Duyguların hükümdar olduğu fırtınalı bir denizde, mantıksızlık adasına yapılan bir bilinmezlik yolculuğuydu aşk. Kabarmış suyun ortasında bir deniz feneri yükselirdi. Bazen bir ışık yanar, kısa bir an sonra gene sönerdi. O fener umuttu. Aşk denizin ortasında yanıp sönen eski bir deniz feneriydi, bizi sevdamıza bağlayan. Dalgalardan aşınmış küçük bir sandalın içinde bütün umutlarımla, hayallerimle, inancımla duruyordum. Bir gün o adaya ulaşacağımı bilerek, fenerin ışığını gözlüyordum.
Bazen istemediğin şeyleri yapmaya mecbur kalırsın. Eğer öyle olursa bırakmak istemediğim halde bırakmış olurum Ama bu senden vazgeçtiğim anlamına gelmez. Seni sevmekten vazgeçmediğim müddetçe, asla seni tam anlamıyla bırakmış sayılmam. Bedenim olmaz belki yanında ama ruhum daima seninle olur. Ben ise bana kalan bedenimle, bütün ömrümce sende kaybettiğim ruhu arar, ceset gibi cansız oradan oraya sürüklenir, giderim.
Unutulmaz aşkı doğuran şey, bir insanın umutsuzluğudur. İnsanı umutsuzluğa sürükleyen şey ise, ona bu duyguları yaşatan kişi gibi birini bir daha asla bulamayacağına , bir daha asla böyle hissedemeyeceğine dair duyduğu korkudur.