• Ben ağlıyorum, gülen hayatın
    Bir gölgesidir yüzümde gümrâh(yolunu şaşırmış).


    "Ben ağlıyorum fakat yüzümde yolunu şaşırmış hayat gölgesi gülüşü var. "
    Tevfik Fikret
    Sayfa 467 - Akçağ Yayınları
  • Hatıra gelen hayırlı düşüncenin, şeytanın bir taktiğimidir:
    1- Nefse bakılır. Sevinçle hemen onu yapmak istiyor, sonunu hiç düşünmüyorsa şeytandandır.
    2- Eğer nefs neş'esiz, isteksiz, korkulu ve sonunu düşünme yoluna gidiyorsa Allah'tan veya melektendir.
  • Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.
    Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı
    Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.
    Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;
    Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
    "Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
    Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür."

    Yahya Kemal BEYATLI
  • 94 syf.
    Ömer Seyfettin, “İlk Namaz” adlı hikâyesinde kendisinin namaz kılmak için kalktığı keskin bir soğuk kış sabahında duyduğu ezan ile birlikte on beş sene önce yaşanan bir olayı anımsamasını anlatır. Birbiri içerisine geçmiş üç bölümden oluşan öyküde otobiyografik izlenimlerinden yola çıkarak Ömer Seyfettin, insanlığının çocuk saflığının bozuluşunu, ilerleyen yıllarda baş gösteren çürümüşlüğünü sert bir dille ortaya koyar. Peki, neden anlatımlarda çocukluk ağır bir yer kaplar? İsmail Çetişli’ye göre “ Ömer Seyfettin hikayelerini, çok büyük ölçüde olan ile olması istenen arasındaki çatışma üzerine kurar. Halin çok büyük ölçüde bozulduğunu görür ve bu durum karşısında, çareyi yakın (çocukluk) ve uzak geçmişe gitmekte bulur. Bu tavır, basit bir “kaçış” olarak nitelendirilemez. (Çetişli; 2012: 313). Çocukluk süreciyle ilgili bu öyküsü başta olmak üzere diğer öyküleri de (Kaşağı (1926), diyet, ilk cinayet, bomba, beyaz lale, bir hatıra, ilk düşen ak) birer psikanalitik vaka öyküsü olarak incelenebilir. Kışın bastırdığının apaçık bir şekilde tasvir edildiği birinci bölümde, yazarın kendisinden beklenilenin aksine girift tamlamalar kullanılır:
    Odama dönünce yalancı bir sıcaklık bir nefes-i teselli gibi, havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış saçlarıma temas ediyordu. Daha fecr-i sadık uyanmamıştı. Fecr-i kazibin donuk kırmızı sükuneti gecenin süradık-ı zalam-ı baridini parçalayarak büyüyor ve genişliyordu. (Seyfettin; 2012: 17)
    Öykünün 1905 yazılış tarihi göz önünde bulundurulduğunda Yeni Lisan hareketinin daha sadece zihinlerde belirdiği ve hareketin resmiyet kazanmaması sebebiyle Ömer Seyfettin’in dönemin Fecr-i Ati ve Servet-i Fünun üslubu ve dil anlayışı konusunda etki altında kaldığı görülür. Öte yandan yapılan boğucu, karanlık, huzursuz edici betimlemeler ile kurgunun bu şekilde ilerleyeceği hissi okuyucuda uyandırılır. Böylelikle hikayenin başında verilen zaman ile birlikte mekanda da hafif bir siliklik şeklinde olsa da belirmeler başlamış olur. bu tasvirlerin hemen arkasından gelen ezan sesiyle ani bir şekilde on beş sene evveline gidilir:
    Soğuktan büzülmüş ve mütefekkir, bu kainat-ı melul ve esmere karşı unutulmaz bir hitab-ı ulûhiyetin hâtırası gibi derinden akis ve ruhumu lerze-rîz-i haşyet eden ezanı dinlerken, onbeş senedir kalkabildiğim bu büyük ve meşbû-ı ruhaniyet sabahların birincisini düşünüyordum. Ah, onbeş sene evvel... (Seyfettin; 2012: 17)
    Post modern anlatılarla özdeşleşmiş geriye dönüş tekniğinin Türk Edebiyatındaki ilk örneklerinden birini oluşturan “İlk Namaz”’da bu kullanımın aksine herhangi bir zihin bulanıklığı, bilinç kaybı yaşanmaz; adeta yazar okuyucuyu uyararak kurguda bir değişiklik olacağı hakkında ipucu verir. Öykünün bir hatıra temelli gelişmesinin yanı sıra, Ömer Seyfettin’in bu tekniği bilinçli olarak kullanmadığı düşüncesi hasıl olur okuyucu tarafında. Verilen alıntıdan öncesinde hikayenin hangi tema üzerinde gelişeceğini yazar tarafından verilmemesi sebebiyle mekanda, zamanda ve kurguda dönüşüme gidilmesi ilk başta anlaşılmaz. Böylece okuyucunun merak duygusu daha da perçinlenir; fakat bu durum pek fazla sürmez:
    … , işte derhatır ediyorum, on beş sene evvel beni ilk sabah namazına kaldırmış idi. Galiba yine böyle bir kıştı. Onun odasına bitişik olan küçük odamdaki küçük karyolamda uyurken bir buse-i esir u hâr gibi alnımı okşayan nazik eliyle, nazik ince parmaklarıyla saçlarımı tarayarak:
    - Haydi, Ömerciğim kalk, demişti, kalk, haydi yavrucuğum. (Seyfettin; 2012: 17)
    Ezan sesiyle aniden yaratılan geçiş burada yerini yazar tarafından hazırlanan geçiş cümleleriyle kurgulamadaki gerilim seviyesi düşürülmüş olur. Öte yandan hikayenin girizgah bölümünde tasvir edilen boğuk, sıkıcı uzam yerini kışın ayazından uzak samimi sıcak bir ortama ve müşfik, fedakar bir anneye bırakır. Çocuk saflığıyla gözlerinden uyku akan küçük Ömer Seyfettin annesinin öpücükleriyle abdest almaya kaldırılır. Öte yandan ilerleyen bölümlerde anne ve çocuğu arasında olan diyaloglar silsilesi sebebiyle ilk bölümde göze çarpan ağır dil, girift tamlamalar yerini oldukça sade bir üsluba bırakır. Bu kullanımla birlikte çocukluk yıllarındaki safiyane karakter belirginleştirilir; eserin sonunda gösterilecek olan yılların getirdiği bozulmuşluğun iyice gösterilmesi adına bir araç kurguda devreye sokulur. Diyalogların hızlı akışının aksine çocuğun olgunlaşma süreci, farklılaşması oldukça yavaş bir şekilde verilir ve ilk durak namaz kılmadan önce getirilen iftitah tekbiridir:
    “O, iftitah tekbirini ellerini omuzlarına kaldırarak kadın gibi yaparken, ben de gayr-i ihtiyarî onu taklit etmiştim. Sünneti bitirdikten sonra, bana, gözlerinin nûşin ve nafiz bir tebessümü ile gülerek:
    - Yavrum, demişti, sen kadın mısın? Kadınlar öyle başlar, sen erkeksin, ellerini kulaklarına götüreceksin.

    Ben de tekbiri öyle alıp annemden farkımı, niçin erkek olduğumu, erkekliğin ne olduğunu, erkek olmanın yalnız küçük kızları dövmek ve onlara hâkim olmaktan başka da farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim.” (Seyfettin; 2012: 19)
    Ali İhsan Kolcu’ya göre burada “Yazar, namaz kılma törenini sıradan bir namaz kılma eylemi olarak değil aynı zamanda ruhsal bakımdan erkekliğe geçiş töreni olarak da görür. İftitah tekbirine dair bu farklılık ona cinsiyeti ile ilgili yeni bilgiler verir.” (Kolcu; 2012: 21) Zaman kırılmasının ana bölümlerinden birini oluşturan anne ile arasında geçen olaylar hikayenin asıl gölgesinin çocuk üzerinde olmasını sağlar. Estetik bir anlayışın bir ürünü olmasının yanı sıra yazar, iki tabanlı anlatım tarzını çocukluğu ve şimdiki hali arasındaki uçsuz bucaksız farklılıkları, kendisini kirlenmiş bir ruh haline doğru götüren Dünya’nın özelliklerini okuyucuya göstermekte kullanır. Böylelikle iki ayrı ruh haline geçiş, iki ayrı sıçrayış vuku bulur. Öte yandan şimdiki zamanın tatsız, neşvesiz bir zaman olması, eski zamanları özlemle anışı, daha çok önemsiyor, daha değerli bulmasını açıkça ortaya koyuyor. Bahsedilen durum yıllar sonra Yahya Kemal’in 1934 yılında Nihat Sami Banarlı’ya ithafen yazdığı ‘Atik- Valde’den İnen Sokakta” adlı şiirinde tekrar canlanır:
    “Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.
    Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

    Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
    "Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
    Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür."”
    Üsküdar’da bir mahallede yaşanan bir iftar vaktine dair izlenimlerini kaleme alan Beyatlı, tıpkı Ömer Seyfettin de olduğu gibi anı bir ürperişle geçmişe gider; bu tür duygularının kendisinde kalmasıyla yetinir. Ömer Seyfettin ise bu duruma karşı kayıtsız kalamaz ve öyküsünün son bölümünde karşı çıkışını dile getirir. Bunun yanı sıra hikâyenin ana fikrini oluşturan son bölümde önceden düşürülen gerilim bir de üslubun sertleşmesi ile birlikte tekrar yükselir:
    “Ah, onbeş sene evvelki sabâvet ve şimdiki ben…

    Şimdi mülevves emelleriyle, hırslarla, hakikatte kıymetsiz olan baîdül-vusul arzularla, hâsılı bütün bunların bir icmal-i mebhûtu olan o sebepsiz ve tahammülsüz bîkararlılıklarla mecruh olan ruhum, mecruh olan kalbim ve maneviyatım...”
    Eserin son bölümünden bir parçayı oluşturan alıntıyla birlikte şimdiki zamana geri döner; geçmişi hatırlamasından dolayı dönemiyle mukayese etme imkânı bulmuştur. İftitah tekbiriyle başlayan olgunlaşma sürecini tamamlanmış olur. Kemale ulaştıktan sonra çocukluk zamanındaki saflık, hayattaki kötülükleri göremeyiş ve bundan dolayı mutlu yaşayış yüceltilir; aksine de bugünü suni, tatsız, neşvesiz günler silsilesi olarak zikreder. Tamamlanmış cümlelerin üst üste kullanımıyla yazarın yaşadığı hissel boşluk okuyucuya aksettirilir.
  • Şâir Hüsnî'nin (v.1894) bir gazeli;

    Şîvesiz yâr ile ülfetde letâfet göremem
    Neş'esiz bezm-i mahabbetde halâvet göremem

    Sûretâ yâr görünen ma'nîde ağyârdır hep
    Her görüşdüğüm ehibbâda sadâkat göremem

    Modaya mâ'il olan kimse sayılmaz âkil
    Dâ'imâ şık gezen âdemde fetânet göremem
  • Fatih önce bize bir şehir hediye etti; ona bir medeniyetle kültürün tohumunu attı. Sonra bu şehri Anadolu'nun beyni haline koydu. XX. asırda biz bu şehri, pek çok Afrika ve Avustralya şehirlerinde bile rastlanmayan zevksizlik, duygusuzluk abidesi haline getirdik. Bugün şehirciliğin katledildiği şehir İstanbul'dur. Bu öksüz beldenin şekilsiz, manasız, neş'esiz yollarında dolaşan san'at iradesi varsa eminim ki şöyle hıçkırır:

    Utandım ağlayarak, ağladım utanmayarak!...