• Bugün içinde yaşadığımız kültür takıntılı biçimde gerçek dışı pozitif beklentilere odaklanmıştır: Daha mutlu ol. Daha sağlıklı ol. En iyisi ol, başkalarından daha iyi ol. Daha zeki, zengin, seksi, popüler, üretken ol, yataktan-selfi-çekmeye-hazır-çıkan karına ve kusursuz çocuklarına her sabah veda öpücüğü vermeden önce on iki karatlık pırlanta tanelerinin içine sıç, sonra helikopterinle seni son derece tatmin eden işine uç ve günlerini bir gün gezegeni kurtaracak olan son derece anlamlı işler yaparak geçir.
  • 236 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Günlerdir beni içine alan bir kitaba inceleme yazmak oldukça zor. Bu zorluğun sebebi kafamın içindeki yoğun düşünceler ve karmaşa. Belirtmemde fayda var ki ufak tefek spoiler (ne tiksinç bir kelime) olabilir. İncelememi uzun olduğu için biraz iki kısma ayırdım. İlk kısım yazar ve eserleri, Solaris filmleri ile ilgiliyken ikinci kısım ise benim saçmalıklarım ve kitaptan esintiler olacak.

    1. Kısım

    Yazarın hayatından bahsetmeyip, sadece ortaya çıkardığı eserlerin ortak noktalarından hafifçe bahsedeyim:
    İnternette yapabildiğim birkaç araştırma ile birlikte genel kanı, yazarın bilim kurgu türüyle birlikte daha çok insanlık tarihinden bugüne gelen felsefi sorunları ele alması... Bu oldukça dikkat çekici geldi bana ilgimi çektiği için. Eserlerinde insanmerkezcilik düşüncesine eleştirilerini ironik ve mizahi bir biçimde yer vermiş. Bununla birlikte insanı ortaya koyup yabancı bir çevre inşaa ederek, bu çevre ile tanışmasını ve iletişimini, yaşadığı bocalamaları aktarmayı amaçlamış. Bunu da usta bir biçimde kelimelere oyunlar katarak kurgusal bir biçimde yazmış. Ancak üzgünüm ki biz bunu çok başarılı bir biçimde okuyamıyoruz. Nedeni ise eserlerin orjinal dili olan Lehçe yerine, İngilizceye çevrilmiş olan çevirilerden Türkçeye kazandırılmış olması. Normal bir çeviri bile bazen rahatsız edici olabiliyorken, çevirinin çevirisi oldukça can sıkıcı.

    Gelelim Solaris'e;
    Kitapla birlikte bize kazandırılan iki film bulunmakta. Filmlerin kitapla alakası var mı yok mu oldukça tartışılagelen bir konu. Ben de izledim ikisini de. İlk film ile başlayalım:

    Tarkovski yapımı olan ilk film oldukça uzundu ve detaylara sahipti. Bu kadar çok detaya gerek var mıydı? Ben olmadığını düşünüyorum. Hatta kitaptan film değil de filmden kitaptı sanki. Ayrıca kitapta yer alan küçük de olsa gözüme batan birçok yer yanlıştı. Bu kadar uzunluğa rağmen eksik olan noktalar da vardı. Açıkçası Tarkovski de olsa filmi pek beğendiğim söylenemez. Keza Lem de beğenmemiş. Hatta şöyle de bir sözü var:

    "Tarkovski ile ben aynı arabayı birbirine zıt yönlere çeken iki at gibiyiz."

    İkinci film ise 2002 yılında çekilmiş. Bu film ise kitaptan özet gibiydi. Ama yanlış özet. İlginç ve de saçma gelen o kadar çok şey var ki... Bir örnek vermem gerekirse karakterlerden olan Snow ölüyor ve dirilebiliyor.(kitapta böyle bir şey yok) Bu saçma gelmeyebilir çünkü kitapta insan olmayan şeyler (ad bulamadım:)) dirilebiliyor. Ancak o dirilebiliyorken en başta ölen Gibarian neden dirilmedi? Sonuçta ikisi de aynı görevde, aynı yerde ve insan. Kitapta dirilmedi ise kitaba sadık kalınacak ise Snow'u neden öldürdünüz? Her neyse...


    İki filmin ortak noktası ise kitaptan verilen/alınan ana fikir ile alakasız bir sona eriş. Zaten kitabın sonu ile filmlerin sonu birbirlerinden bağımsız. Hayal dünyalarına göre şekillenmiş sonlar diye düşünüyorum.


    2. Kısım

    Sonunda kitaba geldim.
    *Sanrılar ve sancılar birbirini kovalar!
    *Aynalar ve dünyalar kafanızı paralar!

    İnsan insan! Nedir senin sorunun? Sorularla boğulmalar, birbiri ardına sıralanan beyin kemiriciler...
    Senin tek amacın kendi dünyanın dışındaki bir dünyanın varlığına inanarak saçma sapan savaşların içine girmek. Yetmiyor mu kendi dünyan? İçinde bulunduğun dünyayı kabul etmek yerine, açgözlülük ile oradan oraya saldırarak daha iyisini daha güzelini aramaya çabalamak, dahasını hep daha fazlasını istemeye ne gerekti? Aslolan kendini çözmek değil miydi?

    × Dur dur bir dakika! Çözmek mi? Neyi çözeceksin? Çözmek gerekli midir? Her şeyin bir sonucunun olması zorunlu mudur? Buna gerçekten ihtiyacımız var mıdır?

    Gerçek olan nedir ? Bunun gerçekten bir cevabı var mıdır? Ne gerçektir ne sanrıdır nereye kadar bilebilirsin? Ya her şey bu yaşadığımız her şey bir sanrıysa ya da tek gerçek bu yaşadığımız, içinde bulunduğumuz an ise...


    İnsan aslında sürekli kendini tekrarlamakta. Binlerce yıl öncesindeki felsefi sorular hala tam manası ile cevap bulamamış. Hep ortaya teoriler atılmış ama ispatlanamamış. Bazı şeylerin izahı yoktur. Çünkü kavrayışımız, algımız sınırlı. Pek de öyle mükemmel varlıklar değiliz. Her şey bakmak istediğimiz şekliyle gözümüzün önünde. Ya kafamızı çevirirsek? O zaman ne olurdu? Bunu yapabilsek varolmazdık belki de...

    Zaman sadece boşlukta! Biz boşluktayız. Nasıl mı? En basitinden uzay boşluğunda değil miyiz? İçimiz boşlukta, dışımız boşlukta... Doldurmaya çalışıyoruz sadece her şeyi. Bir taraftan doldurdukça diğer taraftan boşalıyor da biz farkına varamıyoruz. Tıpkı havuz problemlerindeki havuzlar gibi... Farkına vardığımız zaman beraberinde başka bir şeyle acı ile gözgöze geliyoruz. Sürekli birbirini tekrarlayan acılar...

    Her şeyi biz türettik. Zamana ad verdik. Her şeyi kodladık her şeyi adlandırdık. Sayılar harfler türeterek kendi hapishanemizi kendimiz inşaa ettik... Sonra bunları yıkmak istedik ama iş işten geçti...

    Devamlı vicdanımızla başbaşayız. Kafamızda canlandırmış olduğumuz sanrılar mı yoksa bizi tedirgin eden? Ya da birbirini tekrar eden biz mi? Hep aynı şeylerin acısı ile kavruluyoruz. Her şey birbirinin tekrarı her şey...

    Kitabın son sayfasındaki alıntı ile artık son olmayan bir son yapıyorum. Cevabını bilemeyeceğim sorularla başbaşa kalmaya gidiyorum...

    "Öyleyse insan, zamanın akışını ölçen, kah bozulan kah onarılan, ustası onu her çalıştırdığında düzeneği umarsızlık ve sevgi üreten bir saat olmaya rıza mı göstermeliydi? Her bir insanın, en eski acıları, yinelendikçe gülünçleşerek sürekli daha da derinleşen en eski acıları yeni baştan yaşadığı düşüncesine alışmak zorunda mıydık? İnsan varoluşu kendini yinelemek zorunda olabilirdi, buna diyecek yoktu, ama dillere pelesenk olmuş hayat bir ezgi gibi ya da sarhoşun birinin plak dolabına bastırıp durmadan çaldığı bir şarkı gibi yinelenecekse..."

    Dip not: En çok faydalanılan site http://dipnotkitap.net/ROMAN/Solaris.htm
  • 160 syf.
    Selam arkadaşlar ! benim gibi vize haftasında olup da çılgınlar gibi kitap okuyanlara buradan kalp :).
    Biraz duygusal bir inceleme olacak bu yüzden önce kitap hakkında konuşmak istiyorum.
    Kitap1928 yılında yayımlanmış Cumhuriyet öncesi eserlerden.Kitabın olaylar zincirini Öğretmen Zehra ve babası Mürşit Efendi oluşturuyor.Yazar bu eserinde dönemin zihniyetini ustaca anlatmakla birlikte ailevi ilişkileri,sosyal ve sınıfsal çatışmaları, kişiler arası uyumsuzluğu, dönemin resmi kurum ve memur yaşantılarının gözle görülür derecedeki zıtlığını gayet akıcı ve açık bir dille anlatmış. Üstelik dönemin fakir ve köhne yaşamı, aile içi dramatik ilişkiler ise ders verircesine karşımıza çıkıyor.Edebi betimlemelerden ziyade içsel konuşmalar ve tanrısal bakış açısı hâkim.Edebi dili daha çok Eski Türkçe kelimelerden oluşmakla birlikte insanı sıkmıyor. Kitabın temel konusu adından da anlaşılacağı üzere" Merhamet".
    Kitap bana geçen yaz annemle geçen bir diyaloğu hatırlattı .
    -Anne ?
    -hıı?
    -Anne bir şey sorcam.? Anne beni dinlesene ya of.
    -Efendim. Sor bakalım.
    -Beni dinle önce bırak elindekini sinir oluyorum.
    -Sen konuş ya dinliyorum ben seni.Kulağım.sende.
    -Hee tamam o zaman. Anne şimdi bak bir insan merhametli ise kötülük yapmaz dimi?
    -evet ,eee?
    -Anne , merhamet duygusunu bize Allah veriyor. Bizim kendimiz seçtiğimiz bir durum değil. Bir insanın içinde merhamet varsa kötülük yapmaz ama merhamet duygusunu Allah ona vermemiş. Onun elinde olmayan bir durum. Allah ona merhamet vermiş olsa belki de kötülük etmeyecekti.
    -Evet doğru.
    -E anne Madem öyle Allah neden herkese merhamet duygusunu vermiyor? Diğer şeyleri bıraktım ama merhametii herkese vermiş olsaydı ? Daha adaletli olmaz mıydı ?
    Annem verecek cevap bulamadı sonra:
    -E, Allah ne yapsın, hangi birine yetişsin.
    -Ahahahah deli tövbe de çarpılcan. Bu ne biçim cevap Allah'ım ya. :D
    Annemle bir saat güldük buna. Ama o gün cevap alamadım soruma cevabını hala daha düşünüyorum.

    Kitap beni duygusal manada etkiledi baya. Kendimi sorgulamama fırsat sundu. Kendi kendime düşündüm "Ne kadar merhametliyim ben, gerçekten insan olmanın en büyük ihtiyacı olan bu özelliğe sahip miyim ?" . Çünkü benim için en önemli özellik merhamet. Tabiri caizse bir insan merhametli değilse, acıma yetisine sahip değilse o benim için kötü bir insandır. İnsanı,insan yapan temel olgu merhamettir.
    Hayvanlara bakıyorum kendi yavrularını bırakın başka yavruları acıyıp sahipleniyorlar. Onlar sözde hayvan.Akli olgunluğa sahip olmayan canlılar iken biz sözde insan olup akla sahip olan canlılara örnek oluyor olmaları paradoks değil midir?
    Canımı çok sıkan bir olaydan​bahsetmek istiyorum. Kitabı okurken aklıma geldi.Daha önce denk geldiğim bir haber. Bir insan evladı anne(!) Gayri meşru bebeğini çöpe atıyor,gidiyor.Ustelik aç ve çıplak yeni doğmuş bir bebek..Bebek çöpte ağlarken bir köpek onu görüyor ve ağzıyla götürüp insanların önüne bırakıyor. İnsanlar onu görene kadar yanından ayrılmıyor bir şey olur diye. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim.İcim parçalandı.Acıma duygumuz bu kadar köreldi mi ? Biz insanlığımızı hayvanlara emanet ettik sevgili arkadaşlar.Onlar gibi olamadık, olamayacağız. Kitap bana bunun gibi bir çok üzücü şeyi hatırlattı.
    Önyargıllar, yanlış anlamalar, etiketlemelerle dolu bir hayatımız var.Sürekli kendi lehimize işlesin olaylar istiyoruz. Menfaatimize ters düşen durumlara acımıyoruz, bizim gibi düşünmeyen insanlara acımıyoruz, kan bağımız olmayan insanlara hatta bazen kan bağı olsa bile acımıyoruz.En önemlisi kendimize acımıyoruz. Böyle bir eksikliğin bizi insan olmaktan uzaklaştırdıgından bihaber yaşayıp gidiyoruz. Sürekli mükemmel olmaya çalışıyoruz ve merhameti unutuyoruz. Biz napıyoruz hakikaten ? Merhamet etmeyene merhamet edilmez sözünü ne çabuk unuttuk? Her neyse her neyse bu konu uzar gider.
    Canınızı sıktıysam kusura bakmayın süçr-i lisan ettiysem affedin. Herkesi vicdanı ile baş başa bırakıyorum ve iyi okumalar diyorum. Her şey gönlünüzce olsun ....:)))