• 288 syf.
    Değerli İlber Ortaylı hocamız ile söyleşi tadında soru cevap şeklinde hazırlanmış bir kitap.
    İçinde:
    *İnsan kendi kendini nasıl yetiştirir?
    *Nasıl çalışmak gerekir?
    *Nasıl seyahat etmek gerekir, nereleri görmek gerekir?
    *Eğitim de hangi tercihleri yapmak gerekir?
    * Ne izlemeli ? Ne dinlemeli? Ne okumalı ? gibi konularda öneriler verilmiş..

    Bu kitabı okumadan önce hayat şartlarımızı ve hayatın ne kadar içinde olabildiğimizi kendimize sormamız gerekiyor.. Hayatın neresindesin? Hayatında,seçimlerinde ne kadar özgürsün? Yada mesela ben şu şehri,ülkeyi merak ediyorum dediğin an kalkıp gidebiliyormusun?

    Zira kitaptan istifade edeceğiniz miktar bu soruların cevaplarına bağlı.
  • Semerkand'ı, Floransa'yı, Buhara'yı, Roma'yı ve Kudüs'ü görmeden ölmeyin.
  • 288 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    İlber Hoca’nın kendi hayatı ve tecrübeleri etrafında filizlenen bu eser, tabiricaizse ömür denilen koca merdiveni tırmanırken neler yapılması gerektiğiyle ilgili önerilerle dolu bir bilgi rafinesi. Ortaylı, “Kimsenin beni keşfetmesini beklemedim, zaten kimsenin de beni keşfedecek hâli yoktu.” demesi aslında keşfedilebilmek için insanın önce kendisini keşfetmesi gerektiğini de gözler önüne seriyor. Bilimden daha önemli bir şey varsa bilmektir, bilmekten üstünü de erken bilmektir. Hiç kimsenin hayatı her şeyi deneyimleyerek öğrenecek kadar uzun değil, hâl böyleyken deneyim sahibi hocaların eserlerine başvurmak bizim için bulunmaz bir nimet. Kendine yatırım yaparak aslında her şeye yatırım yapmış olacağının farkında olan insanların başvurması gereken bir yapıt.
    Aşağıya kitabın her bölümünden bir tavsiye bırakıyorum, iyi okumalar.

    Birinci Bölüm: Bir Ömür Nasıl Yaşanır?

    —Kendini göstereceksin, mesleğinde kendini ispat edeceksin, eser vereceksin veya kendini ispat edemeyecek, eriyip gideceksin!

    İkinci Bölüm: Kimden Ne Öğrenilir?

    —Yeni ve farklı ilişkiler kurmaya çalışın. Özellikle okulun dışında emek isteyen, girişkenlik gerektiren ilişkiler kurduğunuzda ummadığınız farklı dünyalara girersiniz. Görgünüz artar, bilginiz genişler, bakışınız derinleşir.

    Üçüncü Bölüm: İnsan Kendi Kendini Nasıl Yetiştirir?

    —Kendini geliştirmek, yetiştirmek istiyorsanız işinizle gücünüzle ilgili olmayan konularla da ilgileneceksiniz. Mühendis de olsanız, örneğin coğrafyayla, tarihle uğraşacaksınız; müzikten anlayacaksınız, dans edeceksiniz. Milletin hâlini dert edineceksiniz.

    Dördüncü Bölüm: Nasıl Çalışmak Gerekir?

    —İşinizi iyi seçin, daha en başından âşık olduğunuz bir işi yapmaya gayret edin. Bunu yapmazsanız, ne kadar çalışkan olsanız da hayattaki gayenizi kaybedersiniz, zihniniz uyuşur.

    Beşinci Bölüm: Nasıl Seyahat Edilir, Nereleri Görmek Gerekir?

    —Semerkand’ı, Floransa’yı, Buhara’yı, Roma’yı ve Kudüs’ü görmeden ölmeyin.

    Altıncı Bölüm: Eğitimde Hangi Tercihleri Yapmak Gerekir?

    —Elit olmaktan, elitist bir eğitim aramaktan, talep etmekten korkmayın. Elitlerimizi iyi değerlendirememekten korkun. Çünkü böyle bir toplum gerilemeye mahkumdur.

    Yedinci Bölüm: Ne İzlemeli, Ne Dinlemeli, Ne Okumalı?

    —Sinemada İtalyanlar, müzikte Almanlar, romanda Ruslar, şiirde İranlılar en yükseğe çıkmıştır. Zor yakalanacak uçarıca bir ihtişama sahip Fransız edebiyatı da bir başka büyüklüktür.

    Sekizinci Bölüm: İnsan Yaşadığı Şehirden Nasıl Yararlanır?

    —İyi şehir; iyi bir kütüphanede çalıştıktan sonra iyi bir salonda, iyi bir tiyatro oyunu seyredebildiğin ve temsilin ardından güzel bir kafeye gidip sohbet edebildiğin şehirdir.
  • 288 syf.
    ·181 günde·9/10 puan
    - İnsan kendini nasıl yetiştirir?
    - Nasıl çalışmak gerekir?
    - Kimlerden neler öğrenilebilir?
    - Seyahat nasıl yapılır ve nereleri görmek gerekir?
    - Eğitimin insan için önemi ve tercihler
    - Tiyatro ve sinemada ne izlenmeli, hangi sanatçılar dinlenmeli ve hangi kitaplar okunmalı?
    - Ömür nasıl yaşanmalı?
    - İnsan yaşadığı şehirden nasıl faydalanır?

    Yukardaki sorulara İlber Ortaylı'nın deneyimi, birikimi ve bakış açısıyla bakmak isteyenler bu kitabı okumalı. Her tavsiye her insana uymayabilir fakat çok değerli tavsiyeler içerdiğini belirtmeliyim.
  • Son nefesine kadar ilimle uğraştı

    Osmanlı iktisat tarihi alanında yaptığı çalışmalarla adını dünyaya duyuran Mehmet Genç’in yıllarca yakınında hizmetinde bulunan öğrencisi ve dostu İhsan Ayal, “Son nefesine kadar okuyan birisiydi” diyor ve ekliyor “Hoca Schopenhauer vari bir hayat filozofudur.”


    Türkiye’nin en önemli tarih alimlerinden Mehmet Genç geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. Bu haber Hoca’nın çalışmalarının kıymetini bilen çok sayıda insanı etkiledi. Çünkü Genç, sadece tarih alanında değil, sosyal bilimler üzerine çalışan her araştırmacıya ufuk açan araştırmalara imza atmıştı. Onun yaşam tarzı, ilime olan sadakati çok sayıda insana ilham oldu. Uzun yıllar Genç’in yanında bulunan, dostu, öğrencisi olarak tanımlayabileceğimiz İhsan Ayal’le Mehmet Genç’i ve çalışmalarını konuştuk. Ayal, Hoca’nın evrak-ı metrukesinin nereye bağışlanacağından, ölümünden sonra yayınlanmasını vasiyet ettiği makalesine kadar onlarca güzel ayrıntıyı paylaştı...


    İhsan Bey, Mehmet Genç Hocamızın uzun yıllar yanında bulundunuz. Onunla ilk tanışıklığınızı anlatabilir misiniz?

    Benim Mehmet Genç ile olan maceram oldukça sıra dışıdır. Trabzon Çaykara İmam Hatip Lisesi’nde okuduğum yıllarda Cemil Meriç okumaları yapıyordum. O okumalar esnasında Mehmet Genç ismiyle karşılaştım. Hocanın yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordum. Herhangi bir metnine de ulaşabilmiş değildim. Lise bitince, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne girdim. Her cumartesi Gonca Pasajı’na yani sahaflar çarşısına giderdim. Burada birbirinden farklı eserlerin yanında sürekli Mehmet Genç imzalı bir kitap bulmak için çabalıyordum.


    Ama öyle bir kitap yok…

    Maalesef yokmuş evet. 1989 yılında Türkiye Günlüğü dergisi kuruldu. Ben de hasbelkader o ekibe eklendim. Bir cumartesi günü istedikleri bir kitabı bırakmak için derginin sahibi ve yayın yönetmeni Mustafa Çalık Hoca’nın yanına, dergi ofisine uğradım. Kitabı bıraktıktan sonra Mustafa Çalık, “Acelen yoksa otur” dedi ama ben Sahaflar Çarşısı’na uğrayacağımı söyledim. Neyi aradığımı sorunca, Mehmet Genç’e ait bir eser arıyorum dedim. Tam kapıya doğru giderken, Mustafa Çalık beni mütebessim bir şekille durdurdu, “Mehmet Genç ne zaman yazdı da sen de alıp okuyacaksın” dedi. Daha sonra da birbirilerini tanıdıklarını ve Hoca’nın çalışmalarını anlattı.

    Peki yüz yüze tanışıklığınız?

    Fakülteyi bitirdikten sonra Trabzon’a döndüm. 2005 yılında ise İstanbul’a taşınma kararı aldım. Her cumartesi sahaflara, Çatalçeşme sokaktaki kitapçılara, Mehmet Varış’ın Türkiye’nin de entelektüel tekkesi sayılan Kitapevi’ne gidiyordum. Yine bir cumartesi günü oraya gittim, raflara bakıyordum. O esnada kapıdan yakışıklı, kır saçlı bir adam girdi. Herkes ayağa kalkarak, saygı gösterdi. Ben hoca çıktıktan sonra Mehmet Varış’a, “Giden kimdi?” diye sordum. Kalbime doğdu resmen, Mehmet Varış da “tanımadın mı Mehmet Hocamız” dedi. Ardından Hocamızı takibe aldım. Her sohbetinde, konuşmasında en öne sıralara oturmaya başladım. Ama bir sene boyunca kendimi hiç tanıtmadım. Nükteyi çok sever, iyi de fıkra anlatırdı. Ben de sohbetlerden birinde izin alarak bir fıkra anlattım. Dikkatini çekmiş olmalıyım. Beni yanına çağırdı ve kim olduğumu sordu. Kendimi öz bir şekilde anlattım. Yine de onun peşinde olduğumu anlatamadım.

    Sonraki süreçte Hoca’nın özellikle kitap alışverişine yardım eder, onu evine kadar bırakırdım. Ama asla evinden içeri girmezdim. Bir gün beni eve davet etti, içeri girip oturduktan sonra bana bir anahtar verdi. “Bunlar artık senin” dedi. Ben de kendimi tutamayıp, “Hocam müsaade buyurursanız sizinle olan hukukumu anlatmak isterim” dedim. Ardından Hoca’ya onu yıllardır nasıl aradığımı anlattım. Şöyle bir baktı ve “Bana hiç normal bir adam rastlamayacak mı?” dedi. Gülüştük. Sonrasında da hiç bozulmayan ve derecesi artan bir hukukumuz oldu. Benim babamdı, velimdi, arkadaşımdı, hocam ve dostumdu.

    OSMANLILAR ZEKÂ AVCISIYDI
    Kuşkusuz dakikalarca, günlerce, yıllarca konuşsak hocanın bize bıraktığı önemli çalışmaları anlatmak mümkün olmazdı. Ancak bir de sizden dinlemek için hepimizin bildiği ve uzun yıllar tamamlayamadığı o teze nasıl başladığını sorabilir miyim?

    Kendisi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat bölümü mezunudur. Bir süre kaymakam vekili olarak görev yapmış. Ardından Ömer Lütfi Barkan’ın İstanbul Üniversitesi’nde İktisat fakültesine bir asistan alacağını duymuş ve ilk görüşmede göreve alınmış. Mehmet Hoca, Osmanlılar için “Onlar zekâ avcılarıydı” der. Barkan Hoca da öyleymiş anlaşılan. Ama Barkan Hoca’ya tezini verememesinin bir nedeni vardı. Mehmet Hoca, çalışmalarına ilk başladığı dönemleri anlatırken “O yıllarda Osmanlı’yı tanımıyormuşum” derdi. Teze, seyahatnameler ve metin okumalarıyla başlamış. Ancak Osmanlı’yı böyle izah edemeyeceğini düşünüp arşive girmiş ve tezinin aksi istikametinde verilerle karşılaşınca bir daha arşivden çıkamamış. Önceleri “modern dünyaya eklemlenemediğini” düşündüğü Osmanlı’dan çok farklı bir Osmanlı ile karşılaşmış. Bunun üzerine tezini sürekli tehir ettirmiş. Barkan Hoca, “Mehmet hadi bitir, hadi bitir” demesine rağmen tezi vermemiş. Bunun üzerine asistanlığı düşmüş.

    Hocamız az yazmıştı. Yazı yazmayı da gençlere tavsiye ediyordu. Bunun nedenini sohbetlerinde sizlere aktarıyor muydu?

    Hoca zor yazardı bunun nedeni hayatını adadığı ilkedir. O da şudur: “İlim çok pahalı bir şeydir. Kişi ömrünü, mesaisini, zamanını, servetini harcar ama ilme bir paragraflık katkı ya sağlar ya sağlamaz.” Kendisi de hayatını bu ilke üzerine bina etmiş. Onun yazdıklarının her cümlesi bir hüküm içerir. Dolgu cümlesi asla olmaz. Bunun yanında her okuduğunuzda yeni bir şey anlarsınız. Tumturaklı, aforizmatik cümleler de kurmaz. Dikkatli okunduğunda her bölümünden bir tez çalışması çıkarılabilir. İlmî bir hakikat için kendini feda edebilecek biriydi. Mehmet Genç yürüyen bir ilim ahlakıydı.

    Bir röportajında Mehmet Genç Hoca nezaketi, Haydarpaşa Lisesi’nde talebesi olduğu Nihal Atsız’dan öğrendiğini söylüyor. Onunla ilişkisi nasılmış?

    Aslında Nihal Bey’in öğrencisi değil ama okul içinde birbirlerini tanıyıp, uzun sohbetler yapma imkânları olmuş. Ben kendisine Nihal Bey’in iddia olunduğu gibi ırkçı biri olup, olmadığını sormuştum. Bana, “Kafatası meselesi bir nükteydi. İnsanlar ciddiye aldılar. Irkçı da değildi hatta o yıllarda biz gençler onu gerektiği kadar milliyetçi olmamakla tenkid ediyorduk” demişti. Başka bir gün Yağmur Atsız’ın da babasının ırkçı biri olduğu yönünde açıklama yaptığını duyunca, “Ah kafasız oğlum, baban ırkçı değildi” dediğini hatırlarım.

    HAMİDULLAH’I FIKIH İÇİN TAKİP ETMİŞ
    Muhammed Hamidullah da hocaları arasındaydı sanıyorum.

    Aslında Hamidullah’la yollarının kesişmesi okuyanlara garip gelebilir. Çünkü Hamidullah bir ilahiyatçı, Hoca ise iktisat tarihçisi. Ama Mehmet Hoca multidisipliner biri. Bu nedenle o dönem Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde bulunan Hamidullah’ın derslerine dışardan dâhil oluyor. Çünkü Osmanlı içtimai, iktisadi, siyasi tarihine dair bir hüküm verecekseniz, fıkıhı diğer bir deyişle İslam hukukunu bilmeniz gerekir.

    TÜRKİYE’YE RAĞMEN YETİŞTİK
    Hoca bir ilim insanı, alim olarak yeterince desteklenebilmiş miydi?

    Maalesef yeterince desteklenmedi. Devlet ve müesseseler ona destek olmadı. Keşke onun çalışmaları için on beş - yirmi asistan kendisine verilse ve çalışmaları hızlandırılsaydı. Başımızdan geçen bir olayı aktarayım. KOCAV’ın Erol Güngör Kültür Merkezi’ni açarken bir toplantı düzenlendi. Orada Güngör’ü anarken önce rahmetli Emin Işık hoca sahneye çıktı. Konuşmasında, “Erol Güngör Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük mütefekkirdir” dedi. Ardından Mehmet Genç Hoca çıktı, biraz da öfkeliydi. Sonra da “Benden önce Emin Bey, Erol’u Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük mütefekkir olarak takdim etti. Erol ve ben Türkiye’ye rağmen yetişmiş insanlarız” dedi. Sırası gelmişken söyleyeyim, Erol Güngör vefat ettiğinde, “Beynimin yarısı göçtü” demişti, çok severdi.

    Hoca yurtdışından hem üniversitelerden hem de düşünce kuruluşlarından teklifler aldı ama hiçbirini kabul etmedi. Neden kabul etmediğini sorduğumda ise “İki gerekçeyle kabul etmedim. Birincisi bu teklifleri kabul etmiş olsaydım, ne olursa olsun ülkemi onlara servis yapacaktım. Bunu yapmam. İkincisi de ben Osmanlı çalışıyorum ve Osmanlı’nın kalbi olan İstanbul’dan ayrılmam” dedi. Hoca bu gerekçelerle her şeye rağmen buradan ayrılmadı. Aslında yurtduşı teklifleri yapıldığında ciddi mali sıkıntı içerisinde olduğunu da biliyorum.

    Kendisi Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü, TÜBA Ödülü almıştı. Aydın Doğan Ödülü’nü ise reddetmişti. Bunun nedeni neydi?

    Hoca ne yaptığını her zaman bilen biriydi. Titre itibar etmeyen bir adam olduğu gibi. Ödüllere pek itibar etmezdi. Aydın Doğan Ödülleri meselesine de bir açıklık getireyim; Hoca şahsen başvuruda bulunmadığı bir ödülle ödüllendirildi. Bu ödülden haberdar edilince, zarif bir metinle reddiyesini bildirdi.

    HEP AÇIKTA YÜZMEYİ SEVDİ
    Uzun yıllar devam eden dostluğunuzda birlikte seyahatlere de çıktınız mı? Bu seyahatlerde neler yapardınız?

    Soyadı gibi zihnen de bedenden de gençti. Biz kendisiyle uzun tatiller yaptık. Milletvekilimiz Cengiz Aydoğdu’yla beraber üçümüz Assos’ta tatil yapardık. Tüm okuyacağımız kitapları oraya taşır, günün belli saatlerinde yüzer, sonra sadece okurduk. Hoca profesyonel düzeyde çok iyi bir yüzücüdür. Ama sahilde yüzmeyi hiç sevmezdi. Biz gençlerin cesaret edemeyeceği kadar açılırdı.

    Hayatı boyunca da aslında hep açıkta yüzmeyi tercih etmiş. Sığda kalmamış. Araştırmaları da bu minvalde devam etmiş zaten.

    O hiçbir şekilde derinliği olmayan bir meseleyle uğraşmadı. Hayatı boyunca da böyle devam etti. Hangi meseleyi ele alıyorsa onu da tüm boyutlarıyla ele alırdı. Gündelik hayatında bile felsefi derinliği elden bırakmazdı. Sürekli çalışırdı, yemek yerken bile makale okurdu. Ele aldığı meseleyle yatıp kalkar, asla o meseleye ihanet etmezdi.

    Yurt dışına gittiğinizde Hocamız oralardan Türkiye’ye nasıl bakardı?

    Yurtdışı seyahatlerimiz sırasında dikkat çektiği önemli bir husus vardı. Şunları anlatırdı: Dünya’nın sulh iklime kavuşması için, Osmanlı tarzı bir sulh iklimine ihtiyaç vardır. Tarihi müktesebatıyla bunu başarabilecek tek ülke Türkiye’dir. Yeter ki ilme ehemmiyet verilsin ve imkanlar seferber edilsin. Ayrıca, ülkemizin büyüklüğünü her gezide teyit ederdi.
    Yabancı bir ülkeye gittiğinde ilk olarak nereleri görmek isterdi?

    Seyahatlerde hocanın ilk görmek istediği yerlerin başında kütüphaneler gelirdi. Ya da şehrin büyük kitapevlerine gitmek isterdi. Kitapevlerine girdiğimizde hoca kendini kaybederdi ve zaman mefhumu kalkardı. Hocayı biz ikaz etmezsek uçağı kaçırırdık, başımıza her şey gelebilirdi. Tarihi yerleri ziyaret etmeyi çok severdi. Bosna’dayken, bir akşam Travnik’te tepedeki Osmanlı kalesini soğuk havaya aldırış etmeden, hasta olma pahasına da olsa görmek istedi. Nihayetinde maalesef hasta oldu. Böyle tutkulu bir merakı vardı. Bir varak, bir at nalı bile olsa varıp görmek isterdi.

    Mehmet Genç, çok geniş kitlelere hitap eden, farklı insanlarla arkadaşlığı olan biriydi. Erol Güngör, Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Mehmet Şevket Eygi, Cemal Kafadar, Şevket Pamuk... Aslında birbirinden çok farklı çalışma alanlarında ve fikirde olan bu insanların hepsiyle ilişki içindeydi…

    Hoca’nın Türkiye’de, klasik ifadeyle sağ cenah ve sol cenahtan derin dostlukları vardı. Ülkenin bir yetişmiş değerini gördüğünde hangi cenahtan olursa olsun, ilmine temas etmek isterdi. Mehmet Genç tam bir Osmanlı beyefendisi ve alimiydi. İsmini andığınız insanlardan çok daha geniş bir irtibat çevresi vardı. Ona göre bu isimlerin hepsi ülkemize değer katan isimlerdi. Bu insanlarda hocayla arkadaşlığı önemsemiş ve yeri geldiğinde ondan istifade etmişlerdir.

    PANDEMİ ONU YIPRATTI
    Hastalık teşhisi nasıl konuldu?

    2019 yılının Ağustos ayında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinde akciğer kanseri teşhisi konuldu ve tedaviye başlandı. Hoca o süreçte çok gergindi. Fakat sonra kemoterapiyi reddederek daha uzun bir hayat yaşamaya değil, kalan hayatını daha verimli geçirmeye niyet etti. Doktorlar 7-8 ay ömrü kaldığını söylerken Hoca 1 buçuk sene yaşadı. Teşhisin üzerinde 6 ay geçtikten sonra doktorlar Hoca’ya, tahlillere bakarak “sanki hiç hastalanmamışsınız gibi” dediler, biz de çok sevinmiştik. Yarım bıraktığı çalışmalarına devam edeceğini düşünüyorduk. Fakat pandemi süreci gündeme geldi ve bu süreç onu çok yıprattı. Biz de Hoca’yı riske atmamak için evine gidip gelemez olduk. Sohbet ve muhabbete çok ihtiyaç duyan hocanın en yakın çevresinin salgın koşullarında huzurdan çekilmesi onu bir hayli yıprattı.

    Hastalık sürecinde çalışmalarına nasıl devam etti?

    Hoca günde en az 16-17 saat çalışırdı. Yemek yerken dahi önünde bir makale olduğunu görürdünüz. Akşam haberlerini izlerken de çalışır, gündemle alakalı meselelerin cevabını bile hep meşgul olduğu ana problemde arar, oralardan veri toplardı. Hastalık sürecinde son birkaç aya kadar sürekli çalışmaya devam etti. Hastane yatağında arşiv belgeleri okurdu. Onun için ilmî hakikatin üzerinde bir hakikat yoktu. Çalışma tarzını ifade ederken tek bir maddeye indirgemek mümkün değildir. Mehmet Genç her şeyiyle istisnai bir insandır. Mizahında dahi çalıştığı konunun izlerini görürdünüz. Zihnindeki ana problemi hep zihninde taşır, günlük yaşamında da hep bu problemle hemhal olarak yaşardı. Onun için çalışma saatleri diye tarif edilebilecek farklı bir zaman dilimi yoktu.
    Vefatından sonra Fatih Camii Haziresi’ne defnedilme süreci nasıl gerçekleşti?

    Hoca kanser teşhisi aldıktan sonra tabii ölüme hazırlanıyordu ve nereye defnedilecek sorusu benim de zihnimi kurcalıyordu. Büyük bir teessürle sorma cesaretinde bulundum. Hoca bir süre sustu. Çok iyi bilirdim o susmasını. Ben de “Fatih Camii Haziresi’ni çok seversiniz Hocam, Gazi Osman Paşayı da çok seviyorsunuz, o da orada medfun. Siz de bu hazireye defnedilmeye layıksınız, gönlümden orası geçiyor” dedim. “Evet” dedi, “isterim fakat bunu kim temin edecek?” Bunun üzerine o akşam Ankara’yı aradım ve Cengiz Aydoğdu aracılığı ile meseleyi Cumhurbaşkanımıza intikal ettirmiş oldum. Kendileri de lütfedip hemen duruma vaziyet ettiler.

    Hocanın mirası ile ilgili planlanan bir proje var mı? Arkasında kıymetli evraklar, kütüphane ve çalışmalar bıraktı...

    Yaklaşık 20 bin ciltlik bir kütüphanesi olmakla birlikte asıl önemli olan Hoca’nın çok kıymet verdiği evrak-ı metrukesidir. Başlı başına bir Osmanlı araştırmaları enstitüsüne kaynak olabilecek hacmi ve mahiyeti olan 150 klasörlük bir arşivi bulunuyor. Bu arşiv için Cumhurbaşkanlığı’yla bir protokol imzalanmıştı henüz bu girişim nihayete kavuşmadı.
    NEŞREDİLMEMİŞ BİR MAKALESİ BASILACAK
    Bir vasiyeti var mı?

    Bana vasiyeti uzun yıllar önce yazdığı ama hiçbir yerde neşredilmeyen bir makalesini yayınlanması ricasıydı. Nasyonal sosyalizm üzerine olan bu makale yakın gelecekle inşallah yayınlanmış olacak. Nerede yayınlanacağı ilerleyen günlerde netleşecek.

    CUMHURBAŞKANLIĞI MAAŞ TAHSİS ETTİ
    Son olarak Hoca’ya dair dillendirmek istediğiniz bir husus var mı?

    Mehmet Genç herhangi bir kalıba, ekole, ideolojiye ve kliklere mensup birisi değildi. Bu konuda da hep titiz davranmıştır. Nezaketi bazı zümreler tarafından yanlış anlaşılsa da Hoca böyle biriydi. Kimse gücenmesin, Hoca’nın vefatından bir müddet önce ve vefatından sonra, mülga bir üniversitenin mensuplarının onu üniversitelerinin bir mensubuymuş gibi göstermeye çalışmaları kanaatimce hakikati aksettirmiyor. Bu bağlamda internette dolaşan bir videonun hangi şartlarda çekildiğini biliyorum. Hocanın emekli maaşı dışında geliri yoktu. Son çalıştığı üniversite kapatılınca Cumhurbaşkanlığı Hoca’ya bir maaş tahsis etti. Bunun da bilinmesi gerekir.

    Osmanlı’nın üç temel ilkesi
    Hocanın Osmanlı iktisadi sistemini izah eden temel tezi neydi?

    Mehmet Genç, Osmanlı idari ve iktisadi sistemini üç temel ilke üzerinden izah eder. Bunlar sırasıyla; gelenekçilik ilkesi, iaşecilik ilkesi, maliyecilik ilkesi. Bu nazariye yalnızca Hoca’ya aittir ve dillere pelesenk olmuştur. Gelenekçilik ilkesini Hoca şöyle ifade eder; Osmanlılar 1300’lerin başında kurulduktan tam iki asır sonar “ebed müddet” tabirini kullanmaya başlarlar. Yani kıyamete kadar yaşayacak bir düzen. Bu hükmü o günün zirai devrim şartları çerçevesinde vermişlerdi. Bu meselenin izahını bir röportaj sınırları içinde yapmak mümkün değil. İlgilenenler hocanın Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi kitabına baş vurabilirler. Ama bu hususla ilgili o kitapta yer almayan bir noktayı dillendirmek istiyorum. Hoca son yıllarda bu üçlemesine dördüncü ilke olarak vakıfları da ekledi. Vakıflarla ilgili görüşleri yayımlamayı düşündüğümüz bu kitabın ikinci cildinde bir bölüm olarak yer alacak.

    Bir de Hocanın, “Türklerin üç muhteşem çıkışı” diye özetlediği bir formül var. Nedir bu üç muhteşem çıkış?

    Şöyle: Binli yılların başında Türkler Anadolu’ya geldiler. Bu gelen nüfus bir milyon civarındaydı. O dönemde Anadolu’nun nüfusu takribi on milyon dolaylarındaydı. Gelen Türkler Anadolu’yu bir asra varmadan Türkleştirdi, İslamlaştırdı, Türkçe konuşan bir millet haline getirdi ve Anadolu’yu vatan kıldı. Bu Türklerin ilk muhteşem çıkışıdır. İkincisi Osmanlı’nın kuruluşu ve Viyana kapılarına dayanmaya varan süreçtir. Devamlı yükseliş hali, fütuhat becerisiyle genişleyen coğrafyanın neticesinde büyük bir çeşitliliği hakimiyeti altına alması ve bünyesinde barındırabilme kabiliyeti ikinci büyük çıkışıdır. Üçüncü ve en büyük çıkışı da şöyle ifade eder; Viyana önlerine kadar gelen Osmanlılar’ın geri çekilmesi üç asra yakın bir sürede gerçekleşti. Karşısında duran siyasi, özellikle iktisadi güce rağmen bekasını muhafaza ederek ustaca çekildi. Paradoks gibi gözükse de, bu da üçüncü ve en önemli çıkışıdır. Bir hatıramı da buraya ekleyelim. 2010 yılında Urumçi seyahatimiz esnasında uçsuz bozkırlara, kupkuru bir çöle bakarak bu üçlemenin en başına gelecek bir madde daha ekledi Hoca; “Türklerin en muhteşem çıkışı her şeyin başında bu coğrafyadan çıkmalarıdır” demişti.

    Cumhuriyet 80’den sonra kapitalistleşti

    Hoca Osmanlı’nın çökmesi ifadesini hiç kabul etmezdi. İnsanlık tarihinin en uzun ömürlü, tek hanedanlı devletidir Osmanlı Devleti. Osmanlı, Cumhuriyet ile birlikte yalnızca rejim değiştirdi ve varlığına devam ediyor. Bayrak aynı bayrak, toprak aynı toprak, millet aynı millet, coğrafya aynı coğrafya. Tarih sahnesinden çekilmesi gibi bir ifadeyi kabul etmek mümkün değildir, bu hususlara bakınca. Yine kendisi bu nazarla çok önemli bir hususu da vurgulardı; Cumhuriyet bile 1980’lere kadar kapitalistleşmemişti. “Sağlam yerin tamirine” girişmeyen Osmanlı, kapitalizmi de temel ilkelerine aykırı bulduğundan reddetmişti.

    Yenişafak
  • 288 syf.
    ·14 günde·Beğendi
    İlber Ortaylı'nın Gazeteci Yenal Bilgici ile yaptığı söyleşinin kitaplaştırılmış hali Bir Ömür Nasıl Yaşanır? Kitapta, sekiz bölümde, Bir Ömür Nasıl Yaşanır?, Kimden, Ne Öğrenilir?, İnsan Kendi Kendini Nasıl Yetiştirir?, Nasıl Çalışmak Gerekir?, Nasıl Seyahat Edilir, Nereleri Görmek Gerekir?, Eğitimde Hangi Tercihleri Yapmak Gerekir? Ne İzlemeli, Ne Dinlemeli, Ne Okumalı? ve İnsan Yaşadığı Şehirden Nasıl Yararlanır? sorularının yanıtlarını veriliyor.
    İlber Ortaylı'nın derin tecrübe ve bilgisine diyecek yok. Kıymetli öneriler var eserde. Özellikle kendi zamanının insan ilişkilerini hayranlıkla okudum satırlardan. Bazı şeylerin temellerinin çok önceden atılması gerektiğinin hatta bu şeylerin aileden gelmesinin gerektiğinin örnekleri de var kitapta. Okuma sırasında sizde de bazı sorular sorma isteği uyanabilir. Çünkü bazı konular öyle tatlı ilerliyor ki, daha fazlasını bilmek istiyorsunuz. Hepsi bir yana, bir ömür "adalet"le yaşanmalı. Evet, bilmek, öğrenmek, gezmek önemli. Kendini donatmış fakat çevresine faydalı olmayan, yalnızca kendi çıkarını düşünen, kaba bir insan olmak, kümesi iyi tanıyor diye kümesin tilkiye emanet edildiği bir durumu anımsatıyor bana.