• 223 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Kara mizah! Gogol dönemine insanlığın absürd yanlarına ve memur sınıfına çok güzel ışık tutuyor.
    Eser altı hikayeden oluşmakta.

    Neva Bulvarı : Ahlaki yozlaşma da topluma ayak uydurmak ya da uydurmamak bunu ele alan bir öykü. Bizde ki yanlış batılaşlamanın Rus hali.

    Burun : Benim en sevdiğim en etkilendiğim öykü oldu. Para için değişen, kendini büyük gören memur sınıfını çok güzel eleştiriyor. Fantastik ögelerinde fazlaca yer aldığı hikaye de çok güldüğüm kısımlar oldu.

    Portre : Sanata sanatçıya ve sanat algısına küçük küçük dokundurmalar yapılan fantastik bir hikaye.

    Palto : Hepimiz Gogol'un Paltosundan çıktık.

    Bir Delinin Anı Defteri ve Fayton son iki hikaye. Tabi ki Burun ve Palto'dan sonra çok sarsan hikayeler olmadılar ama Bir Delinin Anı Defterinde Avrupa ülkelerine (özellikle İspanya ve Fransa bolca gönderme mevcut.)
  • Her gün yaptığım gibi yine gecenin bir yarısında dışarı çıktım. Gidiyorum, gidiyorum ama yolculuk nereye? Gecenin sonuna mı? Yok yahu. Celine gitti oraya. Keyfini bozmayayım şimdi onun.

    Kaldırım taşlarına bakıyorum, onlar da bana bakıyor. Bunlar bari anlasın halimden diyorum, ama tık yok. Sadece üzerlerine düşen yağmuru umursar bu düzenbazlar. Yıllarca bastım ayaklarımı üzerlerine, hiç kızmadılar bana. İnsanlardan mı örnek alırlar bu kanıksamayı? Bilmiyorum, sormayın bana böyle sorular. Gecenin rengini kaçırmak istemiyorum.

    Siyah bu renk, hatırlıyorum bunu bir yerden. Ben doğmadan önce de bu renk vardı. Her gözümü kapatışımda onu görürüm. Hangi o? Renk olandan mı bahsettim? İnsan, kişileri renklerle boyar geçmişine. Sonrası ise şimdiki zaman tuvalidir, bir resim yapar ölümüne kadar ve onu izler durur hayatı boyunca. Rengi kalmadığında ise yeni bir can hakkı bulmaya çalışır. Fakat hayat da bir kere oynanan bir kumardır, bir renge yatırırız bütün hayatımızı ve o anda 0 gelir karşımıza dikilerek. Sen sıfırdan ibaretsin der, başka hiçbir şey değil.

    Düşüncelerimden size ne? Başımdan geçenleri anlatacaktım ben, gecenin sonuna doğru gittiğim o gecede. Oturdum bir merdivenin üstünde. Geceyi dinlemek için. Led Zeppelin'in cennete çıkan merdivenine pek benzemiyordu bu, yara bere içinde, çok insan geçmiş olacak üzerinden. O anda arkadaş olduk onunla.

    Derken, bir araba yanaştı karşıma. Şoför koltuğunda kim var dersiniz? Hakan Günday! Nasıl olur? Herhalde geceyi fazla kaçırdım. Bu gerçek olamaz, olmamalı, yoksa çok fazla düşünürüm ben bunu, çıkamam işin içinden. Çağırdı beni yanına, gittim. Gel dedi, geldim. Hayat gibiydi bu adam, hayatta yaptığım mekanizmalara benziyordu o an yaptıklarım. Hayatı mı bulmuştum acaba? Hayat Günday? Neyse, dur.

    Nereye dedim, önce arkaya bak dedi. Arkaya baktım, Dostoyevski, Kafka, Musil sıkışmış, oturuyorlar. Dostoyevski diyor Petersburg, Kafka diyor şato. Ben diyorum, siz burada bu saatte ne arar? Ne Petersburg'u, ne şatosu, siz nasıl burada şu anda nasıl olabilir yazarsınız siz benle konuşuyorsunuz ben yağmuru seven normal bir insanım siz benle konuşuyorsunuz ne demem gerekir kelimelerim yetmedi efendim. Gogol'ün gülüşü geldi bir taraftan, Hakan'ın yanında da o varmış meğer. Hoppala! Bu Hakan nasıl anlaşıyor bu ölü adamlarla yahu? Hakan, sen okültist misin? Hiçbir şey anlamamıştım. Gece yazıma ilham bulabilmek için dışarı çıkayım derken kendimi nasıl bir Temel fıkrasında buldum, çözemedim. O son musakkayı fazla kaçırdım sanırım, yemeyecektim. Ama en sevdiğim yemekti, ne yapabilirdim?

    Atladım arabaya, Musil'in yanında boş yer vardı. Sordum Musil'e, yahu Wo ist Zweig? dedim. Sadece bu geceye özel Türkçe biliyorum dedi, ben de uzatmadım, zaten uykumdan uyanmak istemiyordum, dürtecek biri de yoktu çünkü. Kaçtı o Brezilya'ya, dayanamadı dedi. Bu kesinlikle bir rüyaydı ve ben bu rüyadan uyandığımda Zweig'ı göremediğim için intikamımı yüzümde o en son alnımda çıkan sivilceden alacaktım. Belki o zaman beynim ve anılarım akardı dışarı, o zaman haberlere çıkardım yağma temalı. Bir tek ben kendi anılarımla günümü gün edemezdim, bari diğer insanlar etsindi.

    Nereye dedim tekrar Hakan'a, bir kafe var orada başka dostlar var dedi, tamam dedim. Yolda Zülfü Livaneli'yi gördük, arabaya binmek istedi, yer yok dedik. Musil Almanca konuşarak anlamıyorum numarası çekti, az değil bu Musil de. Dostoyevski çok suskundu. Binlerce sayfa kitap yazmak sanırım ki insanın suskun olmasını, kendiyle kalmasını bir gram bile etkilemiyordu. Livaneli ön kapıyı açıp içeri girmeye çalıştı, Gogol tekmeyi bastı. Livaneli düştü kaldırıma. Buldu kendisini Neva Bulvarı'nda. "Edebiyat Mutluluktur", "Gölgeler", "kapitalizm", "Umberto Eco", "klişe" gibi kelimeler sayıklıyordu ağzından. Biz gülüyorduk tabii, az değildi bu Gogol de. Mizahını konuşturmuştu yine. Derken Elif Şafak, verdi elini Livaneli'ye. Gel, aynı yayınevinde çalışıyoruz ne de olsa, gidelim ısınalım orada, kaloriferlerimiz var ne de olsa, hem buzdolabımız da ağzına kadar dolu, kasalara kilit yetiştiremiyoruz, para bok.

    Kafeye geldik, Hakan'ın dostlar dediği insanlar Aylan Kurdi ve Ümran Dakniş çıktı. İyi de dedim, bu çocuklar kim? Bu çocuklar biziz dedi arkamdaki yazarlar hep bir ağızdan. Pessoa, Orwell, Marquez, Böll, Galeano ve daha adını hatırlamadığım diğer bütün yazarlar... Gözlerimi fal taşı gibi açtım! Neler oluyordu? Sanırım ilk kez uyuduğum uykumdan dürtülerek uyandırılmak istiyordum artık. Olanlara hiçbir anlam veremiyordum. Neler oluyordu bu lanet olası kafede? Hem bu soğukluk da neydi? Nasıl kafeydi bu ulan? Ne kalorifer, ne yiyecek, ne eğlenmelik bir şey, hiçbir şey yoktu burada!

    Hakan, şimdiki zaman şoförüydü. Diğerleri çoktan şoförlüklerini yapmışlardı bu yolculukta. Bir bir konuşmaya başladılar, sesleri karışıyordu, anlamıyordum hiçbirini. Seslerden çıldıracağımı söylemişti Hakan bana, mayına basan askerin çığlığı, bebek ağlamaları, taksi çağıran kadın, Elif Şafak derken birden deli gibi bağırdım! Hepsi sustu. Anlatın dedim, ne yapıyoruz burada? Ne bok yemeye getirdiniz beni buraya?

    Hepsinin boynu bükükleşti. Ağlamaya başladılar, durun dedim beni de ağlatacaksınız, yapmayın etmeyin. Bir daha hayatımda ne zaman Gogol'ün ağladığını görebilecektim? Telefonumu unuttuğum için kendime bir tokat attım. Lanet! Uykuda olmadığımı öğrendim. İşler iyice sarpa sarmıştı. Bu bütün yazarları bir şekilde anlardım ama Aylan Kurdi ve Ümran Dakniş'in burada ne işi vardı? Neden bu kafe buz gibiydi? Neden bu kadar aç hissediyordum? Anlatın ulan, anlatsanıza artık! Biriniz de konuşsun, o kadar kitap yazdınız, açın ulan ağzınızı!

    Biz... dedi Dostoyevski. Engelleyemedik, dedi. Olmadı. Yapamadık. Başaramadık bu empatiyi kurmayı, dedi. İlk kez bu kadar berrak konuşuyordu. Beceremedik, dedi. Bak, arkadaşlarım da burada. Engelleyemedik, dedi. Olmadı. O kadar yazdım, ettim, binlerce sayfa anlatmaya çalıştım. Ama yine olmadı, dedi. Sonra şoförlüğü Hakan'a verdim, ben işi bıraktım, dedi. Bu acıya katlanamam, ben kürek cezası bile çektim böyle acı görmedim, dedi.

    Aylan ile Ümran bakıyorlardı bana. Sanırım bu konuşmalar onlar içindi. Aylan bu ölü yazarlardan daha bir ölü görünüyordu. Ölünün ölüsü? Var mıdır böyle bir ölgünlük çeşidi? Sanırım zamanında bu kafede ölmüş, anlamlandıramadım. Ümran'ın da üstü başı yırtılmış, kan içinde. Gözlerimi kapatmak istedim ellerimle, telefonumu unutmadığımı gördüm. Şok oldum, gözlerimi kapatmak için bir telefon yeterliydi! Yere düştü telefon, kalmadı hiçbir şey. Hiçbir yazar tutamadı onların elinden, bir gemi battı cani sulara, hayaller suya düştü, geminin batığıyla karşılaştılar, bu gemi mi dedi bir hayal bir hayale, evet dedi hepsi hep bir ağızdan. Aradığımız ne, niye bu gemiyi arıyoruz diye sordu bir hayal bir hayale. Empatiyi arıyoruz dedi birisi, onların halinden anlamayı arıyoruz, kendimizi onların yerine koysak ne olurdu diyoruz, bütün yazarların bugüne kadar arayıp da bulamadığını arıyoruz dedi bir hayal bir hayale. Suya düşmüştü hepsi ne de olsa. Kanlarıyla birlikte. Canlarıyla birlikte. Hayalleriyle birlikte.

    Hayaller çıkamadı bir daha o sudan, onların da cesetleri çıkarıldı ertesi gün. Gözüme kapattığım telefondan baktım, yemin ederim. Böyle cesetler hiç olmadı ki, hiç boğulmadık ki biz, hiçbir uçak kafamıza füze yollamadı ki, hiçbir şey görmedim ki, bak kapatıyorum gözlerimi telefonumla. Görmüyorum hiçbirinizi. Duymuyorum hiçbirinizi! La la laaa laa! Hadi çıkıyorum artık ben bu kafeden!

    Dışarı çıkarken baktım bir kafeye, bir de arabaya. Arabanın adı Edebiyat'mış ve gittiğimiz kafenin adı da Umut'muş, yeni görüyorum. Dünyanın en çaresiz çocuklarıymış tanıştıklarım, yeni fark ediyorum. O suda boğulmuş kurulan hayaller, dünyanın en büyük hayalleriymiş, yeni empati kuruyorum. Kuruyor muyum? Duştan çıktım, kendime geldim, saçlarımı kurutuyorum. Denizden çıkmadım, merak etmeyin. Denizden çıksam ölürdüm, sonrasında ise istemediğim kadar kuruturlardı beni mezarımda.

    Nefret ediyorum o kafeden, nefret. Tek kelime. Hepsi bu.
  • Aşk-ı Nevâ

    Aşk nasip işidir hesap işi değil. Aşk adayıştır, arayış değil. Sen adanmışsan ve yanmışsan bu uğurda, aşk seni bulmaya gelir. Aşk beni arif etti, inceltti zarif etti, ben aşkı bilmezdim, aşk beni tarif etti. Aşk topuklarından etine kadar işlemiş bir nasırdır. Ya canın acıya acıya adım atacaksın, yada canını acıta acıta söküp atacaksın. Her iki yolda da bir gerçek olacak, canın çok ama çok acıyacak. Yapma gönül, bu postu sana ulu orta serdirmezler, dilenci kılığında saraya girdirmezler. Çöllerde sevda için imtihan verdirmeden, her mecnun diyeni leylaya erdirmezler. Yangın yerine bak, ateşten, külden, kordan ne var elinde? Pervane değilsen, yaklaşma sakın ateşe. Canı canana teslime hazır değilsen, ben aşığım deme kimseye. Aşk gelmesin seninle dile. İncinmesin ne mecnun, ne leyla, ne gül, ne de diken seninle. Ayağıma diken batacak diyorsan, düşme çöle. Ahuzar ederim diyorsan çekme gözüne sürme. Talipsen kara bahta kör talihe, dinle. Gerçek aşk, sevdiğini anınca yanmak, yandıkça sevdireni anmaktır. Açlığa sabredersin, adı oruç olur. Acıya sabredersin, adı metanet olur. İnsanlara sabredersin, adı hoşgörü olur. Dileğe sabredersin, adı dua olur. Duygulara sabredersin, adı gözyaşı olur. Özleme sabredersin, adı hasret olur. Sevgiye sabredersin, adı aşk olur. Aşk olur.!
  • ..bugün, gri eldivenli elleriyle troçki köprüsünün korkuluklarına tutunup neva'ya atlayacak görünümü veren ak çoraplı, güzel, küçük bir hanımı izlerken, onun aya dilini; minik, sivri ve pembe dilini çıkardığını gördüm.
    ay, göklerin bu yaşlı ve kurnaz tilkisi, sinsice süzülmekteydi kirli bulutların arasından. çok iriydi, çok içmiş biri gibi kızarmıştı dudakları üstelik.genç bayan tutkuyla, dahası öç alırcasına kışkırtmaktaydı onu en azından öyle göründü bana.

    Gorki
  • Gerçi bu aşktan hayır beklemiyor ve Neva'ya asla dokunamayacağını biliyordu. Fakat bir başkasının ona dokunabilecek olması fikri, zaman zaman onu çıldırtacak gibi oluyordu. Böyle bir şeye asla ve asla izin veremezdi. Uzaklarda olsa bile Neva hep onun olmalı, hep onun kalmalıydı.
  • 386 syf.
    Neva'ya kitapçımda arayış içersindeyken denk geldim, gerek kitabın ismi arka kapağındaki görüşler, gerekse kitapçımın şiddetle tavsiye ediyorum kesinlikle okumalısın ablamm :))) ısrarı nedeniyle alıp maalesef okumak zorunda kaldım...
    Okunması gereken onca edebi eser varken ve maalesef ki yazarımızın edebi eser yazma kaygısı gütmeyen bu kitabı, bana göre fazlası ile vakit kaybından başka bir şey değil.
    Sanki başından geçen olayları Doktor'luk mesaisinden arta kalan vakitte, oturup kaleme alayım, hele bakayım nasıl olacak :)) diye düşündükten sonra alelacele, kuru, sığ, ve kısır bir anlatım dili ile kaleme almış...
    Özetle beğenmedim kitapçımın şiddetle tavsiye ediyorum, kesinlikle okumalısın ablamm dediği gibi ablalarım, abilerim, kardeşlerim şiddetle ve kesinlikle okumanızı tavsiye edemiyorum. :)))

    Bu arada kitabın gerçek hayat hikayesi olması, aynı zaman da sinema filminin de çekilmiş olması, sonunda meşhur karakterimiz Neva'nın intiharı, meraklılarının bir kısmını salya sümük ağlayıp:)) gözyaşlarına boğulmalarına neden olmuş.
    Çocukluk yıllarım da Rahmetli ninem tv'de film izlerken ölen, ya da yaralanan oyuncular olduğunda dizlerini döverek ağlardı... Masumluğuna kurban olduğum, sonrasında farklı bir filmde aynı oyuncuyu gördüğünde öldürmeyen Allah öldürmüyormuş diye çocuklar gibi sevinirdi. :)
    Ben de meraklılarını sevindirmek adına naçizane belirtmek isterim:)
    Neva'mız çok şükür ki yaşıyormuş, hayatına evli, mutlu, çocuklu bir şekilde devam ediyormuş.
  • 269 syf.
    Puslu Kıtalar Atlasına olan hayranlığım devam ederken 1K Afyon buluşmasında seçtiği kitapla muhteşem bir eser okumamıza vesile olan Uğur Ukut'a teşekkür etmeden başlayamayacağım incelememe.
    Artık kitap okurken yorulmak isteyen, sorgulamak isteyen ,kurguyu gerçek yaşamımın içinde hissetmek isteyen biri olarak fazlasıyla yordu ve yetti bana bu kitap.
    Merak bir işin sonunu görebilmek için gerekli bir unsurdur,satırlar akıp giderken acaba nereye bağlayacak diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz.
    Satır aralarına gizlediği manaya kitabın son cümlesinde
    ulaşabiliyorsunuz.Konuşmanın bir ihtiyaç olarak görüldüğü şu çağda susmanın varılabilecek son nokta olması...
    Hakikati gördükten sonra kör olmak, gerçeği duyduktan sonra sağır olmak artık Hakk'a ulaştıktan sonra Hakk'tan geldiğini, Hakk olduğunu anlayabilmek..
    Eflatun görmüş,işitmiş,anlamış ve susmuş.Çünkü artık en güzel mertebeye ulaşmıştı.(Ene'l Hakk)
    Eflatun karakterinde yazarın kendisinden izler de yok değil.
    En azından bir röportajını okuduktan sonra buna inancım daha da arttı.
    https://www.haberturk.com/...elik-harekatindaydim

    Kitabın içerisindeki Kalın Musa'ya ise fazlasıyla güldüm.Bulduğu civcivi besleyip, adına Zümrüdüanka deyip, yiyeceği günü hayal edip yiyememesi hem gülünç hem düşündürücü.
    İnsanoğlunun yaşamı yanlış anlamasının en güzel hüsran örneği belki de, Kalın Musa.
    Davut,Asım,Pertevelli hepsinin Neva'ya aşık olup yalnızca Davut'un vuslata erebilmesi, aşkı doğru anlamış olmanın bir sonucu bana kalırsa.
    Neva:ses,seda,makam,ahenk demekmiş.
    Hakk'ın sesi Neva,aşkın sesi Neva.
    Müziğin haram sayıldığı o dönem ancak bu kadar güzel eleştirilebilir,kurgulanabilir.
    Kitabın son sayfalarında Tağut ve Davut'u karşı karşıya getirmek, eğrinin yanına doğruyu koymak...
    Karakterlerin isimlerini biraz araştırdıktan sonra taşlar yerine daha sağlam oturuyor.
    Kitaptaki karakterler bu kadar sınırlı değil ama hepsini burada tek tek alırsam uzun sürecek.
    Kitabın diline gelecek olursam evet fazlaca Osmanlıca kelime,yoğun bir anlatımı var ama odaklanma problemi yaşamadığınız takdirde bağlamdan çıkarılabilecek,anlaşılabilecek nitelikte.
    Bırakın kendinizi kelimelerin kollarına,masalın içinde yürümemek mümkün değil.
    Üzerine daha bir sürü şey söylemek mümkün elbette ama belki de susmak anlatmanın tek yoluydu sözleri üzerine bu kadar kelime fazlasıyla fazla :)
    Kesinlikle okumalısınız.
    Manayı bulabilmeniz dileğiyle,
    Hakikati Hakta bulabilmeniz dileğiyle,
    Dünyaya kör Hakikat'e aşık olabilmeniz dileğiyle...