• ANGLİKAN KİLİSESİ'NE CEVAB

    {(*) Yüz maşaallah bu cevaba.}

    Bir zaman bi-aman İslam'ın düşmanı, siyasi bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle, hem inkar suretinde

    Hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elimde, pek şematetkarane bir istifhamiyle dört şey sordu bizden;

    Altıyüz kelime istedi. Şematetine karşı yüzüne "tuh!" demek, desisesine karşı küsmekle sükut etmek, inkarına karşı da

    Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lazımdı. Onu muhatab etmem; bir hak-perest adama böyle cevabımız var. O dedi birincide:

    "Muhammed (Aleyhissalatü Vesselam) dini nedir?" Dedim: "İşte Kur'an'dır; erkan-ı sitte-i iman, erkan-ı hamse-i İslam, esas maksad-ı Kur'an." Der ikincisinde:

    "Fikir ve hayata ne vermiş?" Dedim: "Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dair şahidim:

    فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ ٭ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ

    Der üçüncüsünde: "Mezahim-i hazıra nasıl tedavi eder?" Derim:

    "Hurmet-i riba, hem vücub-u zekatla. Buna dair şahidim :

    يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبَوا

    da.

    وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَوا ٭ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَكٰوةَ

    Der dördüncüsünde:

    "İhtilal-i beşere ne nazarla bakıyor?" Derim: "Sa'y, asıl esastır; servet-i insaniye, zalimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde.

    Buna dair şahidim:

    لَيْسَ ِلْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعٰى ٭ وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ

    (Sözler 805.sh, Lemaat - Risale-i Nur)
  • S- Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?

    C- Doğruluk.

    S- Daha?

    C- Yalan söylememek.

    S- Sonra?

    C- Sıdk, ihlas, sadakat, sebat, tesanüd... (Münazarat 57)


    (Hizmet Rehberi 215.sh, Mektublar - Risale-i Nur)
  • 323 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)Üstadın bu güzel kitabını incelemeden önce ruhuna rahmet diliyorum .Kitaplarıyla tanıştığım için çok mutluyum.Bu eserini geçen sene okumuştum Suan elimde bakiyorum da çoğu cümlenin altını çizmisim dili ağır değil. Herkese tavsiye ediyorum.Kesinlikle okunmasi gerektigini düşündüğüm bir kitap.Üstad Necip Fazıl, kuşkusuz tarihçi değildir, ama, yaklaştığı sorun ve olaylara ilişkin çok sayıda belge ve nakille konuşmaktadır.Bazi gereksiz yargı ve zaaflar tabiki var üslubun sert olması da. Türkiye’nin yeni devletin kurulduğu ilk yıllarını aydınlatma bakımından son derece gerekli olan İstiklal Mahkemeleri zabıtlarının henüz araştırmacılara açık olmadığı, tarihin yakın tarihe ‘muhalif’ bir yerden bakanların mahkemelerde yargılandığı ve hapsedildiği bir zamanda, şiirlerinde vr bu tür eserlerinde gerçekleri anlatmış ya da karşı çıkmıştır.
    Eser "Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar"dan sonra beklenmesi ve ona eklenmesi gereken bir bahsi çerçeveliyor. İman ve ideal uğrunda umumi mazlumluk davasının çok yakından, öz hayatımızdan, yakın tarihimizden ele alınması ve hususi planda gösterilmesi şeklinde.
    Müslümanlara yapılan kan dondurucu zulümleri gerçek ve kanıt sunularak ispatı güçlendirilmiş güzide bir eserdir. Mazlum Padişah (Abdülhamit),Şeyh Said, İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Esad Efendi (Menemen),Doğu (Dersim) Faciası, Said Nursi, Süleyman Efendi ve Esseyyid Abdulhakim Arvasi gibi İslam için canlarını vermekten asla çekinmeyen din mazlumlarının hayatlarını kimilerinin masa başlarında yazdığı tarihi, olayın tam da ortasından kopup gelerek anlatıldığı eserdir.Gerçeğin belirginleşmesi omzunuza yüklenmiş bir görevdir. Size belletilenlerin tümünü unutun ve yeniden yola koyulun. Kitabın ‘Takdim’inde bunu söyler: ‘İman ve ideal uğrunda, umumi mazlumluk davasının çok yakından, öz hayatımızdan, yakın tarihimizden ele alınması ve hususi planda gösterilmesi..Devreler ve Bir Tesbit’, genel bir giriş mahiyetindedir. Üstad Necip Fazıl, burada, din bağlarının ruhunu kaybettiğı devir olarak, Kanuni ile Tanzimat arasını gösterir.Tanzimat ile Meşrutiyet arasında ise, din bağları, kasıtlı bir biçimde çözülmeye başlamıştır. Tanzimat, bir tür ‘Batının maymunvari kopyası’dır Üstada göre böyle tanımlıyor . Ama ister Kanuni sonrası, ister Tanzimat devrinde, İslam, geci bir algısızlık sorunuyla yüzyüzedir ve bundan ötürü de mazlumdur. Meşrutiyet’e değin ‘din adamları’, arasında mazlum aranmaz.Bu dönemde de din mazlumları bakımından pek örnek gösteremeyiz. Fakat, ters tarafından ’31 Mart vak’ası gibi, din adamlarının zulmü şeklinde gösterilip hakikatte din ve din adamlarına ve Ulu Hakan Abdulhamid Han’a bir tuzak olarak tertip edilen hadiseyi başa almak zorundayız.Son Devrin Din Mazlumları, dokuz fasıldan oluşmaktadır: Birinci Fasıl: Mazlum Padişah, Abdulhamit’tir. İkinci fasıl, Şeyh Said-Genç İsyanı’dır. Üçüncü fasıl, şapka Kurbanları’nı konu edinmektedir. Dördüncü Fasıl’da bir mazlum ve şapka kurbanı, İskilipli Atıf Hoca’ya yer verilmiştir. Beşinci faslın konusu, menemen hareketi ve buna bağlı olarak Şeyh Esad Efendi’dir. Altıncı fasıl, ‘Doğu Faciası’ başlığı altında toplanmıştır. Yedinci Fasl’ın konuğu, Said/i Nursi hazretleridir. Sekizinci Fasıl, özellikle Kuran öğrenimi için verilmiş bir ömrün sahibi, Süleyman Efendi söz konusu edilmektedir ve nihayet Necip Fazıl, şeyhi ve mürşidi, Esseyyid Abdulhakim Arvasi hz.dokuzuncu ve son fasılda anlatıyor yaşadıklarını ve genel fikirlerini .Kitap, yakın tarihimizin en çok tartışılan ismini, Sultan II.Abdulhamid hanı konu edinen birinci fasılla açılır ve bu şekilde devam eder en cok etkilendiğim Iskipli Atıf hocayı anlattığı kısım oldu.Orda bir cümle dikkatimi çekti Üstad diyor ki (Hamdolsun,şapka giymeden ölüyoruz..)Ve Iskipli Atif hoca sehit edilmeden once sunu söylüyor :"Vatanımdan ayrılamam! İslami kalkınma davasının ilk merkezi Türkiye'dir. Başka bir yer olamaz!«Zalim katillerle elbette Mahser Gününde Hesaplaşacağız !» " Ayrıca şu da önemli bir alıntı kitaptan; "Müslüman olup da şeriatçı olmamak, Sokratesin benzetișiyle, flüt çalanlar olduğunu kabul edip de flütü kabul etmemekten farksızdır"diyor Üstad eserinde..
    Said Nursi hz.Olan kısmı herkesin okuması gerektiği görüşündeyim çok fazla reklamı yapılıyor şuan ve kitapları yanlış anlaşılıyor lanse ediliyor Üstadın ordaki diyalogları çok önemli Ve zaten Said Nursi hz verdiği cevaplar örnek olarak veriyorum birkaç tane Üstad soruyor ki büyük alime;

    - Bu Risale-i Nur nedir?
    - Kur'ân-ı Kerîm'in güzel bir tefsiridir

    Ben milletimizi yalnız İslamiyet biliyorum;onun için her şeyi de İslamiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum.(Bediuzzaman said nursi hz Üstadla konuşurken )

    Mazlumiyet ile ölmek zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.(Said Nursi hz.)

    Tarihimizin en kuytu, en loş, en bulanık ve sorunlu bölgelerine ve kişiliklerine yapmaktadır. Son derece cesur ve onurlu bir kitap Din Mazlumları. Ve Üstad Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu adıyla taçlandırdığı çabalarının bir parçası olmak üzere kaleme alınmıştır eser.Velhasil efendim...Üstadın ruhuna bir fatiha okusak çok mutlu olurum içinizden geliyorsa tabiki teşekkür ederim.

    OKUYUN, OKUTUN, KÜTÜPHANENİZE ALIN BEYNINIZI KALBINIZI AYDINLATIR:)
    selametle iyi okumalar...
  • Gayet küçük ve latif, bugünlerde vaki' olan mes'eleyi söyleyeceğim. Şöyle ki:

    Fecirden evvel hatırıma geldi ki; bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti; keşke dedim onu görseydim, kalbindeki dağdağayı izale etseydim. Aynı dakikada, Nis'e gitmiş bir parça kitabım bana lâzım idi; keşke elime geçseydi dedim. Sabah namazından sonra oturdum; baktım aynı zât, o kitab parçası elinde olduğu halde içeri girdi. Ona dedim: "Senin elindeki nedir?" Dedi: "Bilmiyorum, kapının önünde Nis'ten gelmiş diye birisi bana verdi; ben de size getirdim." Fesübhanallah dedim; böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Söz'ün Nis'den gelmesi, hiç tesadüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur'an-ı Hakîm'in himmetidir diyerek, Elhamdülillah dedim; benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu-yu kalbimi bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himaye ediyor; öyle ise dünyanın minnetini beş paraya almam.

    (Hakikat Nurları 139.sh, Yirmisekizinci Mektub'dan Üçüncü Mes'ele olan Üçüncü Risale/Beşinci nokta - Risale-i Nur)
  • Mesela Tıb Fenninden sual olsa: "Bu kâinat nedir?" Elbette diyecek ki: "Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahane-i kübradır. İçinde her ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir."

    Fenn-i Kimya'dan sorulsa: "Bu Küre-i Arz nedir?" Diyecek: "Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir."

    Fenn-i Makine diyecek: "Hiçbir kusuru olmayan gayet mükemmel bir fabrikadır."

    Fenn-i Ziraat diyecek: "Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir."

    Fenn-i Ticaret diyecek: "Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir dükkândır."

    Fenn-i İaşe diyecek: "Gayet muntazam, bütün erzakın enva'ını câmi' bir anbardır."

    Fenn-i Rızık diyecek: "Yüzbinler leziz taamlar beraber kemal-i intizam ile içinde pişirilen bir matbah-ı Rabbanî ve bir kazan-ı Rahmanîdir."
    ...
    Asa-yı Musa - 184
  • Aklımız erdiğinden beri kendimizi "Müslüman" biliyoruz. Öyle ki "Sen Müslüman değilsin!" sözünü hakaret sayıyoruz. İslam'ın beş şartını ezberden saymaya hazırız. Yeri geliyor "Müslüman olmayanları" hizaya çekmeye hevesleniyoruz. Günahkârları "emr-i bilmaruf ve nehy-i ani'l münker"le ütülemek için fırsat kolluyoruz. Aramızdan birileri gayr-i Müslimlere azıcık empati beslemeye kalksa, "diyalogcu" ve "işbirlikçi" etiketiyle paspas ediyoruz. Günahkâr da olsa bir insanın anlaşılması gerektiğini ağzından kaçırıverse benim gibi biri, bir çırpıda "light Müslüman"laşıyor, tribünlere oynamakla, birilerine "şirin gözükme" ikiyüzlülüğüyle suçlanıyor.

    Şu ana kadar yukarıda saydığım ve sayamadığım etiketlerin bir çoğunu aldım. Bu satırlar bittiğinde aklıma gelmeyenleri de almayı göze aldım. Aşağıda yazdıklarım, şu "hazır Müslüman"lığımızı ve "doğuştan edindiğimiz iman"ımızı "fabrika ayarları"na geri dönerek yeniden yüklemeye bir çağrıdır. Hemen belirtmeliyim ki, bu konuda üstadım Said Nursî'dir. Hiçbir yerinde "Biz Müslümanlar" "Dinimiz der ki..." diye bir ifade bulamayacağınız Risale-i Nur'un-ihtimal ki kimi Risale okuyucularının da karşı çıkacağı-‘Müslüman'ı ve ‘Mümin'i ‘insan olmak'tan başlayarak yeniden inşa eden söylemiyle formatlanmış aklımın ürünleridir:

    1. "Bizim dinimiz" dediğimiz İslam tüm insanlığa hitap etmekte ve tüm varoluşu tanımlamaktadır. İslam varlığın estetik kodlarıyla barışık yaşamanın adıdır. "Biz" diye bildiklerimiz de "başkaları" diye ötelediklerimiz de İslam'a sahip olmakla değil İslam'a tâbi olmakla yükümlüdür. İslam, bize ait değil, "bizim dinimiz" değil; biz İslam'a aidiz.

    2. Takva sahibi olmak, Allah'a daha yakın olmaktır. Allah'a yakınlığı ancak Allah bilir ve Allah ölçer. O yakınlığın bir rengi ve tonu yoktur. Kimse kendisini başkalarına göre "koyu" Müslüman, bir başkasını da kendisine göre "light" ya da "ılımlı" sayamaz. Hele de dinde daha "ileri" olan biri "geride" kaldığını düşündüğü birilerini aşağılayamaz. Kılık kıyafetiyle, zikri ve tarikatıyla, camiye gidiş sıklığı ve Kur'ân'dan daha çok sayfa okumakla kendini "daha muttaki" bilenler, daha az "takva" bildiklerine tepeden bakamaz. Çünkü, Allah'la olmak, Allah'ı yanına çekip başkaları üzerinde Allah adına otorite kullanmak değildir. Allah'a daha yakın olan, Allah'a muhatap olmanın sorumluluğuyla daha çok titrer. Sapma tehlikesini daha yakınlarında bilerek daha çok duyarlılık yüklenir, daha çok tövbe etme ihtiyacı duyar. Daha çok sevildiğini bilerek, o sevgiyi yitirme mahcubiyetini daha çok taşır. Başkalarından önce kendine çekidüzen verir. Kendi hatalarını sayıp dökmekten hatalarından dolayı başkalarına sövüp saymaya fırsat bulmaz. Kendi ayıplarını bilmenin mahcubiyetiyle başkalarını kınamaya yüzü kalmaz. Daha az günahkâr olan daha çok günahkâr olana düşman olmaz. Aksine o günaha kendisinin de sapabileceğini hatırlar, günahtan korkar, günahkâra acır. Günahkârın günahına bakıp kendisini temize çıkarmaya kalkmaz. Kendini günahtan uzak tuttuğu için gururlanmak yerine sadece Rabbine şükreder. "Ben çarşaflıyım sen değilsin" çarşafından ayrıcalık çıkarmaz. "Ben namaz kılıyorum, sen bara gidiyorsun ama..." türü dışlamalara prim vermez.

    3. İslam ilk insanla başlamıştır. İslam, her insanla yeniden başlar. Her insan, İslam'a teslim olma borçludur. Teslimiyet borcunu tam olarak ödeyip alacaklı duruma geçmiş biri de olmadı henüz. Hazreti Peygamber (asm) bile "Sana hakkıyla şükredemedik..." diyerek hakkını hakkını veremediğini belirtir. Öyleyse, kendini doğuştan "Müslüman" bilen bizlerin Müslümanlığımıza bir mirasmış gibi yaslanıp "başkaları"na üstünlük taslama hakkı yok. Tam da bu yüzden, "Allah indinde din İslam'dır" mealindeki ayete "Allah indinde ben ne kadar Müslümanım?" diye kendimizi sorgulayacak bir sorumlulukla muhatap oluruz. "Allah indinde din İslam'dır" ayetini "Allah indinde sadece Müslümanlar makbuldür; o da biziz!" diye anlarsak, ayetin anlamını ıskalarız, teslim olma sorumluluğunu üzerimizden atarız. Hıristiyan diye bildiğim adamın Allah indindeki makbuliyetini sorgulamaktan daha öncelikli olan, Müslüman diye bildiğim benim Allah indindeki makbuliyetimi sorgulamaktır. Önceliğimi böyle bilirsem, Allah indinde adam olmak için umutlanırım. Öbür türlüsü kendime başkalarının hataları üzerinden erdem biçmeye kalkmaktır ki, baştan adam olmanın yolunu kendime kapatırım.

    4. Kur'ân "bizim" diye kendi kültürümüze hapsedeceğimiz, ulusal kimliğimizin etiketi, kişisel anlayışlarımızın kalkanı yapacağımız nostaljik bir hatıra değildir. Kur'ân, Yaratıcı'nın tüm insanlığa hitabıdır. İnsanlığın ortak paydasıdır. Vahiy, müslümanların tarafını tutmaz. Müslümanları daha çok sözlerine tâbi olmaya çağırır. Hitabı "insanlık ailesi"nedir: "Yâ eyyühennâs..." "Yâ eyyühe'l insan..." Hitabı "iman etme çabası içinde olan herkes"e yöneliktir. "Yâ eyyühellezîne âmenu.../ey iman edenler..." şeklindeki hitapları, kendilerini mümin bilenleri onaylamak için değil, o onayı hak edecek iman etme eyleminin hakkını vermeye çağrıdır. Kur'ân "bizim kitabımız" diye yanımıza çekerek başkaları karşısında kullanacağımız bir koz değil, başkalarından çok biz muhataplarını anlama, kavrama, yaşama sorumluluğuyla borçlandırır. Kur'ân'dan üstünlük alacaklı değiliz; Kur'ân'a sorumluluk borçluyuz. Kitab'a yaslanmamız, Kitab'la uslanmamız gerekir. Kitab'ına uydurmak değil, Kitab'a uymak beklenir Müslümanlardan.

    5. İnsan gibidir Kur'ân; kendisine ne kadar ilgi gösterilirse o da o kadar ilgi gösterir. Ne kadar ciddiye alınırsa, o kadar derinden söyler sözlerini. "Bizim kitabımız" diyerek kendilerini Kur'ân'ın muhatabı sayan bizler, Kur'ân'a başkalarından daha çok ilgi borçluyuz. Kur'ân üzerinden kendine ayrıcalıklar biçmeler, üstünlükler devşirmeler Müslüman'ın işi değil. Müslüman'a düşen Kitab'ın hakkını vermektir; Kitab üzerinden hak talep etmek değil. Hal böyle olunca, "Hıristiyanlar ve Yahudiler kendi kitaplarını tahrif etmişler" gerekçesinin ardına saklanıp ona buna "diyalogcu" demelerle kendimizi temize çıkarmak boş iş... Artık ayetleri aklımızca tasnif etmeyi bırakmalı, aklımızı ayetlere vurup aklımızı dönüştürmeye bakmalıyız.

    6. İmanın şartları arasında Tevrat'a ve İncil'e de iman etmek vardır. "Kitaplara iman etmek" İncil'e ve Tevrat'a inanmayı içerir. Peygamberlere iman etmek, İsa Aleyhisselam'ı da Mûsa Aleyhisselam'ı da "bizim peygamberimiz" bilmek demeye gelir. Kim demiş "onlar başkalarının Peygamberi" diye. Hiç olmazsa, "Bizim Kitabımız"da bu iki peygamberin sözünün sözümüz edildiğini bilelim de susalım.. İncil de, Tevrat da, İncil'in ve Tevrat'ın takipçileri de bir şekilde bir yerde bir gerçeği dillendiriyorsa, o gerçeğe sırt dönmek, yok saymak, dudak bükmek insanlığa sığar mı? İnsanlığa sığmayan Müslümanlığa sığar mı?

    7. İslam, kimin elinde olursa olsun doğru ve güzel olana taraftar olma duyarlılığıdır. Müslüman bir ülkede yaşamaya dayanıp, Müslüman bir ebeveynden doğmaya yaslanıp İslam'ı kendi taraftarımız eylemek, çantada keklik görmek değildir. Çin'de de olsa, Çince de söylense, "kitapsız" bir Çinli'nin dudağından dökülüyor da olsa, hikmet yitiğimizdir. Bulunduğu yerde görüp almak, başımıza taç etmek İslam'ın şartıdır. Çirkin ve batıl söz, şeyhimizin dudağında da olsa, zulüm ve aşağılama kardeşimizin elinden de gelse, karşısındayız, "münker"imizdir, bize ait değildir. "Biz Müslümanız, haklıyız; onlar Hıristiyan, Yahudi ve kâfir; haksızlar" kolaycılığı daha konforlu geliyor olabilir ama işe yaramaz. Bu yaklaşım İslam'ı sadece "Müslüman taraftarlığı" olarak tarif eder; kimseyi hakkıyla İslam etmez.

    8. Gariptir ki, ülkemizde "misyonerlik"e açıkça ve topluca tepki gösterirken, ahlaksızlığa ve dinsizliğe karşı pek suskunuzdur. Çünkü "misyonerler" "bizim dinimiz"e karşı "kendi dinlerini" takdim ederler. Türklere ait olmayan bir dinin propagandası "kanımıza dokunur." Ama Türkleştirildiği için tüm "millî"ler ahlaksızlık da olsa benimsenebilir. Meselâ, "millî" ise "piyango"ya ses çıkmaz, "millî içki" olduğu sürece rakıya laf edilmez. Mesele hakikatin izinden yürümekse, "bize ait olan" ve "bize ait olmayan" diye bir ayırım yoktur. Hakikat bize ait değil, biz hakikate ait olmalıyız. Kaldı ki Hıristiyan misyonerinin bize Hz. İsa'yı ve Hz. Meryem'i daha iyi anlatması mümkün müdür ki? "Biz" bir Müslüman olarak İsa Aleyhisselam'a misyonerden daha çok tâbi değil miyiz? Hazreti Meryem'i nice papaz ve rahipten daha iyi ve net tanıyor değil miyiz? Kur'ân'da Peygamberimiz Muhammed Mustafa (asm) annesi hakkında tek bir kelime yokken, İsa Aleyhisselam'ın annesi hakkında tek başına sûre var değil midir? Herkese ve her millete ait olan İslam'ı "millî"leştirirsek, işte o zaman misyonerlerin düştüğü hataya düşeriz; Hıristiyanlaşırız, Yahudileşiriz. Hıristiyanlardan çekineceğimize Hıristiyanlaşmaktan çekinmeli değil miydik? Yahudilerin hepsini insafsızca lanetli ilan edene kadar içimizdeki Yahudileşme eğilimine karşı canla başla direnmeli değil miyiz?

    9. "Onlar kitaplarını tahrif etmiş, biz öyle bir şey yapmadık ki..." diyerek, Kur'ân'ın tarifiyle "Ehl-i Kitab" olan Hıristiyan ve Yahudileri hepten kâfir edip kendimizi hepten aklamak yok İslam'da. Tamam; "Tevrat ve İncil ile Yahudi ve Hıristiyanlar arasında "tahrif" ilişkisi var. Onlar Kitab'ı tahrif ettiler. Muharref bir Kitab'a inanmaya tepki gösteriyoruz Müslümanlar olarak. Haklıyız elbette. Ancak, Kur'ân ile Müslümanlar arasındaki ilişkiyi tarif eden "tehcir"e de aynı derecede tepki göstermemiz gerekmez mi? Kur'ân'ın tarifiyle (25/30) Müslümanlar da Kitab'ı "mehcur" etmiştir. Yani Kitab'a "son kullanma tarihi geçmiş, miadı dolmuş, tedavülden kalkmış kalp para" muamelesi yapmaktadırlar. Kitab'ı tahrif etmeye gösterdiğimiz tepkinin hiç olmazsa onda birini tehcir etmeye göstermemiz gerekmez mi? Üstelik tahrif başkalarının cürmü tehcir bizim cürmümüzdür. Müslüman'a kendi kusurunu başkalarından daha büyük bilmek düşüyor değil mi?

    10. "Emr-i bi'lmaruf, nehy-i ani'lmünker" doğru bildiğimizi başkalarına emretmek, yanlış bildiğimizi başkalarına yasaklamak değildir. Bildiğimiz doğru ve yanlışlar önce kendi yakamıza yapışmamızı gerektirir. "Ben ne kadar doğruyu yaşıyorum?" diye kendini sorgulatır. Başkalarına doğruyu "emretme"nin en doğru, en sahici ve en etkili yolu, kendine doğruyu emretmektir, kendi nefsinde doğruyu yaşamaktır. "Emr-i bi'lmaruf, nehy-i ani'lmünker" başkalarına jandarma yapmaz bizi. Yoksa, merhemini başına sürmeyen kel gibi çaresiz ve komik oluruz. Bir kişiden "kendi maruf"u bildiği bir işi yapması istenir ancak. Namaz kılmayı kendine "maruf" yani "güzel bir borç" bilmiyorsa kişi, ona namazı emretmek sadece zorlama olur. "Emretmek" demek, ona namazın güzelliğini anlatacak zarafeti kuşanmaktır. Namazı "emretmek", namaz kılan biri olarak namazımızla başkalarına örnek olmakla başlar. Namazı başkalarına emreden daha çok kendine namaz kıldırır, kendini namazla daha çok adam kılar. Namaz kılmayandan daha çok secde eder. Başkalarını uyarırken, kendi kıyafetine, kendi anlayışına, kendi cemaatine, kendinden yana olmaya çağırmaz insanı, Rabbine çağırır. Hakikati anlatmanın karşılığında kendine taraftarlık ücreti istemez. Çok iyi bilir ki Rabbi "ücret istemeyenlere tâbi ol"maya çağırır insanları.

    11. Bu vesileyle, Kur'ân'ın "kötüler"den söz ederken de, "kötüler"in kötülükleriyle meşgul olmaya değil, kötüler karşısında da iyi olmaya, kötülüklerden uzak durmaya çağırdığını hatırlamak gerek. Örneğin, Musa ve Harun Aleyhimüsselâm'ı "azgın" Firavun karşısında "yumuşak sözlü" olmaya çağırırken, kendi elçilerine sorumluluk yükler. Firavun üzerinden Mûsa'ca (as) duruşu öğretir bize. Bu durumda, Elçi'lerin izinden yürüdüğünü söyleyen "bizler"i de Firavun'un nasıl bir adam olduğu değil Firavun karşısında nasıl bir adam olunacağı ilgilendirir. Mevlana'nın hatırlatmasıyla, başkası şarap içmiş olabilir ama bizim sarhoşa sarhoşça davranmayacak bir ayıklık içinde olmamız gerekir. Yoksa şarabı başkası içer, biz sarhoş oluruz; değil mi?

    12. Haddimi biliyorum. Yazdıklarımda hata olabileceğini kabul ediyorum. Eksik anlatmış, yanlış anlaşılacak şekilde yazmış olabilirim ama yerleşik sloganların düşünce yerine koyulmasına da karşıyım. Haddimi bildirmeye kalkanların da haddini bilmiş olmasını diliyorum. Bunları İslam'dan ayrıcalık elde etmiş biri olarak değil, İslam'a teslimiyet borcumu ödemek niyetiyle yazıyorum. Bu hatırlatmaları, Kur'ân'ı taraftarım eylemek için değil, Kur'ân'a talebe olmak için yapıyorum.

    Senai Demirci
  • "A'lâ-yı illiyyîn" nedir, neresidir; Risalelerdeki manası, Kur'an'daki mana ile aynı mı?
    Ala-yı illiyyin: Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakk'ın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesine ve makamına denir.
    Alâ-yi illiyyîn; “yücelerin en yücesi; en ileri nokta.; cennetteki üstün makam”, esfel-i sâfilîn ise “aşağıların aşağısı, sefillerin en sefili, cehennemin en derin azap mahalli” şeklinde tarif edilmiştir. Bu birinci manada, daha çok cennet ve cehennem makamlarına işaret ediliyor. Yani mekan açısından makam vurgusu vardır.
    Diğer bir manası da; insanın manen mazhar olabileceği terakki ve tekemmül seviyesidir. Yani insan manen nihayetsiz terakki ve tekemmül kabiliyetine sahip olduğu gibi, nihayetsiz tedenni ve alçalma kabiliyetine de sahiptir. İşte insanın manen nihayetsiz terakki ve tekemmülüne "a'lâ-yı illiyyîn" denilmiş, nihayetsiz sukut ve tedennisine de "esfel-i safilin" tabir edilmiştir. Risale-i Nur'da a'la-yı illiyyin tabiri daha çok bu anlamında kullanılmıştır.
    Üstat bu manaya şu şekilde işaret ediyor:

    "Bak o zat öyle bir maksad, öyle bir gâye için saadet isteyip duâ ediyor ki: İnsanı ve bütün mahlukatı, esfel-i safilin olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvi vazifeye, mektubât-ı samedaniye olması derecesine çıkarıyor."(1)

    (1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar.