitap iyi çıkmazsa yakana yapışırım :) okuyunca göreceğiz...

    Oradan bir bakış attım. Kaynak yayınlarını buldum.. Dedim bir bakayım.. Gözüme ilişen bir kaç kitap denk geldi aldım. Bunlar hep çeşitlemek amaçlı yaptığım işler :)

    İlker Başbuğ - Nasıl Bir Türkiye
    Osmanlı'da Sosyalizm Türkçülük ve İttihatçılık (Kitabın adı bile albenili. Merak ettim)
    Feroz Ahmad;
    Ittihat Ve Terakki,
    Ittihatçılıktan Kemalizme,
    Modern Türkiye'nin Oluşumu

    https://ibb.co/bCfcrJ

    Son alışverişim bunlar oldu. Burada da biraz sohbet ettim ve artık kapanıyordu fuar. Dört saatlik bir kitap gezisinin sonuna gelmiştim.

    Bir kaç özel baskı poster ve ayraç aldım.
    Poster 1 https://ibb.co/kaTK5d
    Poster 2 https://ibb.co/f0FtWJ
    Poster 3https://ibb.co/kSU95d

    Kitap Ayraçları ;
    https://ibb.co/ieH1Jy

    Daha fazla gezip daha az ya da çok kitap alınabilir ya da hiç alınmayabilir. Sadece o ortamda bulunmak binlerce kitap arasında dolaşmak bile ayrı keyfili. Fuar alanı'nın ekstra olarak sunduğu ne var-yok bilmiyorum. Onlara bakamadım. Araçları ile gelmeyenler için otobüsler, ring ler vs var sanırım tam bakamadım ama bu konuda ulaşımı kolaylaştırmışlar.

    Yayınevi Fiyatları: Internet fiyatlarından %5 az ya da çok. Farkı yok. İndirim için gitmeyin. Hüsrana uğrarsınız. Bu bütün fuarlar için geçerli.

    Sahaflar : çok fazla varlar evet. O kadar sahafı aynı anda görmekte güzeldi. Ama benim seçebildiğim kadarı ile işini layıkıyla yapabilen sayısı 6 yı geçmez. Diğerleri ya sizi soyma peşinde ya da çok fazla (en azından bana göre) kitap satmaya çalışmaktalar.. Tarih kitaplarına çok yöneldim ama çok az rastgeldim ve alamadım. Bunların içinden en keyiflisi tabi ki Nostalji sahaftı. Bir sonraki yıla daha değişik şeyler yapacağını söyledi. Balat'ta ki dükkanına da gideceğim. Sohbetimizi yarım bırakacak değiliz... :)

    Çok ama uzun yazdık. Umarım biraz fikir oluşturmuşumdur. Çok fazla kitap aldım. Daha fazlasını da alabilirdim. Ne kadar gezerseniz ve ne kadar bütçe ayırırsanız o kadar çok şeyle evinize dönüyorsunuz.

    Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz..!!

    Sağlıcakla kalın..

    {Ç News}
  • Yazar: Fox Mulder
    Hikaye Adı : Hayal veya Gerçek
    Link: #29392131

    Saatlerdir rıhtıma yanaşmış olan Rus bandıralı bu gemiyi gözlüyordum. Yanıma aldığım çekirdekler biteli saatler olmuştu. Geminin ışıkları tamamen kapalı ve göze çarpan en ufak bir hareketlilik dahi yoktu. Gerçek oralarda bir yerdeyse sonsuza kadar beklemek sorun değildi ama ya değilse? Ya yine yanıldıysam?

    Düşüncelerimi çalan telefon böldü. Arayanın Scully olduğunu görünce telefona cevap verdim.
    “Mulder, neredesin?”
    “Dünya üzerinde bir yerlerde ufak bir çekirdek kabuğu öbeği yapmakla meşgulüm saatlerdir.”
    “Skinner saatlerdir seni arıyor. 2 gün önce kiraladığın bir arabayla kimseye haber vermeden ayrılmışsın.”
    “Yeni bir iz üzerindeyim.”
    “Mulder, bana neden haber vermedin?”
    “Haber kaynağım her kimse, yalnız gelmemi istedi.”

    Scully yeni bir cümle kurmaya çalışırken geminin güvertesinde iki gölgenin hareket ettiğini gördüm.

    “Şu an kapatmam lazım. Sana tekrar ulaşıncaya kadar Skinner’ı oyalamaya çalış.”
    “Muld…”

    Cevabı dinlemeden telefonu kapattım. Arabadan inip, hızla gemiye doğru ilerlemeye başladım. Güvertede gördüğüm iki gölgenin ellerinde bir çanta ile gemiden inip, ileride bekleyen Ford’a doğru gittiklerini fark ettim. Karanlıkta yüzlerini seçmeme imkân yok ama karanlık beni de kamufle ettiği için pek fazla umursamadım. Olabildiğince sessiz ve hızlı olarak gemiye girdim, Rusça birkaç söz duyunca kendimi kapısını açık bulduğum ilk yere attım. Burası depo gibi bir yerdi. Bir sürü çuvalla dolu bir depo. Havayı koklayınca içerinin yoğun bir şekilde çay koktuğunu fark ettim. Çuvallardan birini hafif aralayınca yanılmadığımı anladım. Delil poşetine örnek almak için hamle yapacağım sırada Rusça konuşmaların yakınlaştığını fark ettim. Örnek almaktan vazgeçip, ses çıkarmadan beklemeye başladım. Kapının önünde sesini ayırt edebildiğim üç kişi konuşuyordu. İçlerinden birisi birden Rus aksanıyla da olsa akıcı bir şekilde İngilizce konuşmaya başladı. Bir telefon görüşmesi yapmaya başladığını anladım.

    “Gemi rıhtıma yanaştı ikinci aşama için emirlerinizi bekliyoruz.”
    “Evet, doğrudan Türkiye’den geliyor ve birinci kalite.”
    “Evet, Karadeniz Bölgesi’nden toplandı.”

    Telefon görüşmesi bitince, az önce İngilizce konuşandan Rusça birkaç kelime geldi ve yürümeye başladılar. Adamlar uzaklaşınca tekrardan çay çuvalının başına döndüm, delil poşetine çay örneği alıp, çuvalı ilk konumuna getirdim ve yavaşça deponun kapısını açtım. Sessizce gemiden aşağı indim ve arabaya doğru koşmaya başladım. Arabaya bindikten sonra, hızla limandan ayrılıp, Scully’yi aradım.

    “Mulder, az önce neler oldu? Telefonu neden kapattın ve tekrar aradığımda neden açmadın?”
    “Yarım saat içinde laboratuvarda olman lazım. Rusya’dan gelen geminin içerisi çay ile dolu.”
    “Yani? Gecenin saat üçünde beni çay içmeye mi davet ediyorsun?”
    “Çaydan örnek aldım. Analiz yapmamız lazım.”
    “Peki, yarım saat içerisinde görüşürüz.”

    Arabayla gidebildiğim kadar hızlı olarak Scully’nin yanına ulaştım. Buna rağmen bir saatten önce ulaşamamıştım. Scully yüzüme dikkatle baktı.

    “Kaç saattir uyumuyorsun”
    “Bilmiyorum. Şimdi bunun hiçbir önemi de yok. O gemide bir şeyler döndüğü kesin ve çayda kesinlikle bir şeyler söz konusu.”
    “Peki, sen de bu arada Skinner ile görüşmek isteyebilirsin.”

    Skinner’dan bir ton laf işittikten sonra laboratuvara geri döndüm. Scully olması gerektiği gibi analizi tamamlamıştı.

    “Çayda herhangi bir sorun gözükmüyor. Haber kaynağın kesinlikle seni kandırmış.”
    “Telefonla konuşurlarken duydum, doğrudan Karadeniz Bölgesi’nden geldiğini ve birinci kalite olduğunu söyledi.”
    “Açık söylemek gerekirse, bu son iki gününü boşuna harcadığını düşünüyorum. Evine git ve dinlen Mulder.”

    Hiçbir şey söylemeden Scully’nin yanından ayrıldım. Eve kadar uyumadan gidebilmek için klasik müzik çalan bir radyoyu ayarladım. Çaykovski’nin Piyano Konçertosu No:1 çalıyordu. Eve kadar hiçbir şey düşünmeden gitmeye ve sıcak bir duş alıp uyumaya karar verdim.

    Duşa girip çıktıktan sonra uykuya henüz yenik düşüyordum ki telefonun sesiyle kendime geldim. Gözlerimi ağır ağır açtım ve yerimden doğruldum. Arayan her kimse beni sevdiğinden dolayı aramıyordu. Yanılmıştım, sevdiğinden dolayı arıyor da olabilirdi, çünkü arayan Scully’di.

    “Mulder, çay örneği aldığın gemi Rus bandıralı demiştin değil mi?
    “Evet.”
    “Bu sabah erken saatlerde Rus bandıralı bir geminin limandan ayrıldığını ve açıklarda da battığını öğrendim.”
    “Ama nasıl olur, bu kadar kısa süre içerisinde koskoca gemiyi nasıl boşaltmış olabilirler?”
    “Bilmiyorum. Belki de boşaltmadan ayrıldı ve batırıldı. Ama şüphelerinde haklı olabilirsin. Daha detaylı analiz yapmak için tekrar laboratuvara döndüm.”

    Yerimden kalktım. Tekrardan büroya döndüm. Bodrum katındaki odamda otururken kapının altından bir zarf atıldığını gördüm. Hızla yerimden fırlamama rağmen, kimin attığını görememiştim. Zarfı açtığımda rıhtımda arabanın içerisinde beklerken ve telefonla konuşurken çekilmiş fotoğraflarımla beraber bu işin peşinin bırakmamı söyleyen bir mektup buldum. Eğer bu işin peşini bırakmazsam kaybedenin yine ben olacağımı da söylemeyi ihmal etmemişlerdi.

    Hızla odamdan çıkıp, otoparka indim. Arabaya bindiğim sırada yan kapının açıldığını ve içeriye Sigara İçen Adam’ın bindiğini gördüm.

    “ Seni or...”
    “Sakin olun Ajan Mulder. Buraya sizinle bir anlaşma yapmak için geldim.”
    “Seninle hiçbir anlaşma yapmam. O sigarayı da söndür.”
    “Anlaşma yapmak zorundayız. Gördüklerin karşısında ispatlayabileceğin çok fazla bir şey yok. Tabii aldığın örnek dışında. O örneği yok edeceksin.”
    “Neden yok ediyorum?”
    “Kız kardeşini tekrar görmek istiyorsan bu dediğimi yapmak zorundasın. Yoksa bir anlaşmamız olmayacak.”
    “O çaylarda ne vardı?”
    “Senin ve FBI’daki kimsenin bilmesinin doğru olmadığı şeyler.”
    “Örnek laboratuvarda analiz ediliyor. Eğer ki gerçekten bir şey varsa bu ortaya çıkar ve o zaman da sadece ben değil tüm dünya öğrenir.”
    “Anlaşmayı unutalım o halde, kız kardeşini tekrar kaybetmeyi göze alacak kadar gözün kara ise yapabileceğim bir şey yok.”
    “Kız kardeşim nerede?”
    “Anlaşmayı kabul edersen, görebileceksin. Bana güvenmen lazım.”
    “Hiç kimseye güvenmiyorum.”
    “Bu işi şu an bitirdiğin takdirde hemen kız kardeşinin yanına gideceğiz. Scully’i ara ve o örneği yok ettir.”

    Bu adi herife güvenmememe rağmen Scully’i aradım ve örneği yok etmesini söyledim. Dediğimi yapacağından emin olduğum için de cevabı beklemeden telefonu tamamen kapattım.

    “Sözümde duruyorum Ajan Mulder. Yalnız benim arabamla gideceğiz.”
    “O çaylarda ne vardı.”
    “O çaylar, uygun ısı ve sıcaklıkta potasyum bromür ile karıştırıldığında kitlelere istediğinizi yaptırabileceğiniz bir silah olarak kullanılacaktı.”
    “Potasyum bromür mü? Sedatif etkisi yüzünden mi?”
    “Aynı zamanda anti-epileptik etkisi yüzünden de”

    Bir süre konuşmadan sessizce yol aldık. Günlerdir uykusuz olmanın verdiği yorgunlukla uykuya dalmışım. Gözlerimi açtığımda bir hastane odasının içerisinde başımda Scully ve Skinner’ı dikilirken buldum.

    “Ben ne zaman buraya geldim.”
    “Mulder, bizi çok korkuttun.”
    “Ben, ben Sigara İçen Adam ile beraber kız kardeşime gidiyordum.”
    “Mulder, seni 2 gün önce kiraladığın araba rıhtımın içinde park edilmiş bir haldeyken baygın bulduk. Buraya geldiğinde hala baygındın.”
    “Rus bandıralı bir geminin peşindeydim. Sana da telefonda söylemiştim. Hatta çay örneği almıştım. Sen analiz yapmıştın.”
    “Çay örneği mi? Öyle bir şey olmadı hiç. Ancak kanında çok fazla oranda potasyum bromür bulduk. Seni bulmasaydık günlerce orada durabileceğin kadar fazlaydı. Sanırım hayal veya rüya gördün.”
    “Kahretsin! Hayal veya rüya değildi. Hiçbiri değildi. Çay, çuvallar dolusu çay vardı. Sigara İçen Adam bana potasyum bromür ile karıştırıldığında neler olabileceğini anlattı.”
    Skinner dayanamayıp söze girince susmak zorunda kaldım.
    “Ajan Mulder, bu konuyla ilgili saha raporunuza neler yazacağınızı merakla bekliyorum. Rus bandıralı bir geminin oraya hiç yanaşmadığını ve orada herhangi hiçbir şeyin olmadığını iddia ediyorlar. Buna göre 2 gün boyunca boş rıhtımı gözlemlemiş ve sanrı görmüşsünüz.”

    Skinner öfkeyle odadan çıkınca Scully’ye baktım.

    “Gördüklerimin hiçbiri hayal değildi Scully. O gemi oradaydı, çayları gözümle gördüm. Adamların konuşmalarını işittim. Sonra örneği yok etmem karşılığında Sigara İçen Adam bana kız kardeşimi göstermeye söz vermişti, onu tekrar kaybetmemek için kabul ettim. Sonra arabayla uzun bir yolculuğa başlamışken uykuya yeni düştüm ve bir şekilde Sigara İçen Adam beni oraya, o rıhtıma, geri götürdü ve her şeyi hiçbir şey ispatlanamayacak şekilde yok etti.”
    “Mulder, dinlenmen lazım. Bir şey düşünmeden uyumaya çalış lütfen.”

    Tekrardan uykuya yenik düşerken hatırladıklarım bunlardı. Gerçek oralarda bir yerdeydi ve ben yine gerçeğe ulaşamadan kaybetmiştim.
  • Saatlerdir rıhtıma yanaşmış olan Rus bandıralı bu gemiyi gözlüyordum. Yanıma aldığım çekirdekler biteli saatler olmuştu. Geminin ışıkları tamamen kapalı ve göze çarpan en ufak bir hareketlilik dahi yoktu. Gerçek oralarda bir yerdeyse sonsuza kadar beklemek sorun değildi ama ya değilse? Ya yine yanıldıysam?

    Düşüncelerimi çalan telefon böldü. Arayanın Scully olduğunu görünce telefona cevap verdim.
    “Mulder, neredesin?”
    “Dünya üzerinde bir yerlerde ufak bir çekirdek kabuğu öbeği yapmakla meşgulüm saatlerdir.”
    “Skinner saatlerdir seni arıyor. 2 gün önce kiraladığın bir arabayla kimseye haber vermeden ayrılmışsın.”
    “Yeni bir iz üzerindeyim.”
    “Mulder, bana neden haber vermedin?”
    “Haber kaynağım her kimse, yalnız gelmemi istedi.”

    Scully yeni bir cümle kurmaya çalışırken geminin güvertesinde iki gölgenin hareket ettiğini gördüm.

    “Şu an kapatmam lazım. Sana tekrar ulaşıncaya kadar Skinner’ı oyalamaya çalış.”
    “Muld…”

    Cevabı dinlemeden telefonu kapattım. Arabadan inip, hızla gemiye doğru ilerlemeye başladım. Güvertede gördüğüm iki gölgenin ellerinde bir çanta ile gemiden inip, ileride bekleyen Ford’a doğru gittiklerini fark ettim. Karanlıkta yüzlerini seçmeme imkân yok ama karanlık beni de kamufle ettiği için pek fazla umursamadım. Olabildiğince sessiz ve hızlı olarak gemiye girdim, Rusça birkaç söz duyunca kendimi kapısını açık bulduğum ilk yere attım. Burası depo gibi bir yerdi. Bir sürü çuvalla dolu bir depo. Havayı koklayınca içerinin yoğun bir şekilde çay koktuğunu fark ettim. Çuvallardan birini hafif aralayınca yanılmadığımı anladım. Delil poşetine örnek almak için hamle yapacağım sırada Rusça konuşmaların yakınlaştığını fark ettim. Örnek almaktan vazgeçip, ses çıkarmadan beklemeye başladım. Kapının önünde sesini ayırt edebildiğim üç kişi konuşuyordu. İçlerinden birisi birden Rus aksanıyla da olsa akıcı bir şekilde İngilizce konuşmaya başladı. Bir telefon görüşmesi yapmaya başladığını anladım.

    “Gemi rıhtıma yanaştı ikinci aşama için emirlerinizi bekliyoruz.”
    “Evet, doğrudan Türkiye’den geliyor ve birinci kalite.”
    “Evet, Karadeniz Bölgesi’nden toplandı.”

    Telefon görüşmesi bitince, az önce İngilizce konuşandan Rusça birkaç kelime geldi ve yürümeye başladılar. Adamlar uzaklaşınca tekrardan çay çuvalının başına döndüm, delil poşetine çay örneği alıp, çuvalı ilk konumuna getirdim ve yavaşça deponun kapısını açtım. Sessizce gemiden aşağı indim ve arabaya doğru koşmaya başladım. Arabaya bindikten sonra, hızla limandan ayrılıp, Scully’yi aradım.

    “Mulder, az önce neler oldu? Telefonu neden kapattın ve tekrar aradığımda neden açmadın?”
    “Yarım saat içinde laboratuvarda olman lazım. Rusya’dan gelen geminin içerisi çay ile dolu.”
    “Yani? Gecenin saat üçünde beni çay içmeye mi davet ediyorsun?”
    “Çaydan örnek aldım. Analiz yapmamız lazım.”
    “Peki, yarım saat içerisinde görüşürüz.”

    Arabayla gidebildiğim kadar hızlı olarak Scully’nin yanına ulaştım. Buna rağmen bir saatten önce ulaşamamıştım. Scully yüzüme dikkatle baktı.

    “Kaç saattir uyumuyorsun”
    “Bilmiyorum. Şimdi bunun hiçbir önemi de yok. O gemide bir şeyler döndüğü kesin ve çayda kesinlikle bir şeyler söz konusu.”
    “Peki, sen de bu arada Skinner ile görüşmek isteyebilirsin.”

    Skinner’dan bir ton laf işittikten sonra laboratuvara geri döndüm. Scully olması gerektiği gibi analizi tamamlamıştı.

    “Çayda herhangi bir sorun gözükmüyor. Haber kaynağın kesinlikle seni kandırmış.”
    “Telefonla konuşurlarken duydum, doğrudan Karadeniz Bölgesi’nden geldiğini ve birinci kalite olduğunu söyledi.”
    “Açık söylemek gerekirse, bu son iki gününü boşuna harcadığını düşünüyorum. Evine git ve dinlen Mulder.”

    Hiçbir şey söylemeden Scully’nin yanından ayrıldım. Eve kadar uyumadan gidebilmek için klasik müzik çalan bir radyoyu ayarladım. Çaykovski’nin Piyano Konçertosu No:1 çalıyordu. Eve kadar hiçbir şey düşünmeden gitmeye ve sıcak bir duş alıp uyumaya karar verdim.

    Duşa girip çıktıktan sonra uykuya henüz yenik düşüyordum ki telefonun sesiyle kendime geldim. Gözlerimi ağır ağır açtım ve yerimden doğruldum. Arayan her kimse beni sevdiğinden dolayı aramıyordu. Yanılmıştım, sevdiğinden dolayı arıyor da olabilirdi, çünkü arayan Scully’di.

    “Mulder, çay örneği aldığın gemi Rus bandıralı demiştin değil mi?
    “Evet.”
    “Bu sabah erken saatlerde Rus bandıralı bir geminin limandan ayrıldığını ve açıklarda da battığını öğrendim.”
    “Ama nasıl olur, bu kadar kısa süre içerisinde koskoca gemiyi nasıl boşaltmış olabilirler?”
    “Bilmiyorum. Belki de boşaltmadan ayrıldı ve batırıldı. Ama şüphelerinde haklı olabilirsin. Daha detaylı analiz yapmak için tekrar laboratuvara döndüm.”

    Yerimden kalktım. Tekrardan büroya döndüm. Bodrum katındaki odamda otururken kapının altından bir zarf atıldığını gördüm. Hızla yerimden fırlamama rağmen, kimin attığını görememiştim. Zarfı açtığımda rıhtımda arabanın içerisinde beklerken ve telefonla konuşurken çekilmiş fotoğraflarımla beraber bu işin peşinin bırakmamı söyleyen bir mektup buldum. Eğer bu işin peşini bırakmazsam kaybedenin yine ben olacağımı da söylemeyi ihmal etmemişlerdi.

    Hızla odamdan çıkıp, otoparka indim. Arabaya bindiğim sırada yan kapının açıldığını ve içeriye Sigara İçen Adam’ın bindiğini gördüm.

    “ Seni or...”
    “Sakin olun Ajan Mulder. Buraya sizinle bir anlaşma yapmak için geldim.”
    “Seninle hiçbir anlaşma yapmam. O sigarayı da söndür.”
    “Anlaşma yapmak zorundayız. Gördüklerin karşısında ispatlayabileceğin çok fazla bir şey yok. Tabii aldığın örnek dışında. O örneği yok edeceksin.”
    “Neden yok ediyorum?”
    “Kız kardeşini tekrar görmek istiyorsan bu dediğimi yapmak zorundasın. Yoksa bir anlaşmamız olmayacak.”
    “O çaylarda ne vardı?”
    “Senin ve FBI’daki kimsenin bilmesinin doğru olmadığı şeyler.”
    “Örnek laboratuvarda analiz ediliyor. Eğer ki gerçekten bir şey varsa bu ortaya çıkar ve o zaman da sadece ben değil tüm dünya öğrenir.”
    “Anlaşmayı unutalım o halde, kız kardeşini tekrar kaybetmeyi göze alacak kadar gözün kara ise yapabileceğim bir şey yok.”
    “Kız kardeşim nerede?”
    “Anlaşmayı kabul edersen, görebileceksin. Bana güvenmen lazım.”
    “Hiç kimseye güvenmiyorum.”
    “Bu işi şu an bitirdiğin takdirde hemen kız kardeşinin yanına gideceğiz. Scully’i ara ve o örneği yok ettir.”

    Bu adi herife güvenmememe rağmen Scully’i aradım ve örneği yok etmesini söyledim. Dediğimi yapacağından emin olduğum için de cevabı beklemeden telefonu tamamen kapattım.

    “Sözümde duruyorum Ajan Mulder. Yalnız benim arabamla gideceğiz.”
    “O çaylarda ne vardı.”
    “O çaylar, uygun ısı ve sıcaklıkta potasyum bromür ile karıştırıldığında kitlelere istediğinizi yaptırabileceğiniz bir silah olarak kullanılacaktı.”
    “Potasyum bromür mü? Sedatif etkisi yüzünden mi?”
    “Aynı zamanda anti-epileptik etkisi yüzünden de”

    Bir süre konuşmadan sessizce yol aldık. Günlerdir uykusuz olmanın verdiği yorgunlukla uykuya dalmışım. Gözlerimi açtığımda bir hastane odasının içerisinde başımda Scully ve Skinner’ı dikilirken buldum.

    “Ben ne zaman buraya geldim.”
    “Mulder, bizi çok korkuttun.”
    “Ben, ben Sigara İçen Adam ile beraber kız kardeşime gidiyordum.”
    “Mulder, seni 2 gün önce kiraladığın araba rıhtımın içinde park edilmiş bir haldeyken baygın bulduk. Buraya geldiğinde hala baygındın.”
    “Rus bandıralı bir geminin peşindeydim. Sana da telefonda söylemiştim. Hatta çay örneği almıştım. Sen analiz yapmıştın.”
    “Çay örneği mi? Öyle bir şey olmadı hiç. Ancak kanında çok fazla oranda potasyum bromür bulduk. Seni bulmasaydık günlerce orada durabileceğin kadar fazlaydı. Sanırım hayal veya rüya gördün.”
    “Kahretsin! Hayal veya rüya değildi. Hiçbiri değildi. Çay, çuvallar dolusu çay vardı. Sigara İçen Adam bana potasyum bromür ile karıştırıldığında neler olabileceğini anlattı.”
    Skinner dayanamayıp söze girince susmak zorunda kaldım.
    “Ajan Mulder, bu konuyla ilgili saha raporunuza neler yazacağınızı merakla bekliyorum. Rus bandıralı bir geminin oraya hiç yanaşmadığını ve orada herhangi hiçbir şeyin olmadığını iddia ediyorlar. Buna göre 2 gün boyunca boş rıhtımı gözlemlemiş ve sanrı görmüşsünüz.”

    Skinner öfkeyle odadan çıkınca Scully’ye baktım.

    “Gördüklerimin hiçbiri hayal değildi Scully. O gemi oradaydı, çayları gözümle gördüm. Adamların konuşmalarını işittim. Sonra örneği yok etmem karşılığında Sigara İçen Adam bana kız kardeşimi göstermeye söz vermişti, onu tekrar kaybetmemek için kabul ettim. Sonra arabayla uzun bir yolculuğa başlamışken uykuya yeni düştüm ve bir şekilde Sigara İçen Adam beni oraya, o rıhtıma, geri götürdü ve her şeyi hiçbir şey ispatlanamayacak şekilde yok etti.”
    “Mulder, dinlenmen lazım. Bir şey düşünmeden uyumaya çalış lütfen.”

    Tekrardan uykuya yenik düşerken hatırladıklarım bunlardı. Gerçek oralarda bir yerdeydi ve ben yine gerçeğe ulaşamadan kaybetmiştim.