• Sokrates yok, ahlak yalan. (Sokrates yoksa ahlak felsefeside olmamış oluyor o zaman ahlak denen şeyde yalan oluyor arkadaşlar).

    Arkadaşlar Sokratesin kökeni Sümerlere dayanıyor şimdi kanitlicam yani Sokrates hiç yaşamamıştır.
    Yaşadı diyen arkadaşlar, gözüyle gördü mü, sesini falan duydu mu, Sokrates gelip sizinle çay mı içti nerden biliyosunuz yani bana 2.000 yıl önce 3.000 yıl önce yaşamış (yani yaşamış olduğu söylenen) adamı savunmayın.
    Getirirsiniz koyarsınız önüme, bana Selam verir ben tamam derim. Aksi takdirde yok böyle birisi, kökeni de Sümerler.

    Sokratesin yaşamadığına dair kanıt:

    Sokrates kelimesinin, Sümercedeki kökenine gelelim,

    Sokrates-Socrates evet, Sümerin neyi meşhur, toplumu meşhur.

    Toplum ne demek Society demek, SOCrates-SOCiety gördüğünüz gibi.

    İsmindeki Ra nerden türedi derseniz,
    Sumerian, i-yi kaldırırsak ne olur SumeRAn olur arkadaşlar.

    İsmindeki tes nerden türedi,

    T harfi Society deki tden, e harfi Sumeriandeki e-den, i harfide yine Sumeriandeki i-den türemiştir arkadaşlar.

    Dediklerimi çürütecek bir kanıtınız var mı? Yok.
    O zaman boş-boş konuşup benim canımı sıkmayın.

    --

    Sokrates resimleri çizmekle olmuyor ahanda Sümerlerden gelmiş.

    Şimdi tamam kelime olarak Sümerlerden gelmiş olabilir kendisi peki derseniz arkadaşlar,

    Sokrates neye inanırdı? Tanrıya.
    Sümerlerde ne boldur? Tanrı.

    Aha, ispatı gördüğünüz gibi. Çürütebilir misiniz? Hayır yapamazsınız çünkü kanıt var, tabletler var, kaçamazsınız.

    Bazı felsefeciler Sümerleri tartıştı,
    e Sokrates nedir? Filosoftur arkadaşlar felsefecidir.


    --

    Gördüğünüz gibi Sokrates hikayesi uydurma, antik yunan masalları işte. Yediler elalemin beynini, bizim millette Sümer nedir ne değildir bilmiyor, araştırmıyor, sorgulamıyor.

    Resmen 21-ci yüzyılda 3000 yıllık masalı çürütüyoruz yani geldiğimiz noktaya bak.

    Arkadaşlar dediğim gibi Sokrates yaşamadı, Sokrates yaşamadıysa Platon da yaşamadı, e o zaman Aristoteles hikayesi de palavra.

    Platon ve Aristotelesin yaşamadığını ispatlamak kolay zaten 2 dakkaya ispatlarım bulurum kökenlerini.

    Yani dediğim gibi yok böyle birisi.
    Sonra Sokratesten alıntılar paylaşıp adamın canını sıkmayın.

    Şimdi "yok Sümerlerden türemedi" diyenler çıkar,

    kardeş Sokrates ne zaman yaşadı? M.ö. 400-lerde.
    Sümerler ne zaman ortaya çıktı? m.ö. 4000-lerde.
    Sümerler daha eski, demek ki Sokratesin kökeni Sümerler arkadaşlar.

    Arkadaşlar eski masallar bunlar inanmayın yani hepsi Sümerlere dayanıyor.

    Bazılarınız şey der şimdi Mezopotomya nerde, Yunanlar nerde der şimdi bazılarınız,

    Yada şey der 3.600 yıllık hikayeleri Yunanlar m.ö. 400-de mi tartışıyordu falan der, ki onların kendilerinden 3.600 yıl önce yaşamış Sümerler hakkında bilgi almak için kaynaklarıda yoktu falan der şimdi.

    Yunanlar kurnaz adamlar bugün yaptıklarını görüyoruz zaten, napıp ne edip Sümerleri öğrenip birşeyler araklamışlar işte.

    Gördüğünüz gibi, zaten Yunan diye ırkta yok bunlarda masal,
    bugün Yunan dediğimiz adamlar aslında Mısırlılardır bu konuya da değinirim Yunanlar sümer tabletlerinde geçen uygarlık yani bunlar ırkmış falan bunlar yalan.

    Siz bana inanın bunların Sokratesin yaşadığını kanıtlamak için kitapları var,
    ama bu kitapları Sokratesin yazdığını nerden bilicez? Belki başkası yazmıştır yani o yüzden inanmayalım.

    Biliyorum bazılarınız için ilk başta bu gerçeği kabullenmek zor olucak ama öyle yani.

    Sokrates yoktur, var yaşadı diyerek kendinizi kandırırsınız anca,
    gerçekler acıdır, acıtır.

    Sokrates yok, ahlak yalan.

    Sağlıcakla kalın.
  • Duino Ağıtları

    Üçüncü Ağıt

    Sevgiliyi türkülemek başka şey, ah,
    kanın gizlenen, suçlu ırmak tanrısını başka.
    Kızın ta uzaktan tanıdığı, sevgilisi, ne bilir
    o Tutku Hakanını: hani sık sık, kendi yanlızlığından,
    daha kız dindirmeden onu, - kız sanki yoktu sık sık-
    ne bilinmez derinliklerden, ey, kaldıran tanrılığını, geceyi
    sonsuz gürültüye boğan.
    Ey, kanımızdaki Neptün, ey onun korkunç üççatallısı!
    Ey, bağrının karanlık yeri sarmal bağadan!
    Dinle, nasıl oylum oylum oyar kendini gece. Sizi yıldızlar,
    sizden doğmazmı sevenin aldığı tat
    sevgilinin yüzünden? En duru yıldızlardan gelmez mi
    İçten bakışı, en duru yüzüne sevgilinin?
    Sen değilsin, ah, anası değil
    onun kaşlarını böyle kuşkulu kemerleyen.
    Senin üstünde, onu duyan kız, senin üstünde
    takınmadı bu verimli kıvrım dudakları.
    Gerçekten sanır mısın, onu böyle sarsan
    usul gelişindi, senin, ey tan yelince gezen?
    Gerçek, ürkü salardın yüreğine; ama daha eski ürküler
    doluşurlardı içine, o parçalayan dokunmayla birlikte.
    Çağır onu... o karanlık arkadaşlıktan pek çağıramazsın.
    Elbet ister o, kurtulur da; sıkıntısı dinince,
    yerleşir ta en iç yüreğine senin ve başlar orda kendine.
    Ama hiç kendine başladımı ki?

    Ama, onu sen küçük yaptın, sendin ona başlayan;
    o yeniydi sana, o yeni gözler üstüne gerdin
    güler yüzlü dünyayı; yabancı olanı dışarıda tuttun.
    Nerde, ah, o yıllar, hani ince varlığınla
    durdurdun önünde, kabaran uçuruma bırakmazdın onu?
    Çok şeyi sakladın ondan böylece; gece kuşkulu odayı
    zararsız kıldın; sığınaklarla dopdolu yüreğinden
    katıp karoştırdın insan uzayıyla onun gece-uzayını.
    Karanlığa değil, hayır, senin daha yakın varlığına
    koydun gece-ışığını; o da sanki dostluktan ışıldadı.
    Tek gıcırtı yoktu ki bir gülümsemeyle açıklayamasın;
    döşeme ne zaman böyle davranır, sanki ta eskiden bilirdin.
    Ve seni dinler o, yatışırdı. Bu denli yararlıydı
    senin usulca kalkman; uzun örtülü yazgısı
    çekilir dolabın arkasına; ve yavaşça yer değiştiren
    tedirgin geleceği, uydurdu kendini perdenin kıvrımlarına.
    Öyle yatarken o, rahatlamış,
    senin usulca biçim vermenin tatlılığını
    uykulu göz kapaklarının altında ilk uykuyu eritirken:
    korunan birine benzerdi... Oysa içerde: kim durdurabilir,
    kim önleyebilirdi içindeki kaynağınsellerini?
    Ah, öngörü yoktu bu uyuyan kişide; uyurdu,
    ama düş görürdü, ama ateşler içinde: neydi başladığı böyle!
    O, yeni olan, ürkek, nasıl dolaşırdı
    İç eylemin durmadan uzayan filizlerine,
    ilkel örnekler içre kıvrılmış eylemin, boğan bitkiler içre,
    yırtıcı hayvan biçimleri içre. Nasıl koyverirdi kendini-. Severdi
    iç evrenini severdi, içerdeki yabanı,
    en eski ormanı ta içindeki; sessiz yıkıntısı üstünde bu ormanın,
    yüreği durdurdu, açık yeşil. Severdi. Onu bıraktı, girdi
    kendi köklerinden o büyük kaynağa,
    küçücük tohumunun çoktan sona erdiği yerde. Seve seve
    indi daha eski kana, hala atalarını tıkınan vadilere,
    korkunçluğun gizlendiği derinliklere. Ve her türlü
    bilirdi onu, göz kırpardı, beklercesine.
    Evet, gülümserdi korkunç... Sen
    az gülümsemişsindir öyle tatlı, ana. Nasıl sevmesin onu,
    kendine gülümseyeni? Onu
    senden önce severdi; sen oğlunu karnında taşırken bile,
    oğulcuğu hafifleten sudaydı o, erişmiş.

    Bak, biz yalnızca tek yılla sevmeyiz
    çiçekler gibi; yürür kollarımızda,
    bizi severken, o bengi özsu. Ey genç kız,
    bu : içimizdeki sevdiğimiz, tek kişi, gelecek kişi değil,
    sayısız kaynayanlardır bütün; yalnız tek çocuk değil,
    bütün babalardır, dağ yıkıntıları gibi dinlenen
    derinliklerimizde; bütün kurumuş ırmak yataklarıdır
    geçmiş anaların-: bütün sessiz
    görünümdür açık yada bulutlu
    yazgı altındaki-: buydu, genç kız, seni önleyen.

    Ve sen kendin, nerden bileceksin-, ta geçmiş çağları
    uyarırdın sevgilinde. Ne duygular taşardı
    göçmüş varlıklardan! Onda ne kadınlar
    nefret ederdi senden!
    Ne uğursuz adamlar
    diriltirdin damarlarında gencin! Ölü çocuklar
    çırpınırdı sana doğru... Ah, usulca, usulca
    bir şey yap onun uğruna, güvenli bir gün işi- götür onu
    bahçeye yakın, ver ona geceler
    üstünlüğü................
    Tut onu................
  • Mayıs Ayı Hikaye Etkinliği

    (Kaç nolu resim olduğunu ön yargıya kapılmadan okumanız için en sona bıraktım.)

    (Mümkünse şu müzik eşliğinde okuyun.

    https://youtu.be/A3CK21RhynY )

    Peter:
    Anne baba nerdesiniz?

    Wilma:
    Burdayım Peter.

    Peter:
    Bir an sizi görmeyince çok korktum.

    Wilma:
    Endişelenecek bir şey yok oğlum. Daha saat sabahın beşi. Hadi yat uyu bakalım şimdi. Sabah olunca konuşuruz tamam mı?

    Peter:
    Peki anne.

    Wilma:
    Hadi uyu bakalım tatlım.

    Peter:
    Anne

    Wilma:
    Efendim tatlım

    Peter:
    Anne beni hiç bırakmayın olur mu?

    Wilma:
    Nerden çıkarıyorsun böyle şeyleri, biz seni hiç yalnız bırakır mıyız? Sen hep bizimle olacaksın güzel evladım benim.

    Peter:
    Peki anne.


    Frank:
    Aşkım, Wilma, kravatım nerde gördün mü?

    Wilma:
    Ah be Frank, ah canım kocacım orada komidinin üzerinde. Az önce kendin koydun ya oraya.

    Frank:
    Evet gördüm aşkım.

    Wilma:
    Hadi kahvaltıya, sofra hazır.

    Frank:
    Ben geç kalıyorum işe, hemen çıkmam lazım.

    Wilma:
    Hayır olmaz Frank. Hemen kahvaltını yap öyle çık. İş yerinde halsiz ve yorgun düşmeni istemem.

    Frank:
    Bayılıyorum senin bu ince düşüncelerine Wilmacım.

    Wilma:
    Ben de senin bu sözlerine bayılıyorum tatlım.

    Peter:
    Anne-baba neden bayılıyorsunuz?

    (Gülüşmeler)

    Wilma:
    Benim güzel oğlum. Yani çok hoşuma gidiyor anlamında kullanıyoruz biz o kelimeyi.

    Peter:
    Peki o zaman neden öyle söylemiyorsunuz? Yoksa benden bir şeyler mi gizliyorsunuz?

    Frank:
    Benim biricik oğlum. Bizim senden hiçbir gizli saklımız olmadı, olmaz da. Yani biz o sözcüğü daha iyi hislerimizi anlattığını düşündüğümüz için kullanıyoruz.

    Wilma:
    Frank bırak şimdi sen Peter’ı. Hani sen işe geç kalıyordun.

    Frank:
    Tamam başladım bile. Biliyor musun aşkım?

    Wilma:
    Neyi?

    Frank:
    Hindenburg öldüğünden beri ülkede anormal şeyler oluyor.

    Wilma:
    Evet çok sevdiğimiz bi cumhurbaşkanı idi.

    Frank:
    Bugün gazetede ona dair yazılar yazacağım tabii izin verirlerse.

    Wilma:
    Yani gazetelerin, mecmuaların sesini kısmak hiç olacak şey değil tabii ki.

    Frank:
    Pek tabii değil ama..

    Wilma:
    Zaten hiç sevemedim o bücür bacaklıyı.

    Frank:
    Neyse bunları sonra konuşuruz. Hadi ben kaçtım.

    Wilma:
    Yine sefer tasını giderken bisikletten düşürme.

    Frank:
    Sen ikaz ettin ya yine düşürürüm.

    Wilma:
    Yaaa ama...

    Frank:
    Yok Wilmam. (dudağına öpücük kondurur.) Tabii düşürmem. Yani umarım.

    Wilma:
    Tamam tamam. Hadi kolay gelsin. Müdürle aranı bozma sakın.

    Frank:
    (Bisikletiyle giderken el sallayarak) Bozmam merak etme.

    Wilma:
    Hadi bakalım oğlum. Büyük çocuğu gönderdik sıra küçük çocukta. Hadi ama ne diye mızmızlanıyorsun. Yesene kahvaltını.

    Peter:
    Yiyorum anne.

    Wilma:
    Ben neden göremiyorum acaba? Benim oğlum yemeklerini yiyecek büyük adam olacak. Şansölye olacak. Başkan olacak. (Yanına gider ve kovalamaca başlar.) Sen yemeğini yemezsen o zaman ben seni yerim. Ham Ham Ham

    (Gülüşmeler)

    Peter:
    Anne yemeğimi bitirdikten sonra dışarıda Eric ile oynayabilir miyim?

    Wilma:
    Tabii ki oğlum. Ben de bu arada evi temizlerim. (Fısıltı şeklinde konuşarak) Şimdi ne olacak, eğer dedikleri gibi yaparlarsa, e o zaman bizler napıcaz? Aman Tanrım düşünmek bile istemiyorum.

    Peter:
    Ne konuşuyorsun anne?

    Wilma:
    Yok bişi oğlum. Sen bitirdin mi kahvaltını?

    Peter:
    Bitirdim anne.

    Wilma:
    Hadi seni bahçeye çıkartayım o zaman. Eric’i de çağıralım.

    Peter:
    Anne oyuncaklarımı da alabilir miyim?

    Wilma:
    Tabii ki yavrum alabilirsin. İstediğini al. Hadi çıkalım.


    ......
    O gün hava mayıs ayının tüm güzelliklerini sunuyor, güneşin parlaklığı çimenlerini yeşilin daha canlı kılıyor, havanın hafif esintisi insanları dışarıya bir an önce kendilerini atma konusunda sabırsızlandırıyordu.
    .....

    Wilma:
    Rebeka, Rebeka!

    Rebeca:
    Ah Wilma sen miydin?

    Wilma:
    Evet benim. Bizim yumurcak Eric ile oynamak istiyormuş.

    Rebeca:
    Dur ben Eric’i çağırayım. Eric oğlum.

    Eric:
    Efendim anne.

    Rebeca:
    Hadi kuzum hava güzel, dışarı çıkın da bahçede oyun oynayın.

    Wilma:
    Rebeka napıyorsun, nasılsın.

    Rebeca:
    Bildiğin gibi bizimkini okula gönderdim. Ben de oğlana atkı örüyordum. Sen nasılsın?

    Wilma:
    İyiyim ben de iş güç bildiğin gibi. Bizim sakarı gönderdim ben de. Yine işe giderken dün sefer tasını düşürmüş. Yani düşürmesi bişey değil de yaptığım yemeklere acıyorum.

    Rebeca:
    Ay öyle canım sorma, bizimki de sanki ağzı delikmiş gibi her çorba içişinde üzerine döker.

    Wilma:
    İzak Bey tarih öğretmeniydi değil mi?

    Rebeca:
    Evet canım tarih öğretmeni.

    Wilma:
    Ya bu böyle olmayacak. Benim biraz işim var. Temizlik yapıcam. Bana gel da kahve yapayım. Şöyle bi güzel laflarız veranda da.

    Rebeca:
    Tamam Wilmacım ortalığı toparlayım ben de gelirim.

    Wilma:
    Hadi o zaman görüşürüz.


    ......
    Biesdorf Berlin’in sanata ve tarihe düşkün mimari yapısı ve doğanın kusursuz güzelliği ve içinden geçen Wuhle nehri ile yaşanılası şirin bir kasabaydı. Müller ailesi ile Schütze ailesi biri katolik biri yahudi olmasına rağmen birbirleriyle çok iyi geçinen iki komşu aileydi. Kasabada cereyan eden ufak tefek birkaç hadiseyi saymazsak yahudi kökenli aileler o ana kadar hiçbir sorun yaşamamışlardı. Ayrıca bu iki aile civarda başka aileler olmasına rağmen birbirleriyle çok iyi anlaşıyor. Birbirlerinin dini günlerini kutluyor ve hediyeleşiyorlardı.
    ......


    Peter:
    Eric gördün mü topaçımı? Dün babam aldı bana.

    Eric:
    A nasıl bişey bu.

    Peter:
    Böyle ipi sarıyorsun sonra fırlatıyorsun ve dönüyor.

    Eric:
    Hadi yapsana bi

    Peter:
    Önce topaçı bi sarayım. Bak izle şimdi. Yani babam gibi yapamadım ama babam çok güzel döndürüyor. Eric al bide sen dene.

    Eric:
    Peter bizi buradan kovacaklarmış.

    Peter:
    Kim kovuyor sizi? Hem neden kovacaklarmış ki?

    Eric:
    Biz yahudi olduğumuz için bizi sevmiyorlarmış.

    Peter:
    Ama biz seviyoruz. Kim söyledi sana bunu?

    Eric:
    Annemle babam konuşurlarken duydum.

    Peter:
    Yok öyle bişey. Hiç olur mu? Sen benim en iyi arkadaşımsın. Gel bisiklet sürelim biz.

    Eric:
    Tamam


    .....
    Wilma ev temizliğini bitirmiş, Rebeka’da işlerine düzene koyar koymaz Wilma’nın bahçeye bakan geniş verandasında kahvelerini içmeye başlamılardı bile.
    .....


    Rebeca:
    Wilma nolucak bizim bu halimiz?

    Wilma:
    Ne olmuş ki halinize?

    Rebeca:
    Görmüyor musun etrafta bizlere yapılanları, söylenenleri. Her geçen gün daha da sıkmaya başlıyor bu durum beni.

    Wilma:
    Yani aslında görüyorum ama düzeleceğini ümit ediyorum.

    Rebeca:
    Savaş çıkartacakmış bu Hitler. Bizi de buralardan sürgüne göndereceklerini söylüyorlar. Sence yaparlar mı böyle şeyler?

    Wilma:
    Yok canım benim. Sen benim 30 yıllık arkadaşımsın. Biz birlikte doğduk burada. Beraber büyüdük. Sen benim kardeşim gibisin. Sizi götüremezler. İzin vermem ben.

    Rebeca:
    Ay inşallah öyle olur. Biz naparız buradan gidersek. Hem Eric daha çok küçük.

    Wilma:
    Biliyorum, biliyorum. Göreceksin bak, her şey yoluna girecek. Yine biz senle tarlamıza ekin ekeceğiz, beraber bağda üzüm toplayacağız, birlikte seninle reçel yapacağız. Merak etme o Hitler denen adamı başımızdan defedeceğiz. Üzme sen kendini.


    ....
    Hayat böyledir işte. Sen hayal kurarsın ama hayat kendi rolünü oynar ve hep sürpriz yapar. Hiç beklemediğin bir anda kapının önünde istemediğin olaylar seni hazırlıksız yakalayıverir. Sen, kaderin sana biçtiği hayat tiyatrosunda kendi rolünü başarılı bir şekilde oynamaya çaba gösterirsin. Dostoyevski’nin dediği gibi “Kendi planlarımızı yapıyorduk ama kaderin de planları olduğunu unutmuştuk.” O istenmeyen kara bulutlar yavaş yavaş Biesdorf kasabasına yaklaşmıştı bile. Bunun ipuçları Frank’in dilinden dökülmekteydi.
    ....


    Frank:
    Aşkım ben geldim.

    Wilma:
    Hoşgeldin bitanem. Nasıl geçti bu gün işin?

    Frank:
    Yorucu ve üzücüydü. Bu günkü haberler hiç iç açıcı değil.

    Wilma:
    Hayırdır ne oldu? Seni üzen nedir? Neymiş o kötü haberler?

    Frank:
    Şu SS Partisi. Hitler Şansölye ilan edildikten sonra ülke hızla bir değişime girdi. Herkes tuhaflaşmaya başladı. Aşırı milliyetçi söylemler, yahudilere yapılan kötü muameleler, kin, nefret ve öfkenin tüm her yere yayılması, insanların birbirine olan güven duygusunun kaybolması, sevgisiz bi toplum olduk Wilma. Bizim gazetede sadece Hitleri öven yayınlar yapmamız bekleniyor. Biz böyle değildik. Bize neler oluyor canım?

    Wilma:
    Evet çok haklısın. Ben de olan biteni görebiliyorum. Tüm bunlar İtalya’nın faşist uygulamaları yüzünden başladı. O adam bizimki ile çok yakınlık kurdu. E nolacak üzüm üzüme baka baka kararıyor işte.

    Frank:
    Yani aşkım bu gidişat bizi nerelere götürür bilemiyorum. Ama baskıcı sistem, bu sistematik baskılar, bu aşırılık söylemleri hiç doğru değil. Bu söylemler bizi felakete sürükler. Ben bunca yıllık komşum Schütze ailesi ile düşman mı olacak mışım? Onlar sırf yahudi olduğu için onlardan nefret etmemi bekliyorlar.

    Wilma:
    Daha bugün konuştuk Rebeca ile bu konuları bizde. Açıkçası çok tedirgin ve çok korkmuş durumda. Ne yapacağını bilemez bi halde. Sanki her an evlerini yerle bir edeceklermiş gibi korku ile bekliyor. Onları teskin etmemiz gerek Frank. Bu bizim onlara karşı görevimiz. O benim en yakın arkadaşım ve dostum.


    .....
    Beklendiği gibi de oldu. Kara haberler çok hızlı bir şekilde yayıldı. Anlaşılan o ki propaganda bakanı Goebbels (Göbels) işini çok iyi yapıyordu. Alman halkına nefreti aşılamış, her türlü kötülüğün sorumlusu olarak yahudileri işaret etmiş ve onlar da üzerine düşeni yapmıştı. Önceleri yahudiler sarı bant takma zorunluluğu getirilmiş, memuriyet görevleri yapmaları yasaklanmış, mal varlıklarını kayıt ettirmeleri mecbur tutulmuştu. Tarihler 9 Kasım 1938’i gösterdiğinde ise, ileride her yerde kırılan yağmalanan yahudi dükkanlarının cam kırıklarının sokaklara saçılması nedeniyle “Kristal Gece” olarak adlandırılan o gün de, yahudilere karşı şiddet hareketi başlamıştı. Polislerin durup seyrettiği bugünde yahudilerin dükkanları yağmalanmıştı. Artık fitil ateşlenmiş ve planlı nefret tohumları meyvelerini vermeye başlamış, yahudilere karşı uygulanan kötülük hareketi başlamıştı.
    ......


    Nazi askerleri (hep bir ağızdan bağırarak):
    Tüm yahudiler dışarı, evde hiçbir yahudi kalmayacak, buradan gidiyorsunuz. Hadi çabuk, çabuk, terk edin evlerinizi. Bu size devletimiz ve partimiz tarafından verilen bir emirdir.

    Rebeca:
    Napıcaz İzak? Nolucak şimdi?

    İzak:
    Bilemiyorum Rebeca. Bende bilmiyorum. Ama sende yaşananları görüyorsun işte. Adamlar delirmiş gibi bizlere saldırıyorlar. Bu işin şakası yok. Hemen çantayı hazırlada çıkalım. Bu pislik heriflerden her şey beklenir. Sağı solu yok bunların.

    Rebeca:
    Nasıl yani? Geri gelemeyecek miyiz?

    İzak:
    Yahova (Allah) bilir. Umarım tekrar geliriz. Sen şimdi oyalanmadan hemen önemli eşyaları bi çantaya koy da çıkalım. Yoksa çanta bile almadan gitmek zorunda kalırız.

    Eric:
    Anne-Baba neler oluyor? Bi yere mi gidiyoruz? Tatile mi çıkıyoruz baba?

    İzak:
    Yok oğlum, yok evladım. Tatile gitmiyoruz. Bi süre bizi başka yerde misafir edecekler. Orada zaman geçirdikten sonra çok güzel bi yere götüreceğim seni. Ama bi müddet buradan ayrı kalacağız. Güzel günler göreceğiz sen merak etme.

    Hadi çabuk, çabuk, adamlar çıldırmış gibi bağırıyor. Şu fotoğrafları da koymayı unutma. Onların ele geçmesini istemem.

    Eric:
    Baba ya peki benim oyuncaklarım?

    İzak:
    Onları alamayız yavrum. Onlara Peter çok güzel bakar. Ben sana gideceğimiz yerde daha güzel oyuncaklar alacağım söz veriyorum.

    Nazi askeri (kapıya ayağıyla vurarak):

    Kime söylüyorum ben. Daha ne bekliyorsunuz? Çıkın dışarı. Yoksa Parti kurallarına aykırı hareket etmekten sizi burada vururum.

    İzak:
    Tamam, tamam, çıktık.

    Wilma:
    Rebeca, İzak nereye?

    -Alman askerlerine karşı.-

    Onların bi suçu yok. Götürmeyin onları. Onlar hiçbir zaman kurallara aykırı hareket etmediler. Acıyın onlara.


    Nazi Askeri:
    Defol git başımdan kadın. Bi kelime daha edecek olursan seni parti yasalarına aykırı hareket etmek suçundan tutuklatırım.

    İzak:
    Frank burası sana emanet. Değerli gördüğün eşyaları alabilirsin. Eric’in oyuncaklarıyla da Peter oynasın artık.


    .....
    Almanya’da her şey çok hızlı bir şekilde kılıf değiştirmeye başlamıştı. Acı ve gözyaşı dolu günler artık yahudiler için sıradan olmaya başlamıştı. Ülkede milyonlar çok hızlı bir şekilde örgütlenmişti. Göbels’in taktikleri çok başarılı bir şekilde icra ediliyordu. Artık Almanlar yahudi veya çingene etraflarında görmek istemiyordu. Gettolar hemen kurulmuş. Yahudiler buralara sevk edilmiş, kadın, erkek, çocuk ve yaşlılar ayrı bir şekilde gruplara ayrılarak getto odalarına alınmıştı. Her gün testler yapılıyor sağlıklı olan işgücü olarak ayrılıyor ağır işlerde ve fabrikalarda gün boyu çalıştırılıyor, hasta ve yaşlılar ise adeta ölümlerini bekler durumdaydılar. İlk olarak Krakow’da Getto kurulmuş ve Schütze ailesi buraya alınmıştı. Tabii aile fertleri birbirinden ayrılarak. Frank ise o da ailesinden ayrılmış, İşçi Partisi tarafından kendisine zorla muhabereci görevi verilmişti. O artık bi kurye gibi çalışıyor. Haber getirip götürüyor, gazetecilik birikiminden ötürü bazen yazı işlerinde görevlendiriliyor, bazen de telefonlara bakarak iletişimi sağlıyordu.
    ......


    Wilma:
    Aa mektup gelmiş Peter. Frank’den olmalı.

    Peter:
    Babam mektup mu yazmış anne?

    Wilma:
    Evet oğlum bakalım ne diyor?


    “Sevgili karıcım Wilma. Seninle uzun uzun konuşmuştuk. Hatırlarsın bu partinin bizi nasıl bir felakete sürükleyeceğini az çok biliyorduk ama ben bu denli ileri gideceklerini, yahudilere karşı bu kadar acımasız olacaklarını hiç beklemiyordum. Artık savaş tüm vahşetiyle ve çılgınlığı ile devam ediyor. Burada yaşananları duymak bile istemezsin eminim. Yahudileri köle gibi çalıştırıyorlar eğer oturacak, dinlenecek olurlarsa kim olduğunu bakılmaksızın bir kurşunla oracıkta öldürülüyor. Ben İzak’ı görebiliyorum görevim icabı. O da çok bitkin ve zayıflamış durumda. Onu ve ailesini kurtarmanın bir yolunu bulmaya çalışıyorum. Bir yandan da burada Getto’da tutulan diğer insanlara da acıyor onlar için hiçbir şey yapamadığım için de kendimle kavga ediyorum. Ama ben inanıyorum bir gün gelecek, insanlar gülecek. Ve bizler yine birlikte oyunlar oynamaya, gülmeye devam edeceğiz. Bu günlerde geçecek. Şu savaş ne zaman biter bilmiyorum ama çok insan ölüyor, geceleri insanların haykırış ve çığlık sesleriyle kabuslar içerisinde uyanıyorum. Umarım sen ve biricik oğlum Peter iyisinizdir. Güzel günlerde buluşmak üzere.

    Seni çok seven ve hep sevecek olan kocan

    Frank Müller”


    Peter:
    Anne babam niye gelmiyor.

    Wilma:
    Canım oğlum şu an da yaşadığımız dünya çok zor zamanlardan geçiyor. Bazı insanlar kendi hırsları uğruna başkalarının canını acıtıyor. Babanda o adamlara karşı savaşıyor.

    Peter:
    Yani burada kötü adamlar mı var anne?

    Wilma:
    Evet oğlum. Hem de çok kötü adamlar var. Ama merak etme. Kötülük her zaman yenilmiştir, yenilmeye mahkumdur, iyiler kötüleri yendiği zaman baban da yine bizimle olacak ve gülüp, eğlenip eskisi gibi oynamaya devam edeceğiz.

    ......
    Ama kötüler bi türlü yenilmiyor, kötülüğün dozu gittikçe artıyordu. Göbels; “Propagandada kullanılan yalanlar ne kadar büyük olursa insanların onlara inanması kolaylaşır, yalanın etkisi artar." diyordu. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalıyor ve savaş tüm ürkütücülüğü ve soğukluğu ile devam ediyordu. Gettolarda çalışabilecek durumda olanlar ayrılıp kalanlar gaz odalarına öldürülüp cesetleri fırınlarda yakılıyordu.

    Almanya sınırlarını genişletiyordu, önce çok sayıda Alman vatandaşın yaşadığı Avusturya silah sıkmadan yenilgiyi kabul etmiş sonrasında ise Çekoslavakya ve Polonya işgal edilerek Alman topraklarına katılmıştı. Hitler her askeri başarısından sonra daha büyük hedefler için gözünü karartıyordu. Hep daha fazlasını istiyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisinin intikamını alıyordu adeta. Frank bu arada sık sık mektup göndererek durumu hakkında bilgiler veriyor ve iyi hissetmelerini sağlamaya çalışıyor, ailesine moral veriyordu.
    ......


    Wilma:
    Postacı geldi oğlum, yine babandan mektup var.

    “Sevgili eşim Wilma. Burası adeta cehennem yeri gibi oldu. Tüm bunların bizlerin birlikte yaşadığı, beraber gezip durduğumuz insanlar tarafından yapılıyor olmasını aklım almıyor. Getto’nun koşulları insanlık dışı. Ara sıra görevlendirmelerde gördüğüm manzarada adeta kanım donuyor. Burada yaşlı ve hasta olanları ayırıp gaz odalarında öldürüp cesetlerini yakıyorlar. İskeletlerine bile tahammül edemiyorlar. Bir insan nasıl bu kadar zalim olur? Neden zalim olur anlayamıyorum. Aynı kaptan yemek yediğimiz insanlara karşı bu öfkenin sebebi nedir anlamak mümkün değil? Burada savaştan ötürü şartlar zorlaştı bazen yemek konusunda sıkıntılar çekiyoruz ama beni merak etmeyin. Ben gayet iyiyim. Birlikte olacağımız günlerin hayalini kuruyor ve kendimi mutlu hissediyorum. Seni de oğlumuz Peter’ı da çok özledim. Burnum da tütüyorsunuz. Şu savaş en kısa zamanda biter umarım ve birbirimize kavuşuruz. Sizden ayrı kaldığım zamanlarda duyduğum hasret size olan aşkımı perçinledi artık daha büyük bir iştiyak duyuyorum sizlere karşı. Sakın üzülmeyin, kendinize dikkat edin ve iyi bakın.

    Sonsuz sevgimin kaynağı Wilma

    Frank Müller”


    ......
    Getto’da her gün bir öncekinin aynısı gibiydi. Yine gruplara ayrılıyorlar kimisi angarya işlere kimisi de fabrikada çalışmak üzere çalışma yerlerine gönderiliyordu. Frank ise sürekli komşularını kurtarma planları yapıyordu.
    .......


    Frank:
    Hay Hitler. Bayım ben 19. Muhabere bölüğünden Frank Müller. İçeride benim tanıdığım ve kefil olabileceğim bir aile var. Onlar vatansever yahudilerdir. Hem o kişi, yani İzak Schütze aynı zamanda iyi bir maliyecidir. Sizlere çok yardımı dokunabilir. Onları yanımıza alabilir miyiz?

    Nazi komutanı:
    Sen kim oluyorsun da böyle konuşuyorsun. Bu ne cüret! Sen partinin yasaklarından haberdar değil misin? Onlar bizim geri kalışımızın tek sorumlusu. Yahudiler bizim ayak bağımız. Onların kanı bu ülkede artık akmayacak. Onların hepsinden kurtulacağız. Seni bu şekilde konuştuğun için parti yasalarına aykırı davranmaktan hakkında işlem başlatacağım. Yıkıl git şimdi başımdan.


    ........
    Artık hızlı ve yargısız tutuklamalarla Almanya bir polis devleti olmuştu. Propaganda bakanı Göbels “Propaganda esnasında yalan söyleyin, inananlar olacaktır. Şayet başarısız olduysanız devam edin." diye telkinlerde bulunuyor bunun sonucunda da adete uyuşturulmuş gibi her söylenilene inanan milyonlar hep Hitlerin konuşmalarını pür dikkat dinliyorlardı.
    ........


    Getto’da İzak 100 kişinin sıkış tepiş yaşadığı odada arkadaşı Jacob ile sohbet ediyordu.

    İzak:
    Jacob sen ne iş yapıyrdun buraya gelmeden önce?

    Jacob:
    Ben elektrikçiydim.

    İzak:
    O yüzden mi seni fabrikada görevlendirdiler.

    Jacob:
    Sanırım öyle.

    İzak:
    Ne düşünüyorsun? Sence bu insanlık dışı zulüm biter mi?

    Jacob:
    Tamamen Naziler’in iki dudağının arasında yaşantımız. Onlar ne isterse ona göre hareket ediyorlar. Senin, benim yaşıyor olmam, onların gözünde, sadece Alman ordusuna karşı hazır ve masrafsız işçi olmamızdan kaynaklanıyor. Burada yaşam ve ölüm birbirine makasın iki ucu gibi çok yakın iki kavram. Tek umudum şu kahrolası savaşın sona ermesi yoksa bizim durumumuz belirsizlikler yumağı.

    İzak:
    Evet haklısın. Ben de tarih öğretmeniydim ama bunun hiçbir önemi yok. O yüzden her geçen gün güçten düştüğüm şu berbat hapishanede vücudum bu ağır işlere daha ne kadar dayanır bilemiyorum. Her gün uykularıma ölüm giriyor. Tam Nazi askerleri tarafından öldürüleceğim sırada uyanıyorum. Tüm bu yaşananlar bir rüya ve sanki bu rüyadan uyandığımızda gerçekleri göreceğiz gibi geliyor bana.


    .......
    Artık işler hiç de Hitler’in istediği gibi gitmiyordu. Polonya’yı da ele geçirdikten sonra büyük bir kumara kalkışmış Sovyetler Birliği’ni işgal etmeye karar vermişti. Hırs, kibir, açgözlülük, intikam duygusu ile yürüttüğü bu savaşta artık yenilgi kaçınılmazdı. Berlin yanıyordu. Her taraf yıkık binalarla doluydu. Berlin’de her yer Sovyet bombardımanı sonucu harebeye dönüşmüştü. Artık Frank’den mektup gelmiyor. Evlerini terk etmek zorunda kalan Wilma ve oğlu Peter çaresizce bombardıman altında koşuşturuyorlardı. Birden büyük bir patlama ve ardından derin bir sessizlik oldu.
    ......

    20 yıl sonra

    Yer: Amerika Birleşik Devletleri Birleşmiş Milletler Barış Konferans Salonu

    Çocukların Gözüyle Savaş adlı Fotoğraf Yarışması Ödül Töreni ve İnsanlık Suçuna Karşı Birlikteyiz konulu panel.

    Sunucu Keanu Reeves:

    Burada çok anlamlı bir konu için hep bir araya gelmiş bulunmaktayız. Maalesef dünyamızda savaşlar bitmiyor. Her gün dünyanın farklı yerlerinde farklı insanlar, insanlık dışı muameleye maruz kalıyor ve yaşamlarını kaybediyorlar. Bizler artık bu felaketlere, bu insanlık dışı durumlara dur demeli ve harekete geçmeliyiz. Dünyanın bir çok coğrafyasında insanlar içilebilir temiz suya ve yaşamlarını idare edebilecek gıdaya muhtaç durumda iken bizler lüks arabalarımızdan, lüks evlerimizden ve şatafatlı yaşantımızdan artık feragat etmek ve fedakârlık yapmak mecburiyetindeyiz. Artık dünya yaşanılır bir yer olmaktan çıkıyor. Ben sözü fazla uzatmadan bu anlamlı fotoğraf yarışmasında birinci seçilen, ödülün almak ve konuşmasını yapmak üzere savaş fotoğrafçısı Zekeriyya Alimov’u sahneye davet ediyorum.


    Zekeriyya Alimov:

    Öncelikle hayatımın en kıymetli ödüllerinden birisi olan bu ödülle beni onurlandırdığınız için hepinize en içten şükranlarımı sunuyorum. Ben bir savaş muhabiri ve fotoğrafçısıyım ama işimden olma pahasına savaşların bitmesini ve dünyada barışın egemen olmasını canı gönülden arzu ediyorum. Hayat tecrübelerim bana öğretmişti ki, ben iyi bir fotoğrafın önce kokusunu alırım, adete ilham gelir gibi hissederim. O anı yakaladığımı düşündüğümde de deklanşöre basarım. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, savaşın en çetin yaşandığı yerlerden birisi olan Berlin’de, Sovyet işgali esnasında her yer, yerle bir olmuşken, adeta bataklıta biten gül gibi bir çocuk ilişti gözüme. Hemen yanına yaklaştım ve elinde bi oyuncak tutan ve yıkıntıya dönmüş şehirde elinde k oyuncakla oturan o pırıl pırıl gözleri parlayan çocuğun o anını ölümsüzleştirdim. Fotoğrafı çektikten sonra yanına yaklaştım ve sordum. Sen burda neyi bekliyorsun, neden oturuyorsun dedim. O da bana “annemi bekliyorum, bana söz vermişti. Beni hiç yalnız bırakmayacağına dair söz vermişti” dedi. Ama etrafında kimsecikler yoktu. Elindeki oyuncak da yahudi olduğu için Gettolara götürülen Eric adlı bir çocuğun ona hediye ettiği bir oyuncakmış. Ona sımsıkı sarılıyor ve saatlerdir annesinin gelmesini bekliyormuş. İsterseniz hikayenin geri kalan kısmını fotoğrafın kahramanı olan Peter Müller’e bırakalım. O da şu anda aramızda. Muhakkak onun da söyleyeceği bişeyler vardır. Ben sözü alkışlarla kendisine bırakıyorum.

    Alkışlar içerisinde Peter Müller sahneye çıktı ve konuşmasına başladı.

    Peter Müller:

    Tüm katılımcıları en içten sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Ben Peter Müller. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde daha küçücük bir çocuktum. Ve o acılarla birlikte büyüdüm. Babam gazeteciydi ve işini çok severek yapan dürüst bir gazeteciydi. Her zaman doğrunun, adaletin ve iyiliğin peşinden koştu. Hiç yapmacık değildi. Doğru sözlü olması ona pahalıya patlayacaktı ama o insanlığını satmamıştı. Ben savaş esnasında babamın yokluğunda annemden hep onun erdemli ve onurlu davranışlarını dinleyerek büyüdüm. Biz annemle Berlin’de iken savaşın tam ortasında kaldık. Atılan bombalar yüzünden enkaz altında kalan annemi kaybettim. Sonra büyüyünce babamın akibetini araştırdım. Onun arkadaşlarından öğrendiğim şekliyle, -çünkü Naziler savaşı kaybedeceklerini anladığı anda tüm resmi evrakları yakmışlardı-, onun yahudi olan komşumuzu kurtarmaya çaba sarfederken yasalara aykırı geldiği için hainlikle suçlanıp, kurşuna dizilerek öldürüldüğünü öğrendim. (Göz yaşlarını tutamaz ve boğazı düğümlenir.) Evet gerçekten çok acı bir durum. Kimse annesini babasını bir hiç uğruna, saçma bir ihtiras uğruna kaybetmemeli. Ne yazık ki Getto’da bay ve bayan Schütze’de öldürülmüş. Onlar da hayatlarını kaybetti ama oğulları Eric burada aramızda. Onunla arkadaştan öte iki kardeş gibiyiz. Ama ben şimdi çok şükür dimdik ayaktayım. Ben babamın oğluyum ve onun yolundan gidiyorum. İnsanın şu hayata değer katacak ulvi amaçları olmalı bence. Ve bende İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara karşı kurulan örgüte gönüllü olarak katıldım ve hayatımı bu yola adadım. Dünyanın her yerinde savaş suçlarına karşı mücadele ediyorum, etnik kimliğine ve mensup olduğu dine bakılmaksızın, insanlığa karşı işlenen suçlara karşı sonuna kadar mücadele edeceğim. Bizlerin çektiği sıkıntıları başka çocukların çekmemesi için elimden geldiğince çalışacağım. Kimseden korkum yok. Ben kitapları, ağaçları ve insanlığını yitirmemiş olanları seviyorum. Hepinizi selamlıyorum. Sağolun var olun.


    (11 nolu resim)


    https://hizliresim.com/0jnEne


    Önemli Not: Ben adına tarihi hikaye dediğim bu eserimi yazarken üç gün çalıştım.

    Dönemin ruhunu doğru bir şekilde yansıtabilmek için, İkinci Dünya Savaşı’nı konu edinen bir film (Schindler'in Listesi), çok sayıda belgesel izledim ve çok sayıda makale okudum. Amacım tarihi olayları anlatırken tarihsel bilgilerin dışına çıkmadan okuyucuyu doğru bilgilendirmek. Umarım başarılı olmuşumdur. Tarihten her zaman ders çıkarmamız gerekiyor o yüzden tarihi okumalı ve araştırmalıyız diye düşünüyorum.

    İlave Tarihsel Bilgiler: 30 Nisan 1945’de, İtalya’da Mussolinin baş aşağı asılarak öldürülmesi üzerine aynı utanç verici sonun kendisine da yapılabileceği düşüncesiyle Hitler ve bir gün önce evlendiği karısı odalarına çekilip intihar ettiler. Karısı siyanür hapı içerek, Hitler ise kendini başından vurarak intihar etti.

    Cesedinin sovyetlerin eline geçmesinden korktuğu için generalleri yakmıştır.

    Hiçbir zaman Hitler’in yanından ayrılmayan, propoganda makinası gibi çalışan Göbels’in karısı ise kan donduracak tarzda altı çocuğuna siyanür verdi sonra kendisi siyanür içerek öldüler. Göbels önce karısını sonra kendisini başından vurdu.

    Hitler bir inat uğruna, bir intikam uğruna ve sapkın ideolojisi nedeniyle başlatmış olduğu 1939-1945 yılları arasında süren İkinci Dünya Savaşı sebebiyle dünya üzerinde, 60 ila 80 milyon arasında insanın yaşamını yitirmesine sebebiyet vermiştir.

    Son bir bilgi; Hitler’in kavuşamadığı ilk aşkı Stefi İsak’da bir yahudiydi :/
  • 160 syf.
    ·7333 günde
    Şimdi gözlerinizi kapatın ve ege topraklarında bir gürgen ağacı olduğunuzu hayal edin. Küçük bir düzlükte sabahtan akşama kadar üstünüzde rengarenk bulutların dolaştığı, dallarınıza uça uça yorulan ve dinlenmek için konan cıvıl cıvıl kuşların yuva bellediği körpecik bir fidan...Her biri birbirinden yeşil ve güzel komşularınızın olduğu, dallarınızın birbirine değdiği,ardıçlar, kestaneler, ladinler hayal edin. Hangi rengin kimden fışkırdığını ,hangi kokunun kime ait olduğunu bilmediğiniz, bulunduğunuz yerde nazlı nazlı sallanıp durduğunuz ormanın bir parçasısınız.
    Sonra birgün cellat yüzlü adamlar dağ çiçeklerini çiğneye çiğneye geliyorlar, biraz soluklanmak için gölgenize sığınıyorlar ve herşey o anda susuyor . Tüyler ürpertici bir korku salıyor ormanı. Baltaların ağzı güneşte bir parlayıp bir sönüyor. Az önce gölgenizde terlerini kurutup ,karınlarını doyuran adamlar baltalarını savuruyor gövdenize. Zümrüt yeşili yapraklarınız boşlukta çığlık çığlığa süzülürken tek bir ayrılık sözü dahi edemeden devriliyor gövdeniz. Peki şimdi ne olacaksınız? Biraz düşünün bakalım ne olmak istersiniz? Çürüyüp gidecek misiniz? Bir yerlerde cayır cayır yakılıp kül mü olcaksınız? Belki bir gitara dönüşürsünüz her gün değişik şarkılar uyduran bir müzisyenin elinde. Kimbilir bir balıkçı teknesi olursunuz belki. Balık kasalarını mutluluk içinde kıyıya götüren. Peki köy okulunda tuvalet penceresi mi olsanız hoşunuza gider yoksa mahpushane kapısı mı? Bence kelepçelenerek duvarlar ardına kapatılan insanların acısını seyreden bir kapı olmayı kimse istemez. Odun olup yakılsak daha iyi... zaten nerde olursak olalım kapı olmak hiç sevimli değil. Kapı olunca kilit takarlar üstünüze, güvensizliğin kilidini. Peki bayrağa sarılı bir tabut yapsınlar sizden ister misiniz? Acılar içinde toprağa gömülen bir tabut... Bunu da mı beğenmediniz?Peki, yontulup çatılıp bir dar ağacına dönüştürülmek aklınıza gelir mi? Küçücük bir fidanken böyle bir görevi üstleneceğiniz var mıydı hayalinizin içinde?....İnsanoğlunun aklına hepsi geliyor işte. Herşey insanla başlıyor ve bitiyor. İyilik ,güzellik, kötülük de...
    Aslında bir çoçuk kitabı olduğunu düşündüğüm ama her yaşa hitap eden bittiğinde ise içime oturan bir Hasan Ali Topbaş kitabı “ ben bir gürgen dalıyım" . İnsan oğlunun her konudaki acımasızlığını ve nankörlüğünü öyle güzel anlatmış ki o ağaç ben oldum sürüklendim durdum kitap boyunca. Güzelliği de çirkinliği de insanların yarattığını zengin hayal dünyasında birkez daha öyle güzel anlatıp yaşattı ki bana yeri geldi utandım insanlığımdan. Zaten HAT edebiyatı ile ilgili ne desem eksik ,yarım kalır ama beni bu denli etkileyen insanoğlunun acımasız gerçeklerini kısa sürede bu denli göz önüne süren bir kitap daha tanımadım. Dağılmış durumdayım. Dili ,betimlemeleri , konu ve asıl anlatılmak istenen teması ile ne desem eksik kalacak olan ,bire-bir yaşadığım bir okuma serüveni oldu benim için . Kitabı bitirince bir taş oturdu içime . Sindirmem zaman alacak sanırım. Bir kere daha Hasan Ali Topbaş ‘ ı tanıdığım okuduğum için şanslı hissediyorum kendimi...
  • ...tez, antitez, sentez, ölebilmek için bir öldüren gerektiği gibi, gerçek bir komünist olduğunuzu kanıtlamak için de karşımızda bilinçli faşistler bulunması gerekirdi. ''nerde öyle faşistler?''
    bu adamlar doğru dürüst faşist bile değil...

    ....
    Tahsin Yücel
    Sayfa 124 - can yayınları 1992 basımından