• Eğer desen: Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binaen bize bela olmuş?"
    Elcevab: İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebebdir, taharriye dâîdir, ciddiyete vesiledir.
    Lâkaydlığı atar, tehavünü def'eder.
    Onun için Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş.
    Beşerin başına vuruyor.
    Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîm'e şekva etmeli, "Eûzü billahi mineşşeytanirracim" demeli.
  • 336 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    İnsanı oluşturan manevi bileşenlerin üzerine detaylı bir şekilde eğilen bir kitap olmuş. İnsan olmanın değeri kavratılmaya çalışılmış. Bize verilen emanetlerin boşuna verilmediği ve bunlara hıyanet etmemek için de onları nasıl kullanmamız gerektiği detaylı bir biçimde anlatılmış.

    Kader kelimesini kendi başarısızlıkları için bir bahane olarak kullanan insanların kendilerini geliştirmeyi bırakmaları çok kez haklı bir biçimde eleştirilmiş. Bu sayede ne iş kazaları fıtrat dahilinde oluyor ne de başımıza gelen musibetleri kaderimize yükleyebiliyoruz.

    Özellikle eskiden benim de farkında olduğum Batı kültürünün maddi yönü ve Doğu kültürünün manevi yönünün, beyin loblarından sol lobun analitik ve mantık bazlı düşünmeyle, sağ lobun da duygusal ve manevi yönleriyle bağdaştırılmasını epey sevdim. Gerçekten coğrafyaya göre değişen dinlerde de bu maddi ve manevi ayrımları net bir biçimde görmekteyiz.

    Başka bir ayrıntı olarak Bediüzzaman Said Nursi'den yapılan alıntılarla zeka, beyin, hafıza, zihin, ruh, kader, ezel, tefekkür, ruh, vesvese, sezgi gibi konulara yardımcı metinler oluşturulması edebi bakımdan hoşuma gitti. Kitaba renk katmış.

    Yazarın yapmış olduğu bir eleştiri olarak olarak din adamlarının "Allah'ın dediği şey zaten doğrudur." diyerek bilime yönelmemeleri ve kendini kapamaları güzel bir eleştiri bence. Bu sayede bilim adamlarının değerini anlayabiliyoruz.

    Kitabın esas amacı bize verilmiş olan emanete saygı duymamız ve kendimizdeki muhteşem bir şekilde tanzim edilmiş iç dünyamızın biraz da olsa farkındalığına varmamız. "Neden?" sorusunu hakikati aramak için doğru ve yerinde sorduğumuz sürece bize verilmiş olan bu emanetin de boşuna verilmediğini anlayabiliyoruz.
  • NEFİS
    " Nefis, tümüyle muhalefet safında durur. Durmadan niza çıkarır, daima karışıklık ister. Onun ıslahını dileyen, cihad ehli olsun. Ta şerrinden emin oluncaya kadar. O nefis, şer içinde şerdir. Onunla cihad edersen emin olabilirsin. Neticede göreceksin ki, hayır içinde hayır oluyor. Cihad devem ettiği müddetçe, onu her iyiliğe uyar bulursun. İbadetleri hoşlukla yapmaya koyulur. Ve bu uyarlık mükafatı olarak şu ilahi hitap ona gelir: ' Ey mutmainne - sakin, Hakk'a uyar- nefis, Rabb'ine dön! O,senden razı; sen de O'ndan hoşnut olarak!' (el- Fecr, 89/27-29)" (Abdülkadir Geylani Hz., El- Fethu'r Rabbani)

    Günümüz insanına, nefsin isteklerine karşı cihad etmeyi, hatta bu mücadeleyi mücadelelerin en önüne koymayı açıklamak oldukça zordur. Hatta bu fikir çok saçma gelecektir günümüz insanına. Neden nefsiyle savaşsın ki? Neden nefsinin istediklerini yapmasın ki? Halbuki nefsinin isteklerini tatmin için çalışıyor, para kazanıyor ve harcıyor. Nefsi için seviyor ve sevilmek, takdir edilmek istiyor. Mutlu ve huzurlu olmak, rahat etmek, kişinin en doğal ve masum isteklerinden biri değil midir? Rahat bir döşek, çimenlerle bezeli bir bahçe, deniz gören bir pencere, konforlu bir araba, kimseye ihtiyaç duyulmadan sürdürülecek bir yaşam... Bunlar neden günah olsun ki ve neden nefsin bu tarz masum istekleri ile savaşılsın ki?

    Kısadan şu cümle ile başlayalım, bu konudaki fikirlerimizi arz etmeye; Peşinden gidilen her arzu, neticesi itibariyle ölüm demektir, öncesinde ise körlük. Nasıl mı? Yaz için planlanan bir tatil, her ne kadar tüm senenin yorgunluğunu çıkarmak için bir fırsat olarak görülse de; hedef olarak belirlendiğinde, kişi açısından, çevresinde ve dünyanın başka yerlerinde gerçekleşen haksızlıklara karşı duyarsızlık nedeni haline gelir. Hiç olmazsa, duyarlılığı azalır ve aslında asıl problem de bu değildir. Asıl problem, bu tatilin nefse hoş gelmesi ve gönlün-nefsin dahası için arzu duymasıdır. Bu hal kişiyi asla bitmeyecek bir hırs cenderesine sokar; hep daha iyisi için daha fazla para, daha büyük makam, daha çok mal arayışı başlar. Bu arayış kişiyi körleştirir, kendine esir eder, çevresindeki her türlü haksızlığa karşı duyarsız bir mahluk haline getirir, hatta kendi çıkarı için yapacağı haksızlıklara zemin hazırlar, hayatı kendine ve başkalarına zindan etmesine sebep olur ve gerçek şu ki, daha rahat yaşam arzusuyla yapılan bu şeyler, kişiye rahat yüzü göstermez. Hapishaneler, hastaneler, terör eylemleri, savaşlar, tv ekranları, aile içinde yaşanan büyük problemler, sokaktaki türlü türlü rezillikler, gayesiz insanlar, birbirlerinin kuyusunu kazan kimselerle dolu iş ortamları, doymak bilmez kodamanlar... Hepsi, hepsi yukarıdaki sözün delilidir ve aslında toplum olarak ve hatta insanlık olarak yaşadığımız cinnetin sebebi de bu sözdeki cihadı bırakmış olmamızdır.

    Meseleye bu şekilde geniş bir bakış sunduktan sonra biraz daha özele inelim, Gavs-ül-A'zam'ın yukarıdaki sözüne geri dönelim ve adım adım gidelim.

    Nefis tümüyle muhalefet safında durur demiş, Gavsımız. Onun bu muhalifliği, rahat ve arzularını dizginleyecek-sınırlayacak hal ve hareketlere karşıdır. Yatıyorsa oturmak, oturuyorsa kalkmak, ayakta ise yürümek, yürüyor ise koşmak istemez. Eylemsizlik en birinci kanunudur ve buna karşı yapılacak her işe muhalefet eder. Az ötedeki çıkarı için atacağı 3 adım ona zor gelir ve o çıkarının kendiliğinden ayağına gelmesini arzu eder. Bu hali ise onu kibir sahibi bencil ve iflah olmaz bir zavallı haline getirir.

    Nefsin karışıklık ve niza istemesi ile ilgili, başka bir husus gelse de aklıma, daha önemli olduğunu düşündüğüm şu hususu söyleyeceğim: Dünya üzerindeki tüm karışıklar, en küçüğünden en büyüğüne tüm nizalar nefis kaynaklıdır. Savaşlar iktidar hırsının, açlıklar doyma bilmemenin, kavgalar öfkenin, tecavüz ve taciz olayları şehvetin, aile içi karışıklıklar nefse dayalı türlü günahların, yine nefse dayalı ilgisizliklerin, hastalıklar da yine doyma bilmemenin neticesidir. Dünya üzerindeki savaşlara ve terör olaylarına bakın, sonra bakışınızı az daha küçültüp özel-resmi kurum ve kuruluşlardaki makam ve mansıp kavgalarına bakın, az daha küçültüp sokaktaki kavga olaylarına, tecavüz ve taciz vakalarına bakın, sonra bir de bakışınıza kendinize çevirip, örneğin midenizdeki akşam yemeğinden kalma yanmayı gözleyin. Hepsi ve daha fazlası nefsin eseri değil mi?

    Bütün bu karışıklıklara karşı savaş; hep hariçten bir düşman bulup, onunla savaşmak ve onu cezalandırmak şeklinde algılanmaktadır. Aslında yapılması gereken ilk şey, kişinin bakışlarını kendine çevirip, kendi bedenini gözleyip, kendi ruhunu dinlemesi ve kendi nefsine karşı savaş açmasıdır. Bu savaşa başlanmadan, dışarıda ilan edilecek her savaş başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Mühim olan diğer bir husus ise, bu savaşı son nefese kadar devam ettirmektir. Savaşı son nefese kadar sürdürme hususunda sözü fazla uzatmayıp, şeytanın avukatı filminin son sahnesini hatırlatmak istiyorum. Ömrü nefisle savaş şeklinde geçse dahi; son yokuşta kapılacağı bir makam sevdası, kibir ve şehvet tuzakları, önceki başarılarına bakmadan, kişiyi baş aşağı götürecektir.

    Hazret bu savaşın neticesinden de bahsetmiş. Evet bu savaşta başarıya ulaşılırsa, nefsin inat, hırs, öfke ve şehvet gibi ilk bakışta kötü görünen hasletleri salih niyet ve amallere kanalize edilirse, işte o zaman nefis kişi için itici bir güç haline gelecektir Ancak burada şunu söylemek gerekir; hırs, şehvet ve öfke gibi duygular, islam alimlerince yalnızca Allah rızası için kabul edilebilir görülmüştür ve burada da meseleyi nefis adına eğip-bükmekten-esnetmekten uzak durulması gerektiği hiç unutulmamalıdır. Hakikate yanlış yollardan varılamayacağı, amacı giden her yolun mübah olmadığı hatırdan çıkarılmamalıdır.

    Nefis için, şer içinde şer ve hayır içinde hayır tanımlamalarının kullanılması da bizce pek mühimdir. Nefsi ile mücadele etmeye karar veren kimse, bu savaşı asla kolay bellememeli ve nefsin kötülük içinde kötülüğünün, tuzak içinde tuzağının olduğunu hatırından çıkarmamalıdır. Hele ki, sürekli vesvese veren şeytanın varlığı da ayrı bir temkin sebebidir. Bilmediği ve öngöremediği bir tuzağın olduğunu düşünerek, kişi temkin ve teyakkuzu kendine yoldaş eylemelidir. Acele etmemelidir ve bilmelidir ki, acele işe temkini sevmeyen şeytan karışır. Bu şekilde ömrünü, nefsinin istek ve arzularına karşı temkin ile geçiren kimse, Allah'ın izniyle başarıya ulaşacaktır. Nefsin hayır içinde hayır olması ise, onun daha henüz bilemediğimiz, Allah tarafından bir sırra binaen verilmiş, türlü türlü hayırları, menzile ulaştırıcı vesileleri mahiyetinde taşıyor olması ile ilgilidir. Nefsinin hayır içindeki hayrını gören kişi için, 1 gün 24 saati aşar, zaman ve mekan genişler, sınırlar ortadan kalkar.

    Tüm bu adımlardan sonra, Gavs-ül-A'zam, neticede Allah'ın rızasının bizi beklediğini belirtmiştir. Kimileri bunun bir amaç olarak belirlenmesine burun bükebilir. Şüphesiz, nefislerine karşı savaş açmaları durumunda, onların da kendi adlarına büyük kazanımları olacaktır ve insanlığa büyük katkılarından da söz edilebilecektir. Ancak bizim için asıl gaye ve amaç, Allah'ın rızasıdır ve bizim için bundan daha büyük bir paye söz konusu bile olamaz.