• Hafıza ve duyular bu kadar belirsiz ve her yöne eğilimli olduğundan, olayların gerçekten yaşandığını ispatlamak için daima belirli bir gerçekliğe - alternatif gerçeklik diyelim- güveniriz. Belli bir şekilde algıladığımız olaylar ne dereceye kadar göründükleri gibidir ve bu olaylar ne dereceye kadar biz onları öyle adlandırdığımız için öyledir bilmek mümkün değildir. Bu nedenle gerçekliğe gerçeklik diyebilmek için başka bir gerçekliğe gereksinim duyarız. Ama bu başka gerçeklik temel olarak başka bir gerçekliğe ihtiyaç duyar. Bilincimizin sınırları içinde sonsuz bir zincir yaratılır ve gerçekten burada olduğumuz duygusunu veren, var olduğumuzu söyleyen zincir buradan beslenir. Fakat bu zinciri koparacak bir şeyler olur ve zarar görürüz. Gerçek nedir? Zincirin kopan tarafının burasındaki mi? Ya da orada diğer tarafındaki mi?
  • 197 syf.
    ·15 günde·10/10
    Bu kitabın bende daha okumadan bi hikayesi oldu . Bir rehber hocaya bazı şeylerden tat almadığım için İlahiyata geldiğimi sonrasında da yine tat alamadığımdan yakınıyordum ki bana AMAK-I HAYAL  kitabını önerdi ne  tesadüfki bi arkadaşımda beni okuma gruplarından haberdar etmiş bende fikri okumalara dahil olmuştum. Akşamındaysa böyle bi karşılaşmamız oldu. Bir teccelli oluştu aramızda ararken buldum onu  tıpkı Raci ve Aynalı Baba gibi .
    İnsan bir şeyler arıyor bu hayatta öyle ya Düşünen hayvanlar değilmiyiz!  Bu derin kâinatta bir tat ,bir hakikat ,bağlanacak bir dal baş koyacak bir yol. İşte Racinin de derdi tam bu noktada başladı illet malul penceresinden baktığı bu dünyada hikmet aynasını görememek onun hastalığı oldu lezzeti başka yerlerde buldu belki bunun için tapınağı başka lezzetler oldu . Ama öyle yaaa.. Bulanlar ancak arayanlardır bir tecelli vesilesi aynalı babayla kavuştu  sonra o neyini üfledi Racinin yüreğinda bir kabuk kırıldı. Ben var mıyım ? Ruh nedir?  Varlıkla yokluk birbirine eşmi? Başladı bu soruların kaynağına inmeye  ben durumu şöyle bir alıntıyla özetleyeyim
    .
    Ancak sizi nur iken karanlıkla yoğurdu ruh iken beden ile birleştirdi ta ki, sevmediğin karanlığı  sevdiğin nur ile yok edesiniz.
    .
    Kitabın bu mısraları bana şunu özetledi
    İnsan sıfır değildir. İnsan nötr değildir!
    Evet onda iki güç vardır şek ve şüpheden oluşan ışığın olmadığı,  Aynel yakinliğin bulunmadığı karanlık
    Ve bu karanlığı yenecek nuraniyet, sana bunu bağışlayacak  olan akıl «İmam-ı Rabbani» inanır ki, Allah'ı bulmaya doğru her
    atılışında gizli bir put diken aklın türettiği putlar ormanını, yine akıl baltasiyle devirmiş, böylece
    yine aklın atabileceği en uzun adımı atmış ve baltasının parlak yüzüne, dünyanın en güzel sözü olan
    «Allah ötelerin ötesi; ötelerin ötesinden de ötesi, ondan da ötesi, her ötenin ötesi...» düsturunu
    yazmıştır.
    Peki neydi bu Akıl!
    Kitapta Raci Aklı nın savaşını durdurmak benliğini bulmak özünün kabuğunu kırmak istiyor. Yani aklının putlarını her şeye bir sebep gözüyle baktığımız illetleri yıkmak istiyor.  Her ney üflendiğinde bir rüya alemi!
    Peki bu neyin hikmeti!
    Hakkı üflemek o hakkı üfledikce bir kabuk
     kırılıyor. İçimizde var olan kötü olanla savaşma istitaası vuku buluyor. Şüphe ve karanlığa İçimizdeki özden bir mesaj geliyor. Neyin marifeti o msja aracı olmakta hikmet neyde değil ! Ben neyim nerdenim nereye gidiciyim deyip hakkı aramakta hakka talip olmakta.
    Râci talip oldu Aynalı babanın neyi sebep bulundu.
    -29.01.2019
  • 136 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Sabahattin Ali'nin öykü kitapları içinde en çok bu kitabı beğenirim çünkü okura dönemin imkan olanaklarının kısıtlılığını çok iyi aktarır.
    Ayran öyküsü çok çarpıcı bir öyküdür : " Onu asıl dehşete düşüren, kardeşlerinin bu kuyu gibi daima tutan ve hiç doymayan mideleri değildi; eli boş olarak eve döndüğü zaman, bu iki sıska mahlukun kendisine nasıl parlak ve büyümüş gözlerle ve nasıl sonsuz bir kinle baktığını hatırlayınca tüyleri ürperiyordu. Şimdi de bu korkuyla avazı çıktığı kadar bağırdı :
    -"Ayran... Ayran !" Çaydanlık öyküsünde... "Bana da duyuracak bir sesle benden bahsederdi: "Aptal mıdır nedir ? Boyuna kitap okuyup düşünür. Biz de çok okuduk ama faydası olmadı. Neyine kibirlenir acaba ? "

    Mesele bu aslında kafamıza ağır çekiç darbeleri vurur gibi okuyup da ne oldu ya da ne olacak sonrasında sayısız örnekler sıralanır tabiki sayısız örnek olur. Çünkü toplumun sayısız cehaletinin meyvelerini toplamak çok zor değildir. Hayatlarında hiç okumamış insanlar daha çok yön gösterici olur ikinci sınıf toplumlar için durum böyledir, zaten insanları her taraftan sıkıntılarla kuşatırlar okuduğunu da anlamasın diye ... Halbuki okumak çok basit ve sürekliliği çok kolay olan bir eylemdir. Ama bize ağır gelir biz okuyunca bir şeylerin devamlı gözümüze sokulduğunu görür ve bundan rahatsızlık duyarız çünkü içimizde bir yerlerde sorgulayan taraflar vardır bunları da edebiyat ve vb alanlara gözümüzü kapatarak bastırır ve unuturuz ve daha mesut bir hayat süreriz.

    Kitapların ortalama sayfa sayısı 200-300 arasıdır ve yetişkin bir birey günde 2 saat kitap okuyarak haftada ortalama 800 sayfa okur bu 3-4 kitaba denk gelir basit bir matematik yılda 100 den fazla kitaba denk geliyor biz ülkede neden 3 4 ile sınırlı kalıyor insanlar ... sadece neye değer verdiğimiz önemli ve varoluşsal amaca doğru ne kadar yol aldığımız...
  • İsmail’in Kendi Kendine Delirmişliğine Dair Hikayat

    İsmail her sabah ne yapacağını bilmemeye uyanır
    nasıl dayanacağını ve değmeden aralarından
    nasıl geçip gideceğini düşünerek uyanır
    rutubetli odada, dar yatakta
    Allah’a şükrederek doğrulur yatağından
    ‘şükredecek neyin var lan?’ der iç sesi
    ‘tövbe de!’ der iç sesine, kendi kendini susturur
    iç ses nedir bilmez esasında İsmail
    onu şeytan zanneder
    öyle avunur

    Kazara dünyaya gelmiştir İsmail
    kazayla da öleceğine inanır
    iki kaza arasında
    bir biriktirdiği kaza namazlarına hayıflanır
    bir de etrafında olup bitenlere şaşırır
    ota, kuşa, balığa
    sadık bir köpek gibi
    alarmla uyanan insanlara
    -İsmail hiç alarmla uyanmaz-
    simitçiye, dolmuşçuya, sucuya
    herkese ve her şeye şaşıra şaşıra
    yatağının rahminden derin bir kaygıyla
    açılır dünyaya İsmail

    Az okumuş olsaydı
    ontolojik kaygı derdi buna
    ama ontoloji nedir bilmez
    çocukken geçirdiği
    menenjite yorar tuhaflığını
    anası evlenmemişliğine yorar
    babası deliliğine
    mahalleli…
    onlar hiçbir şeye yormaz
    onlar kapı önlerindeki
    çürümüş yapraklar kadar
    üzerinde durmaz İsmail’in
    çünkü onlar bencil ve kabadır
    çocuklarından, faturalarından
    mahallenin namusundan ve belediyenin ilgisizliğinden
    dedikodudan ve çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmezler
    yanı başlarından her gün
    bir dağ devrile devrile
    geçer gider de
    fark etmezler
    İsmail bir hayalet gibi
    yürür gider de aralarından
    görmezler

    Kalabalıkların arasında usulca takılır İsmail
    işiyle, gücüyle, kendisiyle cebelleşir
    ara sıra güzel giyimli kızlara bakar içinden
    ara sıra yakışıklı oğlanlara hayıflanır içinden
    ara sıra yorulur, ustasına söver içinden
    İsmail dışarda hep içinden yaşar
    içinden dışına doğru anlamaya çalışır dünyayı
    beceremez, çaresiz
    Allah’a havale eder

    Haftada bir sinemaya gider İsmail
    ibadet ciddiyetiyle haftada bir sinemaya gider
    her pazar
    18.45 seansı
    bayramlıklarını bir bayramlarda
    bir de sinemada giyer
    bir tek orada
    ışıklar kapanıp
    perde parladığında
    kendisini dünyanın geri kalanıyla
    eşit hisseder İsmail
    eşitlik, kardeşlik, özgürlük
    sadece orada mümkündür onun için
    belki de bunun için İsmail
    bir film gibi yaşar da hayatı
    az geriye çekilip
    izleyemediği için kendini
    kahreder

    Hiç mi rahat etmedi İsmail?

    askerdeyken iyiydi

    yat İsmail dediler yattı

    kalk İsmail dediler kalktı

    mütemadiyen emredersiniz diye bağırdı İsmail

    onlar emretti İsmail yaptı

    o zamanlar rahattı

    postalıyla şapkası arasına sıkıştırıp beynini

    karışmadan etliye sütlüye

    on sekiz ay tuhaflığını kimselere fark ettirmeden

    yeşiller içinde takıldı

    İsmail hiç aşık olmadı mı? oldu elbet
    ama kimseler bilmez
    mutlu olmadı mı hiç?

    kuvvetli ve vakur
    dünyayı yerinden oynatacağını hissettiği zamanları olmadı mı?

    olmaz mı oldu elbet

    ama bunlar kendisi dahil kimse için

    hiçbir şeyi değiştirmez

    az mitoloji bilseydi

    Sisifos’un yaşadığına benzetirdi yaşamını

    ama İsmail mitoloji de bilmez

    iki uyku arasına yaşamak belasını

    sıkıştırır da İsmail

    bazen uykusu gelmez

    Yatağının dışında İsmail

    çalışır

    anasını mutlu etmeye çalışır

    tanıdıklarını idare etmeye çalışır

    ustasının saçma sapan isteklerini

    emir telakki edip yerine getirmeye çalışır

    eşek gibi çalışır İsmail

    köpek gibi çalışır

    çünkü bilir

    insan gibi yaşayamayanlar

    hayvan gibi çalışır

    bilir

    insan gibi yaşayabildiği tek yer

    yatağıdır

    az kitap karıştırsaydı İsmail

    Oblomov’un zıt ikizi ilan ederdi kendini

    lakin İsmail kitap bilmez

    bildiği tek kitap

    abdestsiz dokunması babasının çıkardığı

    kanunsuz hükümde kararnameyle yasaklanan ve

    kapağı en az otuz yıldır açılmadan

    yatak odalarının tepesinde asılı duran

    kur’an

    Ara sıra birileri

    bir yerlerde

    bakar gibi olur İsmail’in gözlerinin içine

    ezilmiş bir domatese bakar gibi değil de

    sanki İsmail İsmail değilmiş de

    herkeslerden biriymiş gibi bakar

    bunu anlar anlamaz İsmail

    kaçırır gözlerini

    İsmail korkar

    korkmak üzre büyümüştür İsmail

    korkmaktır onun için islamın altıncı şartı

    ilk mektepte her pazartesi ve her cuma

    korkma diye başlayan marşı

    bağıra bağıra okumuş olsa da

    geç kalmıştır Cumhuriyet

    korku İsmail’in hücrelerine

    çoktan kök salmıştır

    İsmail bir dursaydı

    bir düşünseydi belki

    böyle bir İsmail değil de

    başka bir İsmail olurdu

    ama nerde!

    dünya fırsat verir mi ki İsmail düşünsün

    anası, mahalleli, patronu ve Allah

    hepsinin bunca beklediği varken ondan

    İsmail ne yapsın?

    ‘cogito ergo sum’u görse mertek sanır

    felsefe dergisi falan bilmez İsmail

    alsa alsa üç ayda bir ya playboy ya penthause alır

    rüyasında göremeyeceği kadınlara içinden hallenir de

    utana sıkıla gece yarıları buz gibi suda abdest alır

    Kadere karşı plan yapardı eskiden İsmail
    hepsi elinde patladı
    bir dal bir yaprak gibi zayıf ve iradesizdi
    bir zaman geldi anladı
    anladıktan sonra
    artık gelen de birdi İsmail için giden de bir
    varlık da bir İsmail için yokluk da bir
    gitmek de bir İsmail için kalmak da bir
    uykuları hariç her şey bir
    az tasavvuftan anlasaydı İsmail
    Hallac’ın bin yıl önce dediğini tasdiklerdi
    ama İsmail tasavvuf bilmez
    fakir ve önemsiz olduğundan
    tasarruf bilir

    Gel derler İsmail gelir
    git derler gider İsmail
    gözü saatinde
    aklı yatağında
    çünkü bilir
    en uzun günün bile
    bitmediği görülmemiştir
    gel demeler
    git demeler
    otur demeler
    kalk demeler
    biter
    gece olur
    o zaman onun sırası gelir
    emekli bir maarif müfettişinin 
    maaş sırasında beklediği gibi
    kayıtsız ve yarı ölü
    bekler sırasını
    çok çok bir bismilşah çeker içinden
    duyursun diye duyacak olana duyuracak olan
    dua eder

    Mütemadiyen korkar İsmail

    odasında sigara içerken babasından korkar

    anasının bir gün öleceğinden korkar

    ara sıra içi geçer gibi olduğunda

    ustasından korkar

    sinemada keyif yapıp

    kolayla mısır almaya yeltense

    parasının biteceğinden korkar

    arabalardan korkar İsmail

    köpeklerden korkar

    devletten korkar İsmail

    Allah’tan korkar

    korka korka gelmiştir bu yaşına

    korktuklarının tek oyuncağını

    uykularını elinden alacağından korkar

    Çaresiz rüyalara sığınır İsmail

    güzel rüyalarını tamamlamadan uyandığında

    gözlerini sıkıca yumup devam etmeye çalışır

    lakin mantığı girer devreye, beceremez

    kötü rüyaların ortasında uyandığındaysa

    derin bir euzu çeker

    bir tek yatağındayken İsmail’dir İsmail

    bir uyurken

    bir rüyada

    bir de uyandığında

    geri kalan yaşamak oyununda

    İsmail değildir aslında İsmail

    bilir

    Ne annesinin

    ne mahallelinin

    ne de kadınların

    en sevdiği değildir

    esasen kimsenin hiçbir şeyi değildir

    varlığı bir karıncanın varlığı kadar tesirsizdir ve

    yokluğu

    hiçbir şey değiştirmeyecek kadar önemsiz

    sayıların başına konan sıfır gibidir İsmail

    bilir

    Çaresiz uykulara sığınır İsmail

    uyuduğu zamanlarda iyidir

    ama bazen uykusu gelmez

    o zaman bir sigara yakar

    parka çıkar

    gözünde akıtmaya korktuğu

    bir damla yaş belirir

    usulca

    sessizce

    kendi kendine

    delirir İsmail

    delirir!

    Sürprizli final bekleyenler çok bekler

    akıllıyken kimi şaşırtmış ki delirdiğinde şaşırtsın?

    bir sabah her sabah uyandığı gibi uyanmaz İsmail

    tertemiz delirir!

    sonra?

    sonrası herkese malum olur

    hiçbir yerli İsmail’in hikayesi.

    Ali Lidar
    https://youtu.be/iWkFKzgxYPY
  • 122 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Mavi Oktav Defterleri; Franz Kafka’nın Prag‘da tanıştığı ve yazdıklarını ölümünden sonra yakması şartıyla verdiği Max Brod tarafından bastırılmıştır. Max Brod, Kafka’nın oktav defterlerinde yer alan pek çok fragman ve tamamlanmamış öyküyü özgün, sırasına uygun olarak vermiştir. Oktav defterleri sekiz tanedir.
    Kitapta bir sürü aforizma mevcut bunun yanında sürekli parça parça tamamlanmamış kesitler yer alıyor ve iki kesitle kitabı özetlemek gerekirse. .
    Sokaktaki ilk evin kapısını baltalarla parçaladık, eve öyle çılgınca daldık ki kendi çevremizde dönenip durduğumuzu bile fark etmedik. Koridordan bize doğru yaşlı bir adam yaklaştı. Çok garip bir adamdı: Kanatları vardı. Açılmış geniş kanatlarının boyu adamın boyundan uzundu. “Kanatların var!” diye haykırdım dehşet içinde; durumu anlamadan arkadan itenlerin izin verdiği kadar gerileyebildik. “Ne o, şaşırdın mı?” dedi yaşlı adam. “Burada hepimiz kanatlıyız ama ne fayda, elimizden gelse koparıp atardık bu kanatları.” “Öyleyse neden uçup gitmediniz bu şehirden?” diye sordum. “Uçup gitmek, evimizi, şehrimizi, Tanrılarımızı, ölülerimizi terk etmek, öyle mi?” .

    Dünyanın pisliğiyle sıvanmış gözlerimizle bakınca, bir tünelde kaza geçirmiş tren yolcularına benziyoruz. Kazaya uğradığımız noktadan tünelin ucundaki ışık seçilemiyor, o ışık öylesine küçük ki seçebilmek için bir an bile ara vermeden bakmanın sürdürülmesi gerek, üstelik tünelin ucunun varlığı da kesin değil. Duyularımızın karmaşıklaştığı ya da aşırı keskinleştiği o anda, çevremizde hilkat garibelerinden başkasını göremeyiz; her birimiz o andaki ruhsal iklimine, kazada aldığı yaranın derinliğine göre değişen, hayranlığa yada bezginliğe sürükleyen çiçek dürbünlerinden bakarız. “Yapmam gereken nedir?” yada “Bunu neden yapmalıyım?” gibi sorular böyle anlarda sorulmaması gereken sorulardır.
    İnsanlık tarihi denen şey, bir yolcunun iki uzun adımı arasındaki süreden başka bir şey değildir. /
  • Bu siteye ilk üye olduğumuzda yaptığımız ilk iş daha önceden okuduğumuz kitapları eklemek oluyor. Yıllarca önce okuduğumuz bir kitabı eklerken ona puan vermek ve inceleme yazmak öyle kolay iş değil. Dolayısıyla, üye olmadan önce okuduğumuz kitaplara puan veremiyoruz veya yorum yapamıyoruz. Daha önceden okuduğumuz onca kitapları eklemek zorken, bir de onların konusunu, fikrini, felsefesini hatırlayıp doğru bir puanlama ve yorum yapmak kolay değil. Mesela ben bu siteye üye olmadan önce okuduğum hiçbir kitabı Okuduklarım'a eklemedim. Küçüklüğümden beri okuduğum kitapların adlarını bir deftere kaydederim. Ama okuduğum onca kitabı bu siteye ekleyip, onların içeriğini hatırlayıp doğru düzgün bir puanlama veya yorum yapabilecek ne yeteneğim, ne de zamanım var. Bu konuda yapabileceğim tek şey (eğer üşenmesem tabi), daha önceden okuduğum kitapların adlarını Okuduklarım'a eklemek (tabi onların adları da bir defterde kayıtlı olmasaydı, çoğunu düşünüp ve de hatırlayıp ekleyemem). Dolayısıyla daha önceden okuduğumuz kitaplara puanlama veya yorum yapmamak daha doğru bir seçenek gibi duruyor.

    Bazılarının belli bir düşünce düzeyinize sahip olduğunuz aşikar. Yazdıklarınız bu bakış açısını yansıtıyor. Ama hani bir deyim vardır: "Her doğru, her yerde söylenmez" diye. Örneğin falan kişi tarafından yapılmış bir değerlenirmeyi örnek vermişsiniz. Salt doğru bilgi nitelikli olmak için yeterli midir? Ayrıca bilginizi doğru yerde doğru tarzlarla ve bulunduğumuz ortamın göreceli ve gizli kurallarına göre sunmanız gerekebilir. Önemli olan doğru şeyler yazmak değildir, önemli olan gerekli şeyler yazmaktır. Ayrıca bu sitenin mantığı blog yazısı tarzı yorumlara uygun değildir. Zira yorum kısa ve öz olmalıdır. Bu site ne bir blog sitesi, ne de bir mekale sitedir. Kitap yorumları yapan onlarca blog, makale sitesi var, bu tür içeriklerin yeri orasıdır! Ayrıca bu, kitabı okumadan önce değil, okunduktan sonra okunması gereken yorumlar ve açıklamalardır. Çünkü bunların çoğu kitabın özeti gibidir.

    Bu site bir üniversitenin veya akademik bir camianın platformu (kapalı ağ) değil. Bu tür platformlarda bir yazarın, bir akademisyenin veya bilgi içerikli platformlarla meşgul olan birinin nitelikli yorum yapması istenebilir, ama herkesten istenebilir mi? Okuduğumuz bir yorumun sahibi 12 yaşındaki bir öğrenci de olabilir, 45 yaşında bir edebiyat doçenti de. Ayrıca nitelikli-niteliksiz yorum nedir? Bu olgular göreceli kavramlardır bence! Bir kitabı beğendiysek o kitaba verilmiş düşük puan ve kitapla ilgili kısa veya olumsuz yorumları genelde niteliksiz olarak algılarız ne hikmetse. Bu durumda Yüzyıllık Yalnızlık kitabına 5 puan, veya Açlık Oyunları kitabına 10 verirsek (birilerin gözünde) niteliksiz bir okur olur çıkarız! Bir dindar olarak bir Kuran mealine 10 puan, veya bir laik olarak Nutkum'a 10 puan veririz ve (birilerin gözünde) nitelikli bir okur olur çıkarız ne hikmetse. Örneğin Yüzyıllık Yalnızlık için yapılan bir yorumda "Bitmeyen kitap yapmışlar, adını da yüzyıllık yalnızlık koymuşlar" denmiş. Bu, niteliksiz bir yorum değildir. Aksine nitelikli, doğru ve özgün bir tanımlamadır, ama (ilgi bakımından) doğru ve gerçekçi değildir (bence)! Bu örnekle açıkladığım gibi yorumların niteliği görecelidir, kişiden kişiye değişebilir. Önemli olan o bilginin o anda bize gerekli olup olmadığıdır.

    Bu sitede (niteliksiz diye görülen) pek çok yorumun yayınevlerinin yayınladıkları kitaplar hakkındaki açıklamalardan daha niteliklidir. Bu bilgiler, yayınladığı kitap hakkında açıklayıcı doğru dürüst bir arka kapak yazısı yazamayan yayınevlerinden daha işe yarar bilgilerdir. Yayınevi, kitabın arka kapağına kitaptan bir kesit koyması veya kitabı daha çok satabilmek için yazarların, edebiyatçıların veya tanınmış kişilerin "Mükemmel, bugüne kadar okuduğum en etkileyici kitap" gibi gerçekçi olmayan zırvalıklarını arka kapak yazısı olarak sunmalarından daha niteliklidir, buna emin onun. Vadideki Zambak kitabını okumak için elime aldım ve arka kapağında kitap ile ilgili bir açıklama aradım. Oraya kitaptan bir kesit yazmışlar, iyi mi. İnternetten baktım, bir blog sayfasına yollandım, orada kitap hakkında uzun uzun derinlemesine yorumlar, analizler, kitaptan kesitler, adeta kitabın özeti vardı. Başka bir sitede yazarların görüşleri, felsefi, edebi tartışmaların içinde buldum kendimi. Yetti ama, baydımmmm! Yahu, bu kitabın konusu nedir, hangi zaman ve mekanda geçer, kurgu nasıldır gibi kısa öz bilgi istiyorum bennnn (uzun yazılar kitap okunduktan sonra okunacak yazıdır yaww)! Derken bu siteyi buldum, ... falan adlı üyelerin kitaplara (ve pek çok kitaba) yaptığı yorumdu benim aradığım! ... ve siteye üye oldum.

    Bu sitedeki nitelikli-niteliksiz değerlendirmeler (üç, artı bir) dört türdür: Bilgiye dayalı, yoruma dayalı ve kısmen bilgi kısmen yoruma dayalı değerlendirmeler. Ben bilgiye dayalı yorumlarla ilgileniyorum. Benim yaptığım yorumlar da kısmen bilgiye kısmen yoruma dayanıyor. Aslında ben yorumlarımı kendim için yazıyorum! İlerde olurya okuduğum bir kitabının ne bileyim konusunu, içeriğini, ana fikrini, felsefesini vs. unutursam, tekrardan hatırlamak için.

    Bu site uzun yazılara uygun değildir. Bu sayfadaki benim yorumuma ilk odaklandığınızda negatif bir algı oluşacaktır kafanızda