• Naklederler ki, bir adı büyük, kendi küçük bir gencin yolu onun (Şeyh Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın) meclisine düşmüştü. Sözlerini işitince bu meselenin derdi eteğine yapıştı. Tevbe edip elindeki altınlarını, gümüşlerini ve sahip olduğu bütün serveti şeyhin yoluna koydu. Şeyh de aynı gün bunların hepsini dervişlere harcadı, ertesi gün için hiçbir şey kalmadı. Sonra gence, “Oruca, zikre devam! Geceleri de hep namaz,” diye emretti. Bir yıl hela temizleme ve kerpiç kesme, diğer yıl hamamda külhancılık ve dervişlerin hizmetinde bulunma, üçüncü yıl kapıcılık yapma işiyle görevlendirildi. Halk onun zembilini doldurmaya büyük bir rağbet gösteriyorlardı. Zira inanılan birisi haline gelmişti. Bundan sonra halkın gözünden düştü, hor görüldü, kimse bir şey vermedi. Şeyh de müritlerine ona yüz vermeyin, yanınızdan kovun, kötü muamele edin, onunla oturup kalkmayın diye tembihlemişti. Genç çevresinden hep eza ve cefa görüyordu. Ama şeyhin ona karşı tavrı iyiydi. Ancak bir süre sonra şeyh de ona karşı kötü davranmaya, herkesin yanında sert konuşmaya, azarlamaya ve yanından kovmaya başladı. Durum bu şekilde sürüp gitti. Derken tesadüfen öyle oldu ki, peşpeşe üç gün kapı kapı dinlendiği halde bir kuru üzüm tanesi bile vermemişlerdi. Bu üç gün içinde hiçbir şey yememiş ve orucunu açmamıştı. Zira şeyh hangâhtan ona bir şey verilmemesini tembih etmişti. Dördüncü hangâhta semâ vardı, nefis yemekler hazırlanmıştı. Şeyh hizmetkârına, ona hiçbir şey vermeyin diye tembihlemiş, ayrıca dervişlere de, “O gelirse içeriye girmesine yol vermeyiniz.” demişti. Sonra bu genç elinde boş bir zembil olduğu halde mahcup bir tavırla kapıdan içeri giriverdi. Üç günden beri aç kaldığından bitkin düşmüştü, kendini mutfağa attı, ama yol vermediler. Sofra kurulunca da sofrada yer ayırmadılar, ayakta kaldı. Şeyh de, sohbetindekiler de yüzüne bakmıyorlardı. Yemek yenince şeyhin gözü ona ilişti ve, “Ey melun! Rezil, bedbaht herif, niçin bir iş tutmuyorsun?” dedi. Bunun üzerine bitkinliğine ve açlığına ek olarak genci tutup bir de dövdüler ve kapı dışarı attılar. Hangâhın kapısını yüzüne kapattılar. Genç halktan tamamıyla ümit kesmişti, mal ve itibar gitmiş, kimseye yaranamamış, dünya elden çıkmış, ama din de ele geçmemişti. Binbir güçlük, yoksulluk ve meşakkatle harap bir mescide vardı, yüzünü toprağa koyup, “Rabbim! Nasıl kovulduğumu, hiç kimsenin beni kabul etmediğini, seninki dışında çalacak bir kapımın bulunmadığını ve senin dışında sığınacağım bir kimsenin kalmadığını biliyor ve görüyorsun!” diye içini döktü ve buna benzer sözler söyleyip sızlandı durdu, mescidin zeminini kanlı gözyaşlarıyla suladı. Tam bu sırada aniden ona o (manevi ve ulvi) hal indi, aradığı devlet yüz gösterdi, mest olup istiğrak haline girdi. Şeyh hangâhta müritlerine, “ Haydi, gidiyoruz, mumu (yakıp) kaldırınız,” dedi. Şeyh ve dostları yola düşüp mescide vardılar. Yüzünü toprağa koymuş olan gencin gözlerinden yağmur gibi yaş aktığını gördüler. Genç şeyhi ve müritleri görünce, “Ey şeyh! Başıma getirdiğin bu karışıklık ne böyle? Halimi nasıl bu şekilde darmadağınık ettin?” dedi. Şeyh, “Bu manevi ziyafetten senin tek başına yemen mi gerekiyor? Her ne bulduysan biz onda ortağız,” dedi. Genç, “Ey şeyh! Bana yaptığın bütün o cefaları şimdi hatırlıyor musun?” dedi. Şeyh dedi ki: “Yavrum! Sen bütün halktan ümidi ve ilgiyi kesmemiştin, seninle Hudâ arasındaki perde Ebû Said’dir. Sende bu bir tek puttan başkasından eser kalmamıştı. Bu perde de ancak bu şekilde senden kalkabilirdi. Nefsin bu biçimde kırılabilirdi. Haydi, kalk ayağa, mübarek olsun!”
  • Merhaba arkadaşlar, bugün sizlerle çok zorlanarak yazdığım bir incelemeyi paylaşacağım. Sabırla okuyanlara şimdiden şükranlarımı sunuyorum. Zorlanma sebebimden başlayarak incelemeye giriş yapayım.

    Kitabı bir kaç yıl evvel Türkçe çevirisinden okumuştum ve çok beğenmiştim. Önüme bir değil, bir çok yol sunarak kendime ayrı bir yol çizmem konusunda yardımcı olmuştu. Ancak bu sefer elime Arapçası geçti, tekrardan okuma fırsatı buldum. Arapçasından ya da kendi çevirilerimden alıntılar paylaşmak istemediğim için incelememde sıkça alıntıya yer vereceğim. Umarım sıkmam.

    Öncelikle kitabın başlığı hakkında ufak bir açıklama yapayım. 'El-munkîz Mined Dalal' Delâletten Hidayete anlamına geliyor. (Delaletten Çıkış Yolu diye de çevrilebilir.) Yani İmam Gazalî'ye göre kişinin taklîdi imana mensup olduğu hayat dönemleri 'delalet', tahkîkî imana ulaşıp kendi doğrularını oluşturduğu dönem ise 'hidayet' olarak adlandırılıyor.

    Kitabın içeriğine ve yazılış amacına gelecek olursak, kitapta ki tarife göre (ki bu tarife ben de katılıyorum o yüzden aynen aktaracağım), İmam Gazalî'nin derin şüphelerinin ve fikri bunalımların eşlik ettiği, gerçeği arama serüvenini özetlediği otobiyografik bir eser niteliğinde. Yani inançlarını sorgulamaya başlayan, "neden Allah'a inanıyorum, neden namaz kılıyorum, neden ibadet ediyorum, neden büyüklerimden gördüğüm bu dine mensubum, doğru bildiklerim ne kadar doğru?" diye düşünmeye başlayan İmam Gazalî birden kendini uzun süren bir sorgu yolculuğunun içinde buluyor. Çeşitli duraklarda ulaştığı sonuçları bizlerle paylaşıyor. Ben de incelememde elimden geldiği kadar bu sonuçlara kısa kısa yer vermeye çalışacağım.

    Gazalî'ye göre;
    İnsanların farklı din ve mezheplere ayrılması; din alimlerinin, anlayış ve yöntemleri, birbirinden değişik birçok fırkalara ayrılarak çeşitli mezhepler meydana getirmeleri, içinde pek çok insanın boğulduğu derin bir okyanustur. Her fırka kurtuluşun sadece kendisi olduğunu iddia etmektedir. Fakat hangisi doğru bilgiye sahip? İşte tam da bu sorunun cevabını aramak için İmam Gazalî derin bir okyanusa dalıyor.

    Öncelikle duyular ile edindiği bilgilerin doğruluğunu sorguluyor. Fakat, uyurken gördüğü rüyaların ne kadar gerçekçi olduğunu, uyandığında ise gerçek olmadığını anladığı için duyuların onu mutlak doğruya götürmeyeceğine inanıyor. Bu ilk sorgu durağında şöyle bir sonuca ulaşıyor:

    "Dünya hayatı, ahiret hayatına giren uyku olmalıdır. İnsan öldüğünde ona her şey şimdi göründüğünden farklı görünür."

    Daha sonra tıpkı kendisi gibi gerçeği arayan belli gruplar olduğunu görüyor ve dışardan onları araştırarak değil, ancak onların aralarına girip onlardan birisi olarak onların görüşlerine hakim olabileceğini düşünüyor.

    Gerçeği arayan o kimseler şunlardı;
    1-Kelamcılar
    2-Batınîler
    3-Filozoflar
    4-Mutasavvıflar

    "Eğer dördünde de gerçeği bulamazsam bir daha bulmama ümit yoktur. Zira taklidi bıraktıktan sonra tekrar ona dönmeye imkân yoktur." diyor ve devam ediyor:
    "Zira taklidin şartlarından biri de taklit eden kimsenin, taklitçi olduğunu bilmemesidir. Bunu bildiğinden onun taklidi, bir şişe gibi parçalanır. Kırık cam parçalarını ateşte eritip tekrar kalıba döküp yeni bir ürün ortaya çıkarmadıkça bir daha birleştirme imkânı yoktur."

    İlk olarak kelamcıların arasına giriyor. Zamanının en zeki, çalışkan ve ezber gücü yüksek olan insanlarından biri olarak bilinen ve aynı zamanda öğretmen olan Gazalî çok kısa bir sürede onların okuduğu tüm kitapları okuyor ve onların ulaştığı tüm bilgilere hâkim oluyor. Ve ulaştığı sonuç şu şekilde:

    1- Kelam İlmi
    Bu ilim; ehlisünnet inancını muhafaza etmeyi ve bidatçıların onu bozmasından korumayı amaçlıyordu. Fakat daha sonra şeytan bidatçıların vesveselerine sünnete aykırı bir takım düşünceler karıştırdı. Onlar da bu düşünceleri yaydılar ve böylelikle neredeyse Müslümanların hak inançlarını bozacaklardı.

    2- Felsefe
    İkinci durağı ise Felsefe oluyor. Ve bu dala mensup filozofları ise dört gruba ayırıyor. Onlar ile ilgili görüşleri ise şu şekilde.

    a) Materyalist Filozoflar
    Evrenin bu yapı üzere öteden beri kendiliğinden var olduğunu, onun bir yaratıcının olmadığını iddia eder ve yaratıcıyı reddeder.

    b) Natüralist Filozoflar
    Canlıların organlarını inceleyen anatomi ilmi ile çok meşgul oldular. Bu yüzden her şeyi mükemmel yaratan bir hikmet ve kudret sahibi olan yaratıcı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar. Ancak ölen kişinin bir daha var olamayacağını düşündüler. Böylelikle ahiret, cennet, cehennem, haşir ve kıyameti inkâr ettiler.

    c) İlahiyatçı Filozoflar
    Öncüleri Aristo, onun hocası Eflatun ve onun da hocası Sokrattır. Kendinden önce gelen felsefecileri reddetmiştir.

    Tüm bu görüşlere ulaştıktan sonra ise hiç birinde kendini bulamıyor, kalbini mutmain edecek bir sonuca ulaşamıyor ve hakikati arama yolculuğuna devam ediyor...

    Kitapta bu arayış esnasında şöyle bir soruya yer veriliyor. Cevabı oldukça hoşuma gitti. Ben de bu görüşteyim. Ancak okuma sürecimde hiç alıntıya yer vermediğim için bunu da paylaşmamıştım, buraya iliştirmek istiyorum bu alıntıyı.

    "Soru: Hükmünü öğretmenden duymadığınız bir meselede nasıl hüküm verirsiniz?

    Elcevap: Ayet veya hadis varsa bunlar ile, ayet veya hadisin olmadığı durumda da içtihadı ile hükmederiz. "İçtihatta yanılana bir, isabet edene iki sevap vardır."

    - "İçtihad, içtihada konu olan meselelerde yapılır. İnanç esaslarında İçtihad yapılamaz. Çünkü inanç esaslarında yanılan kimse mazur değildir. İnanç esasları, Kur'an'ı Kerim ve hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Esasların dışında kalan ayrıntılarda gerçek, 'kıstas-ı müstakim' (doğru ölçü) ile anlaşılır."

    Ve Gazalî'nin doğrularını bulduğuna inandığı nihai durak...

    "Tasavvuf Yolları"

    -Bu ilmin özü, nefsin yokuşlarını aşmak ve nefsi kötü huylardan ve çirkin vasıflardan temizlemektir diyor ve onların özel hallerine, öğrenmekle değil, ancak bizzat yaşayarak ve insana özgü vasıfları değiştirerek ulaşabileceğini söylüyor. Bu konu üzerinde oldukça ayrıntıya yer veriyor ve son olarak doğru bulduğu bu yol için şunu söylüyor:

    "Ahirette mutlu olmak, ancak takva üzere yaşamak, haramlardan uzak durmak ve nefsi kötü arzu ve isteklerinden alıkoymakla mümkündür."

    İmam Gazali tüm bu ilimlere hakim olduktan sonra kendini sorguluyor ve dünyanın cazibesine kapılıp ahiret için çok eksik olduğunun farkına varıyor. Sabahları dünya zevklerinden şan, şöhretinden vazgeçip, ahiret arzusuna kapılıyor. Ancak akşamları kapıldığı vesveseler sonucu yine eski haline dönüyor. Bu tereddütlü hali uzun bir süre devam ediyor. Ve bir gün hastalanıp öğretmenlik yapamaz hâle geliyor. Bu sürede ahirete yönelmesini Allah kolaylaştırıyor. Bu süreç içerisinde kararını veriyor ve Şam için yola çıkıyor fakat herkese Mekke'ye gideceğini söylüyor. Çünkü öğretmenliği bırakıp din için gideceğini yaşadığı yerdeki insanlar kabul edemiyor ve onu eleştiriyorlar.

    Gazalî kararlı bir şekilde yaşadığı yeri terk edip, istediği yolculuğa çıkıyor; Şam'da ve Kudüs'te kendini camilere kapatıyor. İtikafa çekiliyor. Vaktinin her anını Allah'ı tefekkür ve zikir ile geçiriyor. Ancak beldesinden gelen bir mektup sonucu, kendi ulaştığı ilmin yalnızca onda kalmasının ona artı bir fayda sağlamayacağını, bildiklerini başkalarına da anlatması gerektiğinin farkına varıyor ve tekrar beldesine dönüyor. Ulaştığı nihai sonuç olan tasavvuf yolu üzerine şunları söylüyor:

    "Kesin olarak şunu anladım; Mutasavvıflar yüce Allah'ın yolunu tutmuş kimselerin ta kendileridir. Onların tavırları en güzel tavır, yolları en doğru yoldur."

    Ancak tasavvufta yanlışa düşen insanların da olduğunu, herkesin hakiki mutasavvıf olamayacağını şu sözlerle ifade ediyor:

    "Yükselme hâli yüce Allah'a yakınlaşma bakımından öyle bir noktaya gelir ki; bazıları Allah'ın kendilerinin bedenlerine sızdığını (hulûl), bazıları Allah ile birleştiklerini ( vahdet) ve bazıları da Allah'a kavuştuklarını (vuslat) zannetmişlerdir."

    İncelememin bu kısmına kadar tamamen İmam Gazalî'nin hakikati bulma serüveninde ulaştığı sonuçlara yer verdim. Kimseyi bu tasavvuf yoluna yöneltmeye çalışmamakla birlikte yalnızca bir arayış yolculuğuna kendinden örnekler vererek, her bir bireyin kendi doğrusunu bulmaya çalışma yolunda fikir sahibi olmasına yardımcı oluyor. Ben kendi doğrumu tasavvufta değil, daha farklı bir yolda buldum. Ama bu yolculuğa çıkmama vesile olan şey; bir kaç yıl önce ilk kez okumuş olduğum bu kitaptı.

    Gazalî'nin de dediği gibi, taklîdi imana sahip olduğunun farkına vardığın zaman, taklit bozulur. Eğer taklitten tahkîkîliğe doğru derin bir yolculuğa çıkmak isteyen varsa, bu kitap çok güzel bir yoldaş olacaktır.

    Anlayarak, bir yoldaş bilerek okumanız dileklerimle.
  • Ey insan! Bilmelisin ki, kötülüğü ısrarla emreden nefis, sana İblis'ten daha düşmandır. Şeytan, ancak nefsin heva ve azgın istekleri yolu ile senin üzerinde baskı kurabilir. Nefsin seni aşırı emellerle ve dayanıksız kuruntularla aldatmasın.
  • Ebu Bekir Razi, Rey şehrinde, M.S. 865 yılında doğmuş, filozof-hekimdir. Batı kültüründe "Rhazes" olarak tanınmıştır. Ergenlik döneminden sonra felsefeye ve tıp ilmine merak salmış, bu konularda çok sayıda risale vermiş bir ilim adamıdır. Yazar, düşünmeyi ve felsefeyi doğruya ulaşma konusunda birincil kaynak olarak görmektedir. Klasik, köşesine çekilerek kendisini felsefeye veren filozoflar'a benzemeyen Razi, ömrü boyunca çalışmış, üretmiş, topluma faydalı olmuştur. Konuyla alakalı olarak: "meşguliyetten daha iyi tedavi yoktur" sözünün de mucididir.

    Razi'nin eserinde temel olarak insan nefsinin bazı özellikleri, mutluluk için gerekli düşünce biçimleri, Ebu Hatim Er-Razi ile münakaşaları ve tıp ilmine dair etik diyebileceğimiz görüşleri yer alır.

    Razi'nin nefsin ıslahı ile alakalı yolu, akıl ve felsefe ile nefsin terbiye edilmesi ve dünyevi hazların terki iledir. Bu konuda Helenistik felsefecilerden Aristo ve Eflatun'dan oldukça etkilendiği görülmektedir. Razi, aşk konusuna da değinmiş, Platon'un ve günümüzdeki anlayışın lehinde görüş beyan ederek; aşk'ıda bir hastalık ve abartı olarak görmüştür. Eserinde çizdiği "erdemli insan" profiline bakarsak; dünyevi ve ebedi olmayan hazlardan uzak duran ama toplumdan da kendisini dışlamamış bir imaj çizdiğini görürüz.

    Razi, eserinde madde ve atom konusuna da girmiştir. Görüşlerini incelediğimde, kanaatim: Atom hakkında Democritus'dan etkilenmiş olduğudur. Atom konusunda helenistik felsefecilerinin - democritus başta olmak üzre- tekrarını yapmıştır. Su ile alakalı görüşleri bugünün pozitif bilimleri tarafından çürütülmüş olsa da fikir edinmek adına okunabilir.

    Razi eserinin son bölümünde tıp ilmine dair etik olarak kabul edebileceğimiz görüşlere de yer vermiştir. Gerçi Razi gibi "Tıp İlminin Gerekliliğine Dair" risale yazmış bir hekimin insana dair söylemlerinde tıbba ve hekimliğe dair birşeyler söylememesi de pek imkan dahilinde değildir.

    Sonuç olarak, Razi'nin bu kıymetli eserini özellikle felsefeyle ilgilenenler başta olmak üzere tüm okuyuculara önerir, keyifli okumalar dilerim.
  • Zira fiil dilinin nefîslerdeki
    etkisi söz dilinden daha fazladır. Kimin fiili sözüyle uygun olmazsa,
    onun sözünün faydası olmaz. Nitekim şöyle demişlerdir:
    "Hâlinin sana faydası olmayan kimsenin sözünün de faydası
    olmaz" Onun bazları almayı seçmesi veya hukuk ile yetinmesi
    kendiliğinden değil, Hakk'ın iradesiyle olup o bundan örtülü
    değildir. Binaenaleyh genişlik yolu korkunç ve afetlerle dolu
    bir yoldur. Güvenlik ve selâmet, zaruret yolundadır Zira nefsin
    isteğine uygun olan her şeyde birçok yanlış meydana gelir
    ve onunla muhalefette ise daha az hata ortaya çıkar.
  • İmtihan.
    Bir yaratılış ve bir mekan içinde. Meniden 30'lu yaşlara, akıl çağında algılama düzeyi en yüksek seviyede. Yaşayarak ölüm ile karşılaşmak , nefsin içinde ip uçlarıyla ilgilenmek senin elinde. Ruh gören bilen gözdür nefsinde saklı kalan. Sen nefsin ile ancak dünyayı görebilirsin. Fıtratın mutluluğu ve huzuru aramak isteyecek, elinde olan imkanlar ne yaratılmışsa onlara el atıp kurcalayacak ve istediğini elde etmek için uğraşacaksın. Sonra benimle karşılaşacaksın. Beni arayıp bulmak istemeden önce bana yaklaşmayı deneyeceksin. Seni akıl üzerine yarattığım için kendi düşüncelerinle hareket edip benden ilim isteyebileceksin. Her yolu deneyip yine istediğini alacaksın. Beni görebilmek için kendine ilim katacak nefsini köreltip incelteceksin. Ruhun aydınlığını görünce hep orada kalmak istedin. Bana hep yakın olmayı. Zorunluluk senin için bir armağandı, dünyanın ve içindekilerin her halini görmek tanımak ve aklını kullanmayı tecrübe edinmeyi sevdin. Artık biliyorsun Nefs ile geldin ve bilgiyle yükseliyorsun. Rahat bir şekilde, yanlıştan kurtulmuş ayıklanmış bir halde. Gerçek olduğun hal ile.
    Oyun bitti, Lue.
  • Ah Ömer neden seninle şöyle karşılıklı oturup iki kelam edemiyoruz! Ne yapıyorsun mesela şimdi?
    Bazi kitaplar bittikten sonra, karakterler kendinden bile sakladigi gercek benligine dokunuyor insanin. Nefsin kurbanı olmuş biz insanlar her defasında hatalarımizi, yanlislarimizi, günahlarımizı içimizdeki şeytana yukluyoruz. Böylece tertemiz olarak görüyoruz kendimizi, herkesi... Kizamiyorsunda içindeki şeytan yaptiriyor sonuçta bunu bize ve bu durum pek bir masumlastiriyor bizi!? İçimizdeki şeytanın sebebi biz degil miyiz zaten? Hem ne diyordu Sabahattin Ali; "Ne şeytanı azizim, ne şeytanı? bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması...içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... içimizde şeytan yok... içimizde aciz var... tembellik var... iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..."