• yaşamayı nefes almak gibi rahat sürdürenlerde var.Onlar daha fazla yaşasın.yaşasınlar inşallah.Beter olsunlar
  • Üzerimde tarifi mümkün olmayan bir ağırlık var, nefes almak bile külfet gibi geliyor.
  • Hani hep diyoruz ya iyi insanlar olsun hayatımızda, iyi insanlarla karşılaşalım.. Sonra bir gün geliyor iyi insanlarla karşılaşıyoruz bize o kadar iyi geliyorlar ki.. Bağımlılık etkisi yaratıyorlar bizde, kahve gibi, çay gibi, hatta nefes almak gibi.. Sonra Bi gün geliyor güzel yürekli bu insanlarda gidiyor.. Ee yine başa sardık 🙄. Napıcaz biz böyle yaa😕
  • NEYİ YİTİRDİĞİNİ HATIRLA EY İNSAN!
    Çağdaş insan, unuttu: Yaratıcı'yı unuttu. Kendini unuttu. Hayatı unuttu.

    Üstelik de bütün ekonomik, kültürel, entelektüel sınırların ortadan kalktığı, her şeyin küre ölçeğinde cereyan ettiği bir zaman diliminde yer-küre'de yer-körü oldu; yer'ini de, kendini de unuttu.

    Sonunda hız, haz ve gelip-geçici arzuların estetize edici yöntemlerle ayartıcı, baştan çıkarıcı bir işlev gördüğü devâsâ bir ağ'a hapsoldu!

    Bütün bunlar, insan, Hakikati yitirdiği için oldu.

    İNSAN, HAKİKATİ NİÇİN YİTİRDİ PEKİ?

    İyi de, Hakikati niçin yitirdi modern insan?

    Hayata, dünyaya, “eşya”ya bölmeli, parçalı bakan, bütüncül bakamayan modern insan, seküler insan, hayatı sadece bu dünyadan ibaret gördüğü, o yüzden de dünyayı ele geçirme kavgası verdiği için yitirdi hakikati.

    Postmodern insan ise, hakikati yitirdiği hakikatini de yitirdi.

    Oysa yakıcı gerçek şuydu ama bilemedi insan: Dünyayı dâr / yurt edinenler, dünyayı dar ederler insana sonunda.

    Bu şaşmaz, kaçınılmaz gerçekti. Ve insanlığı büyük katliamların, savaşların, çıkmaz sokakların eşiğine sürükleyen büyük ontolojik felâket'ti.

    Ey İnsan!

    Ne'yi yitirdiğini hatırla, öyleyse!

    NEDİR Kİ, HATIRLAMAK DEDİĞİN?

    Hatırlamak, ihtar etmektir: “Nereye böyle ey insan?” diye, önce kişinin kendisini sigaya çekme melekelerini devreye girdirmek...

    Hatırlamak, kendine gelmektir. Kendini bulmak...

    En zor iş bu! Ama asıl iş de bu yine.

    Önce kendini bulacaksın, kendin olacaksın ki, ey insan, insanlığa insanca yaşayabileceği bir hayat sunma hakkına ve hakikatine kavuşman mümkün olabilsin.

    Öyleyse, kendini nasıl bulacaksın ve nasıl kendin olacak, kendini aşacak bir yolculuğa çıkacaksın?

    Ne'yi yitirdiğini hatırlama zorlu çabasına soyunarak elbette...

    Hatırlamak, seçme melekelerini harekete geçirmektir (=ihtiyar).

    Hatırlamak, seçim yapma hürriyetini devreye girdirmektir (=muhtariyet).

    Hatırlamak, özgürleşmektir o yüzden: Öz'ü gür'leştirmek, söz'ü güçlendirmek, göz'ü keskinleştirmek...

    ÜMMÎLEŞMEK, ARINMAK İÇİN TEMÂŞÂ ŞART

    Hatırlamak, durup düşünmektir; öz'e doğru yürümek...

    Arapça'da “meşâ”, yürümek demektir.

    Aynı kökten gelen, bizi gök-ekini kök'e, ve asıl kaynağı gök'e yönelten “temâşâ”, başkasıyla birlikte ayakları üzerinde seyr etmek, yürümek, yol almak demek.

    Yakıcı soru şu burada: Ne demek “başkasıyla birlikte yürümek”?

    Daha da önemlisi, kim bu “başkası” peki?

    “Başkası”, öncelikle sen'sin; unuttuğun sen. Dış ben'in, beden'in değil; İç ben'in, Ruh'un yani.

    Temâşâ meselesi, derin bir mesele. Etraflıca kafa patlatılması gerekiyor o yüzden.

    Burada şu kadarını söylemekle yetineyim sadece:

    Temâşâ, kişinin kafasını, kafa tasını kaldırıp havaya, etrafa, sağa sola, dış dünyaya bakması değildir.

    Temâşâ, kişinin kendine bakması, kendine akması, kendine ulaşması ve kendini aşması, kendinden taşarak coşması, gürül gürül, çağlaya çağlaya yol alması, ümmîleşme (= arınarak dirilme) yolculuğuna çıkması; sözün özü, bütün kirlerden arınması, yunması, yıkanması, tertemiz bir ruhla ötelerin ötesine kanat çırpması...

    BASAR HASARLARI GÖRÜR, BASİRET HİSARLAR ÖRER...

    Unutma!

    Bir basar vardır, bir de basiret.

    Basar, çıplak gözdür.

    Çıplak göz, görmez; “ekran”dır; görülenleri yansıtır sadece.

    Bunu en iyi, malzemesi görsellik olan, ilk bakışta göze hitap eden resim sanatıyla uğraşan sanatçılar, sanat tarihçileri ve sanat felsefecileri bilirler.

    Sözgelişi, çağımızın en büyük sanat tarihçisi Ernst Gombrich, “çıplak göz kördür”, der, tam da bu nedenle.

    Çıplak göz, hasarları görür sadece; eşyanın hakikatine nüfûz edemez; onun için başka bir göze, görünenin ötesini görebilen ve gösterebilen bambaşka bir göze ihtiyaç vardır.

    Rahman, rahmet sahibidir ve bu görünenin ötesini gösteren gözü de lûtfetmiştir bize: Basîrettir bu: İç göz, derûnî göz; kalple deveran eden, zihinle cereyan eden, zikirle ve şükürle harekete geçen, dirilen ve bizi de dirilten hakikat gözü.

    Özetle: Basar, yani çıplak göz, hasarları görür sadece. Basiret, yani kalp gözü ise hisarlar örer insanın önünde; tırmanılacak ve aşılacak hisarlar...

    EMANET NEDİR, BİLEMEDİN VE YİTİRDİN...

    Promete, tanrılardan ateşi çalmıştı.

    Görüldüğü gibi, bunun bedeli çok ağır oldu insanlığa: İnsan kendini unuttu. Tanrı'yı unuttu. Hakikati yitirdi.

    Dünyayı orman kanunlarının hâkim olduğu, insanın araçların ve dünyanın kölesine dönüştüğü ürpertici bir cehennemin ortasına fırlattı.

    Oysa insan, Yaratıcı'dan emaneti almıştı.

    Ey İnsan!

    Emanet nedir, bilemedin ve yitirdin.

    Emniyetini, tabiî ki kaybedecektin...

    Kaybettin de nitekim.

    ÇAĞRI'SI ÇAĞ'INI KURACAK ZORLU BİR YOLCULUĞA ÇIKACAKSIN...

    Ey İnsan!

    Emaneti yeniden hakkıyla üstlenebilmek için çağrı'sı çağ'ını kuracak zorlu, yorucu, uzun bir yolculuğa çıkacaksın... Hakikat medeniyeti yolculuğuna...

    Nasıl peki?

    “Okuyarak...”

    Okumak'tan kastım, salt bilgilenmek amacıyla okumak değildir.

    Okuma, bir hatırlama eylemidir: Ne'yi yitirdiğini hatırlama, emaneti yeniden üstlenebilme soylu yolculuğuna çıkma faaliyeti...

    Evet mesele, okumak değildir.

    Mesele, yaratılış sınırını okuma melekeleri kazanmak, kelimeleri ruha dönüştürebilmektir...

    Ancak o zaman, zamanı aşar, zamanın sınırlarından taşar, çağlaya çağlaya akar, toprağı sularsın...

    Ancak o zaman, toprak meyveye durur; insana ne olduğunu, nerede durduğunu, emaneti nasıl olup da yitirdiğini hatırlatan bir ayna olur...

    Okuma faslında şunu mutlaka hatırlatmakta fayda var:

    Aslolan çok okumak değildir.

    Aslolan iyi bir kitabı, döne döne, tabir caizse, adetâ semâ edercesine, hazmede hazmede okumaktır. Çünkü “okumak” “temizlik” operasyonu yapmak, özün özüne ulaşmaktır...

    GÜRÜLTÜ, HAKİKATİ BOĞAR, DÜŞÜNCEYİ ÖLDÜRÜR...

    Çağımızı kirleten, düşünme melekelerimizi öldüren, insanı sığlığa ve sıradanlığa mahkûm eden yakıcı ve yıkıcı bir olgu var: Gürültü.

    İnsanın hatırlamasının, yaratılış sırrını okuma yolculuğuna çıkmasının önündeki en büyük duvar bu.

    Unutma!

    Gürültü, hakikati boğar, düşünceyi öldürür.

    Oysa Hakikat, “sessizlik”te yeşerir... Sessizce hatırladığı ve ulaştığı derûnî ses'i nefes'e dönüştürür ve her dem taze yemişler verir...

    Öyleyse ne'yi yitirdiğini hatırlamaya bak... Ve hayatı, eşyayı, dünyayı ama ille de kendini, dolayısıyla yaratılış sırrını okuyarak... hakikate ak...
    Yazar: Yusuf Kaplan
  • Bu öyküm bir dergide yayınlandı. Sizlerle paylaşmak istedim. İyi okumalar.
    https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif
    ***********

    Cennet yok diye mi, yoksa hava yağmurlu diye mi cam kenarında değil kuşlar? Gerçi hava nasıl olursa olsun hep gelirlerdi. Şimdi yoklar. Cennet de yok. Ev, küçük bir cehennem artık benim için.

    Cennetim hastanede. Geçen fenalaştı. Mutfaktaydım. Bakıcısı koşarak geldi. Hacı baba, Cennet Hanım’a bir şeyler oluyor. Çocukları ara hemen gelsinler. Bir telaşla gitti. Çocukları aradım. Apar topar kaldırdılar hastaneye cennetimi. Böbrekleri iflas etmiş. Yoğun bakımdaymış.

    Gidemiyorum hastaneye. Ayaklarım tutmuyor artık. Zaten her gün birini sokuyorlarmış yanına. Ben girsem ne yapabilirim ki bu halimle. Ama son bir kez de olsa görmek isterim. Dile kolay altmış sekiz yıllık eşim. Kendimi bildim bileli onunlayım. Zaman sanki etrafında dönüyordu. O gitti. Durdu saatler. Ama evde sürekli bir hareket. Torunlar koşturuyor ortalıkta. Bağırış çağırış. Kimse de şunlara sus demiyor. Damatlar, gelinler, çocuklar. Hepsi kendi aleminde.

    Büyük kız geldi. Baba çorba yaptım, hadi ye biraz. Cennet’siz nasıl yerim? Hiç düşündüğü yok. Sen beni odamıza götür kızım. Birini daha çağırdı. Götürdüler beni odaya. Siz çıkın, dedim. Sonradan gelen hemen çıktı. Büyük kızım çıkmadı. Tepemde dikilip kaldı. Çık, dedim tekrar. Sinirlenmiş gibi bir hali vardı. Çıktı. Kapıyı sertçe kapattı. Gençlerin yaşlıları anlamasını bekleyemezsiniz.

    Ceviz sandık köşede. Hala sağlam. Eskimesin diye kenarına muska bile astı cennetim. İçinde çeyizleri. Arada açıp bakar. Yaşlandık be hacı, der. Gözleri dolar. Yaşlanmayı hiçbir zaman kabul edemedi. Çok korkardı ölümden. Yerde Bünyan halısı. Kendi dokumuş. Çocukluktan itibaren dokurlardı memlekette. Her genç kız çeyizlik bir halı. Halının güzel olup olmadığına büyükler karar verirdi. Cennet’in dokuduğu halıyı görür görmez beğenmiş büyükler. Çok sevdiği anneannesi kalkıp öpmüş hatta onu. O yüzden çok değer verirdi bu halıya. Çocukları sürekli uyarırdı. Fazla tepinmeyin halının üzerinde, diye. Yine de renkleri soldu. Çiçek, böcek, aslan, geyik motifleri ile dolu üzeri. Büyükçe de bir mağara var ortada. Siyah insanlar ellerinde mızraklarla bekliyor bu mağaranın başında. Kendince bir hikaye oluşturmuş. İlk insanları anlatmış. Buna da okuduğu bir kitaptan sonra karar vermiş. Annesine, hikayenin ne olduğunu anlayan ilk insanla da evleneceğim, demiş. Dokuduğu halıyı gördüğüm an anladım hikayeyi. Annesine de anlattım. Annesinin anlattıklarını duyunca benimle görüşmek istemiş. Ne kadar mutlu olmuştum. Köyün en güzel kızıydı. Kolay değil. İyi anlaştık. Evlendik.

    Bakır başlıklı yatak. Köşede. Üzerinde bembeyaz çarşaf. Yatağın yanında iki küçük komodin. Üzerlerinde cennetimin aynaları, tarakları, kremleri. Süsüne çok düşkün bir kadın. Bir keresinde kalp krizi geçirmişti. O kadar korkmuştum ki. Allaha şükür hiçbir şeycikler olmadı. Odasına girdiğim zaman benden istediği ilk şey kremleri ve aynası olmuştu. Her yerini kokulu kremlerle kaplardı yatmadan önce. Sonra da aynanın karşısına geçip kendini izlerdi. Öyle yatardı yanıma. Ben de onun kokusuyla uyurdum.

    Yatağa uzanıyorum. Hala Cennet kokuyor. Sanki yanı başımda uyuyor. Gözlerimi kapatıyorum. Bembeyaz çarşaflı yatağımızın başında, ışıl ışıl suratıyla beliriyor. Gençleşmiş. Dipdiri. Öpüyorum. Kokusunu çekiyorum içime. O ana kadar hiç duyumsamadığım bir koku bu. Ellerimi tutuyor. Gitmeliyim, diyor. Ağlamaklı. Ev sana emanet, diyor. Panikle, nereye gidiyorsun, diye soruyorum. Bilmiyorum, diyor. Gözlerimin içine bakıyor. Bakışında metanet saklı. Olmuş ve olacak şeyler için kendimizi suçlamamalıyız, diyor. Gözümden akan ılık yaşı hissediyorum. Sonra beyaz bir güvercin konuyor cam kenarına. Elimi bırakmak istiyor. Sımsıkı tutuyorum ellerini. N’olur bırak. Ayrılmak bu kadar zor olmamalı, diyor. Öyle söyleyince bırakıyorum. Beyaz güvercinin üzerine biniyor. Güvercin, cennetimi alıp gidiyor. Arkalarından bakakalıyorum.

    Oda kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Bir isteğin var mı baba? Pencereye bakıyorum hala. Güvercin gitmiş. Yanıma oturuyor. Elimi tutuyor. Bir tek küçük oğlum elimi tutar. Diğerleri hep öper. Annem iyi olacak baba, inan bana. Suratıma bakıyor. Yeşil gözleriyle. Birkaç dakika oturuyor. Susuyoruz. Sonra kalkıp. Gidiyor. Benim yaşımdaki insanların öleceği fikri. İnsanlar tarafından daha kolay kabulleniliyor. Ölmenin yaşı varmış gibi.

    Cennetim ne yapıyor acaba şimdi? Yeşil gözleri neler görüyor? Yemek yiyor mu? Öyle her şeyi de yemezdi. Ne pişiriyorlar acaba hastanede? Çocuklara söyleyeyim. Sevdiği yemeklerden götürseler. Kremini, tarağını ve aynasını da götürmek lazım.

    Sadece tuvalete gitmek için çıkıyorum odadan. Kalan zamanlarda yataktayım. Cennetimin kokusunu çekiyorum içime. Çocuklar yemek getiriyor. Özellikle büyük kızım ye, diye tutturuyor. Azıcık yiyorum. Sana da bir şey olmasın sonra. Korktuğu için mi dedi yoksa başlarına bir bela daha almak istemediklerinden mi? Suratına bakmıyorum. İnsan ne düşündüğünü suratına yansıtır illaki. Hele ki bunca sene insan suratı gören benim gibiler için bu yansımayı görmemek mümkün değildir. Ama ben kimsenin suratına bakmak istemiyorum. Bir tek Cennet’in suratını görmek. Son kez de olsa onun güzel suratına doyasıya bakmak ve kokusunu içime çekmek.

    Alıştığımdan mı yoksa çok zaman geçtiğinden mi bilinmez, yataktaki koku azaldı. Artık daha da bastırıyorum burnumu yatağa. Bulabildiğim her koku zerresini içime çekiyorum. Kulağıma çocuk sesleri geliyor. Bir dünya. Ev misafir kaynıyor. Özellikle tembih ettim çocuklara. Kimseyi almayın odaya, diye. En azından bunu anlayışla karşıladılar. Gözüm sürekli cam kenarında. Ama kuşlar hala yok. Halbuki bu ara havalar çok güzel. Nereye kaybolmuş olabilirler ki? Seslerini de duymuyorum. Bu yaşta bile kulaklarım çok iyi duyar. Cennet’in kulakları ağır işitir. Kuş seslerini duyar duymaz haber ederdim. O da yem torbasını alıp. Gelirdi pencere kenarına. Kaçmazdı kuşlar. Buna rağmen kuşları korkutmaktan çekinir. Ellerini narince uzatarak koyardı yemi. Sonra oturup. Kuşları izlerdik. Kuğurdamalarını dinlerdik. Cennet bile duyardı bu sesi. Gülerdi. Güzel suratında bambaşka bir aydınlık peydah olurdu. Ben kuşları bırakıp. Cennetimi izlerdim. Ölüm korkusunu tadardım o dakikalar. Ölümden korkmazdım. Ondan ayrı kalmaktan korkardım.

    Yeme içmeyi kestim. Bugün Cennet’siz geçirdiğim onuncu gün. Elim ayağım tutmuyor. Bedenimden bir parça eksik sanki. Elimde olsa nefes almayı da bırakacağım. Büyük kızım iyiden iyiye sinirlenmeye başladı. Yemezsen öleceksin baba. Sinirli nefeslerini hissedebiliyorum. Ses etmiyorum. Gözüm hala pencerede. Beyaz güvercini bekliyorum. Cennetimi getirir belki.
    Günden güne ev kalabalıklaşıyor. En küçük kızım ve eşi de geldi Fransa’dan. Durum ciddi olmasa niye gelsinler ki? İki senede bir ancak gelirlerdi. Çocukları da olmuş. Bak baba torunun. Diğerleri bir neşeyle bebeği seviyordu. Kokusunu almama rağmen bakamadım. Dünyanın en trajik görüntüsü yaşlı bir insanın kucağındaki yeni doğmuş bebek görüntüsüdür. Büyük kızım huysuz huysuz nefes aldı yine. Yanındakinin kulağına, İyice huysuzlaştı bu adam. Canımı sıkmaya başladı, diye fısıldadı. Duydum. Kulağımın bu kadar iyi duyduğunu bilmiyor ki. Bir gün daha nasılsın baba, diyerek geldiğini hatırlamıyorum. Bayramdan bayrama bir tek. Hepsi öyle. Ezbere söylenmiş birkaç hal hatır. Sonra çekip giderler. Bilirim, o geçirdikleri bir saat bile eziyet gibi gelir onlara. Yaşlı iki kişinin başında beklemek yorar gençleri. Baba, anne de olsa değişmez bu. Hepsi birden gülmeyi kesip odadan çıktılar.

    Hava yağmurlu. Kuşlar ondan yok. Yoksa kesin gelirlerdi. Cennet de gelir yakında zaten. Yoğun bakımdan çıkmış bugün. Çocuklar bir sevinçle söylediler. Dünyalar benim oldu. Yarın yanına gideceğim. Büyük oğlum söz verdi. Götürecek. Şimdiden çok heyecanlıyım. İnsan uzun yıllar birlikte olduğu insanı hastane köşelerinde görünce garip hissediyor. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Bu defa çok daha zor olacak. Küçük kızıma söyledim. Takım elbisemi ütüleyecek. Kravatı da hazır edin. Pırıl pırıl olsun, diye tembihledim. Mendilimi unutmayın. Fötr şapkayı da çıkarın dolaptan. Tek başıma gireceğim odasına. Dimdik. Beni güçlü görsün. O zaman ona da güç gelecek. Biliyorum. Belki cennetimi de alıp çıkarım hastaneden. Kim bilir. Sabah erkenden kalkmam lazım. Gece olsa da uyusam.

    Uyuyamıyorum. Kafamda sürekli Cennet. Onu göreceğim an. Bir aksilik olmasa bari.

    Sabaha karşı uyuyakalmışım. Bebek sesiyle uyanıyorum. Hazırlanmam lazım. Nerede bu takım? İşte orada. Ütüsüz. Fötr de yerinde yok. Daha dün tembihlemiştim halbuki. Kan beynime sıçrıyor. Zehra neredesin? Neden ütülü değil bu takım? Hemen buraya gel. Bütün vücudum titriyor. Bir kez daha bağırıyorum. Kimse gelmiyor. Yatağa oturuyorum. Gözlerim cam kenarına takılıyor. Beyaz bir güvercin. Yalnız. Gözlerini dikmiş. Bana bakıyor. Özür diler gibi bir hali var. Ayağa kalkıyorum. Güvercine doğru yürüyorum. Bir iki adımdan sonra odanın kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Gözleri kıpkırmızı. Ağlıyor. Bana bakıyor. Yutkunduktan sonra konuşacak gibi oluyor. Fırsat vermiyorum. Çık dışarı. Hemen. Kapıyı usulca kapatıp gidiyor.

    Beyaz güvercine bakıyorum. O da bana. Sonra havalanıyor. Kayboluyor. Yatağa uzanıyorum. Bulabildiğim bütün Cennet kokusunu içime çekiyorum.

    Ne kadar uyudum bilmiyorum. Uyandığımda hava pırıl pırıldı. Güneş odanın her yerini beyaza boyamış. Pencere açık. Onlarca güvercin. Önlerindeki yemi yiyor. Yanlarına gidiyorum. Kuğurdamalarını dinliyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Işığı çoğaltan beyaz bir güvercin. Üzerinde cennetim. El sallıyor. Kalbim yerinden çıkacak. Pencereden içeri süzülüyorlar. Cennetim bembeyaz kıyafetiyle sarılıyor bana. Elimi tutuyor. Hadi. Gidiyoruz. Konuşamıyorum. Güvercinin üzerine atlıyoruz. Gökyüzünde süzülmeye başlıyoruz. Gittin diye ne çok korktum biliyor musun Cennet.
  • 80 syf.
    ·2 günde·10/10
    "Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."

    Bu sözün üzerine başka bir şey söylemeye gerek yok desem de KAFKA deyince durup derin bir nefes almak gerekiyormuş bunu anladım.
    Dönüşüm belki de şu zamanlarda özellikle okunması gereken bir kitap. Bireyin, toplum ve hayat karşısında, kendi gözünde ne derece önemli olduğunu ya da aslında bir hiç olduğunu fantastik ama bir o kadar da gerçekçi bir dille anlatmış. Sade, lezzetli, düşündürücü ve bir solukta okunan bir kitap. Kitap bittiğinde hissettiğim şey aslında hepimiz Samsa gibi yaşıyoruz oldu. Zorunluluklar, mecburiyetler, yaşam karşısında bazen bizi öyle bir konuma sokuyor ki tıpkı bizde kahramanımız gibi basit birer böceğe dönüşüyoruz