• Kravatımı çekiştirerek işe gidiyorum. Telefon çalıyor. Montumun cebinden çıkarıyorum telefonu. Arayan Yasemin. “Aşkım günaydın. Kahvaltını yapmadın diye umuyorum. Çünkü sözleştik dünden. Amerikan Çöreği aldım. Günün ilk filtre kahvesini de Star Bucks’da içeriz,” diyor. Sözleştiğimizi hiç hatırlamıyorum ama “Olur Yasemin,” diyorum. Arabama biniyorum. Doğruca Yasemin’le buluşmaya gidiyorum.

    Arabamı uygun bir yere park edip doğruca Yasemin’in yanına gidiyorum. Filtre kahvelerimizi alıyoruz. Amerikan çöreklerini kutudan çıkarıyor Yasemin. “Bunlar olmadan asla güne başlayamıyorum aşkım,” diyor. “Yaseminciğim iyisin hoşsun da be güzelim hani biz Tokat’tan geldik buraya. Tokat yani. Yerleştik. Düzen kurduk. Hani doğamıza ters böyle şeyler. Ne ara yitirdik biz böyle yerelliğimizi,” demek geçiyor ama diyemiyorum. “Öyledir,” diyorum. “Ben de güne Star Bucks’ın filtre kahvesini içmeden başlayamıyorum.”

    Yasemin durduk yere, “Bizi çekemiyorlar aşkım hiç. Gözleri var üzerimizde. Başarılarımızı kıskanıyorlar,” diyor.

    “Politik bir aktör müyüz biz bebeğim, ne kıskanılması yahu. Kimiz biz. Koca evrenin içinde bir toz zerresiyiz. Millet işini, gücünü bırakıp bir de bizi mi düşünecek tüm gün.” demek geçiyor ama yine diyemiyorum. “Haklısın, hep bizi kıskanıyorlar hep. Gözleri çıksın onların gözleri,” diyorum.

    Yasemin tabletini çıkarıyor çantasından. milyon kez gösterdiği düğün, nişan, gelinlik, dış çekim konseptlerini gösteriyor. Kaydetmiş hepsini teker teker telefonuna. Garry Kasparov’un kararlı yüz ifadesini takınmış Yasemin’in gösterdiklerine birer birer bakıyorum. “ O sanki biraz eksik kalmamış mı? Şunu şunla bir kombinlesek sanki daha güzel durabilirdi,” diyerek yorumluyordum büyük bir ciddiyetle. “Hafızam da çok doldu, bir hafıza kartı ekletsem fena olmayacak. Bunları da hem yedeklemiş olurum,” diyor. “Yapalım,” diyorum. “Bunlar önemli. Gelecek nesile miras bırakmamız gerek diyorum. Nesil bilmezse bunu maazallah dünyanın dengesi yerinden oynar. Ne hesap veririz sonra.”

    Arabaya biniyoruz. Yasemin’i işine bırakıyorum. İş yerime geliyorum. Herkes yine büyük bir ciddiyetle bir oradan bir buraya koşturuyor: Emel hanım, dün gelen raporları Hikmet beye ulaştırdınız mı? Cemil bey, kapak hesaplarını sisteme giriş yaptınız mı? Hesap dökümlerine bakmamız lazım Nazmi bey. Sergen bey yarın onları cariye kaydederiz…

    “Kerem bey hoş geldiniz,” diyor sekreterim. Bugün çok önemli bir toplantınız var. Ajandanızda kayıtlıydı. Şimdi geldiler. Onları toplantı salonumuza aldım. İçerde sizi beklemekteler. Her zaman olduğu gibi çayınızı tek şeker mi alırdınız? Onaylar bir şekilde kafamı sallayıp toplantı salonuna giriyorum. Herkes yerli yerine oturmuş. Kürsüye geçiyorum. Epeydir işini almak için uğraştığımız firmayla ilgili uzun süredir hazırlamış olduğum raporlara sunuma başlamadan önce göz atıyorum. Öyle güzel yalanlar söylüyorum ki işi alabilmek için ben bile şaşıyorum: Sektörel gelişim, vizyon, büyüme, yatırım, birikim, kalkınma vs… birtakım iktisadi terimleri birbiri ardına sıralıyorum. İşi alıyoruz. Patronum mutlu, çevremdeki iş arkadaşlarım mutlu ama ben değilim. Sırayla tebrikleri kabul ediyorum.

    Kafamın içi allak bullak. Bu kaçıncı döngüydü bilmiyorum yaşadığım. Elimi, yüzümü yıkamak için izin istiyorum. Lavoboya gidiyorum. Aynaya bakıyorum. Aynada gördüğüm kişiyle tanıdığım kişinin aynı olmadığını fark ediyorum. Doğruca tekrardan salona dönüyorum. İşi aldığımız firmanın yöneticilerine sunmuş olduğum raporu olduğu gibi ellerinden çekip alıyorum. Yırtıp atıyorum. Herkes şaşırıyor. Bir ben şaşırmıyorum. Bu büyük bir yalan ve ben artık yokum,” diyerek terk ediyorum iş yerini.

    Dışarı çıkıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Arabaya atlayıp doğruca eve gidiyorum. Telefonum yol boyunca çalıyor. Açmıyorum. Yasemin mesaj atıyor. Cevap vermiyorum. Arabanın penceresini yarıya kadar açıp telefonu fırlatıp atıyorum. Eve girer girmez doğruca yatak odama gidiyorum. Ben bile kendime o an inanamıyorum. Sanki bir güç beni tekrardan kendime döndürmüş gibiydi. Eşyalarımı topluyorum. Cüzdanımı çıkarıyorum. İçinden kredi kartlarını alıp teker teker kırıyorum. Evin içindeki eşyaları teker teker pencereden fırlatıp sokağa atıyorum. Bir rahatlama hissediyorum. Azalarak çoğalmak gibi bir rahatlama. Evin içi huzur doluyor. Kendimi ilk defa bu kadar tutsaklarından kurtulmuş gibi özgür hissediyorum.

    Doğruca bir oto galericiye gidip son model arabamı satmaya karar verdiğimi söylüyorum. Çok cüzi bir miktarı sorgusuz sualsiz kabulleniyorum. Ne kadar az eşya o kadar mutluluk mantığıyla elimdeki her şeyi paraya dönüştürüyorum. Tüm parayı cebime koyuyorum, tekrardan eve dönüyorum. Garajı açıp, dedemden miras kalan emektar 92 model Toros’u çıkarıyorum. Toros’a biniyorum. Torpido gözünü açıyorum. Birbirine karışmış kaseti bulduğum kalemle sararak teybe yerleştiriyorum. Müzik başlıyor.

    ..Şimdi benim adım n'olur n'olmaz. Bu işler artık bana inan ki koymaz. Birinde az muhabbet kiminde naz. Sende ne var bende biraz...

    Camı hafif açıyorum. Dışarda püfür püfür bir rüzgar esiyor. Bir kolumu atmışım cama, elinde sigara. Diğer elim direksiyonda. Yolu izliyorum. Kendimi izliyorum. Yol götürüyor beni. Ben yola gidiyorum…

    Doğruca küçüklüğümün şehri Tokat’a gidiyorum. Her yer yeşillik. Mutluluk bu ya diyorum. Bizim eski evin hemen karşısında bulunan, çocukluk arkadaşımın işlettiği bakkalın önünde durduruyorum arabayı. Kornaya abanıyorum. Namık çıkıyor bakkaldan. “Hey yavrum hey, bizim ÖSS birincisi Kerem’e bak. Altında Toros,” diyor. İniyorum, sıkı sıkı sarılıyoruz birbirimize.

    “N’oldu lan! Nereden esti buralara gelmek şimdi durduk yere,”diyor Namık. “Çok sıkıldım oğlum ya. Büyük şehir sonunda bana kafayı yedirtti. Dayanamadım. Her şeyi satıp geri döndüm, memlekete artık burada yaşayacağım,” diyorum. “İyi lan. Hadi git şöyle bir su dokün de gel. Çayı koyayım. Fırından birazdan yağlı da çıkar. Şahane peynirim var onu da çıkarırım sana. Mis gibi bir kahvaltı yaparız. Hadi çabuk çabuk,” diyor. “Namık lan” diyorum. Namık bana bakıyor. Gülümsüyorum. “İyi ki varsın lan!”


    Eve gidiyorum. Pencereleri açıyorum. Temiz bir havayla doluyor evin içi. Mahalleden beni görenler kendi aralarında konuşmaya başlıyor. Raziye’nin hayırsız oğlu Kerem gelmiş. Hani şu ÖSS’de birinci olan oğlu. Ah garibim Raziyem nasıl da üzerine eğilirdi çocuklarının. Nasıl da uğraşır, didinirdi. Oyaları var ki oyaları ne güzel işlerdi. Rahmet istedi rahmet…

    Doğruca banyoya giriyorum. Bir güzel duş alıyorum. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyorum. Kahvaltı hazırlanmış. Çayları bardağa, yağlıları masaya koyuyor. Bir güzel yiyoruz. “Şahane peynir şahane,” diyorum.

    Yıllar önce bir daha dönmemek üzere terk ederek İstanbul’a gittiğim ama tekrardan döndüğüm memleketime gelişimin üzerinden tam iki hafta geçmişti. Ben mahalleye iyice uyum sağlamıştım. Sabah erken uyanıyor, yürüyüş yapıyor, duş alıyor. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyordum. Tüm gün burada aylaklık yapıyordum. Öğlenleri "Algida" marka dondurma plaj şemsiyesinin altında tavla oynuyor ve at yarışı kuponu yapıyorduk Namık’la.

    Burada çok mutlu bir hayat sürmeye başlamıştım. Akşamları mahalledeki çocuklara matematik anlatıyordum. Gerçi anlamıyorlardı. Baktım anlamıyorlar kendi sıkıntılarımı anlatmıştım ben de. Ekonomiden bahsettim. Vizyon dedim. Gelişim dedim. Büyüme dedim. Bir de son olarak Yaseminden bahsettim. Hepsi de hak verdi. Özellikle de Namık’ın küçük oğlu Cenker. Elini omzuma atıp, “Haklıçın Kerem ağabey. Ekönemik geliçimimiç ektesadi büyümemiçe bağlı. Yaçemini de düşünme. O çana heç de uyuşumlu biri değelmiç” dedi.

    Namık doğruca eve yolladı Cenker’i. Eve yolladıktan sonra Namık, “Oğlum biz sana matematik anlat diyoruz. Sen gidiyorsun, kendi sorunlarını anlatıyorsun. Küçücük çocuk lan bunlar. Anlamaz öyle. Bizim Cenker geçen gelmiş, baba biçim çektörel büyümemiç için kurumçallaçmamıç lazım,” diyor. Sekiz yaşındaki çocuk büyüme, kalkınma, vizyon diyor lan! Girme oğlum şu çocukların akıllarına. Bulandırma akıllarını. Zaten akılları az bir de iyice sen karıştırma,” dedi. “Doğru söylemiş oğlum. Küçücük kaldın burada,” dedim. “Hastir lan oradan. Böyle daha iyi. Kurumsallaşıp da n’apacağız? Bak mis gibi yerellik. Sen kurumsallaştın da n’oldu. Bak döndün işte. Hani kurumsallık?” dedi.

    “Haklısın. Biz hiç kurumsallaşmayacaktık. Zaten n’olduysa ondan sonra oldu," dedim ve sonra kalemi elime aldım. "Rüzgar Gibi Geçti"yi son ayakta kupona yazdım...
  • "Şimdi daha iyi anlıyorum ki, nefes almak değilmiş, yaşamak. Ateşlerde yanmak gibi bir şey, seni severken, sensiz olmak..."
  • "Ben bütün zamanımı ve bütün zamanımdan bin kat daha fazlasını ve daha da ötesi, dünya üzerinde var olan bütün zamanları sadece senin için kullanmak istiyorum. Seni düşünmek seninle nefes almak için..."

    Kalbine atma diyebilir misin?
    Peki ya Onu sevme diyebilir misin?
    Kaç kere dizginledin kendini aşık olmamak için?
    Mümkün müydü?
    Yasak olan herşey, aşkı masum kılar mı?

    Franz Kafka'nın hayatının en büyük aşkı Milena'ya yazdığı ve bir anlamda aşkının şiire dökülmüş hâli sayılan mektuplar, sizin de kalbinizde bir yerlerde kıvılcım yaratacak cinsten. Benim gibi bir 'odun'u :) bile etkilediyse bu mektuplar, samimiyetinden ve gerçekliğinden kaynaklıdır. Beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmezdim. Başından sonuna kadar bir çok yerin altını çizdim. Öylesine özlem içeriyor ki mümkün olmadığını bile bile beraber olsunlar istiyorsunuz. Ama hani bir efsane vardır, ya da görünen, yaşanan bir gerçek mi demeliyim bilmiyorum, aşk varsa ve gerçekse kavuşmak mümkün değildir diye. İşte bunu bile bile ortak oluyorsunuz yaşanan duygu seline.

    Kafka, yazdığı bu aşk mektuplarında kendi yaşam mücadelesini de işlemiş. "Bak Milena, yüreğimde sen olduktan sonra her şeye göğüs gerebilirim." derken hayata tutunma bahanesini açıkca ortaya koyuyor. Ayrı ayrı yaşanan iki hayatta, tek ruh olmanın verdiği hissiyat, kelimelere nakış gibi işlenmiş. Ahengi hissetmemek elde değil. Milena'ya olan tutkusu dışında Yahudi olmasına da fazlasıyla değinmiş Kafka. Belki de Almanya'da Nazi fırtınasını önceden hissetmiş ve sürekli toplum içindeki Yahudilerin durumunu dile getirmiştir, kim bilir.

    Etkileyici bir kitaptı. Severek okudum. Tavsiye var mı derseniz tabiki okuyunuz derim :)
  • Kitab-ı Mukaddes’e Göre Barış ve Savaş Anlayışı
    Başta müsteşrikler/oryantalistler olmak üzere hemen hemen tüm hıristiyan batılıların ve batı mukallitlerinin İslâm’a saldırmak için ileri sürdükleri iddia ve ithamlardan biri, İslâm’ın kılıç zoruyla yayılan, kutsal savaş taraftarı, savaşçı bir din olduğudur. O yüzden de müslümanlara barbar demekten çekinmeyen, İslâm hâkim olduğunda gayri müslimleri kıtır kıtır keseceklerini vehmeden veya insanlara böyle gösteren tipler çıkagelmiştir. İslâm’ın kelime anlamının bile selâmet ve barış demek olduğunu, savaşın sebep ve şeklini, cihadın kendi haçlı savaşı kültürlerinin benzeri kutsal savaş anlamında olmadığı, İslâm’ın öldürme ve hücuma dayalı bir savaş anlayışını ne derece değiştirdiğini... anlatmak, konu/kavram dışına çıkmak olacak ve sözü uzatacaktır. Biz batının temel kültürlerinden biri/birincisi olan Kitab-ı Mukaddes’teki savaş ve barış anlayışına kısa bir değinme yapacağız.
    Hz. İsa, İncillerde insan sevgisinden, fedâkârlık ve aftan, her peygamber gibi elbette çokça bahsetmiştir. Ama İslâm’ın savaş anlayışına yanlış ithamlarla saldırırken, İncillerdeki Hz. İsa’ya veya vahye atfedilen savaş, öldürme ve hatta katliâm teşviklerini niye görmek istemiyor ve her iki dindeki ve Kitap’taki hükümleri mukayese etme gereği duymuyorlar diye sorma hakkımız vardır diye düşünüyoruz. Bu konu da göstermektedir ki, bazılarının derdi üzüm yemek değil, bağcı dövmektir: Yani, hakkı arayıp bâtıla tavır almak değil; hakkı bâtıl, bâtılı da hak göstermektir. Luka İncili, Hz. İsa’dan şu sözü nakleder: “Lâkin üzerlerine kral olmamı istemeyen o düşmanlarımı buraya getirin ve önümde öldürün!”1 Hz. İsa’ya isnat edilen bu ifade, onun kan dökme pahasına olsa bile, kral olmak istediğini gösteriyor. 
    İncillerde tanıtılan İsa, maddî imkânlara sahip bulunsa veya Hz. Dâvud veya Hz. Süleyman’ın oğlu ve vârisi olsaydı ne yapardı, bilmiyoruz. Aynı anlamdaki ifadeyi Pavlus da belirtiyor: “Çünkü bütün düşmanları kendi ayakları altına koyuncaya kadar, onun saltanat sürmesi lâzımdır.”2 İsa’nın diğer bir sözü, daha dikkat çekicidir: “Yeryüzüne selâmet getirmeğe geldim sanmayın; ben selâmet değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babasının, kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.” 3
    Kur’ân-ı Kerim’de şu hükmü görüyoruz: “Dinde zorlama yoktur.”4; “De ki: ‘Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”5Peygamber, dini tebliğle mükelleftir; birini dini kabule zorlamaya değil. Savaşa gelince, Kur’an şöyle emrediyor: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”6 Savaşla Hz. Muhammed (s.a.s.) hiçbir zaman devlet kurma, kral olma veya bir başka dünyevî çıkar sağlama gayesi gütmemiştir. İslâm’da savaş sadece Allah için yapılır, bu da hakkı/dini müdâfa halidir. Bu âyeti takip eden âyet ve dinsizleri öldürmeye cevaz veren âyetler, sadece kendilerine karşı harp ilân edilmiş ve savaş açılmış düşmanlara, yani savaşçılara karşıdır ki, savaşa katılmayanlar bunun dışında tutulmuştur. Haksız yere bir cana kıyanın bütün insanları öldürmüş gibi olacağını Kur’an belirtir. 7 
    İslâm, kesinlikle ve hiçbir şekilde katliâma ve mecbur olunmadığı (müdâfa özelliği olmayan) hallerde öldürmeye cevaz vermez. Bir de Kitab-ı Mukaddes’teki şu ifadelere bakalım: “Ancak Tanrı’nın Rabbin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın; fakat onları, Hittîleri ve Amorîleri, ve Kenanlıları ve Perizzîleri ve Hivîleri ve Yebusîleri Tanrın Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.”8; “Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek’in İsrail’e yaptığını, Mısır’dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amalek’i vur ve onların her şeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.”9 Görüldüğü gibi, katliâm için gösterilen tek sebep, intikam duygusunu tatmindir. Bunun gibi daha birçok örnek verilebilir.


    1                     Luka, 19/27

    2                     Pavlus’un Korintoslulara 1. Mektubu, 15/25

    3                     Matta, 10/34-36

    4                     2/Bakara, 256

    5                     109/Kâfirûn, 6

    6                     2/Bakara, 190

    7                     5/Mâide, 32

    8                     Tesniye, 20/16-17

    9                     1. Samuel, 15/2-3
    Ahmed KALKAN Hıristiyanlık ve Yahudilik İtikad Kavramları Serisi 16~
  • Sevgili Dost,
    Bu keşmekeşin içinde boğulurken, bana mektuplarınla bir an için nefes aldırdığın için ne kadar teşekkür etsem az sana. Sahi dostlar asıl böyle günler için var değil mi?

    Zor zamanlardayız sevgili dost, bir selâma, bir güzel söze, bir tebessüme muhtaç bu kalplerimiz. Artık onu samimi bir muhabbetle, güvenle doldurmak öyle zor bir hale geldi ki. Bilmiyorum kalplerimiz de mi koflaştı artık, insanlar ezdikleri şeyin sesini neden duymuyorlar?

    Sevgili dost,
    Ellerini kalbimin üzerine koy, muhabbetinle dolsun içi.

    Sevgili dost,
    Zor zamanlardayız demiştim ya, dört bir yandan sarmışlar çevremizi. Sanki kibir, fitne, fesat, kötü zan ve hasetten bir harca bulanmış her yer. İnsanların yüzlerinde öyle içten bir samimiyet taklidi var ki seçemiyorum içlerinden sen gibisini. Hüsn-ü zan ile bakmanın, kötülüğün içindeki güzelliğin ayırdına varmak için çabalamanın aptallık olarak görüldüğü bu zamana ayak uyduramıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık" oyunun içinde yenil, ama yıkılma diye fısıldıyorum sürekli kalbime. Varsın oyun dışı kalalım diyorum. Ama İsmet Özel, “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.” diye anlatıyor ya hani ben o saldırıyı püskürtememekten, oyunun içine çekilmekten korkuyorum.

    Sevgili Dost,
    Sevgi orduların nerede? Bil ki sen olmazsan gücüm yetmez ayakta kalmaya, kırılır kabuğum bir zaman sonra.

    Sevgili Dost,
    Yeni taşındığım bu ilçede neredeyse her gün, farklı farklı mahallelerin pazarı oluyor. Rengarenk meyveler ve sebzeler, süslü tezgahlar, güzelliğinden gözleriyle emin olamadığı ne varsa almak istedikleri dokunan, koklayan insanlar ve heyecanlı bağırışlarıyla birbirine laf atan esnaflar. Özlemişim bu manzarayı. İnsanların arasına karışmayı, izlemeyi onları. Pazar; ihtiyacın olan her neyse onlarca seçenek arasında kesene, bütçene, zevkine göre payına düşeni aldığın yer. Tüm bu cümbüşü izlerken düşünüyorum; Bu dünya pazarında benim payıma düşen ne? Başımıza gelen her şeyin bir sebebi vardır. Yaşananlar nasip çerçevesindedir. İnsanların bir mecliste boşuna durmaz, boşuna işitmezmiş söylenenleri. Ortaya onlarca laf söylenir, kişi ihtiyacı seçer kalbine koyarmış.

    Sevgili Dost,
    Kelimeler de nasibe dahildir. Kimi yarana merhem olur, kimi sana el verir sen merhem olursun. Son birkaç gündür okuduğum kitaplara bakıyorum. Onlarca sayfa, yüzlerce cümle, binlerce kelime. Geriye bana altını çizdiklerim kalıyor onca bütünden. Kalbime onlar işliyor. Kimi bana merhem, kimini ben merhem olabilirim diye alıp koyuyorum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Cümleler de senin pazarın, geziniyorum içinde. İhtiyacım olan her bir parçayı alıp, koyuyorum sepetime.
    İçinde ne var dersen, işte şöyle;

    “ Sevgili dost,
    Tahterevalliye tek başına binen, aşağıda durmayı hak eder, gel ve yüksel.” demişsin.

    Koştum, geldim ey dost. Söylediğini, aldım koydum kalbime.

    “Ellerimiz acaba insanlığın mutluluğuna mı, yoksa sefaletine mi katkıda bulunuyor? Eldivenlerimizi çıkarabilirsek, belki parmak izlerimizden anlayabiliriz neler yaptığımızı.” demişsin.

    Sorularını kazıdım aklımın en görünen yerine, parmaklarımı alıp önüme koydum. Gittim geldim doğduğum günden bugüne. Muhasebesini yaptım olabildiğince. Kah gurur duydum, kah kızdım kendime.
    Söylediğini aldım, koydum kalbime.

    “Bir kilimi üzerinde sevgiliniz gezinecekmiş, bir kaşkolu çocuğunuz boynuna dolayacakmış gibi dokur, bir binayı içinde anneniz oturacakmış gibi yaparsanız, ne o kilim eskir, ne o kaşkol solar, ne o bina yıkılır.” demişsin. Gayretim bunun adına sevgili dost.

    Öğüdünü aldım, koydum kalbime.

    Ve son olarak, bu keşmekeşin, nereye gittiğini bilmediğim telaşımın içinde neredeyse nisyana sürüklenmişken,

    “Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikasti haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var. Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabilerimiz var. Bizim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”, “Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, “Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın,” diyen bir peygamberimiz var. “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” diyen Yunus'umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur'umuz var.” demişsin ya. İşte bu, dedim sevgili dost. Dost dediğin, karamsarlığa düştüğünde seni ayağa kaldırmalı, ümitsizlik tozuna bulanmışsa yüreğin, tutup silkelemeli seni. Sadece bu hatırlatma bile yeterdi umudumu berraklaştırmana.

    Hatırlatmanı aldım, koydum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Biliyorum ama ara sıra hatırlatmana ihtiyacım var.

    Biliyorum, onca kötülüğe rağmen “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, çünkü ne olursa olsun, "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, her şeye rağmen sineni açmakla, serin gönülleri ısıtmakla, insanları sevmekle düzelecek.

    Her şey.

    Sevgili Dost,
    Aç sineni.

    Sevgili Dost,
    Ben geldim.
  • Bu hayatta kendi irademle yaptım diyebileceğim tek şey var. Bunun dışında ne yaparsam yapayım, sadece seçeneklerden biri olduğu için, sunulmuş olduğu için seçtiğimi düşünürüm. Hayatımda aldığım en ciddi kararlar bunların başında gelir. Mesleğim, işim, eşim, çocuğum, anam, babam, memleketim, inancım, inançsızlığım, zevklerim, fobilerim… Hepsi bana sunulmuşlardır. Benim bu hayatta, böyle olmasını istediğim için böyle oldu diyebileceğim tek şey var.

    Onun ne olduğunu sözle değil eylemle yaparsam ancak anlam kazanır. Anlam kazanırmış, anlam kazanmak nedir ki, yazdıklarını birileri okuyacak zannediyorsun, ya da okursa mantıksız gelmesin diye kıvranıyorsun. Senin ne düşündüğün, nasıl düşündüğün, düşündüklerinin ne kadar anlamlı olduğu kimin için önemli ki! Sen neden bunun önemli olmasını arzuluyorsun? Her şeye bir anlam kazandırmak zorunda hissediyorsun kendini. Yaptığın her işin bir anlamı mı olmalı? Kime göre? Sana göre mi, anlamlı gelmesini isteğin kişilere göre mi? Sen değil misin insanların yaptığı her şeyde bir anlamsızlık bulan.

    İnsanlar, yaptıkları kendilerine anlamsız gelseydi yapar mıydı? Demek ki senin anlamlarınla diğerlerinin anlamları arasında bir fark var. Demek ki sen anlam kazandırmaya çalıştığın eylemler ve söylemlerle kendince anlam arıyorsun. Yoksa sana anlamlı gelen şeyler başkaları için zaten anlamsız senin gözünde. Sen ve diğerleri, diğerleri ve diğerleri, diğerleri ve senin gibiler. Sizin gibiler ve onlar gibiler. Ne kadar çok sınıfa ayırıyorsun, sanki o kadar bol çeşit varmış gibi. Hepiniz aynısınız. İnsanlar işte, sadece insanlar. Kadın, erkek bile değil, büyük, küçük bile, güzel, çirkin, iyi, kötü, çalışkan, tembel de değil, sadece insanlar. Hepiniz aynı bokun farklı renklerisiniz. Kiminiz kendini ya da kendine yakın olanları iyi, diğerlerini kötü olarak tanımlıyor. Kimileri cinsiyetlere göre sınıflıyor. Hepiniz biraz kadın, biraz da erkeksiniz. Alayız bolca kötü, korktukça iyisiniz. Hepiniz çirkin, hepiniz tembelsiniz. Kendinizi ne zannedersiniz? Yaptığın hiçbir davranışın sebebini bilmiyorsunuz? Nefes almak bunların en başında geliyor. Neden nefes aldığınız bilmeden yıllarca hiç vazgeçmeden, ara vermeden, durmaksızın, farkında bile olmadan nefes alıp veriyorsunuz. Hiç düşündün mü, neden bu işi hiç durdurmadığını, neden hiç ara vermediğini, niye bu eyleme bir son vermediğini düşündün mü? Ölmek diyorsun sanki duyuyorum seni. Ölmek ne? Yaşamanın ne olduğunu biliyor musun ki, ölümden korkarsın. Ölümün ne olduğunu biliyor musun? Bilemediğin şeyden mi korkuyorsun, onun geleceğini kabul ediyorsun ama sen ona gidemiyorsun. Demek bu yüzden nefes alıp veriyorsun. Ne olduğunu bilmediğin şeyden korktuğun için.