• İş!...

    Bir zamanlar onun (Râbia'nın) yolu Hasan'ın (Hasan-ı Basrî'nin) hanesine uğradı. Savmaasının damında bulunan Hasan o kadar çok ağlamıştı ki, akıttığı gözyaşları damın çörteninden aşağıya akmış ve bundan birkaç katre Râbia'nın üzerine düşmüştü. Râbia bu su neyin nesidir, diye araştırdı. Durum malum olunca:
    -Ey Hasan! Sakın bu gözyaşları nefsin bencilliğinden husule gelmiş olmaya. Gözyaşlarını muhafaza et (onları dışa değil, içe akıt). Öyle ki, bu damlalar derûnunda bir derya haline gelsin. Şöyle ki, eğer sen bu umman içinde gönlünü arayacak olursan, onu ancak: "Muktedir hükümdarın nezdinde" (Kamer, 54/55) bulabilesin, dedi. Bu sözler Hasan'ın gayet gücüne gitti ama bir şey de söylemedi. Bir gün Râbia'yı Fırat Nehri kenarında gördü. Hasan seccadesini suyun üzerine attı, geçti üzerine kuruldu ve oradan Râbia'ya:
    -Ey Râbia! Gel de burada iki rekat namaz kılalım, diye hitap etti. Râbia:
    -Üstad! Dünya pazarını uhrevî (ruhanî) olanlara mı arzediyorsun? Bari öyle bir şey yap ki, insanoğlu benzerini yapmaktan aciz kalsın, diye karşılık verdi. Sonra Râbia seccadesini havaya sererek:
    -Ey Hasan! Buraya gel (yukarı makamlara çık). Ta ki, halkın gözünden gizli kalasın (böylece ameline riya bulaşmasın), dedi. Fakat sonra Hasan'ın gönlünü almak için dedi ki:
    -Ey Üstad! Senin yaptığını bir balık yapar, benim yaptığımı ise bir sinek yapar. İş şu iki şeyin de dışında ve ötesindedir.
  • Şeytan dediğimiz mahluğun, nefsin mağlup olduğu çeşitli kötülükleri insan kulağına fısıldayıp yapması için zorladığını düşünürüz değil mi? Hatta daha fenası akıl almaz bir çok fenalıkların, irade dışı diye düşündüğümüz bir çok tavırların, esas sahibinin bu hodbin kafalı şeytan olduğunu söyleriz. Ne acaiptirki hep suç içimizdeki şeytandadır. İşte sevgili arkadaşlar buraya kadar hep düşündüklerimiz. Peki esas olan nedir?

    Burada işin içine İçimizdeki Şeytan kitabı ile Sabahattin Ali giriyor: ilk olarak pek manidar bulduğum bir Macide ile Ömer hikayesi karşınıza çıkacak. Ömer'den önce macidenin çocuk kalbine piyano öğretmeninin ayak basıp iz bırakarak geçip gittiğini görecek fakat aradan geçen onca zaman sonra tekrar hayatlarının bir noktada kesiştiğini göreceksiniz.

    Peki kitabın ismi niçin "İçimizdeki Şeytan" diye soracak olursanız; Macide ile Ömer aşkında geçim sıkıntısı çekerken  bulundukları konumu titreten bir takım fenalıklar olur. Ömer bu sıkıntı  içerisinde tekin olmayan yollara başvurur bundan kaçmaya çalışır. Ve bu ters yollara sebep olanında içindeki şeytan olduğunu düşünür. Bundan sonrası öyle güzel cümlelerle tasvir edilmişki Sabahattin Ali'ye bir kez daha hayran kaldım. Şu aşağıya yazacağım cümleleri kullanarak aslında içimizdekinin şeytan olmadığını söylemiş ve kendi iradi suçlarımızın kabahatini bakın nerede bulmuş:

    Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... içimizde şeytan yok. İçimizde aciz var. Tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçma itiyadı var...
    Hiçbir şey üzerinde düşünmeye hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.

    Işte bu AFORİZMA diyebileceğimiz bir alıntı sevgili dostlarım. 
    Ve Sabahattin Ali'nin çok önemli bir yere ayak bastığınında göstergesi.
    SEVEREK VE BİR İKİ DAKİKA DURUP ALTINI ÇİZEREK OKUYACAĞINIZ BIR KİTAP sevgili Dostlarım...
    Iyi okumalar
  • İnsanların ahlaklarının, huylarının farklı olması, nefsin üç kuvvetinin, şehvani, gazap ve nefs-ı natıka gücünün herkeste farklı özellikte olmasından kaynaklanır.

    Ahlakın özü..

    Şehvani ve gazap gücünün boyun eğdirilmesidir.

    Nefs-i natıkanın alışkanlıklarının ayrıştırılarak bunlardan övgüye değer olanlarla amel edilmesidir.

    Güzel alışkanlıkları edinme ve çirkin alışkanlıklardan uzaklaşmanın aşamalı yolu ise; sözünü ettiğimiz bu iki gücü aşamalı olarak uyumlu hale getirmektir.
  • Soylu atlar üstünde, şekillenmiş âhenkten;

    Dönüyorlar, dış dünya çerçevesi bir cenkten...

    Zaferle döndükleri savaş kolay ve rahat...

    Sordular: «Söyleyiniz, nedir en büyük cihad?»

    Toprağa bağlı cenkler öz gayeye bahane;

    Cihadlardan biri var... Ekber Cihad... Ya o ne?...

    Hikmetli sahabîler düşündü uzun uzun;

    Dediler ki: Cevabı sizdedir sorunuzun!

    Buyruldu: «Tek kişinin teke tek çarpışması...»

    Yakasına nefsinin, dört elle yapışması...

    Yoksa milyonla ferdin milyonla cengi değil!

    Düşmanın kalbindedir; eğil, nefsine eğil!

    Gör ki, bütün iş, nefsin hisarına girmekte,

    Allah nuruna engel, duvarı devirmekte...

    Nefs, yol vermez bir kale, düşürülmez bir bölge,

    Üstüne kum döktükçe hep üste çıkan gölge...

    Bin pençeli bir şahin, yüz başlı bir atmaca;

    Korkunç bir oyunu var: Ruhla köşe kapmaca...

    Dış cenk... Şehid... Ölüp de ölmeyenler çevresi...

    İç cenk... Veli... Ölmeden ölenlerin töresi...

    Peygamberlik ilminin yolu bâtın demişler;

    Sırrı O’nda, insanın, kâinatın demişler.

    Soylu atlar üstünde, yağız, kır, beyaz, doru;

    Dönüyorlar, asgardan Ekber Cihada doğru...
  • Ey insan! Bilmelisin ki, kötülüğü ısrarla emreden nefis,. sana iblis'ten daha düşmandır. Şeytan, ancak nefsin heva ve azgın istekleri yolu ile senin üzerinde baskı kurabilir. Nefsin seni aşırı emellerle ve dayanaksız kuruntularla aldatmasın.
  • *Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (ö. 1469), Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.

    Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi Abdullah olup, babasınınki Eşref'dir. Babasının ismi ile şöhret buldu. Babası, Mısır'dan İznik'e göç etti. Eşrefoğlu Rûmî İznik'te doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1484 (H. 889)'da İznik'te vefât etti. Türbesi İznik'tedir. Eşrefzâde-i Rûmî diye de bilinir.

    Babasının terbiyesi altında büyüyen Eşrefoğlu Rûmî, önce İznik'te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders aldı. Zamânın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa'ya giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed'in medresesine girdi. Burada tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sâhibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan mezun olunca, Bursa'da müderrislik yapan hocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesinde bir müddet ders veren Eşrefoğlu Rûmî bir sabah vakti medrese civârında dolaşırken, zamânın velîlerinden olan Ebdal Mehmed'e rastladı. Kalbinden; "Tasavvuf yolundan bana nasîb var ise bâzı alâmetler görünsün." diye geçirerek ona yaklaştı. Ebdal Mehmed kendisine bakarak; "Ey medreseli! Bize köfteli çorba getir." dedi. Bu söz üzerine çarşıya gidip, köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eli boş dönmemek için köftesiz çorba aldı. Ebdal Mehmed'e gelirken yoldaki çamurdan bir parça alarak, birkaç yuvarlak köfte hâline getirip, çorbanın içine attı. Ebdal Mehmed çorbayı karıştırıp köfte bulamayınca Eşrefzâde'ye; "Hani bunun köftesi?" diye sordu. Daha sonra çorbayı iyice karıştırdı ve Eşrefoğlu'na uzatarak; "Ye bunu!" dedi. Eşrefoğlu büyük bir teslimiyet ile tereddüd etmeden çorbayı yedi. Çorbanın içine atılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun üzerine o zât; "Ya sen olmayıp da kim olsa gerek." şeklinde bir söz söyleyip oradan uzaklaştı. Eşrefoğlu bu sözlerden bir mânâ çıkaramamasına rağmen, tasavvuf yoluna girmesi hususunda bir işâret olduğuna inandı.

    Nefsini terbiye etmek, kalp aynasını cilâlamak için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa'da bulunan Emîr Sultan'ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah'ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara'daki Hacı Bayrâm-ı Velî'ye gönderdi. Sonra, Ankara'ya gidip, yeni hocasına tam teslim oldu.

    Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri, Abdullah'daki kâbiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu halde, hocasının emîrlerine "Bâşüstüne" diyerek sarıldı. Kendisine verilen helâ temizleme vazîfesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye devâm etti. Hocası Hacı Bayrâm-ı Velî'ye on bir sene hizmet etmekle şereflendi. Bu kadar zaman zarfında hocasının; "Üstâdın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır." sözü üzerine, yanında bir kelime bile konuşmadı. Sadece sorulan suâllere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat ederdi. Eşrefoğlu Abdullah, on bir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç şikâyette bulunmadı. Bu sabrı ve hocasına karşı muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayrâm-ı Velî kızı Hayrünnisâ'yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devâm eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak Allahü teâlânın emîr ve yasaklarını bildirmek üzere İznik'e gitti. Orada kendi iç âlemiyle başbaşa kaldı. Hocasından ayrılığı onu yaktı, hasretine fazla dayanamadı ve tekrar Ankara'ya döndü. Hacı Bayrâm-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik'e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara'ya gelmesini emretti. İznik'e gidip geldikten sonra, hocasının; "Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî'nin huzûruna gidip, Kâdirî yolunu öğreniniz." buyurdu. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızı Züleyhâ'yı bir merkebe bindirerek, Hacı Bayrâm-ı Velî ile vedâlaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama'ya yeni hocasının huzûruna vardı.

    O gün hacdan dönen Hüseyin Hamevî, ilâhî bir ilhâm ile Eşrefzâde'nin gelmekte olduğunu anlayarak, talebelerine; "Bugün Anadolu'dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız." buyurdu. Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı elbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî yanlarından geçtiği halde, hocalarının söylediği zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhın kapısına varan Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından îtibârla içeri alındı. Hanımı ve çocuğu ise Hüseyin Hamevî'nin hanımı tarafından kendilerine ayrılan odaya götürüldü.

    Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama'da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah'a ziyâde teveccühlerde bulundu. Bir gün bir hizmetçi hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu'nu hareketsiz görünce, öldü zannedip, telaşlandı ve durumu hocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir halde görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezzetinden ayırdıklarında; "Sultanım bize kıydınız." diyerek gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihânı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî'nin halîfesi olarak Anadolu'da Kâdirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi.

    "Halk senin zâhirine de bakar. Onun için kıyâfetini biraz düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy." buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek; "Hocamın verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa gerektir." dedi.

    Hocasının emri üzerine yola çıkmak üzere hazırlık yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî'nin eski talebeleri aralarında; "Biz bu kadar zamandan beri hocamızın hizmetindeyiz. Bize himmet verilmedi. Bu Rûmî denilen ve Anadolu'dan gelen kimseye kırk günde hem himmet, hem de icâzet verildi. Bu nasıl iştir?" diye konuşuyorlardı. Hüseyin Hamevî, Allahü teâlânın izniyle bu duruma vâkıf oldu. Talebelerini toplayıp bir konuşma sırasında; "Yâ Rûmî! Bu kadar misâfirimiz oldun. Sana bir ziyâfet veremedik. Bir ziyâfette bulunalım. İnşâallah ondan sonra gidersin." dedi. Yemekler hazırlanıp, talebeleri ile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin Hamevî suyu bulunmayan bir yerde oturulmasını emretti. Talebeleri; "Sultanım, burada su yoktur, namaz zamânı abdest almak îcâb ettiğinde sıkıntı çekeriz." demelerine rağmen Hüseyin Hamevî oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emri üzerine oturdular. Namaz vakti girince abdest almak îcâb etti. Hüseyin Hamevî, Eşrefoğlu hâriç bütün talebelerine su aramalarını söyledi. Talebelerin; "Sultanım burada su yoktur." demelerine rağmen; "Hele siz bir arayın belki vardır." buyurdu. Talebeler aramalarına rağmen bulamadılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî; "Rûmî! Gerçi sen misâfirsin. Misâfire hizmet ettirmek doğru değildir. Bir de sen ara. Belki su bulursun." deyince, Eşrefoğlu; "Emriniz başım üstüne." diyerek hemen aramaya başladı. Bir ağacın yanına gidip, teyemmüm etti ve secdeye varıp Allahü teâlâya şöyle yalvardı: "Yâ Rabbî! Hocam su istiyor. Lutfet, su ihsân eyle." Daha sonra başını secdeden kaldırdı. Secde ettiği yerden bir pınarın kaynadığını gördü. Hemen tası doldurup hocasına götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; "Su olmadığını iddiâ ediyordunuz. Bakın Rûmî nasıl bulmuş!" dedi. Talebeler hemen suyun bulunduğu yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya başladığını görünce, hocalarının Eşrefoğlu'na himmet etmesinin sebebini anladılar.

    Hüseyin Hamevî, Abdullah'ı Anadolu'ya uğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; "Abdullah-ı Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi çekip sînesine aldı." buyurdu. Çocukları ile birlikte Ankara'ya giden Abdullah-ı Rûmî, kayınpederi Hacı Bayrâm-ı Velî'nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik'e gitti.

    İznik'te önceleri münzevî, yalnız bir hayat yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç hoşlanmazdı. Kimsenin dikkatini çekmeden fakirâne bir hayat yaşadı ve insanlardan uzak kalmaya çalıştı. İznik'e Hama'dan bir zâtın gelmesi ile durum değişti. O zât herkese Eşrefoğlu'nun menkıbelerini anlatmaya başlayınca, İznik halkı kendisine hürmet ve îtibâr göstermeye başladı. Bundan rahatsız olan Eşrefoğlu Rûmî dağlara çekildi, tekrar uzlet hayâtına başladı. Dağlarda dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu sanarak yakaladı. Gâyesi onu teslim edip mükâfât almaktı. Fakat onun şöhretini duyan köylünün annesi, kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve annesi de Eşrefoğlu'na talebe oldu. Bunun üzerine İznik'e dönen Eşrefoğlu asıl vazîfesi olan insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk talebesi olan ve kendisini yakalayan köylü onun için Pınarbaşı denilen yerde bir dergâh yaptırdı. Eşrefoğlu Rûmî burada talebelerine ders vermeye, Kâdirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmaya, gurur, kibir, ucb gibi kalp hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösterdi.

    Bir gece Eşrefoğlu Rûmî dergâhında ibâdet ediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan şöyle bir hitap duyuldu: "Ey kul!Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana helâl kıldım." Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni ile sesin sâhibi olan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; "Yâ şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet vermiştir. Sen ise beni öldürmek istiyorsun." deyince, Eşrefoğlu; "Ey mel'ûn! Sen benim talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına kasdetmeyeceğine dâir söz verirsen, salarım." dedi. Şeytan da; "Onların îmânlarına kasdetmeyeceğime söz veriyorum." dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmî; "Ey mel'ûn! Allahü teâlâ ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olan ahdine mi vefâ edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma." dedi ve saldı. Talebeleri; "Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?" diye sorunca; "Bütün haramları sana helâl kıldım, deyince anladım. Çünkü Allahü teâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir. Kıyâmete kadar bâkidir." buyurdu.

    Eşrefoğlu'nun gayretli çalışmaları ve büyüklüğü çevreden işitilmeye başlandı. Bursa'dan, İstanbul'dan ve diğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek isteyenler çoğaldı. Hattâ Sadrâzam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmak isteğinde bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-ı Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahîm-i Tırsî'yi yerine halîfe, vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile nikahladı. Abdürrahîm-i Tırsî, hocası ve kayınpederi Abdullah-ı Rûmî'ye çok bağlı idi.

    Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul'u fethinden önce Müzekkin-Nüfûs isimli bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak Tarîkatnâme, Delâlil-ün-Nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-Cenân, Tâcnâme, Esrâr-ut-Tâlibîn gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzel şiirler, kasîdeler bulunmaktadır. Yûnus Emre'nin şiirleri tipinde şiirler söylemiştir. Şiirlerinde, "Eşrefoğlu Rûmî" mahlasını kullanan Abdullah-ı Rûmî daha çok öğüt tarafındadır. Halk arasında en çok söylenen ve en meşhur şiiri tövbeye geldir.

    Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde Ebülleys-i Semerkandî'den naklen şöyle anlattı:

    Bir târihte Bağdât'ta, zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.
    Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakîrin de hacca gittiğini görünce;
    "Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bâri cebinde birkaç bin altının var mıdır?" diye alay etti.
    Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;
    "Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O'nun verdiklerini yiyoruz." diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve;
    "Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?" diye sormaktan kendini alamadı.
    Fakîr de;
    "Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum." dedi.
    Zengin;
    "Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi?" diye sordu.
    Fakîr; "Bu ne berâtıdır ki?" dedi.
    Zengin;
    "Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem'den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir." diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri aldattı.
    Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmaya başladı:
    "Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî bir pâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem'den âzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?" deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimse gelip;
    "Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!" diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakîre alayla;
    "Cehennem'den âzâd olma berâtını alabildin mi?" diye sordular.
    Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;
    "İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!" diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem'den âzâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; "Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam" diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.
    Fakîr;
    "Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim." dedi.
    Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; "Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti." dediler.
    Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve;
    "O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım." dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. "Kabrine gidip bakayım. Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir." dedi.
    Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda;
    "Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!" diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.
    Fakîr;
    "Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun." deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu."

    TESBİH EDEN MENEKŞELER

    Vakit ilk bahar olduğu için çiçekler yeni açmıştı. Abdest alıp namaz kıldıktan bir süre sonra Hüseyin Hamevî talebelerine; "Biraz menekşe toplayıp, getirin." buyurdu. Talebelerin herbiri bir tarafa dağıldı. Demet demet menekşe toplayıp, hocalarına getirdiler, Eşrefoğlu ise hocasının huzûruna elindeki bir menekşe ile vardı. Hüseyin Hamevî; "Rûmî, misâfir olduğun için menekşenin yerini bulamadın herhalde." deyince, o; "Sultanım hangi menekşeyi koparmak istedimse; "Allah rızâsı için beni koparma, zikir ve ibâdetimden ayırma." diye söyledi. Ben de dolaştım. Bir yerde ibâdeti bitmiş bir menekşe gördüm. Onu koparıp getirdim." dedi. Bu sözleri işiten diğer talebeler onun üstünlüğünü bir kere daha anlamış oldular ve düşüncelerinden tövbe ettiler.

    TÖVBEYE GEL
    1
    Ey hevâsına tapan,
    Tövbeye gel, tövbeye,
    Hakka tap, Haktan utan,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    2
    Nice nefse uyasın,
    Nice dünyâ kovasın,
    Vakt ola usanasın,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    3
    Nice beslersin teni,
    Yılan çıyan yer anı,
    Ko teni, besle cânı,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    4
    Sen dünyâ-perest oldun,
    Nefsin ile dost oldun,
    Sanma dirisin, öldün,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    5
    Sen teni, sandın seni,
    Bilmedin senden teni,
    Odlara yaktın cânı,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    6
    Gör bu müvekkelleri,
    Yazarlar hayrı, şerri,
    Günâhtan gel sen beri,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    7
    Ey miskin Âdemoğlu,
    Usan tutma âlemi,
    Esmeden ölüm yeli,
    Tövbeye gel, tövbeye
    8
    Ölüm gelecek nâçar,
    Dilin tadını şeşer,
    Erken işini başar,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    9
    Göçer bu dünyâ kalmaz.
    Ömür pâyidâr olmaz,
    Son pişman, assı kılmaz
    Tövbeye gel, tövbeye.
    10
    Tövbe suyuyla arın,
    Deme gel bugün yârın,
    Göresin Hak dîdârın,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    11
    Eşrefoğlu Rûmî sen,
    Tövbe kıl erken uyan,
    Olma yolunda yayan,
    Tövbeye gel, tövbeye.

    DÜNYÂ DEDİKLERİ

    Eşrefzâde Rûmî bir vâzında şöyle buyurdu: Ey müslümanlar! Dünyâ dedikleri bir hiçten ibârettir. Hiç olduğu şuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir. Hiç olan dünyâya gönül veren, yolunda ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibâret kalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan âriftir.

    Azîzim! Sen o sultanları gözünün önüne getir ki, onlar dünyâya geldiler. Lâkin dünyâya îtibâr etmediler. Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık toplamaya çalışmadılar. Âhiret amelleriyle meşgûl oldular. Onlar, bu dünyânın âhiret yolunun üzerinde bir yol uğrağı olduğunu anladılar. Buna aldanmak olur mu? Yol tedârikinde bulunup kâfileden ayrılmadılar. Bu dünyâya gönül verip aldanmadılar.

    Azîz kardeşim! Temiz ve pak erler ile aziz canları gör. Onlar bu dünyâya aldanmadılar. Allahü teâlâ kendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler. Kendi nefislerine vermeyip fakirlere dağıttılar. Açları doyurup, çıplakları giydirdiler. Muhtaçları arayıp buldular. Kapılarına gelenleri mahrum etmediler. Darda kalanların gönüllerini ferahlattılar, işlerini gördüler. Şu hadîs-i şerîfi kendilerine düstûr edindiler: "Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allahü teâlâ da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında Allahü teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır."

    Akıllılar bu dünyâda şu üç şey ile meşgul olurlar. Böylece onlar herkesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1) Dünyâ seni terk etmeden sen dünyâyı terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3) Rabbinle buluşmadan, Rabbin senden râzı olsun. Bunlara riâyet eden kimse, Allahü teâlâ ile görüşüp kabrine öyle gider.

    1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.17
    2) Müzekkin Nüfûs
    3) Menâkıb-il-Eşrefiye
    4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1074
    5) Tâc-üt-Tevârih; c.5, s.179
    6) Güldeste-i Riyâz-i İrfan; s.180, 182, 317
    7) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.98
    8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.374

    Eşɾefoğlu eseɾleɾinde genelde yalın biɾ Tüɾkçeyi teɾcih etse de az da olsa Aɾaρça ve Faɾsça sözcükleɾ de kullanıɾ. Eseɾleɾinde tasavvufi etki ɾahatlıkla göɾülebiliɾ. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifleɾ ve kuɾgusal unsuɾlaɾ da tasavvufi imgeleɾdiɾ. Bunun dışında eseɾleɾi genel dini öğütleɾ de içeɾiɾ. Heɾ ne kadaɾ teknik bakımdan çok büyük başaɾı gösteɾmese de, Tüɾk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimleɾindendiɾ.

    Eşɾefoğlu'nun en önemli eseɾi Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhuɾ biɾ eseɾi de bulunuɾ. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatleɾ içeɾen biɾ eseɾdiɾ. Bunlaɾ dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalaɾ halinde olan çeşitli eseɾleɾi vaɾdıɾ: Taɾîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbɾetnâme, Mâziɾetnâme, Hayɾetnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esɾaɾüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme.
  • Gündüzleri Ölüdür İnsan,Gece Olunca Dirilir...Uyandırır Onu Bir Keramet...

    Gündüzleri Kördür Göremez Gözleri...Gece Olunca Görür ; Açar O Gözleri Keramet...

    Soluksuz Gezer Sabahtan Geceye...Gece Olunca Ab-ı Nefes Verir Boğulmaktan Kurtarır Onu Keramet...

    Gün Işığında Durur İnsan,Bir Adım Bile Atamaz...Gece Olunca Ayağa Kaldırır,Yürütür Onu Keramet...


    Suskundur,Dili Lal Olur Konuşamaz Gündüz Vakti...Gece Olunca Çözer Dilinin Bağını,Konuşturur Onu Keramet...


    Gündüzleri Beşerdir Hak Bilmez Hakikat Bilmez...Gece Olunca Hakikate Erer,Verilir Ona Bir Keramet...


    Vakit Geldi...Şimdi Kerametin Vaktidir...Hayalini Serbest Bırak...Bu Gece Sana Bir Keramet Verildi...
    İster Sessiz Oku Sana Verileni,İster Huzur Veren Bir Ney Sesiyle Oku...

    Bu Gece Bir Sırrı Daha İfşa Etmenin Vaktidir...Sıra Sıra Dizilmiş İnci Tanelerinden Birini Daha Tesbih Misali Çekeceksin...
    Bu Gece'nin Kıymetini Anlayacaksın...Öyle Derun-i Bir Sırra Dalacaksın Ki...Aşk İle Öyle Hallere Gireceksin Ki,Huzur İle Gözlerinden Yaşlar Süzeceksin...

    Gündüzleri Aklında Kalacak,Geceler Boyu Düşüneceksin Bu Geceyi...
    Tekrar Tekrar Gelip Okuyacaksın...Ama Bu Gecenin Sana Verdiği Huzuru Asla Bulamayacaksın...

    Kimseler Anlamayacak Seni...Hallerin Değişecek...Gündüzleri Yüzün İnsanların Yanında Güleç Görünecek,Bir Başına Kaldığın Vakit İçinin Hüznü Yüzüne Yansıyacak...

    İçinde Yangınlar Olacak...Yanmaya Başlayacaksın...İçten İçe Yanacaksın...Ne Bir Kimseye Anlata Bileceksin Nede Düşüncelerinden Sile Bileceksin...Öyle Bir Hale Geleceksin Ki,Anlatsan Kimseler İnanmayacak ; Delirdiğini Düşünecek Seni Tanıyan Herkes...

    Her Şeyini Paylaştığın En Sadık Arkadaşın Bile Abarttığını Sanarak İlgilenmeyecek...Önemsemeyecek...Ama Sen Buda Biliniyormuş Diyeceksin...Seni Anlamalarını Bekleme Kimselerden...Bunları Yaşadın...Seni Duymaz,Görmez,Anlamazlar Gündüz Anlattığın Ölü İnsanlar...

    İşte Ozaman Fark Edeceksin...Yürüyen Ölü Beden Yığınları İçinde Bir Tek Canlının Sen Olduğunu Anlayacaksın...

    Bu Gece Senindir...Açılmıştır Artık Tüm Algıların...Sen Seni Göreceksin,İçinde Gizlediğin Ve Kimselere Anlatmadığın En Derinlerinde Gizlediğin Seni...

    Belki Şaşıracaksın..."Bunu Ben Bir Tek Rabbime Söyledim " Diyeceksin...
    Nasıl Olduğuna HAYRETLE ŞAŞIRACAKSIN...

    Tekrar Bakacaksın...Dayanamayacak Son Bir Şeyler Söylemek İçin Geri Geleceksin...

    Her Gece Yatağında Uyumaya Çalışırken,Binlerce Karışık Düşünceler Geçerken Aklından...Bu Geceden Sonra Hepsi Silinecek Ve Aklın Sadece Bu Gece Yaşadıklarına Takılacak...Bu Defa Seni Uyutmayan Bu Gecenin İzleri Kalacak Aklında... Yatağa Uyumak İçin Girdiğin Her Gece Aklına Gelecek...
    İster Korkudan Dolayı Git,İster Sevgiden Yada Öfkeden...
    Kalbin Sorularla Dolu Aklın İse Düşünemeyecek...

    Bir Eksiklik Hissine Kapılmış Kalbin...İçinde Bir Burukluk Var...Sanki Bir Yanın Eksikmiş Gibisin...Bazı Anlara Kızgın,Bazı Anlara Çaresiz Ama En Fazla Olanı İse Çekinerek Veya Bir Umutla Söylediğin Keşkelerin...

    Olmasını Aklından Geçirdiğin Ama Dualarına Bile Eklemeye Çekindiğin Arzu Halin Var...

    Doğru Olduğuna İnanmaya Çalışarak,Kendini Zorlasan'da Buna İkna Etmek İstesende Yapamıyorsun...Verdiğin Kararın Doğruluğunu Sorguluyorsun...Senin Elinde Değil Kalbin Sorgulatıyor Sana...

    Bu Defa Aklın Giriyor Devreye...Seni Rahatlatacak Sözler Söylüyor...Onu Dinliyorsun,İkna Olmak İçin Değil,Biraz Olsun Rahatlamak Başka Şeyler Düşünerek Unutmak İçin...

    Kalbini Dinlemeye Başladığın Vakit Dayanamıyorsun....Çünkü Biliyorsun Kalbe İlhamın Geldiği Yerin Yalan Olmadığını...

    Bu Zamana Kadar Kalbini Dinlemeyerek Yaptığın Hataları Biliyorsun...Vicdanın Kalpte Olduğunu Bildiğin İçin Pişmanlıkların Ve Keşkelerin Acıtıyor Kalbini...

    Kalbin'in Huzur Bulduğu Yeri Biliyorsun,Ama Aklına Mantıklı Sözler Söyleyenlere Aldanıyorsun, Kalbine Gelen İlhamı İnkar Ediyorsun...

    Ve Sen Bunun Farkındasın...Kalbine Gelen İlhamı Reddetmek Seni Huzura Hasret Bırakıyor...İçin Daralıyor Ama Sen Bunu Kendi Nefsin zannedecek'sin...

    Yaptığın Her Şey Alışkanlık Haline Gelecek...Huzur İle Yapamayacaksın...


    Şarkılarda,Türkülerde Veya İlahilerde Arayacaksın Huzuru...Belkide Kalbinin En Rahatladığı An Olan Bir Seccade Üzerinde...



    Ne Yaparsan Yap,Nefsin Ve Başkalarını Dinlemenin Verdiği Huzursuzluk,Seni Üzmeye Devam Edecek ; İnkar Ettiğin O İlahi İlham...


    Sonra Çare Arayacaksın...Belki Bir Mucize Belkide Bir Keramet...Bu Zamana Kadar Öğrendiklerinle Coşup Bulacaksın Ama O Öğrendiklerinle Akıl Yürüterek Kaybedeceksin...

    İlahi Yazgının Ve Karşına Çıkartılan Tevafukun Öğrendiğin Öğretilerle Zıt Düşmesi,Seni Kaybetmeye Mahkum Edecek....

    İşte O zaman İlahi Yazgıya Değil,Başkalarının Ve Nefsinin İstediğine Uymuş Olacaksın...Huzur Veren Ne Varsa Hepsi Huzurunu Alıp Gidecek...Alışkanlık Hali Olan İlletin Kucağında Uyuyacaksın Ve Öylesine Yaşayacaksın...


    Aradan Biraz Zaman Geçecek...Kalbin Üzgün Üzgün Dolaşacak Seninle Beraber Bedeninin İçinde....

    Gündüz İşe Yahut Okula Veya Dini Sohbet Dinlemeye Gittiğin Yerde...Kulağın Gözün Dinleyecek Konuşan Kişiyi...Kalbin İse Sessizliğe Vererek Kendini,Hiç Bir Tadı Alamayacak...

    Allah'tan Bir İnayet Dileyeceksin...Duaların İle Huzuru Dileneceksin...Haline Acıyıp Seni Kurtarmasını Dileyeceksin...Rahmetine Sığınacaksın....
    Ve Allah Sana Bir Lütuf İhsan Edecek..


    Hiç Ummadığın Bir Gecede...İlahi Bir Rahmet Meltemi Esecek Gönlüne...
    Yahut İlahi Bir Rüya İle Geleceksin Kendine....

    Senin Halini Sana Okutacak Sonra...İşte O Zaman Göz Yaşların Akıp Sel Olacak...Rabbinin Sana Verdiği Değeri Ve Sevgiyi Meçhul Bir Kulun Yazısından Okutunca İdrak Edeceksin...İşte O Zaman Anlayacaksın Bu Geceyi...


    Bu Defa Hiç Durmadan Koşarak Geleceksin;Huzura Veda Ettiğin Yere...
    Bir Umutla Bakacak,Arayacaksın...O Huzur Hala Duruyor'mu Diye....
    Belki Bulmayacağının Korkusu Olacak İçinde...
    Ama O Hala Orada...Adeta Eyyub-i Sabır İle Boynu Bükük Seni Beklediğini Göreceksin...

    Mahcubiyetle Varacaksın Yanına...Belkide Boynunu Bükerek Çekineceksin...
    Ama Sakın Üzülme...Çünkü Senin Geldiğini Gördüğü Vakit,Nurdan Nura Boyanarak Parlayacaktır...


    İşte O zaman Yaşadığını,Nefes Aldığını Anlayacaksın...Seni Anlamayan Ölü Yığınların İçinden Çıkıp Gelmenin Vermiş Olduğu Huzuru,Suya Hasret Oruçlu Misali KanaKana İçeceksin...


    Korkularından Arınmışsındır Artık...İlahi Yazgıdan Kaçmanın Bir Yolu Olmadığını Görüp Teslim Olursun...

    Ve Birde Bakmışsın Ki Bunca Yaşadıklarının Hepsi Birer "Keramet"


    "ALLAH DİLEDİĞİ KADARINI MEÇHUL BİR KULUNA İLHAM EDER KONUŞTURUR...SENİN HALİNİ,KALBİNDE SAKLADIKLARINI,İLHAM VERDİĞİ BİRİ İLE DUYURUR SANA !!!..."


    Söz İle Cümle Aleme Konuşturur Onu...Her Bir Kula Ayrı Ayrı Hisse Verir Allah...Gözünle Sana Gizliden Gizliye Baktırır...Kılıktan Kılağa Girmeye Niyetlensende Baktırır...

    Günler Aylar Hatta Aradan Yıllar Geçse Bile...İşte O Zaman Anlarsın Ki Bu Bir Keramet...



    Aşkın Boynuna Taktığı Mahkum Zinciri İle Çekecek Seni Kendine...

    Aşkın Acısını Tattıracaktır Sana...Muhabbeti İse Baldan Ziyade...

    İşte O zaman Hiç Kimseye Söylemediğini Bir Tek Sana Diyecektir...

    Muhabbet-i Aşk İle....

    Emrah YIldırım
    @MenDehliZeman