• Milleti için, İslamiyet için yaşamak, çalışmak istiyordu. Büyük bir nam bırakmak emelinde idi. Bu ümid ateşi, bu iman nuru daima yüreğini, dimağını yakar, geceleri uykusunu kaçırır, gündüzleri elinde kitap, harita, saatlerce çalışır, saatlerce düşünürdü. İslamlar, Türkler, Tatarlar hakkında Fransızcada, Rusçada, Türkçede ne kadar kitaplar yazılmış ise okudu. Tatarların, Türklerin, haata Müslümanların geçmişteki kuvvetlerinin ve bugünkü düşkünlüklerinin sebeplerini öğrendi. Rusya'nın idaresindeki Tatarların milliyetlerini, dinlerini yavaş yavaş unuttuklarını gördü. Kazan'da çalışmanın neticesiz bir gayret olduğunu anladı. Cava'da hükümdar olan amucası Kara Memişoğlu Osman Sultan nisbeten bir cahil olduğundan ikbali tesadüf neticesindeydi. İslam'a, istediği gibi hizmet edemeyecekti. Onunla muhabereye başladı. Amucası Turhan'ı davet etti. Bu davetten bi'l-istifade Avrupa'nın payitahtlarını ve mühim şehirlerini gezdi.

    Buraların müzelerinde, saraylarında, mabedlerinde İslamlara ve Türklere aid tesadüf ettiği levhaları, heykelleri, binaları kalbinde gittikçe alevlenen bir ateşle tetebbu etti:

    Rusların 1293 muharebesinde Kars ve Plevne'den aldıkları topraklarımızdan Petrograd'da "Varşavski Vagzai" demiryolu istasyonu civarında inşa ettikleri kule, daima bir heykel-i kin halinde Turhan'ın karşısına dikilirdi.

    Viyana'da "Stefan Kilisesi'ne" kadar girmiş olan İslam düşmanlığını gösteren ve intikam hissini uyandıran kabartma taş levhaya nefretle baktı. Şehremaneti Müzesi'nde Kara Mustafa Paşa'nın resmini ve bedbaht kumandana nisbet edilen kesik kelleyi ve gömleği gördü. Diğer müzede Bosna Hersek fatihi Kasım Bey'in kılıcını, Sokullu Mehmed Paşa'nın üstünde esma-i Hüsna hakkedilmiş tulgasını, Türk bayraklarını, Siget, Petervaradin, Zanta muharebeleri levhalarını tedkik etti:

    Avusturya'da siyah şarapla şampanyayı karıştırarak "Türk kanı" namı verdikleri içkiyi içenlerin keyfine adavetle baktı.

    Macarların mukaddes addettikleri Sent Etiyen-Sent Evtvan tacının iç tarafında Türk Kralı Geza yazılı olduğunu ve hicretin beşinci asrından beri Şark İmparatorları tarafından dahi Macarların Türk oldukları kabul edildiğine vakıf oldu. Peşte'deki Macar müzesinde, Mohaç muharebesi esnasında Macar kralı Layoş'un vefatını, Belgrad muharasını musavver levhaları, Peşte'deki Körut meydanında ve Zigetvar kasabasındaki Zrinyi namına dikilen heykellerde Osmanlı bayraklarının muhakkar vaziyetini gördü.

    Roma'da Sigistin Kilisesi'nde Ehl-Salip muharebelerini gösterir levhaları adem-i tenezzül ile temaşa etti. Floransa'da Galeri Ofis ve Galeri Pitti'deki padişahlarımızın, serdarlarımızın yirmi kadar tasvirlerini tedkik eyledi. Venedik'te Doj'lar sarayından ve tersane müzesindeki deniz muhabereleremize aid tablolar karşısında saatlerce daldı.

    Paris'te Lüksemburg Müzesi'nde "Şerifin Adaleti" namiyle bir sarıklı herifin dört kadını kestiğini musavver ressam Benjamin Constan'ın levhasını temaşa ederken bu garezkar hayal mukabelesinde titredi: "Envalid" kapısının önündeki Hamid-i Evvel zamanında dökülüp Cezayir'den Fransızların iğtinam eyledikleri topları görmek istemedi. Versailles Müzesi'ndeki Kırım ve Cezayir muharebelerine dair resimler ve eski elçilerimizin Paris'te kabullerine aid levhalar muvacehesinde düşündü.

    Almanya'da Heilbron şehrinde iki buçuk asırdan beri her akşam saat beşte, ahaliyi Türk hücumuna karşı ikaz için kiliselerde çalınan ve "Türk Çanı" denilen çan sadasını dinledi.

    Sekiz yüz sene İslam nurunun parıldadığı İspanya'ya geçti. Endülüs hükümdarı Abdurrahman-ı Evvel tarafından inşa edilen ve bugün kiliseye tahvil edildiği cihetle menendsiz zihniyetlerinin, oymalarının ve nefis hatlı Kur'aniye'nin üstüne badanalar sürülen 1093 mermer sütunlu ve 19 kapılı Kurtuba Camii'nin harabesini ziyaret ve nasılsa mahfuz kalan mihrabının ihtişamı ve ruhaniyeti önünde secde etti.

    İşbiliye'de tahrip edilen Elmansur Camii'nin vahdetten bir nişane gibi kalan minaresine: "Elkazar" yani Elkasar denilen Arap sarayından harem ve elçiler dairelerinin gözler kamaştıran darat ve zarafetine hayran oldu.

    Gırnata'da, Siyera Nevada dağları eteğinde, mütevazi ve sade bir cephe altında, İslam medeniyetinin feyzini, şa'şaasını irade eden lacivertli, kırmızılı ve altın yaldızlı ziynetlerinin, güneşin in'ikasıyle, bir cennet güzelliği halinde parladığı Kaletü'l-hamra veya sadece Elhamra denilen saraya hayran oldu. Dört yüz sene evvel, divanhanelerinde, cihanın en derin alimlerinin, en yüksek şairlerinin, en büyük feylsefoflarının-ki hep Müslim, muvahhid idiler- İslam hükümdarları tarafından ne derece tebcil edildiklerini bir daha yadetti. Sarayın arslanlar, iki hemşire, İbni Saraç, adalet dairelerini ziyaret etti. Arslanlar avlusunda "Elbereke" denilen havuz başında daldı. Bu havuzun etrafından İbni Saraç ailesinden, İspanyolların boğazladıkları otuzaltı kişinin kanlı başlarının bu havuz içine atıldıklarını gözünün önüne getirdi. İslam müsaadekarlığı muvacehesinde Hıristiyan taassubunun ne cehennemi ne çirkinliği olduğunu bir kere daha anladı. Sarayın evvel emirde mermerden zannetiği kabartma ziynetlerinin alçıdan imal edildiğini öğrenince bunların beş buçuk asır beka bulması için, hin-i inşada İslam mimarlarının ne gibi terkiplere müracaat ettiklerinin anlayamadı. Eski müzeyyenatın zarafeti, inceliğiyle, son zamanlarda İspanyollar tarafından yapılan tamiratın kabalığı nazarı dikkatini celbetti. Cihanda güzellikte eşi bulunmayan bu zarafet mihrabının pirinçten kapısının okka ile satıldığını, İbni Saraç dairesinin oymalı ebvabının odun diye yakıldığını ve süslerin kireçle nasıl kıyılmadan badanalandığını Katoliklerin kadir naşinaslığını düşündü ve kan ağladı

    Kastilya Kralı "Zalim" lakabiyle yad olunan "Don Pedro" sarayına davet ettiği Gırnata hakimi "Ebu Said"i üstündeki mücevherlere tamaen şehid eylediğini, bu İslam emirinden çalıp, bir müddet sonra bir İngiliz prensine verdiği yakutla İngiltere kraliçelerinin tacını tezyin etmekte olduğunu öğrendi. Elyevm İngiliz rumuz-i hükum-darisinin bir cüz-ü olan yakutta bir damla İslam kanının parlayan ve titreyen ebedi ye'sini duydu.

    Avrupa'dan sonra Fas'a, Cezayir'e, Tunus'a, Mısır'a gitti. Millet-i galibe tarafından "Boriko" yani eşek sıpası yad olunan bir kısım Arapların zilletini gördü. İskenderiye'den Bombay'a geçti. Hindli ehl-i İslamı tedkik etti. Batavya'ya amcasının yanına vasıl oldu. Onunla günlerce müzakereler etti. Osman Çavuş Sultan vakıa cahil idi. Fakat geçirdiği tecrübeler, sergüzeşstler onu kamil bir insan yapmıştı. Parlak zekası, doğru muhakemesi vardı. Turhan'a:
    -Oğlum, dedi, İslam cemaatleri arasında Türkiye'den başka müstakil hükümet, Türklerden gayri faal bir millet kalmadı. Dinin temeli, İslamın hamisi Türklerdir. İstanbul'a git, yine millettaşlarınla çalış! İstediğin feyzi orada bulursun!

    Amcasıyla dört ay kaldı. Yine Mısır tarikiyle Dersaadet'e gitmeye karar verdi.