• Çocukken hiçbir şey düşünmeden, körü körüne inanırdım.
  • Bir sufi mürşit, doğduğu yer olan Horasan/Nişabur’dan Bağdat’a yeni vazifesine gelmeden çok önce kendisinin namı buralara ulaşmıştı. Yüksek maneviyatı ve ihsan kavramına getirdiği özgün yorumla muazzam bir şöhreti vardı, ama aynı zamanda onun pek de ortodoks olmayan tarzı da meşhurdu.

    SABAH ÜLKESİ: kültür, sanat, felsefe dergisi, 58 sayıdan
    Costica Bradatan
    Prof. Dr., Texas Tech Üniversitesi
    http://www.sabahulkesi.com/...tanima-ihtiyaci-var/


    Bazıları bu mürşit hakkında uçuk söylentiler, biraz taşkınlık kokan şeyler duymuştu, ama onlardan ayrıntı vermeleri istendiğinde öylece kalıyorlardı. Her ne olursa olsun, işte o şubat sabahı hanın kapısında onu karşılamak için dört gözle bekleyen müritlerden oluşan küçük bir topluluk bulunmuyordu sadece -müritlerin hepsi de iyi giyimli, gayet terbiyeli, kendilerine yaraşır şekilde dindardı, gerçi biraz da sanki sahnedelermiş gibi duruyorlardı- ayrıca her kesimden şehir halkı da oradaydı. Caddedeki dükkân sahipleri ve seyyar satıcılar, kuyumcular ve attarlar, hatta civar medreselerden müderrisler ve talebeler. Zaman geçtikçe kalabalık sabırsızlanıyordu. Ama şeyh işi ağırdan alıyordu.

    Bu gibi olaylarda mutat olduğu üzere, heyecanla bekleyen kalabalığın arasında dilenciler, sokak serserileri ve diğer işe yaramaz tipler de vardı. İçlerinden birinin özellikle rahatsız edici biri olduğu ortaya çıktı. Baştan ayağa paçavralar içinde, tarif edilmezcesine hırpani ve leş gibi şarap kokan bu serseri (Yahudi veya Hristiyan mahallesinden olmalı, diye fısıldamıştı bazıları) dindar görünümlü ve iyiden iyiye tedirgin olmuş müritlere giderek yaklaşıyordu. Hıçkırıklar içinde, işi gayet ağırdan alarak müritleri tek tek ve dikkatle inceledi ki bu durum adamların sinirlerini daha da bozmuştu; büyük üstadın kendilerini bu fena vaziyette bulması arzu edecekleri son şeydi.

    Şükür ki serserinin artık oradan yollandığı görüldü. Ama tam giderken doğrudan şu mahcup gençlere, kafası ayık ve fasih bir Farsçayla şöyle hitap etti: -ki müritlerin tespihleri avuçlarının içinde öylece donuverdi- Ben boşa geldim galiba. Size ne öğretebilirim ki? Benim şu hiçliğime kıyasla, tam bir saflık durumuna varmış gibisiniz. Benim yolum çetrefillidir, öğrettiklerim belli belirsiz ve arayışım saflıktan uzaktır, her daim tene, dünyeviliğe ve dünyayla çapraşık bir ticarete bulanmıştır. Ben düşkünüm, ama siz… Bir bakın hele kendinize; çoktan meleklerin arasına karışmış gibisiniz. Şimdi, eğer beni mazur görürseniz… Böyle dedikten sonra sessizce handan çıktı. Ardından handa bekleyenler de bekledikleri şeyhin o olduğunu ve az önce çıkıp gittiğini anladılar.

    Bu mürşidin hikâyesi günümüz felsefesini büyük ölçüde yansıtıyor. Çünkü bugün de saflığı savunan (purist) bir yaklaşım, yani şu mefhum iş başında; felsefe, akılcı argümantasyon ve tartışmayla icra edilen bir saf, mantıksal icraata indirgenebilir; argümana çevrilemeyen her şey felsefe dışıdır. Filozoflar, insanlığın geri kalanına hükmeden yasalardan her nasılsa muaftırlar. Güya onlar daha yüce, meleksi bir düzlemde iş görürler ki kendilerinin dünyevilikleri ve bu dünyalılıkları oraya ulaşamamıştır.

    Oysa felsefe hiçbir vakit yalnızca akılcı argümantasyonla ilgili olmadı. Eğer öyle olsaydı bu çok fena olurdu, ayrıca felsefe bu kadar uzun yaşayamazdı. Felsefeyi, hem Doğu’da hem Batı’da, böylesine uzun ömürlü yapan etken onun yalnızca bilişlerimizle ilgili olmakla kalmayıp, bunun yanı sıra imgelemlerimiz, duygularımız, sanatsal duyarlılıklarımız ve dinî saiklerimizle, kısacası karışık, karmaşık ve katışık yaratıklar olan bizlerin varlığıyla da irtibatlı oluşudur. İnsan olmak, her daim varoluşsal manialara yakalanmak ve her türden melezlikle, çapraşıklıkla uğraşmak demektir. Bizler ulvi ve süflinin, ruh ve tenin, akıl ve akıl dışının benzersiz birleşimleriyiz. Öyleyse filozofların bu bütünselliğin hesabını vermeleri gerekir; tabii kendi bütünselliklerini henüz yitirmedilerse.

    İşte bu durum, felsefenin -ama yalnızca yavan akademik tarzdaki felsefenin değil, ayrıca Lao Tzu, Pythagoras, Platon, Aziz Augustinus, Mevlânâ, Meister Eckhart, Spinoza, Marx, Nietzsche, Gandhi ve Simone Weil’da karşılaştığımız uzun ömürlü ve geçişli çeşitliliğin- saf bir hâle gelememesinin nedenidir. Felsefe her zaman mit, şiir, drama, mistisizm, bilimsel düşünme, siyasal militanlık veya toplumsal eylemcilikle karışmıştır. Kendilerine has, kavrayışlı birer filozof oldukları ortaya çıkan birçok kurmaca yazarı (Dostoyevski’yi, Huxley ve Borges’i düşünün mesela) ve tam da kamera aracılığıyla basiretle felsefe yapan birçok yönetmen -Bergman, Kurosawa ve Tarkovski örneğin- dikkate alındığında iş daha da karmaşıklaşır. Tüm bu iç içe geçmeler ve saf olmama hâlleri derinden felsefeye işaret eder; aslında felsefeyi felsefe yapan bunlardır.

    Mevlânâ’dan bir tasavvuf şiirini alalım mesela. Şiirin içine tümüyle dalıp gitmişken şiirin nerede bitip felsefenin nerede başladığını, mistisizmin ne zaman ve nasıl süzülmeye başladığını nasıl söyleyebiliriz ki? Lao Tzu sudan söz ederken -“En hayırlı insan suya benzer. Su iyidir, her şeye yararlıdır ve hiçbir şeyle yarışmaz. Su küçümsenen alçak yerleri mesken tutar. Bu da onun Tao’ya bu kadar yakın olmasının nedenidir.”- bir argüman mı kuruyordur sahi? Kurup kurmadığını neden önemseyelim ki? Burada, felsefenin nasıl işlemesi gerektiğine dair şu dar görüşlü felsefe mefhumumuza meydan okuyan kısa ve öz bir evrensel görüş, bir “dünyada var olma duygusu”, insanlık durumu hakkındaki bir anlayış vardır. Kendisinden, taşıdığı “argümanı” çıkarabilmek için -diğer her şeyi ıskartaya çıkarıp, yazarın tasarımını ve görüşünü görmezden gelerek- böyle bir eseri kesip biçmek eserin atan kalbini durdurmak ve elde kalan kadavrayla uğraşmak demektir. Niye böyle bir şey yapalım ki?

    Walter Benjamin felsefi eserlerinde tahkiyeyi özgürce kullanırdı. O, kısa veya uzun öyküler yaratır ya da başkalarınınkini ödünç alırdı, ayrıca bu tutum öyle geçici heves falan da değildi. Zira Benjamin felsefe ve edebiyatın derinden iç içe geçmiş olduğunu düşünüyordu gerçekten; “hakikatin epik kıyısı”ndan söz ediyor ve bunu “tahkiye sanatı”yla ilişkilendiriyordu. İnsanlar hikâye anlatma güdüsüne sahip mahluklardır ki insana göre hikâyenin biçimi de içeriği kadar önemlidir. Bizler kendimizi ve yaşadığımız dünyayı, kendimiz ve dünya hakkında hikâyeler düzebildiğimiz sürece anlamlandırabiliriz. Felsefe ve edebiyattan az çok anlayan Sartre, eserlerinde hem Spinoza hem de Stendhal olmak istemişti.

    Eğer biz her şeyi o anda yaşanan hikâyeler olarak deneyimliyorsak, o hâlde hakikatin gerçekten bir “epik kıyısı” vardır ve doğası bakımından felsefe edebî işçiliğe bağımlıdır. Her yeni hikâyeyle dünyayı baştan yaratırız. Hikâye anlatma, insan olmanın anlamının sınırlarını çizer; yeni deneyim biçimlerini tahayyül etmek ve sayıp dökmek daha önceden var olmayan şeylere daha somut şekiller verir ve akla hayale gelmeyen şeyleri kavranabilir kılar. Hikâye anlatıcılığı ve felsefe ikiz kardeştir. Platon’un “mağara alegorisi” tam da bu kadar iyi bir hikâye olduğu için böylesine dokunaklı ve önemli bir felsefi durak olmuştur. Peki bu durumda “filozofun kim, hikâye anlatanın kim” olduğunu nasıl söyleyebiliriz? “Rakkası rakstan nasıl ayırıp bilebiliriz?” diye sorar şair. Asıl soru; bunu niye yapmamız gereksin ki?

    Felsefe ve edebiyat bu denli derinden iç içe geçtiğine göre, pathos filozofların eserlerinde sürekli anıp durdukları bir şey değildir yalnızca, o aynı zamanda bu eserlerde gömülü olarak zaten mevcuttur. Fikirleri hikâye etmeye, biçimi denemeye, belagate ait kinayeleri kullanmaya, duyguları tüttürmeye ve empatiye yer açmaya, yani ucundan kıyısından edebiyat yapmaya başlar başlamaz felsefeye yapmaya başlarsınız. Bir filozof, zoraki bir avuntuyla, “hakikatin toprakları”na varmaktan söz ediyor. Bu topraklar “Engin ve fırtınalı bir okyanusla, bir yanılsama dünyasıyla çevrilidir. Bu okyanusta birçok sis yığını ve çokça buz dağı vardır ki bunlar, keşif yolculuğuna çıkmış denizciye yeni bir memleket gibi görünür.” Alıntı Nietzsche’ye, Benjamin’e veya diğer “edebî filozoflardan” birine ait değil; Kant’ın Kritik der Reinen Vernunft’undan (Saf Aklın Eleştirisi). Bu en kuru düşünür bile edebî imgeler veya metaforlar, hikâyeler veya kıssalar kullanmaktan alamıyor kendini. (Gayet ironiktir; bugün, felsefi saflığı savunanların üzerine ant içtiği “argüman kurma” ediminin bizzat kendisi de, ciddi anlamda, bir hikâye etme biçimidir, ama bunun hikâyesi başka.)

    Son zamanlarda Batı’da ana akım felsefede canlı bir söyleşi, iletişim söz konusudur ve Batı’nın Batılı olmayan düşünce geleneklerine yaklaşımı yeterli ölçüde felsefi değildir. Bu peşin hüküm ciddi bile olsa yalnızca bir semptomdur; saflığı savunan, dar görüşlü felsefenin kendi kendini yanlış anlamasının -diğer birçok semptomun yanında- semptomlarından biridir. Bu yaklaşımla, sadece diğer felsefi gelenekler göz ardı edilmekle kalmaz, bunun yanında bizzat Batı geleneğindeki önemli tarzlar, filozoflar ve bir yığın eser de küstahça yadsınmış olur.

    Bu küstahlık kendi köreltici cezasıyla birlikte gelir; artık asli olanı kıvır zıvırdan, hakiki sorunu gelip geçici hevesten ayıramıyoruz. Artık, yayım kurulu birinci sınıf ve yıldız adlarla dolu bir akademik dergide (tercihen İngilizce) yayımlanmış şu hakemli dergi makaleleri şeklinde önümüze gelmeyen şeyleri felsefi olarak göremez olduk. Bugün felsefenin böylesine ilgisiz alakasız oluşuna şaşmamak gerek. Eğer felsefe kendini bu kadar kökten sınırlıyorsa niye birilerinin filozoflara ihtiyacı olsun ki?

    Şimdi cidden ihtiyacımız olan şöyle okkalı miktarda alçak gönüllülük. Hiç değilse, felsefenin farklı kılıklarla, farklı adlarla ortaya çıktığını ve asla saf bir hâlde gelmeyip onun melezliği ve katışımı sevdiğini anlamalıyız; ayrıca felsefenin filozofların yaşamları ve bu dünyalılıklarıyla bağlantılı olduğunu da. Böylesi bir alçak gönüllülük felsefeyi mutlaka yoksullaştıracak diye bir şey yok. Aksine bu, filozofları güçlendirir ve felsefeyi zenginleştirir, onu daha sofistike ve kendi konusuyla daha alakalı kılar.

    Biz de bizi biraz alçak gönüllü yapacak bir sufi mürşit bulabilseydik keşke…