• Üniversiteye bak. Bir sürü evde kalmış kız. Kendilerini ilme adamışlar. Hıh! Hayat
    kitaplardan ibaret değil kızım. Hayat! Hayat! Nasıl desem? Yaşamak lazım. Olmadı. Neden? Çok muğlak. Yaşamak, evet, ama nasıl? Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine. Reçeteler karın doyurmuyor hocam. Mesele şurada;
    yaşamak, evet, yemek, içmek, gülmek, eğlenmek, ağlamak, çocuk büyütmek, sınavdan geçmek, uçağı kaçırmak, yemeğin altını yakmak, sevişmek, özlemek, iki satır bir şey yazmak,
    güzel bir filimden yağmurlu bir geceye çıkmak, dua etmek, hastalanmak. Yeter artık sayma, sonu yok bunun. Netice şu:
    Hayatın bir mânası olacak, maddi-manevi. Mâna mı? Mâna şairin karnındadır be hoca. Suna kalktı. Gidip kendine şöyle
    uyku kaçıran bir çay koydu. Geldi balkondaki sedire çöktü. Küçük radyosunu açıp bir klasik müzik buldu. Müziğin dalgaları arasına daldı, kayboldu.
  • Doğayla Romantizm

    -- Umarım sıkılmadan okursunuz ---

    Bir Cuma günü akşamıydı Şehir hayatından iyice bıkmış nerelere kaçarımın hesabını yaparken aklıma ilk mantıklı gelen Uludağın o eşsiz yeşilimsi güzelliği doldurdu gözlerimi. Neden olmasındı, beni tutan neydi...

    Arkadaşımın her şeyden uzak bir dağ evi vardı aradım ve daha once iki defa gitmiş olduğum şu muazzam sessizliği tek başıma kafa dinlemek için kaçma niyetimi söyledim. Ve tabii ki arabasında. Evi kabul ettirdik ama maalesef arabayı alamadık. Hafta sonu şehir dışına çıkacakmış. Bir aksilik olmazsa olmazdı. İllaki bir terslik çıkmalıydı.

    Cumartesi sabah dokuz civarlarında çıktım evden. Harika bir gün ile uyanmanın mutluluğuyla önce bir güzel kahvaltı yaptım (A) köyünde. Arabayı nereden bulduğuma gelince bulmadım çok bir aramakta istemedim. Daha doğrusu hafta sonu diye kiseyi rahatsız etmek istemedim. Atladım bir taksiye. Önce bir güzel kahvaltı yaparak sabahın o leziz sefasını sürdüm.Oradan köy minibüsüne atlayıp bir taksi bulabileceğim bir mevkide indim ve günlük ihtiyaçlarım olacak bir kaç ıvır zıvır aldım. Bir taksi çevirip düştüm dağ yoluna.

    Virajlardan kasislerden kulağı çınlatan rakım'ları aştım bir kaç defa. Yukarı her tırmanış kulağımda her bir uğultuyu eksiksiz yerine getirmişti. Oysaki temiz yeşilin güzelliği havanın kokusu bol oksijen bende hep bir aşkı uyandırmıstır.

    Taksiciye ödemeği yapıp kartvizitini aldım. Bir de bu yolun dönüşü vardı. Ev biraz patikada kaldığı için bulması zordu belki ama bir kaç yerinde belli başlı işaretler vardı zaten. Eve girdiğim de içimi bir yalnızlık ürpertisi ile birlikte bir de huzur kaplamıştı. Çantamı ve bir kaç eşyayı masanın üzerine yerlestirdim. Kocaman açılır sürgülü kapıyı açmak için biraz boğuşsam da sonunda açmayı da başardım. Balkona bir koltuk çektim ve derin bir nefes aldım derinden. Yerler tozlu olduğu için de şlap slup eden bir terlik geçirdim ayağıma. Mutfağa yöneldim ve çay suyu koydum. Ve balkonda eşsiz manzaranın keyfi ile başbaşa kalmaksa, işte hayat bu.

    Manzaraya fazla dalmiş olmalıyım ki çaydanlıkta su dibini bulmuş benim çay sefam da yarım saat gecikmeli olsa da buluşmamız da, aşk-ı muhabbete dönmeye koyuluvermisti. Hava kararmaya yakın Uludağın özelliğindendir. Soğumaya başlayımca arkadaşımın odasına gidip bir hırka bakmayı kendime hak görmüştüm bir hırka alıp balkona geçtim. Böcekler rüzgarın serinimsi okşayışı, benimde biraz titrememe biraz zerafet kondurmuştu.

    Karanlık olunca bir kaç mum savaşından sonra silindir cam buldum ve mumun etrafını zor da olsa kapatıp ruzgara bir şekilde engel oldum. İçerde müzik çalarken bir taraftan da havanın o soğuk nefesi içimi iyice üşütüvermisti. Temmuz ayının o tatlı soğuğu beni pek ilgilendirmiyordu. Ve ben bu güzelim anı bir daha asla yaşayamamaktansa biraz grip olmanın kötü bir yani olmayacağını düşündüm.

    Ve radyo da o güzel melodi üflemeye başlamıştı balkona doğru nagmeler çalınıyordu. https://youtu.be/AaQFSC9AqOI öyle tatlı ne
    Güzel söylüyordu ki şu kadın. Aşık olasım geldi bir an o tatlı sesine. Beni çekip almıstı kendisine doğru... tabi bu romantik anda benim cips yemem biraz abest kaçabilirdi ama kahveye çok vardı. O gece keyfi ve özel bir şarkı eşlik etmeliydi bana. Özel bir kadın, özel bir melodi.

    Saat geceyi bulmuş bir paketimde hemen hemen dört tane sigara deni kalmıştı. Ve tabiki yedek sigaramı da almıştım. Evet kötü bir alışkanlık ama napalım bırakamıyoruz maalesef.
    Mutfağa geçtiğimde sıcak taze öğutülmuş aldıgım kahveden cezveye iki tatlı kaşığı dolduru verdim ve ne olur ne olmaz diye aldığım küp şekerden bir tane atıverdim içine. Aheste aheste karıştırınca, o aroma kokusu burnuma geldikçe bende iyice kudurdum içmek için. Daha sonra bir ses duydum dışarıdan balkona dogru çıkıp baktım etraf sessizdi ve belki yabani bir hayvan olsa gerek mutfağa girdiğim de kahvemin hali benim halim. Tam bir işkence.

    Tekrar hiç bir şeyi umursamadan o kahvenin aşkına kuruldum. Bitene kadar da başından ayrılmadım. Kahvemi fincana öylece dans kırıklığından kendinden emin bir kıvraklıkla dolduru verdim bûtün açlığımla, balkonun yolunu tutturdum. Fincanı masaya koydum radyoları karıştirdiğımda klasik muzik bir kahve için fazlasıyla iyiydi. Caz muzik rüzgarlarından sonra program değişmiş ardından - Evgeny Grinko'nun Epilogue biraz gerse de https://youtu.be/zKCVz3WPE4E
    Chopin'den Mariage D'Amour melodisi bende bir aşk daha doldurdu içime içime
    https://youtu.be/EFJ7kDva7JE
    Kahvem bitmişti paketimin son sigarasını yakmıstım çoktan. Mum bitmek üzereydi lambayı yakmak istemiyordum.

    Karanlık olduğunda aklıma ilk gelen şey neden bir tane mum ile yetinmeyi tercih etmiştim
    Gönülsüzce yatağa doğru ilerledim. Lambayı yaktım ve bütün romantizm bitmişti. Battaniye alıp balkonun olduğu salona çıktım bir kanepeye kıvrıldım ve rüzgarın uzaktan gelen o tatlı sesiyle uykuya koyuldum. Ve bir müzik eşlik etti ben dalana kadar.
    https://youtu.be/YuR-ukXgpZw
  • Her sinema öğrencisi için sessiz filmleri izlemenin elzem olmasının 7 sebebi

    Film okuluna gitmeden önce pek çok kişi film yapımı hakkındaki her şeyin kitaplar ve dersler vasıtasıyla öğrenildiğini düşünür – çekim türleri; kurgu stilleri; anlatı ekonomisi ve hikaye anlatımı gibi… Bu kısmen doğru olabilir ve öğrenciler her şeyi teoride öğrenebilirler ama doğru bilgi sadece tecrübe ile gelir.

    İnsan film hakkında her şeyi teorik olarak bilebilir ve bir sahnenin nasıl çekileceği hakkında düşünerek kendini kaybedebilir. Bir detayı veya filmin alt anlatımı ve anlamını nasıl kuracağını ve nasıl sağlayacağını hayal ederken uzaklara dalabilir.

    Çekim işini öğrendikten sonra başka filmleri izlemesi, doğal olarak bir ‘sinefil’ olması gereken her film okulu öğrencisi için ikinci bir “emir”dir. Ve bu nedenle sessiz filmlerin önemi bu düşünce çerçevesi içindedir.

    Sessiz dönemdeki film yapımcıları ne çeşitli kaynaklara ne de bugünün sinemasının teknolojik gelişmişliğine sahiptiler. Sahip oldukları tek şey yaratıcılıktı. Kendilerinin ve gerçekte imkânsız olan sahnelerin çekimi için çözüm önerileri getiren diğer ekip üyelerinin yaratıcılıkları. Örnek olarak bir Alman efsanesi olan “Die Nibelungen” (1924)’deki orman sahneleri verilebilir.

    “Die Nibelungen: Siegfried” ve “Die Nibelungen: Kriemhild’s Revenge” filmlerinde set, doğal ölçekteki ormana benzeyen bir stüdyoya kurulmuştu ancak gerçek bir ormanın ışık efektlerine benzetebilmek için – güneş ışığının ağaç yapraklarının arasından süzülüşü gibi –prodüksiyon seti, stüdyonun yapay ışığının küçük deliklerden geçmesine izin verecek dev bir kumaşla kapladı. Bu sayede gerçek bir ormanın ışık efektlerini taklit edebildiler.

    Audrey Hepburn bir keresinde “Öğrendiğim her şeyi filmlerden öğrendim” demişti. Ve belki de bu sözler sadece film okulu öğrencileri için değil, aynı zamanda filmlerle ilgilenen hemen herkes için yaratılmış olan bu filmlerin listesinin bir özeti.

    Sessiz Filmler Hikâye Anlatımı ve Anlatı Ekonomisi’ni Öğreten İlk Eserlerdir



    Genel düşüncenin aksine sessiz dönemde her yapım D.W. Griffith ve The Biograph Şirketi ile aynı parasal kaynağa sahip değildi. Ya da her yapım Fransız yönetmen (filmlerinde doğal ışığı kullanabilmek için cam stüdyo inşa eden) George Méliès gibi yaratıcı deha zihinler tarafından desteklenmiyordu. Yani bilhassa atraksiyon sineması filmlerinden sonra, film yapımcılarının tıpkı bugünkü gibi küçük bütçeleri vardı ve ne büyük savaş sahneleri ve fantezileri içeren ne de dev ölçekli setleri olan hikâyeleri sahiplerdi.

    Ve bu pasajın odaklandığı filmler de tam olarak bunlardır. “Sunrise” (1927 yılında F.W. Murnau’nun yönettiği) veya “The Wind” (1928 yılında Victor Sjöström’ün yönettiği) gibi harika basitlikte filmler, tek amacı hikâye anlatımı ve anlatı ekonomisinin önemini özetlemek olan diğer pek çok dev örneğin arasından ayrılıyorlar.

    Çoğu zaman bir senaryoyu okurken veya bir romanı ya da kısa hikâyeyi ekrana uyarlamayı düşünürken sıkça beliren bir soru vardır: “Bu sahne anlattığım hikaye için gerçekten önemli mi?”. Kendimizi hikayenin içinde kaybetmemiz kolaydır ve bu olduğu zaman da izleyici etkilenir. Eksik kaynaklarına ve bazen klişeye düşen çözümlerine rağmen sessiz filmler bize anlattığımız hikâyeye odaklanmayı öğretir.

    “Sunrise”da yönetmen F. W. Murnau, onu karısını öldürmeye ikna etmeye çalışan bir vamp tarafından baştan çıkarılan bir çiftçiye dikkatini yoğunlaştırır. Bu filmde bütün sahneler inanılmaz önemlidir. Diğer çekimleri pekiştirme veya dramayı canlandırma, hatta filmin arzu ve insanlık halleri gibi temalar etrafında dönen alt anlamını inşa etme gibi amaçlara hizmet etseler de tüm çekimlerin bir amacı vardır.

    Bu filmde sinema dilinin tüm elementleri (kamera hareketi, mizansen, ses, ışık ve kurgu) hisleri keşfetmek ve bildirmek, anlamlar ve eksiklikler yaratmak, her filmin sahip olması gereken hayati değerdeki bütünlük duygusuna gerçek bir katkı yapmak amacı ile birlikte çalışırlar.

    Bu filmde Murnau ara yazı kullanmak istememişti ama stüdyo tarafından empoze edilen normlar yüzünden zorunda kaldı. Ancak bu filmi hiç ara yazısı olmayan biçimde görmek de ilginç olurdu.

    Çünkü Sessiz Filmler Film Kurgu Tekniklerinin Kurucu Babalarıdır ve Hareket ile Hareketsizliğin Önemini Anlamamızda Bize Yardımcı Olurlar



    Bu başlıkta, sahneye giriş ile çıkışın yanı sıra tablo yöntemi, paralel kurgu (cross cutting da denen yöntemde farklı zaman periyotlarındaki farklı hikâyelerdeki sahneler, konu olarak bağlantılı olduklarını belirtmek için birleştirilir) ve alternatif kurgu (iki veya daha fazla olayın aynı hikâyeye ait olduğu ve genellikle sebep sonuç ilişkisini keşfedebilmemiz için olayların birleştirildiği yöntem) kullanılışı ile ilgili normları belirleyen D. W. Griffith ile söze başlamamız gerekiyor.

    Daha fazla fikir üretmek için Kuleshov efektinin sahibi Lev Kuleshov’dan ve Sergei Eisenstein’ın entelektüel montajından bahsedebiliriz… Sessiz filmler, hikâye anlatımıve anlatı ekonomisi için gerekli olan senaryo kurgusunun doğuşunda pay sahibidir. Eksiltinin kullanımı, diegetic ve extradiegetic sesin kullanımı, flashback, match on action, 30 derece kuralı, 180 derece kuralı gibi ilkeler kümesini geliştirmiştir.

    Ve bu kuralların oluşturulmasıyla erken sinema, sinemanın başka bir mihenk taşını anlamamıza yardım ediyor– ritmi. İçsel veya dışsal olabilen ritimden, dışsal ritimle (sahnelerin temposunu oluşturan) bağlantılı olarak sessiz filmlerin bize öğrettiği diğer büyük ders de hareketin ne zaman ve nerede kullanılacağı ve ayrıca hareketin nasıl ve neden kullanılacağıdır.

    Çünkü 1960’lara kadar kameralar çok büyük ve ağırdı, kameranın hareketi filmdeki ‘özel olaylar’ (bir keşif anı, dönüm noktası, karakterin girişi) ile sınırlanmıştı… Yine Murnau’yu örnek olarak alırsak kaydedilen ilk kamera taşıyıcı onun filmi “The Last Laugh”da (1924) kullanılmıştı.

    Bazı söylentiler ekibin kamerayı bir bebek arabasına koyduktan sonra hareketi sağlamak için kısa bir ray boyunca yavaşça “kaydırarak” götürdüğünü söylüyor. Ancak bu filmde kameranın sağlama alındığı ve kameranın kayması ve set boyunca ilerlemesi için iplerin kullanıldığı diğer durumlar da vardı.

    Yani teknik mucizeleri bir kenara bıraksak da buradan alınacak ders, tüm sahnedeki bir çekimin önemini, anlatı için hareketin önemini ve ritmi kurgulamanın önemini anlamak için hareketi ve hareketsizliği filmlerde aşırı kullanmamak olmalıdır.

    Çünkü Sessiz Filmler Bize Mizansen ve Nesnelerin Önemini Öğretir

    Mizansen çok sayıda ‘çekimin içindeki’ elementi geliştirmiştir – set dizaynı, kostüm dizaynı, ışık, mekân, kompozisyon, oyunculuk vs. – ve bu çalışmalar hikâye ile filmin anlamına katkı sağlar.

    Mizansenin içinde konuşulacak en ilginç meselelerden biri kompozisyondur. Özellikle de derin odak tekniklerinin keşfi ve set/mekân karmaşası; D. W. Griffith ve Abel Gance bu alandaki öncülerden ikisi olur. Ayrıca 1910’lar/1920’ler dönemi boyunca sesli filme geçişten ve noir’in doğuşundan önce sinematografide çok sayıda gelişme yaşandı; özellikle de ışık departmanında.

    Griffith ve onun ekip arkadaşları 1910-1911 yıllarında, reflektörler vasıtasıyla setin bazı mekânlarına ve hatta aktörlerin yüzlerine arka ışık kaynağını yayarak ve yönlendirerek özellikle deneyler yapmışlardır. Onların başarılarının ilk örneklerinden ikisi “The Thread of Destiny” (1910) ve “Enoch Arden”dir (1911).

    Griffith ayrıca yüksek kontrastın kullanılışı ile duvarlara ve cisimlere gölgelerin yansıtılmasının yaratılışının deneylerini yapmış olsa da 1920’lerdeki ekspresyonist filmleriyle adlarını çıkarmayı başaran Almanlardı ve çok sayıda film yapımcısı ile sinematograf 1920’lerin ortasında ve 1930’larda Amerika’ya gitmek için Almanya’yı terk etti. Onların etkilerinin yansımaları Erich Von Stroheim’in “Greed”i (1924) (akkor ışıklarının bilinen ilk kullanımlarını içerir), Josef Von Sternberg’in “The Docks of New York”u (1928) ve Rupert Julian’ın yönettiği “The Phantom of the Opera” (1925) gibi Hollywood yapımlarından hemen görülmüştü.

    Bunlardan önce olsa da yönetmen Cecil B. DeMille, Caravaggio ve Rembrandt gibi klasik ressamların yarattığı ışık kullanımından ilham alarak farklı ışık teknikleri de geliştirmiştir. Bunun örneklerinden biri 1915‘de yapılan “The Cheat” filmidir.

    Diğer bir yön olan objelerdeki mizansen de ayrıca ilgi gördü. Atraksiyon sineması periyodundan sonra sessiz dönem boyunca film yapımcıları, setleri hazırlarken ve mizansenin farklı elementlerinin anlattıkları hikâyeye nasıl etki edebileceğini keşfetme konusunda daha dikkatli olmaya başladılar.

    Almanlar deformasyon ve set ile kostüm dizaynındaki gotik etkilerini büyük bir başarıyla deneyimlemişlerdir (örnek olarak: 1920’deki “The cabinet of Dr. Caligari” veya 1922’deki “Dr. Mabuse”). Fransız empresyonist film yapımcıları da filmlerinde objelerin etkili bir kullanımını yapmışlardır ve bunun harika örnekleri Luis Buñuel ve Jean Epstein’in “Faithful Heart” (1923), “The Fall of the House of Usher” (1928) ve “Un Chien Andalou” (1929) işleridir.

    Büyük sessiz komedi starları bugün hala bastonlarıyla (Charles Chaplin), pork pie hat’leriyle (Buster Keaton) veya gözlükleriyle (Harold Lloyd) hatırlanıyorlar ve onlar bazı şakaları ile objelerle güldürmeyi (slapstick komedi) yarattılar.

    Objeler, verilen sahnenin dramasına (1925’deki “Gold Rush”da Chaplin’in yediği ayakkabı; 1928’deki“The Passion of Joan of Arc”daki taç; Erich Von Stroheim’ın 1924’deki “Greed”indeki altın), gizemine (1927’deki  “The Lodger”daki çerçeveli resimler) veya filmdeki korkuya (1922’daki “Nosferatu”da Count Orlok’un tabutu) vurgu yapmak için de kullanılmıştır.

    Çünkü Sessiz Filmler Bize Sessizlikle Müziğin (ve şaşırtıcı biçimde diyaloğun) Nasıl Kullanılacağını Öğretir


    Sessiz filmleri basit müzik veya egzajere edilmiş melodram tonunda müzik eşliğindeki görseller ve kısa filmler olarak kabul etmek bir gelenektir. Buna rağmen film müziklerinin geliştiği ve farklı film türlerine eşlik etmek için müziğin kendisini farklı tonlara ayarlaması sessiz dönemde gerçekleşmişti. Bu dönemde sessizliğin olağanüstü kullanımını sağlayan filmler de vardı.

    Film yapımcılarının sinematografiye yatırım yapmaya karar vermesiyle ikonik imajlar yaratmış oldular ve bazıları da kendilerini, özellikle büyük patlamalardan sonra ya da karakterin gerçeği keşfettiği veya verilen bazı durumlardaki gerçekle baş etmeye çalıştığı anlarda sessizliği kullanmak vasıtasıyla filmdeki ses ve sessizliğin önemini keşfetmeye adadı.

    Sessiz Japon sinemasının bazı eserleri bilhassa aile dramasında, sesli filme geçiş gibi karakteristikleri on yıllar boyunca korunan sessiz filmin rolünü tam olarak keşfetmiş. Sonraki film yapımcılarından filmlerinde bu karakteristikleri gösterenler Yasujirō Ozu, Kenji Mizoguchi ve Mikio Naruse’dir (diğer pek çoğu arasından).

    Ancak o zamanın çok bilinen filmlerinden sadece bazıları (Dreyer’in “The Passion of Joan of Arc”ı (1928) ve “Vampyr”i (1932) ile Paul Leni’nin yönettiği “The Man Who Laughs” (1928) veya Victor Sjöström’ün1928’de yönettiği “The Wind”) kadar ses/sessizlik zıtlığının harika kullanılışını başarabilmişlerdir.

    Mizansenin karmaşası ve ses-sessizlik vasıtasıyla hikâye anlatmanın yeni yöntemlerine yatırım yaparak çok sayıda film yapımcısı “diyalog” ve ara yazılardan da kurtuldu. Daha önce değindiğimiz “Sunrise”da ara yazıları kullanmak istemeyen F. W. Murnau örneği gibi pek çok film yapımcısı ara yazıların bazen filmin ritmini kesecek şekilde çalıştığını hissettiler veya basitçe ara yazıların kullanılmasına gerek duymadılar. Tanınmış olanlardan Charlie Chaplin ve Buster Keaton hangisinin filmlerinde daha az yazı kartonu kullanacağını görmek için birbirleriyle “yarıştılar”. Galibiyet Chaplin’in oldu.

    Tarihsel gerçekler bir yana buradan öğrenilecek en önemli ders, senaryoya veya bir ekran uyarlamasına hazırlanırken gördüğümüz bazı sahnelerin egzersiz niteliğinde olduğudur (filmde her şeyi görmemize gerek yok). Kişi diyalog kullanımında da aşırı derecede dikkatli olmalıdır çünkü her şeyi sözle anlatmaya da gerek yok. Burada tek yapmak gereken kutunun dışından düşünmek ve filmdeki farklı elementlerin (sinema dili) zengin kaynaklı kullanıldığına emin olmak. Buna anlatı ekonomisi denir.

    Çünkü Sessiz Filmler Özel Efektlerin Kurucu Babalarıdır


    1940’lar/1950’lerdeki bilim kurgu patlamasından çok daha önce Fransa’da George Méliès, film yapımında özel efektlerin kullanımı ve gelişimi ile ilgili bir öncü olarak kendini gösterdi. İşlerinin arasından en dikkate değer olanlardan biri Jules Verne’den ilham aldığı “Trip to the Moon”dur (1902). Ancak bu filmden önce Méliès kaybolma, insanları veya vücut parçalarını bölme gibi numaraları tecrübe etti. Efektleri animasyon, atlama kesintileri, yok etme, üst üste bindirme tekniklerini kullanması aracılığıyla yapıyordu.

    Yine de Méliès sadece ‘hile filmleri’nin yaratıcısı olarak algılanmamalı çünkü hikâyenin ilk film uyarlaması olan “Joan of Arc” (1900) ve “Bluebeard” (1901) ile bu film yapımcısı, görsel hileler ile seyirciyi hayrete düşürmenin ötesinde hikâye anlatma yeteneğini de kanıtlıyor.

    Ayrıca dikkate değer bir gerçek de Méliès’ın görsel azametin üst seviyelerine ulaşmak ve tabi ki seyircide başarı yakalamak için filmlerindeki görselleri elleriyle çiziyor olması. İşleri arasından en ilginçleri olarak “The Vanishing Lady” (1896), “The Four Troublesome Heads” (1898), “Joan of Arc” (1901), “Bluebeard” (1901) ve “Trip to the Moon” (1902) söylenebilir.

    Atraksiyon sineması periyodu boyunca yaşanan bu ilk gelişmelerden sonra Universal’ın ilk korku filmlerinin doğuşu ve “Metropolis”de (1927) mat boyamalar (detayları veya elementleri farklı imajlardan tek bir imaja kombine eden yöntem) ve minyatürler kullanan Fritz Lang gibi Alman ekspresyonist film yapımcılarının işleriyle özel efektler fevkalade gelişti.

    Çünkü Sessiz Filmler Tarihi Belgelerdir


    Tabi ki sessiz filmler sinemanın kendi gelişimi ve kendi gerçekliğinin tarihi dokümanlarıdır. “The Immigrant” (1917), “Mother” (1926), “Metropolis” (1927), “October” (1928), “The Crowd” (1928), “Pandora’s box” (1929) gibi filmler diğerleri arasından sıyrılıp kendileriyle beraber gerçekliğin ağır yükünü de taşımış olanlardır.

    Bazıları değerlerini ve davranışlarını kınayarak toplumu gözlemeyi seçer, diğerleri onların problemlerini yansıtmayı, diğerleri hayatın ve insan hallerinin zorluğunu göstermede aktif rol almayı seçer ve diğerleri de basite kaçarak gerçekliğin kendisi hakkında ironik bir yorum yapmayı seçer.

    Çünkü Bugün Dahi Sessiz Filmlerin Görsel İhtişamı Hala Bizi Şaşırtıyor

    Yazar:Truman Hopper
    Çeviren: Ömer Murat Urhan
    Kaynak: tteofcinema
  • Nûredîn Zaza, aristokrat bir ailenin çocuğu olarak 1919 yılında Maden’de dünyaya gelir. Nûredîn Zaza’nın babası okumuş bir Osmanlıydı. Klasik edebiyatı zevkle okuyor, ressamların yapıtlarını satın alıyor ve zaman zaman tablolara ilişkin eleştirilerini dile getiriyordu. Cehalete düşman bu adam, çocuklarını okutuyor, büyük oğlu, yani Nûredîn Zaza’nın ağabeyi Nafiz, doktor oluyor, kızkardeşi de müzik derslerini Yunan, Ermen ve Türk öğretmenlerinden alıyor. Böyle bir ailede yetişen Nûredîn Zaza’da okuma alışkanlığı ve başarma hırsı alabildiğine hakim oluyor.
    Yıl 1925, Nûredîn Zaza küçücük. Genç Cumhuriyet’e karşı Şeyh Seîd ayaklanması gündemde. Kürtlerin kısa süreli mutlulukları tersine dönüşüyor, yerini hüzün ve gözyaşı alıyor. Çok sayıda Kürt lider ve toplumun ileri gelenleri Cumhuriyet’in yöneticileri tarafından idam sehpalarına gönderiliyorlar. Nûredîn Zaza’nın ailesi de olayla yakın ilişkide, dolayısıyla birçok yakın akrabası öldürülüyor; babası, amcası ve ağabeyi Dr. Nafiz tutuklanıyor, günlerce işkencelerden geçiriliyorlar.
    Şeyh Seîd ayaklanmasının yenilgisi, Zaza ailesinin de parçalanmasına, göçe zorlanmasına neden oluyor. Nûredîn Zaza Suriye’ye geçip Şam’a yerleştiği zaman, 15 yaşına varmamış dinamik bir delikanlıdır. Ama okuma ve öğrenme inadından ve aileden gelen disiplinden dolayı, o daha gencecik yaşta büyük sorumlulukların altına giriyor. Şam’da sürgünde bulunan Kürt ileri gelenleri, prensleri ve ağaları ile oturup kalkıyor, Celadet Bedir-Xan tarafından çıkarılan kültür, sanat ve edebiyat dergisi Hawar’da kısa öyküler yazıyor ve bir süre sonra dünya edebiyatından çeviriler yapıyor. Yazdığı öyküler, Celadet Bedir-Xan tarafından beğeniliyor, kimi zaman Kürtlerin Çehov’u olarak adlandırılıyor.
    Kürt ayaklanmaları ve bu ayaklanmaların yerle bir edilmesi, yakılan Kürt köyleri, toplu sürgünler ve darağacında sallanan Kürt lider ve ileri gelenleri… Bütün bunlar, Nûredîn Zaza’yı edebiyattan uzaklaştırarak, politikaya soyunmasına neden oluyor.
    Dersim üzerindeki bombardımana dayanmıyor, onu protesto etmek amacıyla bir grup arkadaşıyla çeşitli Avrupa ülkelerinin elçiliklerine ve başkonsolosluklarına gidiyor, Kürtlerle dayanışmak için kamuoyu oluşturmak istiyor. Sonra aynı grupla Kürt halkının demokratik haklarını savunmak için Hêvî adında bir dernek kuruyor.
    Nûredin Zaza, sürgün yaşamında birçok ülkede kalıyor. İlki Suriye, sonra sırasıyla Irak, Lübnan ve İsviçre. Ortadoğu ülkelerinde tutuklanıp, sistematik işkencelerden geçiriliyor.
    Sürgün yaşamı, haksızlıklarla dolu serüveni onu mücadeleye daha sıkı bağlıyor. O dönemde, ünlü Kürt şairi Cegerxwîn’le birleşiyor, Cegerxwîn’in cehaletin uykusundan uyandıran çan gibi şiirleriyle mücadeleye çağırıyordu. Daha sonraları, Şam’da sürgünde bulunan ve Hawar ve Ronahî dergilerinin önemli yazarlarından biri olan Osman Sebri ile, ilk kez 1957 yılında Kürt Demokrat Partisi’nin (KDP) temelini atıyor.
    Zaza, yaşamının son dönemlerinde İsviçre’ye göç etmiş, Gilbert adında bir İsviçreli gazeteciyle evlenmiş ve Şengo adında bir erkek çocuğu olmuştu.
    Nuredîn Zaza İsviçre’de Fransız filozofu Emmaneul Mannier düşüncesinde personalist akım adlı doktorasını yapıyor. Fransızca, Arapça ve Kürtçe olmak üzere çok sayıda makale yazmıştır ve “Şerê Azadî” adı altında bir şiir kitabı yayımlamıştır. Fransızca iki kitap, “Contes et legendes du Kurdistan” ve “Ma vie de Kurd” yazmıştır. Erebê Şemo’nun Şivanê Kurmanca adlı romanını çevirmiş ve Memê Alan destanını uzun bir önsözle basıma hazırlamıştır. Önsözünde derin bir felsefi analiz yapıyor, Ehmedê Xanî’nin felsefesini Marx ve Engels’in felsefesiyle karşılaştırıyor, birçokları tarafından idealist olarak bilinen Xanî’nin, Marx ve Engels’ten daha önce diyalektikten haberdar olduğunu söylüyor.

    Bütün bunların yanında, benim için en ilginç yanı, onun öykücülüğüdür. Zaza, öykücülükte güçlü bir kaleme sahipti ve modern bir öykücüydü. Bundan dolayıdır ki üzerinden altmış-yetmiş yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, öyküleri hâlâ zevkle okunmaktadır.
    Bu değerli şahsiyetle, 1983 yılında, Kürtçe yazdığım bir makaleden dolayı, bana İsviçre’den gönderdiği bir mektupla tanışma fırsatım oldu ve vefatına kadar (7.10.1988) mektuplaşmamız devam etti.
    Göçüyle Kürt aydın hareketinde büyük bir boşluk yaratan Nûredîn Zaza, hep kalbimizde yaşayacaktır…

    Fırat CEWERİ- Evrensel Gazetesi
  • Film önerisi isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum..

    1- Yağmur Adam (Otizm)
    2- Benim Adım Sam (Zeka geriliği olan bir baba ve kızı)
    3- Sol ayağım (Fiziksel engeli olan bir adam)
    4- Guguk Kuşu (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    5- Aklım Karıştı (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    6- Akıl Oyunları (Şizofreni)
    7- Wilber Ölmek istiyor (İntihar ve Depresyon)
    8- İçimdeki Deniz (Ötenazi isteyen bir adam)
    9- Kimlik (Çoklu kişilik bozukluğu)
    10- Şanslı
    11- Atlı Karınca
    12- Zenne
    13- Siyah Kuğu (Mükemmliyetçilik psikolojik gerilim)
    14- Gözlerimi de Al (Karı koca ilişkisi)
    15- Karanlıktakiler (Sosyofobi- cinsel taciz)
    16- Otomatik Portakal (Vicdan deneyi- vicdan var mıdır? var edilebilir mi?)
    17- Sineklerin tanrısı (İnsanların medeniyetten uzaklaştıklarında “id” lerinin nasıl devreye giridğini anlatıyor)
    18- Babam Büfe (Fakir bir aile yapısı)
    19- Benny’nin Videosu (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    20- Funny Games (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    21- Hayat güzeldir (Nazi Almanyası, baba oğul ilişkisi)
    22-İnsomnia (Polisiye , gerilim uyuyamayan bir polisin maceraları)
    23- Akıl defteri (Hafıza Kaybı)
    24- Tehlikeli ilişki (Freud- jung)
    25- Dövüş kulübü (Saldırganlık)
    26- Ceket (Psikolojik gerilim)
    27- Truman şov (Kurgu bir yaşamda insan psikolojisi)
    28- Makinist (Uykusuzluk problemi- insomnia)
    29- Gizli pencere (Paranoya)
    30- Nietzsche Ağladığında
    31- Sen ne dilersen (İki kız kardeşin ilişkisi
    32- Dönüş (Aile içi ilişkiler)
    33- Yirmi Üç (Takıntılı kişilik)
    34- Sil Baştan (İki farklı kişiliğin beraberliği- bilinçte yolculuk)
    35- Piyano öğretmeni (Aşırı tutucu bir kişilik ve beraberinde getirdiği cinsel sapkınlığı anlatan bir film)
    36- Takva
    37- Büyük balık (Baba- oğul ilişkisi)
    38-Abim evin tek çocuğu (Aile ilişkileri- özellikle kardeş ilişkisi üzerinde durulmuş)
    39- Beyza’nın kadınları (Çoklu kişilik bozukluğu)
    40- Max ve Mary (Asperger sendromu)
    41- Babam ve Oğlum
    42- Benim Adım Khan / Konusu: Rizwan Khan Otizm türü rahatsızlığı olan sperger sendromu hastasıdır..
    43-Beşir'le Vals
    44- İnception
    45- 3 İdiot
    46- Her Çocuk Özeldir
    47- 28 Gün (Bağımlılık ve Alkol)
    48-Yukarıya Bak (Animasyon)
    49- Sybil
    50- Oğul Odası
    51) Ekim Düşü
    52) Muhteşem Üçlü
    53) Gökten İnen Melek
    54) Son Armağan
    55) Kırmızı Köpek
    56) Tavuklar Firarda
    57) Neşeli Günler
    58) Yumurcak (Yabancı Film)
    59) Altına Hücum
    60) Düşler Ülkesi
    61- Gen
    62- Ölü Ozanlar Derneği
    63- The Game
    64- Black (Kör bir kız çocuğunun hayatı)
    65- Billy Elliot
    66- Forrest Gump
    67- Atlıkarınca
    68- Tavşan Deliği
    69- Herkes Mi Aldatır?
    70- Mozart ve Balina
    71- Good Will Hunting (Can Dostum)
    72- American Psycho
    73- Rüzgar gibi geçti
    74- İn Treatment (Dizi Film, her bölüm bir danışma seansıdır)
    75- Lie To Me (Beden Dilini Anlatmaktadır)
    76- Sherlock Holmes (Psikolojik analizler ve vaka çözümlemeleri)
    77- Umudunu Kaybetme
    78- Zindan Adası
    79- Zoraki Kral
    80- Öğretmenim Mori
    81- Özgürlük Yazarları (Varoş bir okulda bir idealist öğretmenin verdiği mücadele)
    82) The Mentalist (Dizi)
    83- Uçurtmayı Vurmasınlar
    84- Kelebek Etkisi
    85-Çıldırış
    86- Ghajini
    87- Kuzuların Sessizliği
    88- Kır Zincirlerini
    89- Aile Babası
    90- Başkalarının Hayatları
    91) K Pax (Uzaydan geldiğini söyleyen bir adamın ilginç anlatıları)
    92) Shine (Pırıltı) (Sıradışı kabiliyetli bir çocuğun müzikteki başarısı ve ailesini bir arada tutma çabası anlatılmaktadır)
    93) Tabutta Rövaşata (Evsiz barksız bir adamın (hüzünlü) hikâyesini konu edinir)
    94) Anayurt Oteli (Otel müdürünün birbirine benzeyen olaylar içinde, iç dünyasındaki fırtınaları dizginlemeye çalışmasını anlatır)
    95) Kader ve Masumiyet (Hayat kadınına saplantılı bir adam olan Bekir (Haluk Bilginer), hapisten yeni çıkmış amaçsız biri olan Yusuf (Güven Kıraç) ve annesinin hamileyken yediği dayaktan dolayı sağır ve dilsiz doğan Çilem (Melis Tuna) etrafında gelişen sıradan olayları ele alır)
    96) Six Feet Under (Dizi) (Geçimlerini başkalarının ölümlerinden kazanan bir ailenin hikâyesi)
    97) Fil (Elephant) (Okulda şiddeti konu alıyor
    98) Prestij (Önceleri birlikte çalışan iki sihirbazın daha sonra rekabete ve hatta düşmanlığa dönüşen öyküsü anlatılmaktadır
    99) Korkuyorum Anne (İnsan nedir ki? Film bunu merak ediyor)
    100) Mama-Anne-(2013): Anne babalarının öldürülmesinden sonra ormanda kaybolan iki kız kardeşin hikayesi. Kızlar yıllar sonra kurtarılır ancak yeni hayata adapte olabilecekler mi ?
    101) Life Of Pi -Pi'nin Hayatı- (2012): Okyanusun ortasında bir salda mahsur kalan Pi'nin hayatta kalma savaşı. Pi keskin zekası ile bu savaşı kazanacak mı acaba ? Dev kaplan ile birlikte yaşamayı öğrenip adaya varacak mı ?
    102) Lorenzo'nun Yağı(1992): 7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    103) Fil Adam-The Elephant Man (1980): Genetik şekil bozukluğu. John Merrick'in hayatının anlatıldığı filmde John Merrick' in görünüşünden dolayı gördüğü kötü muamele ve biz insanların yapabileceği kötülüğün sınırının olmadığını gözler önüne seren bir baş yapıt.
    104) Yazı- Tura (2004): Doğu Anadolu bölgesinde askerlik yapan iki gencin hayatları boyunca atlatamadıkları travmalarını ele alıyor film.
    105) Cennetin Rengi (1999): Dramatik bir İran filmi. Görme engelli Muhammed'in çevresini sadece dokunarak ve duyarak anlamaya çalıştığı masalsı hikayesi. Baba evlilik planlarını bozacağından korktuğu Muhammed'ten kurtulabilecek mi ?
    106) Cennetin Çocukları (1997): Yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra'nın aynı ayakkabıyı paylaşmasının öyküsü.
    107) Mozart ve Balina(2005): Otizmin bir türü olan Asperger sendromlu olan iki gencin aşk hikayesi. Donalt ve Isabella toplumun baskısını, asperger sendromunun getirdiklerini yenip ortak bir hayat kurabilecekler mi ?
    108) 21 Gram(2003): Bir kaza sonucu yolları kesişen 3 kişinin yaşadıklarını ele alan filmde ayrıca "şans" denen şeyin geçmiş, şimdi ve gelecek zamanda hayatları nasıl etkilediği ele alınmıştır.
    109) Şifre Merkür(1998): 9 yaşında otistik bir çocuğun Amerikan hükümeti güvenlik birimi tarafından yapılan hiç kimsenin çözemeyeceği bir şifre olan "merkür"ü kırması ve başından geçenler anlatılmaktadır.
    110) Maraton-Marathon(2004): otistik Cho-won' un yılmamak ve yorulmamak prensibi ile devam ettirdiği hayatını ele alıyor film.
    111) Kelebekler Hürdür- Butterflies Are Free(1972): Don, ailesinde, toplumdan uzak hayatını devam ettirmeye çalışan bir genç. Yaşadığı yerde hippi bir kız olan Jill ile tanışır aşık olurlar. Jill Don'a yaşama sevinci aşılayabilecek mi ?
    112) Kelebeğin Rüyası(2013): Veremli iki şairin 2. dünya savaşı döneminde halka şiiri sevdirme çabası ve kendi geleceklerini kurabilme adına gösterdikleri çabayı ele alıyor film.
    113) Ben X(2007): Ben otistik bir gençtir. Çevresiyle uyum sorunları yaşamaktadır. Ben, internet ortamında oynanan bir oyunda gerçek hayatında olduğunun tam tersi bir hayat kuracaktır kendisine.
    114) Koro(2005): Müzik öğretmeni Clement yatılı bir okula müdür olarak atanır. Kendisinden bu yatılı okuldaki çocukları rehabilite etmesi beklenilir ancak çocukların umursamazlıkları ve baskıcı eğitim sistemi başlarda onu hayal kırıklığına uğratır ancak Clement müziğin gücünü kullanacaktır.
    115) Ron Clark'ın Hikâyesi-The Ron Clark Story(2006): Gerçek bir hikayeden alınan filmde öğretmen Ron Clark'ın öğrencilerinin hayatını nasıl etkilediğini izleyiciye sunan biyografi filmi.
    116) İnception-Başlangıç(2010) : Rüya içinde rüya. Bilim kurgu ve aksiyon dolu bir film. Filmin başrol oyuncusu Leonardo Dicaprio için zihnin bilinçaltı derinliklerinde saklı değerli bilgileri çalmak için rüya görme anı kadar daha değerli bir an olamaz.
    117) Erkek Severse (1994): Alkolizmin pençesinde bir aile ve bu ailenin bu büyük soruna rağmen sevgi ve aşk ile birbirlerine destek olma çabaları
    118) Saklambaç(2005): Annesi intihar ettikten sonra Emily depresyona girer psikiyatrist olan babası kızına yardımcı olmaya çalışır ancak kendisi de çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Yeni taşındıkları evde Emily hayali bir arkadaş edinmiştir.
    119) Benden Bu Kadar(1997): Udall "obsesif kompülsif" başarılı bir yazardır.
    120) Kevin Hakkında Konuşmalıyız(2011): Çocuk gelişimi ve anne çocuk ilişkisini ele alan filmde anne Eva kariyerini ve planlarını bir kenara bırakarak çocuğu Kevini dünyaya getirir. Ancak Kevin toplumsal normlardan uzak kurallara aykırı bir hayat yaşar, çete gruplarına katılır. Anne Eva çocuğunun davranışlarından dolayı derin bir sorumluluk duymakta ve nerde hata yaptığını sorgular.
    121) Tehlikeli Oyun-Die welle (2008): 1967 yılında Kaliforniya'da geçen gerçek bir olayı perdeye aktaran filmde insanları robotlaştıran ideolojilerin insanlar ve toplum üzerindeki etkisi ele alınıyor. The Wave grubu ilk başlarda dayanışma, saf bir birliktelik olarak ortaya çıkmışsa da durum kontrolden çıkmaya başlar ve farklı boyutlara ulaşır
    Toplum psikolojisi nasıl harekete geçirilir nasıl bir tehlikeli bir hal alır, bunu anlatıyor. Olay bir lisede geçiyor. Basit bir proje ödevi olarak başlayan hareket, çok tehlikeli bir hale dönüşüyor.
    122) Experiment (Deney): Bir bilim adamı grubunun, hapishane ortamına deney yapmak amacıyla girmesini ve sonrasında işlerin çığırından çıkmasını konu almaktadır.
    123) Billy Elliot(2000): Billy 11 yaşında bir çocuktur ancak yaşına fazlasıyla olgundur. Yeri geldiğinde babası ve abisi ile birlikte grevlere katılmaktadır. Ancak Billy bir gün bale yapmak istediğini söylediğinde ailesi nasıl bir tepki verecektir ?
    124) 12 Kızgın Adam-12 angry man (1957): Grup psikolojisinin, yabancı düşmanlığının kararları vermede ne kadar etkili olduğunu ortaya koyan bir film. Filmde babasını öldürmekle suçlanan latin amerikalı genci suçlu bulan 11 jüri üyesi ve genci suçsuz bulan 1 jüri üyesinin arasında geçen muhteşem diyologlar.
    125) İçinde Yaşadığım Deri(2011): Tarantula adlı romandan çevrilen filmde Ünlü bir plastik cerrahın kaza sonucu yanan eşine deri yaratmak için 12 yıl boyunca uğraşması, eşinin intiharı ve bu intihar sonucu psikolojik travma yaşayan küçük kızını konu alır ancak olanlar sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Plastik cerrahın kızı tecavüze uğrar ve baba intikam için tecavüzcü üzerinde deri deneyleri yapar.
    126) Amedeus (1984):8 dalda Oscar ve birçok ödül kazanan filmde ünlü besteciler Amadeus Mozart ile Antonio Salieri' nin başından geçenlere tanık olacaksınız.
    127) Beethoven'i Anlamak -Copying Beethoven (2006): Beethoven' ı daha iyi, daha yakından tanımak isteyenler için güzel bir film. Sağırlığı giderek artmakta olan Beethoven son bestesini bitirmeyi hedeflediği sürede bitirip başarısına başarı katabilecek mi ?
    128) Küçük Gün Işığım(2007): Hoover ailesinin küçük bireyi yarışmaya katılmak için ailesini ikna eder ve calofirniya' ya doğru eğlenceli bir yolculuk başlar.
    129) Bir Zamanlar Anadolu'da(2010): Bir Nuri Bilge CEYLAN filmi. Filmde cinayet soruşturmasında doktor ve savcının 12 saatlik gerilimli hikayesi.
    130) Baran -Yağmur(2001): Majid Majidi yapımı bir iran filmi. Büyük bir kinin derin bir aşka dönüşmesinin hikayesi.
    131) Kulübe-Enter Nowhere(2011): Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    132) Kız kardeşimin Hikâyesi(2009): Kate adından çocukları olan çift kısa bir süre sonra çocuklarının lösemi olduğunu ve ilik nakli yapılmazsa bir kaç yıldan fazla yaşayamayacağı bilgisi ile hayatları altüst olur. Çift bir çare olarak Anna adında bir bebek daha yaparlar ve 11 yaşında kate'e böbrek nakli yapılması gerekmektedir. Ancak anna kendisinin bu amaçla kullanılmasına karşı ailesine dava açar.
    133) Dorothy Mills(2008): Ailesini trafik kazasında kaybeden bir psikiyatrist ve daha sonrasında yolları kesişen aynı kazadan kurtulan bir kız çocuğu ile yaşadığı garip olaylar.
    134) Uyanış -Awakenings- (1990) (Dr. Sayer, uzun süre bilincini kaybetmiş hareketsiz bir nevi koma durumunda olan hastalarını iyileştirmek amacıyla çabalamaktadır. L-Dopa adlı ilacı deneyecektir ancak pahalı olduğu için sadece bir kişi üzerinde deneyecektir. Ancak ilacın yan etkileri de kaçınılmazdır.
    135) Behzat Ç. -Seni Kalbime Gömdüm-
    136) Aynı Yıldızın Altında (2014) – 3 yıldır troid kanseri ile boğulan 16 yaşındaki bir genç kız ve kanserli hastalar için oluşturulan terapi grubunda yaşadıkları.
    137) Lorenzo’nun Yağı(1992) –7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    138) Sevgili Öğretmenim (1967) – Asıl mesleği mühendislik olan Thackeray iş bulamadığından öğretmenlik yapar. Ancak idealist öğretmenimizi okulun haylaz öğrencileri rahat bırakmayacaktır. Thackeray pes edecek midir ?
    139) Tedavi – The Great Hypnotist(2014) – Xu, alanında uzman bir o kadar da ukala çinli, bir psikiyatristir. Hayalet gördüğünü iddia eden hastasına inanmamakta ve hastasını hipnoz terapisine alacaktır.
    140) Musaranas (2014) – 1950 İspanyasında geçen psikolojik gerilim filminde Montse agorafobisi (açık alan korkusu) bir bireydir. Hayatı bir apartman dairesinde geçmektedir. Montse hayatının kalanını bu apartman dairesinde mi geçirecek yoksa başına çok daha farklı olaylar mı gelecek ?
    141) Edit ve Ben (2009)– Psikoloji bölümü okuyan genç zekasını arttırmak amacıyla kendisine çip taktırır ancak içinde yapay bir benlik olması nedeniyle birçok tuhaf olay yaşayacaktır. Bir yandan da otistik olan matematik dehasının gizli araştırmanın formülünü çözmesi Edit ile yakınlaşmasını sağlar.
    142) İnfaz-Calvary (2014)– Psikolojik ögelerin yer aldığı bir kara komedi filmi. Günah çıkartmak için Rahibi ziyaret eden bir adam rahibe onu öldüreceğini söyler ancak rahip adamın yüzünü görememiştir. Rahip bir yandan ölüm hazırlıkları yaparken bir yandan da bu adamın kim olduğunu bulmaya çalışır.
    143) Koku -
    144) Yalanın İcadı –
    145) 12 yıllık esaret
    146) Şeytan Üçgeni -Triangle (2009) – Arabasıyla giderken çaptığı bir martı nedeniyle trafik kazası geçiren Jess, bu kazanın hayatının değiştireceğini sonradan öğrenecektir.
    147) İhtiyarlara Yer Yok (2007)- Birçok ödül alan filmde uyuşturucu çetelerinin kanlı bir pazarlığına denk gelen Moss'un hikayesine yer verilmektedir. Moss parayı alıp gidecektir ancak akşam yaralı birisine yardım amacıyla tekrar dönecektir. Ancak başına neler geleceğinin farkında değildir
    148) Yüksek Tansiyon (2003)– Psikopat bir katilin evdekileri teker teker öldürmesini ele alan gerilim dolu bir film.
    149) İhtiyar Delikanlı -Old Boy (2003)– Muhteşem bir psikolojik film. 15 yıl boyunca tek başına bir odada esir tutulan bir adam ve yaşadıklarının hikayesi. Aklını yitirmemesi için Oh Dae-Su' ya şizofreni ilaçları verilmektedir. Oh Dae-Su bu esaretten kaçıp kurtulabilecek mi ?
    150) Yalın Ayak -Barefoot(2014) – Annesini kaybetmiş, psikiyatrik bir hasta olan Daisy, zengin bir ailenin çocuğu olan Joy ile tanışır. Romantik komedi tadında saflık ve masumiyet dolu bir film.
    151) Kayıp Otoban -Lost Highway (1997) – Fred, eşinin geçmişinden habersiz onunla evlenir ancak işler yolunda gitmeyecektir. Fred' in kişilik bölünmesi yaşaması, cinayet, bir korku hikayesi ..
    152) Enter Nowhere -Kulübe (2011) – Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    153) Onur Savaşı (2012)– Küçük bir kız tarafından cinsel istismar ile suçlanan ve sonrasında da toplumsal histeriye maruz kalan bir adamın dramatik hikayesi. Film birçok ödül almıştır.
    154) Etki Altında Bir Kadın (1974) – Bir ev kadınının eşi ve çocuklarıyla kendini var etme çabası. Mabel'in manik davranışları, çok fazla gülmesi gibi bir çok psikolojik rahatsızlığı ile eşi baş edebilecek mi ? Toplumsal eleştiri ögelerini de barındıran film ağır gelebilir ancak izlenilmesi tavsiye edilir.
    155) Trainspotting (1996)-(Psikolojik, Macera, Uyuşturucu kullanımı)
    156) Öldüren Sis -The Mist (2007) – Tutucu insanların bulunduğu bir kasaba ve bu kasabada bulunan hür düşünceli gençler..
    157) İntihar Odası (2011) – ( Farklı bir birey olan Dominik depresyonun eşiğine gelmiştir. Ailesinden ilgi görmeyen ve sürekli dışlanan Dominin kendini internet oyununa verir. İşte bundan sonra olanlar olur.
    158) Davetsiz -The Uninvited (2009) – Annesinin ölmesi üzerine travma yaşayan ve bir süre psikiyatri kliniğinde yatan genç bir kızın hikayesi. Babasının bir hemşire ile evlenmesi genç kızın depresyon yaşamasına neden olacaktır.
    159) Bir Rüya İçin Ağıt (2000)– Uyuşturucu bağımlılığı olan bir genç ve televizyon bağımlılığı olan annesi arasında giderek yükselen bir uçurum ve iletişimsizlik.
    160) Şampiyon -The Wrestler (2008) – Ünlü bir güreşçinin kalp krizi sonrası şov dünyasına veda etmesi ve tezgahtar olarak işe başlaması. Ailevi bağları bozulmuş bir adamın hikayesi.
    161) Bipolar (2014) - Harry çekingen bir adam ve aynı zamanda bipolar bozukluğu olan bir hastadır. Yeni bir tedaviyi denemek üzere bir kliniğe yatar ve tüm günü kamera ile izlenilecektir. Harry düzelme gösterebilecek mi ?
    162) Kukla - The Beaver (2011) – Sıkıntılarla dolu günler sonrası hayatını ve ailesini yeniden keşfe çıkan bri adamın hem esprili hem de duygu yüklü hikayesi.
    163) Phobe Harikalar Diyarında (2008) – Geniş bir hayal gücüne sahip olan bir çocuk ve kendini Alice Harikalar Dünyasında piyesi için olan rolüne fazlasıyla kaptırması nedeniyle kendini birden bu dünyanın içinde buluverir.
    164) Sineklerin Tanrısı (1963) - Bütün yetişkin insanların öldüğü bir uçak kazasında hayatta kalan küçük bir grup küçük çocuk ve hayatta kalma savaşları.
    165) Aklım Karıştı (1999) Bir gencin 18 ay boyunca akıl hastanesinde kalışı ve yaşadıkları
    166) Ara (2008) - Tek bir apartman dairesinde geçen filmde 4 kişinin birbirini seven ve aldatan, kıran ama bırakmayan hikayelerini ele alınmaktadır.
    167) Aç Gözünü (1997) – Psikolojik gerilim filmi. Çok güvendiği güzel yüzünü kaybedince Cesar'ın hayatı çok farklı bir yöne doğru gidecektir.
    168) Beyaz Köpek (1982) (Klasik Koşullanma) Eski sahipleri tarafından sadece siyahları saldırması ve öldürmesi yönünde eğitilmiş bir köpek. Yeni sahibi bu köpeğin koşullamasını söndürebilecek mi ?
    169) Büyük Yalnızlık –
    170) Cennet –
    171) Gölgesizler –
    172) Güneş Yanığı –
    173) Küçük Kıyamet
    174) Solaris –
    175) Gerçeğe Çağrı –
    176) Küp –
    177) Ölüm Kitabı (Misery)
    178)Esaretin bedeli
    179)godfather 1-2
    180)kaplumbağlarda uçar
    181)bajrangi bhaijaan
    182)rab ne de bana di jodi
    183) Ekşi Elmalar
    184)Azap yolu
    185) Öteki
    186) Kadın kokusu
    187) La la land
    188)Benim komşum bir melek
    189)Bay hiçkimse
    190) Yaralı yüz
    191) Paramparça köpekler ve aşklar
    192) Ateş böceklerinin mezarı
    193) Cesur yürek
    194) Gladyatör
    195) Özgürlük yolu
    196) The İntouchables ( Can dostum )
    197) Aynı Yıldızın Altında
    198) Leon ( Sevginin gücü )
    199) Lucy
    200) Karanlıkta dans
    201) Remember ( Hatırla)
    202) Zorba
    203) Peekay
    204) Ekmek ve çiçek
    205) Sarhoş atlar zamanı
    206) Kirazın tadı
    207) Kış uykusu
    208) Üç maymun
    209) Şimdi yada asla
    210) Piyanist
    211) Yeşil yol
    212) Prestij
    213) Çingeneler zamanı
    214) August Rush
    215) Amelie
    216) Otomatik Portakal
    217) Ucuz Roman
    218) Rezervuar köpekleri
    219) Zincirsiz
    220) Kanlı elmas
    221) Adalet
    222) Schindler'in listesi
    223) Er Ryan'ı kurtarmak
    224) V for vandetta
    225) Köprüdeki kız
    226) The revenant ( Diriliş)
    227) Gone girl ( Kayıp kız )
    228) Titanic
    229) Nostalghia
    230) Libertarias
    231) Özgürlüğe giden uzun yol

    Film listesi Facebook/Yeraltı Edebiyatı Sayfası Admin’inin kişisel tercihleri ve sayfa üyelerinin desteği ile oluşturulmuş, yaklaşık bir yıldır faydalanmakta olduğum listedir. Ben sadece aracıyım, sitede böyle bir ihtiyaç gördüğüm için paylaştım. Teşekkürler oluşturulmasında emeği geçenleridir.
  • Şayet bir duygu dansa uyarlanabiliyorsa , şayet bir fikir dansa dönüştürülebiliyorsa , bir marş neden dansa uyarlanmasın ki ?
    Özgürlük rahatsız ediyor. Parlak gözlü, kadın Isadora , okulun , evliliğin, klasik dansın ve rüzgarı kafese kapatan her şeyin tescilli düşmanı . O dans ediyor çünkü dans etmekten zevk alıyor ve canı istediği zaman , canı istediği gibi dans ediyor ve bedeninden doğan müzik karşısında orkestralar susuyor.
    Eduardo Galeano
    Sayfa 103 - Sel
  • Yazar: https://1000kitap.com/lwoH
    Hikaye Adı : Kaybedilmiş Savaş
    Link: #30249707

    Yalnızlığın eli kapı kolunu tutar olsaydı ona kapıyı kendi elleriyle açar mıydı? Hayır, yalnızlık tüm işlerini başkalarına yaptırmayı beceren, karşı koymayı her an istediğiniz ama buna asla cesaret edemediğiniz, doğuştan dominant ve alçak kimseler gibi kapıyı ona açtırmıştı. Yalnızlığın en büyük dostu da sessizlik. Yine de ondan kurtulması bir nebze daha kolay. Yani en azından şu büyük ve ince ekranlı televizyonlarınız veya hoparlörü olan herhangi bir aletiniz varsa elektriğiniz olduğu sürece sessizliği kafanıza takmanıza gerek yok. İnsanlar yalnızlıklarının yerine de böyle cansız çözümler üretiyor ama bu çözümler içinde bir yerlerin daha karanlık ve daha yalnız hissetmesine sebep oluyor. Siyah bir boyanın içine hangi renkleri karıştırırsanız karıştırın sonunda kararacaklardır. Siyahtan kurtulmanın tek yolu onu ortadan kaldırmak. Ama fizik size der ki var olan bir şeyi yok edemezsin. Asla kazanamayacağınız bir düşmana karşı savaşırken, bana da söyler misiniz yüreğinizi alevlendiren bu umudu hala neden taşıyorsunuz göğüslerinizde?

    Koridorun havasına kazınmış bu düşünceler burada içine çektiği her nefeste beynine bunları düşünmek üzere emir veren bir nefes-hafıza tekniğiyle iletilenmişti. Evine her girişinde bunlara tekrar ve tekrar maruz kalan Enola, ormanından zor kullanılarak Kroy Wen’e getirilmiş bir gorilin medeniyetten haberdar olduğu kadar başına gelenlerden haberdardı. Bu kadar sefil durumda olan bir tek o sanıyorsanız veya sandıysanız aynı sefil durumda olduğunuzu söylemem belki sizler ile Enola arasında bir duygudaşlık kurmanıza sebep olur. Enola, bir yetim olmasına rağmen kendine ait bir özel adı vardı. Bu ismi o seçmemiş ve ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ve bazı şeylerin anlam kazanması için durup baktığınız yeri değiştirmek gerektiğini bilmediği için adının ne anlama geldiğini öğrenmesi epey bir zaman alacaktı. Yine de özel bir ismi olması Enola’yı özel kılmıyordu. Otuz üç katlı beton blokların kırk iki metrekarelik kapsüllerinde Dünya Hükumetinin belirlediği on iki farklı alternatif temadan biriyle döşeli evinde kendini özel hissetmiyordu. Her sabah işe giderken ve akşamları eve gelirken bu gri binalardan dışarı attığı ilk adımında üzerine çıktığı yürüyen bant ona kendini birazdan seri numarası vurulacak bir ambalajlı yer fıstığı gibi hissettiriyordu. Ve hemen ardından hareketsiz bir şekilde onu takip eden diğer yürüyen cenazelerle arasındaki tek fark belki onların ekstra tuzlu fıstıklar olmasıydı. Dünya Hükumeti vatandaşlarını kendi belirlediği kişilerle evlendiriyor, çocukları dünyanın ihtiyacı olan belirli iş alanları için eğitiyor, çocuklar belirlenen iş alanlarında çalışacak kadar büyüdüklerinde ailelerinden en az on beş eyalet öteye Enola’nın şu an salonunda oturduğu evlere yerleştiriliyorlardı. Senede sadece yedi gün izin yapabilen vatandaşlar var olan en hızlı ulaşım aracı enordlarla bile yedi günde on dört eyalet yolu gidip gelebilirler. Bu nedenle hiçbir vatandaş kariyerine başladıktan sonra ailesini iletişim araçları dışında görüp konuşamıyordu. Enola’nın en azından böyle bir derdi yoktu çünkü daha önce söylediğim gibi kendisi bir yetimdi.
    Annesi veya babası kariyeri değil hayatı başladığı gün onu yalnız bırakmıştılar. Aslında böyle bir olayın olma olasılığının imkânsıza yakınlığını bilse Enola’nın küçük dili içeri kaçardı. Ama Dünya Hükumeti vatandaşlarını sistemin işleyişine kafa yormayacak şekilde zihinsel ve fiziksel her açıdan manipüle ediyordu. Ve Enola bu küçük cahilliğiyle salonunda oturmuş insanların birbirlerini roastladığı yani onları var eden her türlü özelliklerini edepsizliğin uç noktasında birbirine sataşarak dillendirdikleri akşam kuşağı programlarını izliyordu.

    İnsanlık bundan dört yüzyıl önce 1851 yılında Jean Bernard Léon Foucault’un deneyi ile ilk defa somut olarak Dünya’nın döndüğünü gözlemlemişti. Ufak bir hava dalgası bile Foucault Sarkacının hareketini ve bırakacağı izi değiştirebilir ama bu dünyanın hala döndüğü gerçeğini değiştirmez. Enola’nın varlığı tüm kapıları açık bırakmış, rüzgarı olduğu gibi içeri almıştı ve sarkaç hiç hesaplanmadığı izler bırakmak üzereydi. Evet, dünya hala dönüyordu ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. En azından Enola İçin.

    Dünya Hükümeti kurulduğu ilk zamanlarda evlerin kapılarına ziller yapmıştı ama daha sonra yapılan binalarda buna gerek duymamıştı. Çünkü yürüttükleri ekonomik, kapital ve kariyer odaklı sistemler ve evlere yerleştirdikleri kendi manipülatör ileti vericileri insanları birbirlerinden koparmış bunun yerine yapay, cansız ilişkiler ve yalnızlıklara bağlamıştı. Bunun sebebi de var olan düzeni korumaktı elbette. İnsanlar güdülmesi gereken koyunlar haline getirilmeliydi. Kendi başına sınırları aşan biri tehlikeli gerçekleri öğrenebilir ve Dünya hükümetinin kusursuz işleyen çarkına çomak sokmak isteyebilirdi. Ama insanlar kendi kapsüllerine hapsedilir, ruhlarına melankoli işlenir, kronik hal alan depresyonlara sokulur ve yüreklerinden umutları sökülüp alınırsa başkaldırmaları imkânsız bir hale geliyordu. Dünya Hükümetinin ilk psikoloji bakanı olan S’dlanodCm ruhlarını ateşleyen her şey insanlardan sökülüp alındığında toplu intihar eylemlerinin önüne geçmek ve insanları umutsuz bir şekilde de olsa canlı tutmak için bir serum geliştirmişti. Serum kusursuz çalışıyor ve vatandaşların devlet tarafından desteklenen yiyeceklerine karıştırılıyordu. Zaten başka bir şekilde yemek yemeniz mümkün değildi. Her şeyiniz Dünya Hükümetince karşılanıyordu. Serumun tek kusuru aşırı tüketimde obeziteye sebep olmasıydı. Ama Dünya Hükümeti ilk yüzyılını devirdiğinde teknoloji o kadar gelişmişti ki bir insanın ölmek için Dünya Hükümetinden izin alması gerekirdi. Zaten Dünya Hükümetinin amacı da buydu insanları yaşatmak. Eski Dünyanın klasik eser yazarlarından biri bugün hayatta olsa yaşamakla özgür olmanın aynı şey olmadığını yazardı. Ama hiçbiri yaşamıyordu ve ruhlarını yaşatabilecek hiçbir vücudun da o ufka sahip olunmasına izin verilmiyordu. Dünya hükümeti vatandaşları yaşatıyordu çünkü yapılması gereken işler vardı. Daha doğrusu on iki bakan ve bir yöneticiden oluşan on üç kişilik Dünya Hükümeti heyetine ve kutsal ırk olan, Dünya hükümetinin kurulmasını sağlayan, insanlara bu şartları dünyanın birkaç milyonluk tarihinde yavaş yavaş kabul ettiren İben halkına hizmet ve enerji gerekliydi. İben halkı milyonlarca yıllık bu süreçte insanların yaşam enerjilerini zorla elde etmeye çalışmış ama bu şekilde elde ettikleri enerjinin hiçbir işlerine yaramadığını çünkü verimsiz olduğunu fark etmiş ve vatandaşları bugün içinde oldukları koşullara kendi gönül rızalarıyla kabul ettirmeyi başarmışlardı. Daha sonra avuçları içine aldıkları tüm dünya halkını bir afyon bulutuna hapsedip tüm yaşam enerjilerini sömürmeye ve artık kendi kutsal topraklarında milyonlarca yıllık emeklerinin meyvelerini yemeye koyulmuşlardı.

    Bu Dünya’nın kısa tarihini okumanız ne kadar zamanınızı aldı bilmiyorum ama bu dünyada sadece birkaç saniye geçti. Ve Enola hala zili olan bu eski binalarda yaşıyor olmasının doğumundan önce hazırlanmış bir planın gizli bir parçası olduğunu bilmeden çalan zilin sesiyle bir anda irkildi. Yirmi iki yıllık ömründe ilk defa böyle bir ses duyuyordu. Sadece o değil, dünya hükümetinde de yüz elli küsur yıldan beridir bu sesi duyan olmamıştı. Öyle ki Enola sesin geldiği yeri takip edip kapıya vardığında kapıyı açması gerektiğini değil, kapının neden böyle bir ses çıkardığını düşünüyordu. Zil bir kez daha çaldı. Ve Enola ne yapması gerektiğini bilmeden ve hayatı boyunca hiçbir tehditle yüz yüze kalmamış bir sapiens olarak korunma içgüdüsünü tamamen kaybetmiş bir şekilde kapıyı açtı.

    Enola kapıyı açınca iki saniyeliğine bir siluet ile karşılaştı. Sonrasını ise hatırlaması biraz güç. Çünkü kapısına dayanan babası tarafından bayıltılıp Dünya Hükümetinin hava sirkülâsyonlarında hareket eden atomları bile izleyebildiği güvenlik sistemine yakalanmadan kaçırılacaktı. Enola hafif hafif kendine gelip ayılmaya başladığında burnuna deniz kokusu geliyordu ama Enola denizi hiç görmediği için beyni kayıtlı kokulardan bu kokuyu çıkarıp tanıyamadı. Kendine gelmeye başladıkça ayaklanmaya çalışan Enola kendini bir kafesin içinde buldu. Geminin üzerinde öylece kafeste duran Enola’nın kendine geldiğini fark eden babası yavaş ama canlı adımlarla ona yöneldi. Ona babası olduğunu, annesi ona hamileyken bir isyanın öncüsü olduğunu ama başarısız olduğunu, o doğduğu gün annesinin öldüğünü, çocuğunu da Dünya Hükümetinin Yöneticisine kaptırdığını, aslında babası olarak kendisinin de bir Dünya Hükümeti bakanı olduğunu söylemek istedi ama bunca yıl süregelmiş sessizliği bozmak için en uygun kelimeyi bir türlü seçemiyordu. Bu yeni dünyanın insanları olmasalar zaten asla uygun bir kelime olmadığını bilirlerdi. Akıl duygusallık içinde boğuşurken ağız dile gelen her kelime ile çırpınırdı. Ama isyan lideri babası sustu. Öylece çocuğuna bakmakla yetindi. Enola bir şeyler sormak istiyordu ama ilk defa günlük rutininin çok dışında aklının henüz kavrayamadığı bir gerçekliğin içindeydi. Gözlerine far tutulmuş tavşan gibi öylece dona kalmıştı. images.jpgOnlar baba ve çocuk yakınken uzak bir şekilde böyle özlem giderirken gemi Atlantis okyanusu açıklarında yol alıyordu. Gökyüzü ise birazdan olacakların habercisiymiş gibi boğucu ve iç sıkıcı bir hal alıyordu. Doğanın bu önsezili halleri tesadüfün de bu kadarı dedirtebilir ama bu bir tesadüf değildi zaten. Dünya Hükümetinin Yöneticisi bizzat kendi buraya doğru geliyordu ve bu doğa olayı tamamen onun kontrolünde gelişiyordu. Enola’nın babası bakanlık yaptığı yöneticiyi yakından tanıyor olabilirdi ama yapabileceklerinin sınırından asla haberdar değildi.

    Pro me the us!
    Ağzından çıkan her hece ile geminin güvertesine ağır bir aura çöktüren Yönetici sanki hiçlikten bir anda var olmuştu. En yakın kara enordlarla bile günlerce uzaktaydı ama Yönetici işte orada duruyordu. Evet, Hükümetin vatandaşlarla paylaşmadığı kendine has teknolojisi vardı elbet. Ama Enola’nın babası Prometheus eski bir bakandı ve bu teknolojiden haberdardı. Çünkü bizzat kendisi Teknoloji Bakanıydı. Onun yokluğunda Hükümet ne kadar ileri gitmiş olabilirdi ki? Gökten ağırlığı yokmuş gibi süzülerek güverteye doğru inen Yönetici görünürde hiçbir alete de bağlı gözükmüyordu. Sanki bizzat kendisi kontrolü zihninde olan bir helyum balonu gibiydi. Güverteye adımını attığı an gemi sanki denizin dibini boylamak istiyor gibi ağırlaşmıştı. Ve Prometheus onun burada olmaması gerektiğini kendine anlamsızca tekrarlayıp duruyor, soğukkanlı olan son kısımlarıysa şoku atlatmaya çalışıyordu.
    Ooo sevgili Prometheus onca yıllık birlikteliğimize rağmen beni bu kadar küçümsemiş olman gerçekten bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Şimdi de o küçük aklında burada olmamam gerektiği en az birkaç günümü daha seni aramakla heba etmem gerektiği geçiyor demek. Bu birkaç gün içinde de sen, kendini ve çocuğunu bana yem yapmışken yıllardır gizlendiğiniz fare deliklerinden çıkan isyancı grupları da hükümeti devirecek ve katledecekti.

    İki parmağını avuç içlerinde şaklatarak alkış tutan yönetici çıplak ayaklarıyla Prometheus’a doğru yürüyor ve konuşmasına devam ediyordu. Baba ve çocuk lafına odaklanamayacak kadar neyin içinde olduğunu kestiremeyen Enola ise öylece durmuş ve kafesinin içinde bu iki yabancıyı seyrediyordu.

    Siyah taşın üstündeki siyah karıncanın hareketini bile izlememize olanak sağlayan bu güvenlik sisteminde herhangi bir vatandaşımızı kaçırmayı başarabilecek tek kişi kim olabilir dersin sence Prometheus? Tabii ki de onu geliştiren senden başka kim olabilir. Gerçekten bizden saklanabildiğini mi sandın bu arada? Bu ufak yolcu gemisini sistemden izole etmek için kaç yılını harcadın? Ama seni yine de buldum hem de elimle koymuş gibi. Neden biliyor musun Prometheus? Şu an burada neler döndüğünü anlayamayacak kadar salaklaştırılmış çocuğun sayesinde. Böyle bir şeyi kurtarmaya değer miydi? Bu maymunlar için kalkıştığın onca şey gerçekten mide bulandırıcı Prometheus. Ve onları asıl layık oldukları gibi kafese tıkmış olmanı da kutluyorum. Çok anlamlı bir tablo oluşturmuşsun.

    Yönetici yüzünde eski dünyanın yedi milyar insanını aynı anda tiksindirecek sırıtmasıyla sözlerine aralıksız devam ederken Prometheus’un neden onun sözlerine karşı çıkmadığını bağırıp çağırmadığını merak edebilirsiniz. Yönetici, sözlerinin kesilmesinden hoşlanmadığı için beş yıl önce bir empat silahı geliştirmiş ve iradesini hâkim kılacağı kendi ve İben ırkı dışındaki tüm insanlığın zihinlerine onun zihniyle uyumlu manyetik alıcılar yerleştirmişti. Yönetici ile yirmi üç metrekarelik bir alan içinde kalan herkes onun istediği gibi davranmaktan asla kaçınamazdı.Bu mutlak gücün karşısında Prometheus gerçekten isyan etmeyi amaçlamış, başkaldırmış ve Yöneticinin tek parça elbisesine bulaşmış kan lekelerinden anlaşılacağı üzere başarısız olmuş bir devrim mi tertiplemişti. Bunu hangi insani yönle yapmıştı? Gerçekten kazanabileceğini umut etmiş miydi? Bariz şekilde öngörülebilen bir sonuca rağmen insanı hayatının son anına kadar çabalamaya iten şey umut muydu? Olası sonucu görmezden gelmeyi sağlayacak insani kör edecek, işkenceyi, acıyı uzatacak şey umut muydu? Prometheus tüm ömrünü bugünkü devrime adamış ama çizmenin altında kalmış bir karınca gibi çiğnenmişti. Yönetici Prometheus’un dibine kadar gelmiş ve sözlerine devam ediyordu, o insanı çıldırtacak kadar sakin ve ruhsuz sesiyle.

    Onu kurtarmaya geleceğini biliyordum. Hadi ama o eski binalardaki zillerin durmasına göz göre göre izin verdiğimizi sanmıyorsun değil mi? Zihinleri yıkamak için büyük bir çaba sarf ederken onları berraklaştıran melodileri düzenden silmemiz gerektiğini öğrendiğimiz halde zilleri öylece orada bırakacak kadar alık olduğumuzu düşünmemişsindir değil mi Prometheus? Melodiler, mırıldanmalar, ritim hiçbirine bu yeni dünyada yer yok. Müzik, gerçekten bilimin ötesinde bir yerde ve insanları olmalarını istediğimiz bulanıklıktan kurtarıyor. O zile bastığın anda ufacık bir an için evlerine döşediğimiz nefes-hafıza ileticilerinin kontrolünden çıktı ve onu kaçırabildin. Ama bunların hepsi zaten sana izin verdiğimiz bir hareket alanıydı. Hem ona baksana ne kadar aptal. Babası olduğunu bile bilmiyor. Onu o kadar salaklaştırdığımız için gerçekleri ona itiraf etsen bile sana inanmayıp denize atlayacağını düşündüğün için onu kafese tıktın değil mi? Sonra da onu şu fare deliğiniz olan kayıp kıta Atlantis’in derinliklerindeki yere götürecektin. O yerin ismi neydi? Zeyan, zian, zeon? Her neyse orada onu şu zihni temizleyen aletlerinle eski saf insan benliğine kavuşturup babası olduğunu açıklayacaktın değil mi? Yirmi iki yıl sonra gelen bu gerçeklik sence de biraz sanal değil mi Prometheus? O senin çocuğun değil. Kimsenin çocuğu değil. İçime çektiğim şu havadan bir farkı yok. Beni ve İben halkını yaşatmak için var olan nesnelerden sadece biri o. Neyse Prometheus yıllardır bu kadar konuşmamıştım. Bu dili de pek sevmediğimi biliyorsun. İlkel insanların yaratısı bir leş yığını. Anlamları kelimeleştirip kalıplara sokarak boyutlarını barbarca küçültüyorlar. Oysa sessizliğin lisanını kullanmayı akıl edebilseydiler belki de asla bu hale düşmezlerdi. Bu arada çapulcu arkadaşlarına gelince hepsini katlettim. Sonuçta ya onlar beni ya ben onları katledecektim değil mi Prometheus? Kişisel bir problem olarak algılamanı istemem. Hiçbirini öldürmekten zevk almadım. Dünya Hükümetinin sloganını bilirsin. ‘’İnsanlık yaşamalı!’’ Nasıl ve niçin olduğunun bir önemi yok. Ve seni buraya kadar izlerken kaybettiğim zamana değdi sanırım. Şu iğrenç fare yuvanızın tam üstünde duruyoruz değil mi? Varlıklarını hissedebiliyorum. Hepsiyle ilgileneceğiz eski dostum. Acısız ve hızlı olacağına söz veririm. Henüz gazabım merhametimin önüne geçmedi.

    Yönetici sözlerini Promethus’un etrafında ufak adımlarla dönerek söylerken bir elini de işaret parmağı ona temas edecek şekilde tutuyordu. Son sözlerini söylediğinde Prometheus’un tüm yaşam enerjisi vücudundan Yöneticinin vücuduna geçmişti. İşaret parmağındaki kılcal damarlar enerji yüzünden başta kararmış sonra eski halini almıştı. Tüm enerji akışı tamamlandığında Prometheus’un olduğu yerde sadece birkaç eski giysi kalmış onlar da rüzgârla etrafa savrulmaya başlamıştı. On iki bakan içinden ilk defa birisi yok olmuştu. Artık Prometheus diye biri yoktu.

    Prometheus ile işi biten yönetici bu sefer yüzünü kafeste duran Enola’ya çevirdi. Ona ne olduğunu merak ediyorsun değil mi? Büyü gibi duruyor olmalı ama sadece ileri teknoloji. Bu arada ismini hiç merak ettin mi vatandaşım? Biliyorsun ki senin dışında hiçbir vatandaş harflerden oluşan bir isme sahip değil? Aa bilmiyor musun? Doğru ya sadece bilmeni istediğimiz şeyleri bilebilirsin. Çünkü zihnin duvarları ellerimizde. Aşamayacağın duvarların içine hapsedip seni sonrada böyle hakir görmek hiç ahlaka sığan bir şey değil haklısın. Ama ben de ahlaklı biri değilim zaten. Sana bu ismi ben koydum. Eski dünya kendini yok etmenin eşiğine geldiğinde nükleer silahlarla tüm dünyayı yok etmeye çalışan o eski maymun atalarını zapt edip onlarla bir anlaşmaya vardığımızdan beri bu dünyada her şeyin ismini ben koyuyorum zaten. Mesela eskiden bu okyanusun adı Atlastı. Senle neden bunları konuşuyorum ki nasıl olsa hiçbir şeyi anlamıyorsun. Dur da anlamanı sağlayalım.

    Yönetici elini kafesin içine uzatıp Enola’nın kafasından tutup öylece bir iki dakika durdu. Prometheus’un eğer yapabilseydi onu zihin açıcıya sokup aklının kontrolünü tekrar kazanmasını sağlayacağı şeyleri yönetici sadece sağ eliyle Enola’nın kafasını tutarak yapıyordu. Enola yöneticiden aktarılan tüm bilgileri delirmeden zihnine alabiliyorsa bu Dünya Hükümetinin akıllara sığmaz teknolojisi sayesindeydi. Yönetici Enola’nın kafasından elini çektiğinde Elona başını havaya kaldırdı ve gözleri artık boş boş bakmak yerine her şeyin bilgisine vakıf olmuş biri gibi bakıyordu. Babasını, isyanın neden, nasıl başladığını, yöneticinin eline nasıl düştüğünü, dünyanın neden bu hale geldiğini, insanların İbenlerle o anlaşmayı neden ve nasıl kabul ettiğini kısacası her şeyi biliyordu.

    Şimdi daha iyi anlaşabiliriz sanırım Enolacım yoksa Alone mu demeliydim. Ooo benim yalnız çocuğum. İsmini koyarken fazla yaratıcı olmadığım için özür dilerim. Seni sadece bir proje ve yem olarak gördüğüm için üstünde pek durmamış olabilirim. Eski tanrıların bile birçok kusurlu yaratıları var sonuçta. Bir gün babanın senin için geleceğini ve beni bu yanlış programlanmış nesnelere götüreceğini biliyordum. Hatta baban tüm bu isyanı kendi iradesiyle düzenledi sanıyor olsa da az önce zihnine aktardığım gibi annenle tanışmasını, bu sayede senin doğmanı, babanın senin böyle bir dünyada yaşayamacağını düşünmesine sebep olacak kitaplar okumasını, bu kitaplarla özgür bir dünya yaratma aşkını aklına koyan bendim. Çünkü Dünya hükümeti ne kadar güçlü ne kadar büyük olursa olsun hala öğrenen ve az da olsa hata yapan bir topluluk. Yıllar önce bir hata sonucu bazı insanlar eski yazarların ruhlarını bedenlerinde tekrar uyandırdılar ve başkaldırıya kalktılar. Elbette onları bastırdık ama yok etmeyi başaramadan elimizden kaçtılar. Asla kazanmayacakları bir savaşın içinde böyle biçare savaşmalarına anlam veremedim. Bunu hangi insani yönle yaptıklarını anlamak için eski yazarların tüm kitaplarını okumam gerekti. Buna umut diyorlar. Umut, tüm ömrünü alacakaranlığın ortasında geçirsen bile yarın güneşi göreceğine inanmak. Atalarının o anlaşmayı imzalayıp boyun eğdikleri güne tanık olsaydılar böyle şeyler hissetmekten uta…

    Az önce hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu ve Yöneticinin sözü öylece havada asılı kaldı. Çünkü zihni Yönetici sayesinde berraklaşan Enola Yöneticinin empat silahına karşı koymayı başarıp bu sıkıcı monolağa biraz renk katmak istemiş olacak ki Yöneticinin sözlerini haykırarak kesti.

    İnsanları atalarının günahlarıyla, boyun eğmeleriyle yargılayamazsın. Hata yapan sadece siz Dünya hükümeti değilsiniz. Her gelecek nesil kendi kaderinin iplerini ellerinde tutma ve hata yapma hakkına sahiptir. Geçmişte yapılmış hiçbir seçim onların adına işleyemezken siz kendi kurduğunuz düzende insanları mahkûm ediyor ve gelişimlerini engelleyip kendi rahatınız için sömürüyorsunuz. Karanlığınız ne kadar büyük olsa da umut hayallerden ışıyan ışıkla bile zihinlerimizde filizlenecek. Ve sonunda kaybedecek olsak bile kazanmaya olan inancımızla öl m ü ş ola ca ğız.

    Enola’nın söyleyeceklerini daha fazla duymak istemeyen Yönetici sağ elini onun göğüs kafesinden içeri daldırarak kalbini yerinden söküp alarak sırtından çıkmasına neden oldu. Tüm hayatını aptal bir robot gibi geçiren Enola asla hayal edemeyeceği bir asil ölümle bu yeni dünyaya veda etmişti.

    Aptal çocuk. Oysa seni öldürmek istemiyordum. Hatta seni Proje Alone’a götürürken sana okumak için yanımda bir kitap bile getirmiştim. Sen İşleyen düzenin son kusurunu kapatacak olan projemdin. Nesnelerin ebeveynleri olmadan yaşayabileceklerini kanıtlarsan artık aile tipi üretimden birey tipi yalnız üretime geçilecek ve fabrikadaki yumurtalıklarda her özelliği önceden belirlenmiş nesneler halinde üretilecekti. Gerçi ölmüş olsan da proje başarılı olmuş sayılır. Ben zihnini açmadan önce kafesin içinde bir maymundan farksızdın tıpkı eski ataların gibi. Ellerimle sana bahşettiğim irfanla seni babanın eski koltuğuna bile oturtabilirdim. Ama sen bana boyun eğmek, şükretmek yerine babanın izinden gitmeyi seçtin. Biliyor musun her şeye rağmen yine de sana bir şiir okuyacağım. Eski dünyanın yazarlarından senin adına yaraşır bir şiir. Edgar Allan Poe adında biri. Gözlerindeki iblis olarak cesedine armağan ediyorum bu şiiri.

    YALNIZ

    Olmadım çocukluğumdan beri
    Başkalarının olduğu gibi
    Görmedim dünyayı, nesneleri
    Başkalarının gördüğü gibi
    Kandırmadı hüznümü, tutkuları
    Aynı ortak pınarların suları
    Aynı zevki duymadı yüreğim
    Aynı şevkle uyanmadı yüreğim
    Sevdiğim her şeyi yalnız sevdim
    Çocukluğumda, çocukluk çağında
    Fırtınalı bir ömrün derinliğinden
    Çıktı hâlâ tutsağı olduğum gizem
    Çıktı sellerden ya da pınarlardan
    Dağlardaki kızıl kayalıklardan
    Gölgesi dolanan güz güneşinden
    Onun sonsuzdaki altın renginden
    Çıktı gökyüzünün yıldırımlarından
    Yanımdan uçarak geçtiği zaman.
    Ve kasırgadan, gök gürültüsünden
    Ve buluttan ve bulutun sisinden
    (Havanın kalanı mavileştiği an)
    Gözlerimde iblis şeklini alan.

    Umutmuş! Zamanı geçmiş bir devrim asla amacına ulaşamaz. İnsanlar o anlaşmayı kabul edip özgürlüklerini basit nesneler için pazarladıkları günden beri bir nesne olmaktan daha fazlası değiller. Ve bu halinizi size bir başkası dayatmış gibi hala ağlak bir edebiyat peşinde olmanız ne büyük acizlik. Hükümet Cellatları size koordinatları gönderiyorum. Geride bir şey bırakmayın. O karanlık fare deliklerinde güneşli günlerin özlemini çeken herkese bu savaşı çoktan kaybettiklerini tekrar hatırlatın.