• Bismillahirrahmanirrahim
    Ey Rabbimiz!..
    Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.
    (Bakara, 250)

    Hadisi Şerif Meali
    Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır.
    (Tirmizî, Birr, 33)

    İnsanları tanıyan yalnızlaşır.
    (Hz. İmam Ali k.v.)

    Paylaştığın senindir, biriktirdiğin
    değil..
    (Yunus Emre)

    Hangi hakikat gizlenmek istendikçe daha çok aşikar olmadı ki.
    (Kavli Hz. Pir Şems-i Tebrizi k.s)

    Neresi seni dünyaya çekiyorsa, sana Allâh'ı unutturuyorsa; orası senin helâkın için bir tuzaktır.
    (Hz. Pir Hacı Bayram-ı Veli k.s)

    Harabat ehlini hor görme zâkir.
    Defineye malik viraneler var.
    (Hz. Erzurumlu İbrahim Hakkı k.s)
    🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷
    Hayırlı Cuma’lar
    🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷
    #Beyazrenkler
    #AyYıldızTim
    #AyyildizTimYalnizDegildir
    #HepimizAyyildizTimiz
    #SessizceNöbetteyiz
    #VatanSevgisiİmandandır
    #ŞehitlerÖlmezVatanBölünmez
    #VatanSağolsun
    🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷
    Haine, soysuza ve namerde inat!..
    🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷
    SESSİZCE NÖBETTEYİZ!..
    🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷
    Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cu’ma’nız sevgiyle, hayırlı, mübarek, bereket, ihlas, edep ve nur ola.
    Huzur bulasınız, Hoşça bakınız zatınıza efendim.
    Engin Demirci
  • Kürenin, adı duyulmamış bir
    bölgesinde minnacık bir kıta... Önce
    haydutlarla keşişler hüküm sürmüş bu
    ülkede, sonra eski toprak köleleri.
    Dünyanın dörtte üçü kana boyanmış ,
    talan edilmiş. Ve o kan denizinden
    mağrur ve muhteşem bir melike belirmiş :
    “çağdaş uygarlık”.
  • 40 syf.
    ·1 günde·9/10
    İnsan bazen hüznüne bir şiir yakar. Ruhum üşürken bu kitapta aklıma geldi açıp okudum iyice üşüdüm Palto'nun içinde.

    Abdurrahim KARAKOÇ;
    Gitmişti makama arz-ı hal için,
    “Bey” dedi, yutkundu, eğdi başını.
    Bir azar yedi ki oldu o biçim...
    “Şey” dedi, yutkundu, eğdi başını.

    Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı,
    Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı...
    Bir baktı konağa alttan yukarı.
    “Vay” dedi, yutkundu, eğdi başını.

    Çekti ayakları kahveye vardı,
    Açtı tabakasını, sigara sardı.
    Daldı.. neden sonra garsonu gördü,
    “Çay” dedi, yutkundu, eğdi başını.

    İçmedi masada unuttu çayı;
    Kalktı ki garsona vere parayı,
    Uzattı çakmağı ve sigarayı
    “Say” dedi, yutkundu, eğdi başını.

    Döndü gözlerinde bulgur bulgur yaş,
    Sandım can evime döktüler ateş.
    Sordum: ”Memleketin neresi gardaş?”
    “Köy” dedi, yutkundu, eğdi başını.

    Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden,
    Ağzına küfürler doldu zehirden;
    Salladı dilini.. vazgeçti birden,
    “Oy” dedi, yutkundu, eğdi başını.

    Bi de bu şiirin yaşanmışlığı var iyice düğüm oldu içim. Şöyle;

    Bir köylünün çoçuğu doğmuş, büyümüş, mektebe kayıt için nüfus cüzdanı lazım gelmiş çocuğa. Adam da kalkmış şehre, konağa gelmiş. Mahcup edayla çalmış memurun kapısını. (Aynı Palto'daki general gibi bir memur.) 'Ne var? Ne istiyorsun?' diye bağırmış memur, neye uğradığını şaşırmış gariban. 'Şey...' demiş, 'Bizim oğlanın nüfus...' demeye kalmadan tekrar bir fırça daha; 'Adı Ne?'
    Adamcağız donmuş, 'Ad ne ola ki' demiş içinden. 'İsim' dese anlardı belki. Ad'ın ne olduğunu bilmiyor ki daha. Daha yeni İnkılaplar olmuş herkes Türkçe kelimeleri daha bilmiyorlar ki tam... Tam bu esnada 'Söylesene be adam adı ne' diye yine bağırmış, çaresiz şaşkın adamcağız kalmış öyle. Kovulunca da çarpmış çıkmış kapıyı. Eve varmış hanım meraklı gözlerle bakarken yutkunarak; 'Hanım' demiş,
    'Bizim oğlanın adı var mı?'

    Nedir kıssadan hissem; Çalmayın kimsenin paltosunu. Hepimiz üşüyoruz sonra.
    İncelememi şimdi bu? Değil.
    Umrumda mı? Değil.
    Öylesine yazdım. Ad'ı yok.
  • 272 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    “Bütün hayatımızda yapıp ettiklerimizden sorumlu tutulacağımızı fark ettiğimiz an, işte o zaman, her saniye hayati bir önem kazanır. Vakit, bize Allah’ın bir nimetidir. Ve onu nasıl değerlendirmemiz gerektiği sorusu, bizim karşı karşıya kaldığımız en çetin meseledir. “
    (syf:236)

    “ En iyi ayni depresan insanlara hizmet etmektir, eğer depresyondaysanız kendinizle ilgilenmekten vazgeçin ve hizmet edebileceğiniz birilerini bulun.”
    (Arka kapaktan)

    “Eskiden İslam dünyasında insanlar, manevi bir servet olan ilimle anılmak isterlerdi, maddiyatla değil. O dönemlerde yalnızca ilimleri sebebiyle islam dünyasında ciddi bir şöhrete sahip son derece fakir alimler bulunması kayda değerdir. “Günümüzde bunu bulmak pek mümkün değil.
    (syf:87)

    Aslında kitabı herkesin elinde görünce okumaktan vazgeçmiştim çok sonra okuyacaktım ki bir anda kendimi kitabı okurken buldum.
    Bir yazar kitabında şöyle bir şey diyordu: Maddi hastalıklara değen eller çoğalırken manevi hastalıklarımız artıyordu.
    Hastayız. Manevi yaralarımızın farkına varmaya teşhis ve tedaviye ihtiyacı var. Nasıl ki maddi hastalık sürecinde hastalığımızın teşhisi , kabul süreci ve ardından tedavisi varsa manevi hastalıklarda böyle.
    Önce teşhis edilmeli, sonra bunu kabul etmeli ve iyi olmayı şifa bulmayı istemeli.
    İşte okuduğum kitabı alimlerden İmam Mevlüd’ün beytlerinden yola çıkılarak
    Hamza Yusuf’un kendi içinde beytleri şerh ederek kitaba alıp hazırladığını öğreniyoruz.
    Beytlerin Arapça aslından tercüme edilmesi öyle naif ki okurken de çok dile getirdim bunu hayran oldum gerçekten çok etkiledi beni. Bunda sevgili Handenin işini ne kadar aşkla yaptığını görüyoruz.
    Kendisiyle sohbet etme imkanım oldu sağolsun vaktini ayırdı samimiyetine samimi / niyetle sarıldım️


    Hamza Yusuf Washinton da Hristiyan geleneğinden gelen bir ailenin çocuğu. 17 yaşında geçirdiği ciddi bir trafik kazasının neticesinde komada kalıyor ve sonrasında tedavi döneminde iç alemine dönerek sorgulama yapıyor ve 1977 de Hamza Yusuf olarak müslüman oluyor. (Detaylı bilgi için nete bakınız.)
    Ve yazarın Türkçede yayınlanan ilk kitabı Kalbin Simyası
    (Manevi yaralara çare bulmak)
    Kitapta (kibir,gaflet,riya, kıskançlık, dünya sevgisi,fakirlikten korkmak, su-i zan ve daha bir çok manevi hastalığın tanımını yapıyor ve sonrasında tedavisini veriyor.
    En çok neresi etkiledi derseniz gaflet bölümü derim...
    Öyle büyük bir gaflet içinde debelenip duruyoruz ki çırpındıkça batıyoruz.
    Sevindiren yanı ise kurtuluş mümkün.


    Altını çizmediğim sayfalar çok azdır kitapta.
    Öyle güzel ve akıcı bir anlatıma sahip ki kitap burada çevirmenin (Abdurrahman Açıkgöz beyfendinin) de hakkını vermek lazım. Kitabı kim okursa okusun anlaşır dilde olmuş.
    Tedavi yöntemleri çok etkileyici gerçekten.
    Ben kendi adıma kalbimi yokladım ve kendime bile söyleyemediğim hastalıklarımın olduğunu farkettim. “ Herkes kendi kalbinin çobanıdır” diyor kitapta. Niyetimi tekrardan gözden geçirdim. Evet kalbimize çoban olmak en büyük vazife. Zira çoban olamazsan nasıl dağılacağını kestiremiyorum.
    Hastalıklarımı teşhis edip bir liste çıkardım, tedavilerini uygulamaya karar verdim inşallah Rabbimin yardımıyla başarılı olabilirim. Sonra Ayeti Kerimeleri ve Hadisi Şerif’ler not aldım.
    Çok uzun oldu biliyorum daha da uzun olabilir belki ama bu kitabı mutlaka okuyun, okutturun hayatınıza, sevdiklerinize dokunsun. Ola ki ahiretinizin kurtuluşuna vesile olur.
    İnşallah bana okuduklarımla amel etmek size de okumak nasip olsun.
  • Ben ki sigaranın külünü tablasına tutturamayan bir adam. Ne işim olur benim, Tanrı'yla, özgürlükle, sevinçle... Vereceksin bana topraktan bir dam, süreceksin beni en bir görkemli dağlar kıyısına, şu tahta suratımı yonta yonta... Ne tarağı arkadaş, ne sonbahar yaprağı... Dağ diyorum, toprak diyorum, ben diyorum... Ben diyorum, yıkanabilirim toprakla. Yıka da bilirim dağları. Sırtımı bir ağaca yaslayıp, sadece sırtını bir ağaca yaslamış da olabilirim. Yine de duyar gibiyim içimdeki koşma arzusunu. O kelebek uçmasaydı eğer, konmasaydı omzuma, durur muydum sanıyorsun? Ne yaptığımın ne önemi var, arzu değil miydi ki, beni harekete geçiren? Arzular değil midir insanı harekete geçiren? Ne önemi kaldı ki şimdi bilmenin? Bilmek de bir hiçmiş meğer, istemenin nezdinde. Her ne bilmekse arkadaş, kelimede kullanılan harflerde dahi meymenet yok.


    Günebakan demişler işte bir çiçeğin adına, muhakkak vardır onun da bir hikayesi. Peki ya insan, insanın ne ola ki hikayesi? Düşmanı yoktur yok, bana inan. Yalnız, yalnızlığıdır düşmanı insanın kendisinin. Sessizliktir yalnızlığın nişanesi. Gündüz güneşin doğurduğu gölgesi, geceleri şavkıyan aydır insanın yalnız yanları. Sessizlik demişler büyük ustalar ana diline yalnızların. Kederdir diyorum ben de, ana rengi yanlızlığın. Beklenenin boşluğuydu yalnızlık, kulağa erişmemiş o inilti idi. Doğurgandı, ürkekti, serseriydi, derme çatma bir mescit gibiydi işte yanlızlık. Minareleri yalnızlığın sembolü, kubbesi kıç kadar öteberi bir şeydi. Dilersen hançer sapla, dilersen sopa al eline kovala, ensende bitiyor her seferinde yalnızlık. Hangi frekansı çevirsek, sessizlik haykırıyor. Küfürler azarlar işitmiş gibi bir sessizlik... Sessizliğin her hali korkutucudur. Bekleyişimiz sessizlik ve sessizlikte beklemekteyiz. Uzat ellerini, elinin vardığı son nokta aslında uzaydır, uzaktır çünkü senin için. Uzayan kollarını giydir, üşümesin. Uzaklar her daim üşütürmüş insanı, yorduğu palavrası bir avuç bezginin uydurması.
    Bak işte bu uğuldayan ses, bu şafak alacası, doğacak olan güneş; cenininden yeni fırlamış o çirkin bebek, tiryakiliği insanın, bizi bekliyor.


    Sorsam mı ki ufuklara, seslensem mi dağlarıma; şu ölen çocukların kıblesi neresi?