• — BURADA ne yapıyorsun çocuğum?
    — Hiç.
    — Öyleyse burda neden duruyorsun?
    — Hiç öyle duruyorum.
    — Okuma yazma biliyor musun?
    — Elbette.
    — Kaç yaşındasın bakayım?
    — Dokuzumu geçtim.
    — Çikolata mı, yoksa bir kitap mı, hangisini istersin?
    — Kitap.
    — Sahi mi? Aferin oğlum. Demek kitap sevdiğin için burada duruyorsun!
    — Evet.
    — Neden baştan söylemedin bunu?
    — Bu yüzden hep babamdan azar işitiyorum da.
    — Yaa! Adı ne babanın.
    — Franz Metzger.
    — Yabancı bir ülkeye gitmek ister miydin?
    — Evet. Hindistan’a gitmek isterdim. Kaplanlar var orada.
    — Başka nerelere gitmek isterdin?
    — Çin’i de görmek isterdim. Orada görkemli bir set var.
    — Üstüne tırmanmak hoşuna giderdi herhalde, değil mi?
    — Set çok kalın ve yüksektir. Kimse aşamaz. Zaten kimse aşamasın diye yapmışlar.
    — Neler de biliyorsun! Çok okumuş olmalısın.
    — Evet, sürekli okurum. Ama babam kitaplarımı elimden alıyor. Bir Çin okuluna gidebilmeyi çok isterdim. Orada kırk bin harf öğretiyorlar. Bu kadar harfin tek bir kitaba sığması olanaksız.
    — Sen öyle sanıyorsun.
    — Hesapladım.
    — Yine de yanılıyorsun. Hem, vitrinlerdeki kitaplara bakma sen. Onların hepsi birbirinden kötüdür. Ama benim çantamda çok güzel bir şey var. Dur, sana da göstereyim. Bunun ne yazısı olduğunu biliyor musun?
    — Çince! Çince bir yazı bu!
    — Sen bayağı akıllı bir çocuksun. Daha önce hiç Çince kitap görmüş müydün?
    — Hayır. Ama tahmin ettim Çince olduğunu.
    —Şu gördüğün iki işaret, Mong Tse anlamına geliyor. Büyük düşünür Mong, Çin uygarlığının yetiştirdiği en ünlü kişilerden biriydi. Bundan tam 2250 yıl önce yaşadı. Yazdıkları günümüzde de okunuyor. Aklında tutabilecek misin bunları?
    — Tutarım. Artık okuluma gitmem gerek.
    — Demek okula giderken, yolda gördüğün kitapçıların vitrinlerine bakıyorsun! Senin adın ne peki?
    — Franz Metzger. Bana da babamın adını vermişler.
    — Nerede oturuyorsun?
    — Ehrlich Caddesi, yirmi dört numarada.
    — Ben de aynı yerde oturuyorum. Ama çıkaramadım seni.
    — Merdivenlerde ne zaman biriyle karşılaşsanız, başınızı başka yöne çeviriyorsunuz da ondan. Ben sizi epeydir tanıyorum. Profesör Kien’siniz. Ama herhangi bir yerde ders vermiyorsunuz. Anneme bakarsanız, aslında profesör falan değilmişsiniz. Ama ben inanıyorum profesör olduğunuza. Çünkü bir kitaplığınız var. Marie, kitaplığınızı görenin gözlerine inanamayacağım söylüyor. Marie bizim hizmetçimizdir. Büyünce benim de bir kitaplığım olsun istiyorum. Her dilden tüm kitaplar bulunmalı kitaplığımda, bir de sizinkisi gibi Çince bir kitap. Ama artık okula koşmam gerek.
    — Kim yazmıştı bu kitabı? Aklında mı hâlâ?
    — Mong Tse. Düşünür Mong. Bundan tam 2250 yıl önce yaşadı.
    — Aferin, unutmamışsın. Ba gün gelip kitaplığımı görebilirsin. Evime bakan kadına benim izin verdiğimi söyle. Sana Hindistan’dan ve Çin’den resimler de gösteririm.
    — Yaşasın! Geleceğim öyleyse! Mutlaka gelirim! Bugün öğleden sonra geleyim mi?
    — Hayır yavrum, hayır. Çalışmam gerek. Bir haftadan önce olmaz.
  • 104 syf.
    Ama yaa ben neden okumak için bu kadar beklemişim ki..Senin gözünden baktığın dünyaya bence biz çok küçük kaldık prens..
    Herkese Günaydın diyeceğim.Evimdeki çiçeğe,kapımdaki kedime,benim için gökyüzünde parlayan yıldıza..ordan bakıp bana da gülümse ️️Küçük Prens..
    Okuması o kadar zevkli,akıcı,anlaşılır(ama tabii biz büyükleri anlamak zor),herkesin okuması gereken bir kitap
  • Hala mesaj atanlar var 😠😠😠😠 Engellediğim kişilerin listesini atabilsem keşke. Neden insanlar laftan anlamaz? Mesaj atmayın diyorsak atmayın bunun neresini anlamıyorsunuz illa küfür mü edelim ağzımızı mı bozalım??? Bir kadına hiçbir yerde huzur yok mu yaa ? Her yer sapık tacizci dolmuş bu nedir böyle 😠😠😠😠
  • 120 syf.
    ·4 günde
    Eveeet, kitabın etkisinden henüz çıkmadan, muhteşem lezzetler aklımı çelmeden, sıcağı sıcağına incelememi yazayım istedim. Kötü haber: Kitabın tek öğünlü beslenme biçimini önerdiği doğrudur. İyi haber (ne kadar iyiyse): Tek öğün dediği şey aslında ana öğünmüş. Yani sabahları birkaç fındığa veya bademe, öğlen de çok acıkırsak şekersiz meyveye ve aralarda da dul avrat otu çayına izin var :)) Bunun dışında ana yemeğimiz olacak akşam yemeğinde çok abartmadan her şeyi yiyebilirmişiz. Kulağa çok sağlıksız geliyor değil mi? Ben de pek çok kez daha neler dediğimi hatırlıyorum. Yani şu ana kadar beslenme adına öğrendiğim ne varsa, pek çoğuna zıt şeyler söylüyor. Fikirlerim bu kitabı okuyunca bir anda değişti mi? Aydınlanma yaşadım mı? Hayır :))) Ama bir sürü şeye farklı pencerelerden bakmamı sağladı. Yeni şeyler de öğrendim, unuttuklarımı hatırladım. Birazcık bunlardan bahsetmek isterim. Bence bu yazacaklarımı bilseniz yeter, kitabı alıp okumak için vakit ve nakit ayırmayın :)

    Öncelikle neden Japonların beslenme kültürü? Amerika’nın son derece sağlıksız öğünlerle beslendiğini biliyoruz ama neden bilimadamları ile ünlü İsveç’in ya da doğal hayatın koynundan çıkmayan Afrika yerlilerinin beslenme kültürü değil? Çünkü yemek yemek hem zevk hem de disiplin işiydi. Yazara göre geleneksel Japon mutfağında da düzeltilmesi gereken şeyler varmış ama felsefesi ve alışkanlıkları ile örnek alınması gerekenler de varmış.

    Japonya’da 2. Dünya Savaşı öncesinde ve daha eski dönemlerde asla 3 öğün yenilmezmiş. Yazara göre avcı atalarımız da avlandığında doyana kadar yer, sonrasında aç kalırmış, insan doğasına uygun beslenme şekli buymuş. Diyor ki kalori hesabı son derece sıkıcıdır ve yemek yeme zevkini matematik hesabına dökmektir. Yok günde 30 çeşit yenilmeli, yok her öğün en az 4 renk yenilmeli gibi kıstaslar da zamanla eskimiş. 3 öğünlü hatta kimi diyetisyenlere göre 6 öğünlü beslenme de faydalı değil bilhassa zararlıymış. Nedenini az sonra açıklayacağım :)

    Ama önce yazarımız nasıl buraya gelmiş anlatayım. Efendim, kendisi aslen doktor. Hep böyle derler yaa, aslen ne demekse, sanki yalancıktan da başka mesleği var :)) Neyse sulandırmayım. Babası da doktormuş ve ciddi bir sağlık sıkıntısı sonucunda işlerini tamamı ile oğluna devredip kenara çekilmiş. Babasının borçları, hastalarının yoğunluğu ve sosyallikten uzak yaşamı üçgeninde gittikçe şişmanlayan doktorumuz bir gün kırılma noktasına geliyor. Diyet yapıyor olmuyor, spor yaptıkça iştahı açılıyor. Bakıyor ki bir yerde yanlış var ve başlıyor araştırmalara. Toplumları ve beslenme alışkanlıklarını inceliyor. Hayvanlar alemine dalıp çıkıyor. Deneyler, tezler, araştırmalar derken... hop yeni bir gen keşfediyor: Sirtuin!

    Aç kaldığında vücudun hasar görmemesi için bedenin aktive ettiği bu gen, tüm vücudu tarayarak hastalıklı yerleri onarıyor, gençleştiriyor ve sağlık veriyormuş. Ancak tok olduğumuzda, tehlikeli bir durum olmadığı için mekanizma çalışmıyor ve bağışıklığımızın aksine bir güç oluşuyormuş. Bu sebeple doktorumuzdan tavsiyedir: Karnınız iyice acıkıncaya kadar yani guruldayana kadar yemeyin.

    Tamam ne zaman yiyeceğimizi anladık. Peki ne yiyeceğiz? Söyleyeceğim ama yapar mısınız ya da yapmak ister misiniz bilmem! Zira buraya yazıyorum (ki cidden yazıyorum) ben asla ama asla yapmam! Diyor ki bütün yiyin. Yani muzu kabuğuyla, balığı kılçığıyla... Devamını hayal gücünüze bırakıyorum :) Böyle demesinin aslında mantıklı bir açıklaması var. Takviye alınan gıdalar diğer yapı taşları ile tamamlanmadıkça işe yaramaz. Parça parça beslenmek yani sadece tavuk budu yemek de sizi eksik bırakır. Bu noktada tavuğun gagasını da yiyin diyecek diye korkmuştum :)) Neyse ki öyle demedi. Yumurta yiyin dedi, çünkü kendisinden tavuk oluşturan yumurta, varoluş için gerekli tüm besinleri bünyesinde taşır. Bütüncül beslenmenin en kolay şekildir. Güzel, buna itirazım yok. Balıkların da küçüklerini tercih edin diyor, tümüyle yiyin diyor. Burada tereddütlerim var. Devamında ise yılan balığı pişirme tavsiyelerine geçince ben konudan koptum :)) Kabuğuyla mandalinaya geldiğimiz de ise bu işin bana göre olmadığını anladım.

    İlginç olan diğer bir konu ise hastalıklara bakış açısı. Araştırmalarına göre kolestrol, görme bozuklukları, kangren bunların hepsi kötü beslenme yüzünden. Kolestrol düşürücü ilaçlara aşırı derecede karşı, bu sebeple zamanında bazı konferanslardan aforoz bile edilmiş. Tavsiyesi beslenme alışkanlığını değiştirmek. İşte bunlar hep fazla yemekten :) Beynimiz kilo alımımızı engellemek için yiyeceğe ulaşmamızı engelliyormuş, bu yüzden gözler bozuluyor, ayaklar kangren oluyor... vs vs. Bana bu kısımları biraz abartı geldi ama ilaç sektörünün kirli bir sektör olduğuna ben de inanıyorum.

    Kayda değer bulduğum bir husus ise çocuk yetiştiren anneler için verdiği tavsiye. Diyor ki tabak bitecek, ağızdaki yutulacak gibi kurallar koymayın. Toksa zorlamayın. Doğadaki hangi canlı doyduktan sonra sırf zevk için ya da annesinin zoruyla yiyor? İnsanlar ise çocukluktan beri aksi bir çerçevede yetiştirilerek obeziteye açık hale geliyor. Bunun yerine doyduğunuzda bırakın. Ayrıca sadece tatma kültürü olsun. Çocuklara ağzına aldıktan sonra çıkarabilirsin deyin ki, bugün sevmediği bir şeyi ileride de tadabilsin. Aksi halde tabu olarak kalır. Bence mantıklı!

    İlaveten dul avrat otu çayını çok öneriyor. Kendisi 15 yıldır içiyormuş. Yaşının yarısı kadar gösterdiğini düşününce koşarak çay alasım geldi. Şeker zaten yasak. Bu kitapta zararlarını bir kez daha okuyoruz. Ayrıca tuz da yasak. Kendisi tuzun vücuttaki etkisini ve yolcuğunu epey bilimsel anlatıyor ama aklımda kalan tek şey şu: Hayvanlar diğer bitkileri tuzlamıyor, bebekler anne sütünü tuzlamıyor... Eksiklik oluyor mu? Hayır! Biz neden her şeye ilk iş tuz atıyoruz. Cevabı basit; dayatmalar sonucu yerleşen tat alışkanlığı. Japon haklı beyler dağılın. Dağılırken de tuza el sallayın :)

    Özünde kötü değil ama beni rahatsız eden kısımlar da oldu. Örneğin tek öğünlü beslenmeye ikna etmek için zorlama vaatler olması. Yok birden gençleşeceksiniz, yok hastalıklardan arınacaksınız. Bence gerek yok bunlara. Mideniz ve bağırsaklarınız daha rahat edecek dese de olurdu.

    Budizm ve İslam ile de bağlantılar kurmuş. Bence buna da gerek yok. Zira orucun felsefesi aç kalayım da gençleşeyim değildir herhalde.

    İyisiyle kötüsüyle farklı bir kitaptı. Zaman zaman kendi fikirlerime zıt kitaplar okumak bana iyi geliyor. Beynimi açıyor, penceremi genişletiyor. Kendi doğrularımı tekrar sorgulamamı, bazen güncellememi, bazen de tekrar teyit edip, güçlendirmemi sağlıyor. Bu kitapla beslenme konusundaki fikirlerim ciddi bir biçimde değişmedi. Bence akşamları ağır yenmemeli. Neye dayanarak mı söylüyorum? Midemin kadim sırlarına :)
  • 448 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Wow!Bitti.Aslında pek şaşırmadım çünkü kitabın son sayfalarında biteceği çok barizdi.Güzel bir kitaptı.İkinci,üçüncü kitapta muhtemelen başka bir olay okuyacağız.Kaldığı yerden devam etmeyecek.
    Kitap dediğim üzere güzeldi.Ama benden olsa gerek bazı bölümlerde empati yaparak okuduğum zamanda 'ben öyle yapmazdım,niye bu kadar tepki veriyorlar' dediğim yerler çokça oldu.Olay örgüsü güzeldi.Ama ben hala Onur'un unutkanlığını anlamış değilim.Ve kitap bittikten sonra ne olduğunu.

    Burak.Her kitapta baş karakterlerin yanında olan kişileri daha çok sevmişimdir.Bu kitaptada bu kişi Burak oldu.Esprilerini çok seviyorum.Mert'le olan ilişkilerini de...Seviliyorsun!

    Mert.Dediğim gibi yan karakterleri severim.Burak'ın yanında en sevdiğim kişi Mert oldu.Neden Burak'dana az sevdim?Çünkü hayal gücüme göre Mert bu gurubun en mantıklı olanı...Seviliyorsun!

    Onur.Yaa ben Onur'un uzun olmasını bir türlü kabul edemiyorum ;D Onun dışında,Onur'un unutkanlığını anlamış değilim...Seviliyorsun!

    Zeynep.Ben Zeynep'i hep böyle tabiri caiz erkek gibi giyinen,kıza saçlı biri olarak kabul ettim.Ama eğer kabul ettiğim gibi olsaydı kitap güzel olmazdı.4N1K'dan farkı kalmazdı.(Hayal gücü karışık)...Seviliyorsun!

    Irmak
  • Kafambozukcanbozok güzell adlandırma 👌
    Juliet.' e ithaftır. :))


    https://youtu.be/3aLRouUntnc

    Ve bu dünya döndükçe böyle kalacak
    Kural ne bilmiyorum nasıl olacak


    Kadıköy kadıköy kadıköy kadıköy acill! ✌ ahahhah
    Lane... demiyeceğim demiye ceğim aa neden sadece dinleyip bırakmıyorum ki! :))) Çünkü.. neyse kendimi övmeme gerek mi var sanki ahahhaha.

    Evett her şeyden önce hayatını araştırdım biraz. Yaptığı parçalar kadar hayatının da ilgi çekici olacağını öngörmüştüm ahahh ah. Aykırı insanların hayatı trajik oluyor genelde. Ya da ruhları hasta insanlar oluyor. Ya ya yaa tutamak olarak müziği seçmeseydi yaşıyor olmazdı şimdi... Ama neyse ki aramızda. Böylesi insanlar yaşasın.. yaşasın!

    "Yaşamamın tek sebebi belki de hip hop."

    Daha ilköğretimdeyken okuldan uzaklaştırma almış. Lise yıllarında da beş kez okuldan uzaklaştırma alınca en sonunda okulu bırakmış. Babasının isteği üzerine matbaada 1,5 yıl boyuca çalışmış. O yıllarda dinlediği rap müziği kendi de yapmaya karar vermiş. Daha sonra yazdığı sözleri pc'sinde bulduğu fl studio programında ilk beatlerini yaparak tamamlamış. Kayıtlarını yapmak için gerekli olan mikrafonu da bir konserin karışıklığından yararlanarak çalmış.

    "O zamanlar bende hayat belirtisi vardı
    Salak gibi en ucuz mikrafonu çaldım."


    Bu mikrafonla yaptığı çalışmaları, 'Çalıntı Mikrafon' isimli ilk undergraund albümünde yayınlamış. Yaptığı parçaların beğenilmesi üzerine rap kariyerine devam etmiş. Bunlardan önce 258 Noise adlı bir grupta rap söylüyormuş. Bir çok rapçiyle ortak rapleri var. Ama şimdilerde Istanbul Trip grubunda söylüyor.
    Ilk albümünü yayınladığı yılda kendine No.1 ismini vermiş. Şaşırtıcı değil tabi No.1 olması ahahha ah.

    Bir süre psikiyatri hastanesinde yatmış. 'Cehennemin Dibi' isimli albümünün sözlerini orda yazmış. Cehennemin Dibi? Albümün ismi bile.. Alkol tedavisi de almış bir süre. Ama hala bir Jack Daniels hastası. Ahhh sınırlarım zorlanıyor(du) ahahhah.

    "Bir gün odada buldular beni yarı baygın
    Sonra verdiğim sözleri yine hiçe saydım."


    Bazı röpörtajlarını dinledim. Bir çok soruya bilmiyorum dese de ahahha aha hayatıyla ilgili bir çok şeyi söylüyor.
    En büyük utancının annaannesinin bileziklerini çalması, en sevdiği ve etkisi altında kaldığı kitabın Tutunamayanlar olduğunu vs. gibi ilgimi çeken şeyler öğrendim. Algımdaki seçicilik fazla yüksekmiş ahah ahah.

    "Utancım annaannemin bileziğini çaldım
    Onunla da kıyafetle biraz içki aldım"


    Rap müzik dinlemeye yeni başladım sayılır. Ilk dinlediğim rapçi de Can Bozok oldu zaten. Teknik olarak tabi ki bazı eksikler var. Ama şu kadı kızı bilmem nesi varmış ya aahah ah onun gibi yani. Melodik rap yapan ender sanatçılardan biri daha ne olsun. Sesi bariton yani kalın bir ses aralığı. Parçaları öfkeli seslendiriyor. Özellikle Istanbul Trip grubundaki kesitlerinde öyle.

    "Sahneye ilk çıktığımda 300 kişi vardı
    Yarısından fazlası da zorla bilet aldı"



    'Dünya Gül Bana' parçasını ilk dinlediğimde ettiği küfürler beni tiksindirmişti.

    https://youtu.be/LU5FrAKJmYQ
    'Sakallı babamla fotoğrafımı parçaladım ellilik Chivas'la'♪

    Sınırlarım zorlanıyor(du) ahahhahaha ahha.

    Ama sonradan ne değişti bilmiyorum ahahha ah artık rahatsız olmamaya başladım. Tek sıkıntı tekrar etmem. :)) Küfürden rahatsız olan insanlar dinleyemez ahah zor. Mesela Istanbul Trip'in yaptığı Sıfır Sıkıntı parçasında,

    https://youtu.be/49etLw1cwhc

    beğendiğim rapçilerin bir arada oluşu falan :)) Maestro, Şehinşah, No.1 🖖


    Ben ilk dinlediğimde.. şimdi bir şey yazacağım olmayacak ahahah ah ney Se. Hala bile bazı küfürleri.. Ama sıfır sıkıntı! ya neyse ne ahah ah. Yani işte bu yüzden herkes dinleyemez. Bozok'un hayal gücü gerçekten de yüksek. Ettiği bazı küfürler çok tuhafff. Ama her ne kadar tuhaf küfürler etse de ahha ah yine de sempatisi olan bir rapçi. ;))


    Rap müzik dinleyen insan kitlesi diğer türlere göre fazla değil. Yok yorgunum ben yok bıktım yok dayanamıyorum gibi gereksiz duygusallık dolu sözleri olan insanları demoralize etmekten başka hiç bir halta yaramayan müzikleri dinlemek.. ya da neyse not my problem ahaha ahah ne haliniz varsa görmeniz gerekiyor demek ki. Aa.. aklıma geldi yine ama yazmayacağım yaz mayacağım ahahhaha ahha. KarmAşık. :))

    Yalnız şu 'halt' kelimesi sözlü olarak söylediğimde hiç tuhaf gelmezken, şimdi böyle yazı dilinde kullanınca bir tuhaf geldi. Halt? Tuhafff. Çok tekrar edince anlamı da kayboluyor. Şimdi bunun üstünde düşünürsem kendi varlığımdan da şüphe edeceğim. Düşünmüyorum. Düşünmeyiniz. Düşünmesinler. Sonuç? Rezalet ahaha ahh.


    Rap dinleyince genelde isyan duygusunda yoğunlaşıyorum. Anarşist kimliğim ortaya çıkıyor. Serzenişler, serzenişler! Bu eyleme geçmeme sebep oluyor. Yani gereksiz duygusallık içeren müzikleri dinleyip, dalgınlaşmak, ağlamak vs. mi daha iyi? Yoksa bir şeyler için eyleme geçmek mi daha iyi? Insan eyleme geçtikçe var olur. Bence öyle yani. Ya da her şey ruh haline bağlı. Ya da.. niye özgürlük yok! Lanet gelsin! Gerçekten lanet diye bir şey varsa gelsin ya! Sinirlerim acıyor. Esrar yok mu esrar ahah ah. Ney Se olay arap atı misali oluyor sonra hiç gerek yok.

    Babasının vefatı, alkol bağımlılığı, sevdiği kadının onu terk edip başka biriyle evlenmesi başlıca acılarından ve ilham kaynaklarından olsa gerek.

    "Belki böyle dağıtmazdım babam yaşasaydı."

    Yukarda tırnak içinde olan cümleler 'Bu Benim Hayatım' parçasının sözleri.

    https://youtu.be/FBD83kMIPpQ
    Çok ..... ahaha ahha.

    Sadece parçalarını dinleyerek bile ne kadar kaçık ne kadar akıllı ne kadar tuhaf ne kadar master of ceremonies ne kadar küfürbaz ne kadar üzgün ne kadar öfkeli ne kadar eğlenceli ne kadar beğenilesi ve ne kadar merak edilesi olduğu falan da filan ahahha ahahha belli oluyor.

    (31 yaşındaymış! Şaşırtıcı. Yaşımız bizim tercihimiz ahah ahah. :)))

    Ateş ediyor ateş ediyorr ahahah seviliyorsun Bozok!
    ✌🖖
  • İçin nasıl rahat ediyor ha ben burda o kadar acı çekerken. Onca eziyete maruz kalırken. Sinirden her gece çaresizce ağlarken... Sen nasıl uyuyabiliyorsun? Sen, telefonun karşısında hıçkırıklardan boğulan sesimi duyarken nasıl sızlamıyor kemiklerin... Şayet sen bunları çekseydin, bir kız olarak, benim sevdiğim kadın olarak, ve ben erkek olsaydım sadece lafta sana kıyamam demezdim. Alırdım anamı babamı, senin ailen bilse de bilmese de gelirdim yaşadığın yere, geçerdim babanın karşısına anlatırdım derdimi sonra Allahın emri peygamberin kavli derdim seni isterdim. Farzet ki vermediler, ne yapar eder gerekirse o şehri dumana verir, seni o evden çıkarırdım. Alır giderdim sonra, evime aileme gelin ederdim seni. Neler yapmazdım senin için neler.. Hiç beklemeden, bekletmeden üstelik..
    Ama sende öyle bi yürek yok. Varsa da ben göremiyorum. Sen eğer gerçekten üzülsen kadınım dediğin insana, eğer gerçekten yüreğin şu kadarcık sızlasa, için acısa sen benden önce düşünürdün bunları. Bana sürekli bekleyelim demezdin. Sabret dayan gibi kelimelerle gelmezdin bana. Dünyayı ayaklarımın altına serersin biliyorum da beni şu halden kurtaramazsın işte... Çünkü o yürek yok sende. O cesaret yok. Korkuyorsun! Elalemin lafından, ailemin düşeceği durumdan, arkamdan söyleyecekleri şeylerden, beni gelip istemekten hatta kaçırmaktan bile korkuyorsun. Hem de sırılsıklam. Fakat ben korkmuyorum. Ne olursa olsun ucunda ölüm olsa korkmuyorum. Sen neden korkuyorsun? Neden beni almaktan korkuyorsun? Neden acı çekmem için bu eziyeti çekmem için bana dayan sabret diyorsun? Gel demek zor mu? Gelip almak zor mu? Sevene bunlar zor mu gelir ya ? Bu nasıl sevmek öyleyse? Beni yaşadığım azaptan kurtaramıyorsun bile. Böyle mi gelecek hayal ediyorsun benimle? Görüyorsun işte hayatımı, düzelmiyor hiçbir şey değişmiyor hiçbir şey. Lanet olası hayatımda bir günyüzü göremiyorum, sende biliyorsun işte. Mutlu değilim, huzurlu değilim. İntiharın eşiğinde yaşıyorum, biliyorsun. Her gece yalvararak ağlıyorum, biliyorsun. Çöktüm, bittim, yoruldum, bıktım, biliyorsun. Ölmek istiyorum, biliyorsun. Neyi bekleyim o zaman ? Neyi nasıl bekleyim? Dayanmaya gücüm yok, sabrım tükendi. Çöktüm yaa çöktüm, daha nasıl bekleyim? Ben ölünce mi anlayacaksın ? Ben ölünce mi beni gelinin yapacaksın?..
    Aslında suç sende değil. Benim kaderim böyle. Keşke hiç doğmasaydım, olmasaydım. Keşke istediğim dakika ölebilsem. Keşke ölsem!! Ölsem!! Sadece ölsem!..

    A.U

    5 Nisan 2019