• İlk görüşte aşka inanırmısınız, sözünün şimdilerde pek bir manası kalmadı, eskiler ise bu sözün kıymetini çok iyi bilirlerdi. Bizi bizlerden soğuttular, oysa eskilerde aşıklar ne kadar da mutluydular. Ellerinde akıllı telefon yerine bir tutam sevgi vardı, ve o sevgiyi gün be gün dürtmezler kalblerin de büyütürlerdi. Ve en güzel mesajları duygularıyla mektuba dökerlerdi. Şimdi ise ne mektup kaldı ne de sevgi, yedi bitirdi bizi bu teknoloji.
  • Uzak bir kentten binbir emek ve nice uykusuz geçen yolculuklardan geliyordu. Sokağın hemen başındaki apartmanda ev sahibesi yaşıyordu.Aralarındaki ilişkiyi tam olarak kimse bilmiyordu.Adını kimse koymadığından gel-gitler yaşanıyordu. Adı konulsaydı eğer gel-git olurdu herhalde. Ev sahibesinin yaşadığı apartmanda ağır ağır merdivenlerden çıktı,ev sahibesinin kapı eşiğinde durdu. Kafasında düşünceler ışık hızında gelip geçiyordu.Geldiği yolu, yolda yaşadıklarını ve en önemlisi ev sahibesinin onu nasıl karşılayacağı düşüncesi sarmıştı dört yanını.Düşüncelere öyle dalmıştı ki kapının önünde sanki birkaç yıl beklemiş gibi hissetmekle beraber, düşüncelerden sıyrılıp önünde duran kapıya uzun uzun baktı. Görenler olsaydı eğer bu kişinin hırsız, evsiz ve ya dilenci olduğunu düşünürdü. Ki birazda öyleydi. Eli kapının tokmağına uzanırken nerden öğrendiğini bilmem ama Shakespeare'in 'to be or not to be' sözü aklına geldi. Kendi kendine soruyordu olmak ya da olmamak başka çaresi var mı? Yok demişti geldiği uzun yolculuklardan sonra. Tekrar düşüncelerden sıyrılıp kapı tokmağını yavaşca vurdu. Ne kapı açıldı ne bir şey. Belki duymamıştır diye bu kez daha sert vurdu kapıya, yine kapı açılmadı. Ancak kapının diğer tarafında ev sahibesinin telaşdan mı? Ne yapacağını bilememekten mi? bilinmez ama evin içinde gidip geliyordu.Kapıya tekrar vurmak için elini tekrar kaldırmış olsa da eli buz tutmuş ve başından kaynar su dökülmüş gibi tezat ruhsal bir durum ve onla beraber oluşan bedensel engel oluştu birden. Engelin ulaşmadığı iki yerden birincisi kafatasının içi ikincisi ise göğüs kafesinin içinde ciğerlerini hemen yanında ki yüreği.
    Kapının açılmamasının nedenlerini sordu durdu kendine. Açılmayan kapının önünden gitmek istiyordu. Ama bir türlü buz tutan bedeni hareket etmiyordu,aklı bir yol arıyor bu durumdan kurtulmak için ve ona kargo şirketlerinin ve ya herhangi birilerinin evine geldiklerinde, kapını çalarlar, kapıyı çaldıktan sonra ,kapı açılmayınca ardına bile bakmadan gittiklerini söyledi. Yani kapıyı çaldın yine çaldın ama açan olmadı bu bekleyiş neden?

    Yüreği öylesine yanıyordu ki somut hiçbir şeyi görmüyor ve duymuyordu.Helak olmuş kendi kavlince kapının diğer tarafındakini ve açılmayan kapıyı irdeliyordu yürek diliyle.Neden bir nedeni yok mu bunun? diye diye helak oluyordu.günden güne
    (Gerçi bunu nice zaman sonra kapıda beklerken ev sahibesinin konuştuklarıyla anladı) tekrardan Shakespeare'nin "to be or not to be" sözü düştü yüreğine, başka bir yolu yok muydu? Hemen ardından başka bir sözü "beklemek cehennemdir ama beklerim seni" bu da başka bir yoldu beklemek, taşa dönüşünceye dek beklemek.
    Yüreğini ateşe atıp cehennemde bekleyenler ruh hastası mı? İnsanların mısralarını okurken ağladığı Ahmed Arif ruh hastası mıydı?
    Akıl öyle diyordu kendince haklıydı, o kadar uğraştı ki bilimsel kanıt bile sundu.Makaleler kitaplar yazıldı akılçağında, yüreklerin ise cehennemde olduğu bu çağda akıl kar etti
    Sokaklar aşksız insanlar yüreksiz dolaşmaya başladı.Kendilerine benzeyen robotlar yaptılar
    Afedersiniz içine ettiler her şeyin ve buna yaşa mak diyorlar.Ve bekleyenler bu çağın aptalları ilan edildiler. Nerde o eski sevgiler aşklar demeyin ikiyüzlüce.Kendini düşünmenin dışında bıraktığınız bir yerde almayı düşünüyorsanız aklınızı bırakın demiyor kimse. Yalnız aklınızca yaklaşmayın, kalbinizle yaklaşın aklınız sevginize hizmet etsin...
    #kendikaleminden
  • SÖYLENİR

    söylenir ve yarım kalır
    bütün aşklar yeryüzünde
    bir kaktüs bol sudan nasıl
    nasıl çürürse öyle
    en sevdiğim temmuzdu aylardan
    hazirana benzediği için biraz
    biraz da kendiliğinden
    belki de müşteriye iyi davranan
    efendi bir bakkal kimliğinde
    nasıl mutlu oldum iki yaz
    nasıl mutlu oldum kardeşler
    salkımsöğüt bir ben iki
    bir üçüncü var mıydı bilmiyorum
    üçüncü vardı elbet
    bir yaban ördeğinin sevincini taşıran
    bir sonbahar gibi köpüren
    temmuza benzese de
    öyle oldum ki anlatamam
    sıcak yaz
    solgun bir coğrafya gibi belleğimde
    şapkalar çiçekler eski elbiseler
    geçmişi olan eski elbiseler
    denizden çıkan bir ışık
    unutulmuş bakımsız arka bahçeler
    öyle oldum ki anlatamam
    her mevsimde sonbaharı taşlayan
    bir çocuk nasıl olursa öyle
    belki de bitip tükenmeyen
    bir fetih döneminde
    atlar nasıl kişnerse
    yani durgun bir suyun
    erguvandan aldığı renkle
    gidip geldim caddelerde
    Fatih nerdeydi Samatya nerde
    nerden gidilirdi Üsküdar'a
    düşünüp durdum günlerce
    anlatamam ormanların ettiğini
    nasıl dayandım o mutluluğa
    tükenmez bir ışık olan mutluluğa
    deniz ve ışık olan
    karmakarışık bir mutluluğa
    nasıl
    şimdi bir şarap gibiyim
    coğrafyasız
    eskimeye bırakılmış fıçısında
  • Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
    Ama atıldı yine de serüvenlere
    Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
    Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı.

    Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
    - ki onlar daima birer yalnızdılar

    Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
    Gitmişti o kentten anımsamıyor artık
    Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
    Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
    Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
    Korkular geçiren o kız nerededir şimdi
    Sensiz olursam yaşayamam diyen
    O liseli kız hangi kentte kaldı
    Ve o sarışın
    O afeti devran bekler mi hala
    Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

    Üşüten bir acıydı belki her ayrılık
    Her yolculuk yangınların başladığı yereydi
    Ama vakti olmadı hesabını tutmaya
    Aşkların, ayrılıkların ve acıların

    İstese de kalamazdı vakti gelince
    Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
    Yürek burkulması ve hüzün ve keder
    Aralıksız doldururdu acıların bohçasını
    Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
    İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
    Ay bile soğuktur o zaman
    Bir buz parçasıdır
    Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
    Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

    Biraz da serüvendi yaşamak
    Belki yatkındı büyük yolculuklara
    Ki serüvenler daima büyük aşklar
    Ve büyük yolculuklarla başlar

    Anıları aşkları ve bir kenti
    Bırakıp gidebilirdi apansız
    Apansız başlardı yolculuklar
    Hangi saatinde olursa günün
    Ve hep kar yağardı nedense
    Durmadan kar yağardı yol boyunca
    Ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
    Kent görünmez olunca arkada
    Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
    Ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

    Ne zaman yollara düşse biterdi acılar
    Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
    Kavaklarsa oynak bir çingene kızı
    Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

    Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
    Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz
    Ölümdür biraz hep aynı yatakta
    Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
    Kitapları hep aynı raflara sıralamak
    Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
    Soluk soluğa yaşamalı insan
    Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
    Ve cehenneme dönse de bir ömür
    Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün

    Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
    Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
    Ölüme ve aşka durmadan kement atan
    Serüvenlerle geçsin yaşamak

    Buz tutmuş bir dünya ortasında
    Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
    Önünde dağlar, uçurumlar
    Sarsılan gök, yarılan toprak
    Çelik uğultularla burgaçlanırken
    Yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
    Ve her nasılsa keklik sekişli
    Bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
    Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
    Ne kalmışsa bir önceki serüvenden

    Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
    Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
    Pervasız bir acemi, bir çılgın
    Soyu tükenen bir bilgeydi belki de...

    O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
    Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
    Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
    Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
    Ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki
    Sevince deli gibi severdi
    Pervasız severdi sevince
    Dövüşmek ancak ona yakışırdı
    Ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
    Yoktu bağlandığı herhangi bir şey
    Bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

    Ne bilir ömrün değerini bir çılgın
    Yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir
    Ve başarısız eylemler çağında o
    Kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

    Yerleşik yargıları olmadı hiç
    Kurmadı güzel gelecek düşleri
    Nerede bir yangın, nerede tehlike
    O mutlaka oradaydı birdenbire
    Dinsizdi, özgür sayılırdı belki
    Ama bağlanmazdı özgürlüğe de
    Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
    Beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
    Şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
    Yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

    Ayrıntıların izi kalmamış artık
    Üst üste yaşanmakta ayrılıklar
    Ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
    Dağların, denizlerin üzerinden

    Geride kalan ne varsa soluktur şimdi
    Titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
    O eski konaklar gibidir anılar
    Gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
    Belki sağanak boşanır apansız
    Yüzyıllık bir yağmur başlar
    Ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
    Yok olup gider her şey, belki kül olur

    Hırçın bir okyanustur yürek
    Dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
    Anılarsa birer çıban izidir
    Yaşanmaz onların ölgün gölgesinde

    Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
    Ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
    Anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
    Kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
    Bekleyişleri kemiren çakal sesleri
    Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti
    Ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
    Yollara düşülmeli habersiz ve sessiz
    Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
    Dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

    Bir ömrün olgunlaştıramayacağı
    acemilikler toplamı ve bir çılgın
    boyun eğmedi kendine bile
    seçme zorunda kalmadı yaşamayı

    nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
    bağlanmadı kendine de ömür boyu
    dağlara tırmana atlar gibi
    soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
    bir şahin gibi bulutlara kurdu
    dumanlı sevdaların yörük çadırını
    sıradan bir gezgin değildi hiç
    dövüşür gibi yaşadı yolculukları
    belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
    korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

    ve bütün gemileri yakıp
    yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
    mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
    umutlardansa nefret etti daima

    hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
    ama atıldı yine de serüvenlere

    pervasız bir acemi
    soyu tükenen bir bilgeydi belki de

    Ama bir şey vardı yine de
    Başarısız ihtilallerden kendine kalan
  • Nerde o eski sonbaharlar...
    Dökülen kurumuş yapraklar...
    Kuruyan yaprakların üzerinde yeşeren AŞKLAR...