• 663 syf.
    ·269 günde·Puan vermedi
    Dur şimdi anlatacak ben :)
    Bu kitap ticari amaçla yazılmış bir aşk hikayesidir ..
    SPOİLER ciddi SPOİLER! !!

    Bronz atlı'yı ; uzun süre aradım ve zor buldum bir çok yerden kulağıma çalınıyor ve dikkat çekiliyordu ..sonuçta içinde Rus olan herşeyi okuyan bir şahsiyet olarak "vay arkadaş ben ne kaçırmısım acaba " diye saç baş yolarak aradım ,yalan yok :)
    Fekat yolmasay_mışım iyiymiş "neyse":)

    Gelelim falso üstü falsoya Aleksander bi kere Rus değil Amerigan :)
    En sevdiğim isim olan Dimitri itin önde gideni :)
    Tatyana ki Romanov sülalesinde bile en muhteşem abla :) "bu kitapta Romanov bağlantısı yok " yaniltmiyim sadece isimden mutevellit söylüyorum ..
    Ne dedim ???
    Tatyana hah :)
    kızım ben sana ne söyliim alık mı diyim ne diyim bilemedim ki ..
    Bak şimdi ..
    Tatyana çok sevdiği Aleksander a der ki "aman ablam sana çok aşık sen onun olmazsan yaşayamaz " buyur !! Cinnet hikayesi :)
    Aleksander de der ki ben seni seviyorum amma madem öyle ablan la evleniim:)
    Cinnet 2 :)) ay şiştim
    Dimitri sende öl inşallah :))

    Kitaba neden inceleme yazıyorsun dersen :) arka plandaki Leningrad kuşatmasi sebebiyle kardeş .. ve meşhur Bronz atlı heykeli ile Puskin

    Leningrad kuşatması Almanların Barbarossa harekatı dahilinde dünyanın en uzun ve ölümcül kuşatması idi. .
    Iki buçuk yıl süren kuşatmada şehirdeki insan sayısı ciddi anlamda yok eden (takriben 1.5 milyon ölü ) ile sonuçlanan bir bombalama ve açlık şehri ..

    Kitap ta bu var ..ne kadar tayın ile kac gün yaşanacağı sabahın köründe bıçaklanma
    Pahasına kuyruklarda beklemeyi anlatmış kitap ve tabii soğuk artık yakacak hiç bir şeyin kalmadığı evler ..
    Mesela c vitamini eksikliğinden kaynaklı iskorbüt hastalığı var kitapta ,gözeneklerinizden kanamaya başlamak demek bu hastalık ..burnunun ,kulağınız değil artık parmak aralarızdan bile kan gelmeye başlaması ..
    Meşhur buzda yürüyüş de mevcut kitapta ..bunu bilirsiniz sanırım Ladoga gölünün donmasını bekleyen insanlar
    Hem yiyecek ikmali hemde sevdiklerini daha güvenli yerlere nakletmeye çalışan insan manzarası ..ki Alman uçakları sayısız kez buzu bombalar bir çok insan taşıyan kamyon ve kilometrelerce kaçmaya çalışan insan kuyruğu nehre gömülür ... bunlar benim aklımda kalanlar

    Kitaba ismini veren Bronz Atlıya gelince
    Aleksanderin Tatyanaya hediye ettiği Puskin kitabıdır ..peki Puskin için bronz atlı nedir ?
    Çariçe Yekaterina nın Çar Petro için yaptırdığı heykel .. bu heykel rusyanın gelişimini temsil eder ..yani Puskin şiirlerini ,Rus edebiyatının açılan kapılarından geçecek olan Gogol'leri Tolstoylar'ı Dostoyevski ve Çehovları
    SIIRDE ..
    Puşkinin bronz atlısı canlanır ve düşmanı kovalar ..
    Leningrad savunmasında ise heykel tamamen kum torbalarıyla örtülecek bombalardan korunacaktır ve o sağlam kaldığı müddetçe Rus ruhu savaşa devam edecektir ...

    Işte böyle :) kitabın devam hikayesi de var ama ben okuyacağımı pek sanmıyorum ..
    Yine de karar sizin :) bana bir inceleme yazdırdı ..
    öyle ya da böyle :))
  • Nerede o günler. Nostalji kıvamında şu şarkıyı dinleyerek okumaya başlayabilirsiniz. Ya da siz bilirsiniz.

    https://youtu.be/TAUMwEet0ro

    Ömrümün altın çağı çocukluk yıllarımın olduğu zamanlardı. Çok güzel bir çocukluk geçirdiğim söylenebilir.

    Sabahları uyandığımda o bilindik ve bizleri uyandırma servisi gibi ayağa diken "var gevreeieğk" nidaları ile ayağa kalkar, sabah kahvaltılarımızın vazgeçilmezlerinden olurdu o meşhur peynir gevrek ikilisi. Bir de komşumuzun kendi imalatları olan boyozları vardı ki yanında yeni haşlanmış yumurta ile çılgın partner olurlar, bizlerin erken kalkmasında ki sarsıcı etkisini sönümlemesinde mutlak etkileri olurdu :)

    Nereden bahsettiğimi anladınız değil mi? Hani Herodot’un “Onlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular” demekten kendini alamadığı bir şehir olan İzmir.

    Zaten bir cümlede gevrek ve boyoz birlikte geçiyorsa bilin ki orada İzmir'den bahsediliyordur.

    Küçüktüm, epey küçüktüm. Bi bisikletim olsun istiyordum. Bu isteğimin babam da farkındaydı ama benim farkında olmadığım başka bir konunun da babam farkındaydı. Öyle herşey he deyince alınamıyormuş. Ne bilim işte! Çocuktum. O zamanlar baba demek bi nevi benim gözümde süper kahraman demekti. Çocuklar ister, babalar alırlar sanıyordum. Sonradan öğreniyorsun ki çocuk kalmak güzel bir şeymiş aslında. Büyünce dertler de büyüyor, sorunlar da, hayat da...

    Çocukluğumun sokakları benim için çok şeyler ifade ediyor, şimdiki çocukların tahmin bile edemeyeceği çeşitlilikte oyunlar oynanırdı sokaklarımızda.

    Motorlu taşıtların henüz sokaklarımızı yarış pisti gibi kullanmadığı yıllardı. Sokaklar bizimdi. Onlar sanki bizim arka bahçemizdi. Şimdiki gibi ayrı gayrımız yoktu. Kızlı-erkekli beraber ip atlar, toplu saklambaç oynar, önümüze gelene bin tekme atar, bezirgâna sürekli kapı açtırırdık. Hey gidi günler!

    Akşam olduğunu, annelerimizin o meşhur “hadi yemek hazır, eve gel artık!” sesini işittiğimizde anlardık.

    O zamanlarda komşulara olan güvende hiçbir kuşku yoktu. Bir komşunun evinde saatlerce kendi evimizdeymişçesine oturur, orada her istediğimiz önümüze gelirdi. Biz sormadan ve istemeden.

    Para hiçbir zaman bizim aradığımız bir meta olmamıştı. Küçük birkaç demir arabayla yılanlı yolda oyun oynamak, ya da hepimizin özel sahip olduğu bir taşla sekiz kareden oluşan sek sek oyununu oynamak hepimizi mutlu etmeye yeterde artardı bile.


    Benim için mutluluk; sokakta oyun oynarken kazandığım meşeleri evde oturup sürekli saymak sonra tekrar saymaktı.

    Benim için mutluluk; ip atlarken arkadaşımın gözbebeğinde beliren sevinç ışıltısını yakalayabilmekti.

    Benim için mutluluk; sokağa çıktığım zaman arkadaşlarımı hep bir arada görebilmekti.

    O zamanlar oyunlar toplu oynanırdı. Şimdiki gibi çocuklar bencil değildi. Her şeyi paylaşırdık. Topumuzu, oyuncaklarımızı, bisikletimizi, sevinçlerimizi, kederlerimizi.


    Yine bir gün sokakta oynarken, babam sokağımızın ilerisinde görünmüş ve adeta yürüyen bir melek hüviyetine bürünmüştü benim gözümde. O bana yaklaştıkça bir rüya gerçek oluyordu benim için. Babam elinde bir bisikletle bana doğru yaklaşıyordu. Dünyalar benim olmuştu. Artık bende özgürdüm. Kelebek gibi uçmama engel hiç bir şey kalmamıştı artık. Ben bisikleti çok sevdim. Bisiklet demek özgürlük demekti, bisiklet demek bir yere bağlı kalmamak demekti. Ve artık bende büyüdükçe yeni yeni yerler keşfetmeye büyük bir merak salmaya başlamıştım.

    Hızımı alamıyorum, kaptırıyorum kendimi Çankaya'ya, oradan Kordon'a, deniz kenarından Saat Kulesine, saat kulesinden içeri bir giriyorsun, iğne atsan yere düşmeyecek bi yoğunluk ve keşmekeş, yani Kemeraltı,
    Kemeraltı deyince durup bir dinleneceksin. Bu kadar çok dükkanın olduğu bu kadar yoğun başka yer var mıdır diye düşünürsün, bir de ister kadın ol ister erkek öyle satıcıları vardır ki sen yanından geçerken gel abla, gel abi diye seni ağına çeker, erkek başına etek aldığına mı, kadın halinde erkek kot pantolonunun elindeki poşetin içinde olduğuna mı sevinirsin ya da üzülürsün bilemem :) ama çok canlı ve günün her saati neşeli bir yerdir kemeraltı.
    Neyse kemeraltında, Bolulu Hasan Usta'nın oradan içeri kıvrılıyorum. Aman Allah'ım burası da ne böyle? Bu ne güzellik! Büyüleniyorum. Sanat hayatımın! başlangıç merhalelerinden birisi olduğuna hiç kuşku duymayacağım derinlik ve güzellikte ki Kızlar Ağası Hanı ile tanışıyorum. Kızlar Ağası Hanı, adı üzerinde bir han ama estetik olarak fevkalade hoş gözükmesinin yanı sıra içeride satılan değerli eşyalar, takılar, gümüşler, biblolar, müzik aletleri, el yapımı objeler, halılar, esvaplar ve daha neler nelerin bir arada bulunduğu bir han.

    https://i.hizliresim.com/6amXRv.png

    https://i.hizliresim.com/grXWj5.jpg

    https://i.hizliresim.com/Nnk1Ya.jpg

    https://i.hizliresim.com/LlQnoZ.jpg

    https://i.hizliresim.com/ZXYE5a.jpg

    https://i.hizliresim.com/7aANB5.jpg


    Bu hanlar Osmanlı Zamanında hem ticarethane, hem kervansarayların konaklama noktası, hem de bir tür borsa görevlerini üstlenirmiş.

    Bu yönüyle bakıldığında hanlar, geçmişte, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticaret hayatının nasıl olduğu, halkın nelerle uğraştığı, ne sattığı konusunda ciddi ipuçları vermektedir. Bu hanların bazı bölümleri, "değerli eşya, kumaş, baharat ve mücevherlerin alınıp satıldığı kapalı çarşılar" anlamına gelen 'bedesten' olarak da günümüzde hâlâ anılmaktadır.

    Kızlarağası Han'ının hemen bitişiğinde, kemeraltı çarşısının ortasında 16. yüzyıldan kalma çok büyük olmasada estetik ve şirin İzmir'in meşhur Hisar Camisi yer almaktadır. Bu caminin hemen bitişiğinde yoldan geçen her bir vatandaşı potansiyel müşteri olarak gören, birbirlerine kaptırmamak için kıyasıya rekabet içerisinde olan lokantalar yer almaktadır. Buradaki lokantaların dizaynı tarihi doku ile uyumludur. Ayrıca tamda Hisar camisinin karşısına gelen yerdeki dükkanlarda değişik baharat ve nebatatın yanı sıra, yine meşhur çekme Türk kahvesi de satılmaktadır. O kahvenin çekilirken ki inanılmaz kokusunu aldığınız zaman eliniz boş geçmeniz de pek mümkün olmuyor.

    Ama beni handa tüm bu saydıklarımdan daha çok cezbeden şey hiç de sandığınız gibi pahalı birşey değil, zaten para ile hiç aram iyi olmamıştır. Parayı tutulacak değil de elimden kovulacak bir meta olarak hep görmüşümdür. Beni bu handa en çok etkileyen ve her gittiğimde aynı lezzeti aldığımı farkettiğim, hanın iç avlusunun mistik derinliği içerisinde içtiğim Türk kahvesi olmuştur. Orada küçücük taburelerde oturularak içilen o kahvenin tadını başka hiç bir yerde alamadım. Ayrıca İzmir'in meşhuur gevreği ile birlikte burada içilen çayların da çok daha tatlı olduğunu da belirtmeliyim.

    Kızlarağası hanından bisikletimle yola devam ediyorum. Konak iskelesine kendimi atıyorum. Sınırlı bütçemle tadına hiç bir zaman doyamadığım midyeleri hüplettikten sonra, Karşıyaka vapuruna biniyorum.

    Vapur deyince aklıma güzellik geldi. İzmir'in kızları güzeldir derler. Bu güzellik biraz da özgür olmakla alakalı bence. İzmir'in kızları genel olarak özgür ruhludurlar, rahattırlar, baskı altında olmaktan hiç hoşlanmazlar. Bu yüzden de güzellikleri daha ön plana çıkar. Ama ben size İzmir'in kızlarından daha güzel bişey söyleyeyim mi?

    Gün batımını Konak'tan Karşıyaka'ya geçen bir vapurda izlemek. Öyle büyük keyif verici bir his ki anlatılmaz. Vapur giderken arka iskelesine geçeceksin, o eşsiz meltem rüzgarının yüzünde oynamasını hissedeceksin, bir taraftan da batan güneşi izleyeceksin, böyle bi güzellik yok yaa. Çok geç oldu. Annem merak etmiştir beni. Artık eve dönsem iyi olur. İnsan genç olunca herşeyi yapmak istiyor. Serde yorulmakta yok. E delikanlıyız sonuçta. Ben değişik duygular yumağı halinde ve kendimden geçmiş bir şekilde eve kendimi zor atıyorum.

    Akşam yemeğimizi yedikten sonra, ağırbaşlı, sakin olan babamın saat başı haberlerini izlerken yanına geçiyorum ve bir sırnaşık kedi sızması şeklinde babama yaklaşıyorum ve şu unutulmaz cümleyi kuruyorum.

    Baba, ben.. büyüyünce.. seyyah.. olacağım..
  • 395 syf.
    "İnsanlar kitap gibidir; değerleri çoğunlukla iş işten geçtikten sonra anlaşılır" diyor işte bu harika kitapta da insana dair her şeye o kadar güzel değinip eleştirmiş ki yazar çok beğendim:)

    Her zaman bakarız da göremeyiz ya da bazı şeyleri sen yaşamadan anlayamıyorsun işte kadın-erkek arasindaki ilişki bu anlamda anlaşması ya da doğru tespitin en zor yapıldığı hatta çoğu zaman yapılamadığı en karmaşık insan sorunudur. Tabiki de bu sorunun en güzel çözümün sevgi olmasıdır hayatı yaşanır kılan sadece bunun değil güzel olan her şeyin kaynağı olmasındandır sevginin ulaşılmazlığı.

    Kitaba gelecek olursam Balzac' ın okuduğum ilk kitabı değil ama bu kitapta aldığım tat başka hissettirdikleri daha yoğun ama okuduğum iki kıtabında da bir konu üzerinden özelden genele çok güzel değine bilmesini bilen ve her konuda da farklı bakış açısı olan yazar toplumun sorunlarını tek bir karakterde özelleştirmesini çok güzel yapıyor. Kitapta çoğunlukla bir genç kızın hayatı üzerinde gelişen sevgi, aşk, para, sınıf ya da sosyal statü ve aile denilen kavramın insanlar üzerindeki etkisi çerçevesinde değindikleri eleştirdikleri şuan günümüzde bile hala gördüğümüz karmaşık insan çıkmazlarının anlatıldığı olaylar ve tabikide sorumlusu biz değilmişiz gibi yaşıyor olmamız. Neyse Modeste Mignon' dan çok uzaklaşmadan devam edeyim ben :) Mignon ailesinin genç ve güzel kızının üç erkek tarafından istenilmesinin etrafında gelişen yazarın deyimiyle Köşk'te oynanan bu ezeli Zengin Kız komedyası kitabın konusu için en doğru ifade. Para gerçekten insanları efendisi yapabiliyor ve bence bu bundan önceki bundan sonraki yani bütün zamanların konusu olmaya devam edecek. Ama yoğun olarak kadınların sevme konusundaki tavırları ya da erkekler ilgili yaklaşımların anlatıldığı bazı noktalarda bu kadar da değil dediğim yerler olsada çok keyif aldığım farklı duyguların, ifadelerin çok doğru anlatıldığı çok güzel bir kitap. Aslında o kadar yoğun ve güzel anlatılmış ki kitap yazılacak değinilecek konuların hakkını verebileceğim konusun da emin değilim o yüzden okumanız lazım:)

    Birde kitapla ilgili eleştiri hakkımı kullanacak olursam şunu söylemem gerekir aşkta kadını anlatırken bazı noktalarda haksızlık etmiş bence evet kadınlar zordur haklı ama doğru adamın sevgisinin de en güzel hakkını yine kadın verir. Yanı mesala kitapta bir bölümde erkek aldatıyorsa kadın yeterli olamadığı içindir diyor bunu asla kabul etmez bence bir kadın çünkü aldatılmak yeterli olamamaktan daha da acıdır. Kitapta ilk başta çok masum ve iyi niyeti olan Modeste ilk değişimini aylarca mesajlaştığı adamın yalanıyla yaşıyor demek istediğim şu ki bir şeyler yaşanıyorsa asla tek bir kişi suçlu olmaz. Hayatta gördüğünüz bazı yanlışların sorumlusu karşınızdaki kişiden çok siz olabilirsiniz.

    Anlatamadığım o kadar çok şey var ki okunup tadına varılması gereken... o yüzden ben en iyisi en sevdiğim alıntısıyla bitiriyim :)

    "Ne çok hüzün var mutluğumda!"
  • Bağırıyordu avaz avaz. Empati yoksunu herif, ne anlarsın sen kadın ruhundan. Gözlerimi açtım, sarı bir gülün içindeydi kafası. Sinirli sarı bir gül. Uçarak yaklaşmaya çalıştım. İtiyordu sesiyle beni. Nerede olduğumu anlayamadan gözden kaybetmiştim., ama sesi hala kulaklarımda yankılanıyordu. Bir şarkı vardı, kayıp bir şarkı- ya da kayıp olması gerekiyormuş da sanki benim kulağıma saklanmış. Uyanmadan önce son hatırladıklarım bunlar, yardımcı olabilecek misiniz peki bana?

    İlk defa böyle bir rüyayla karşılaşıyorum. Yüzüne daha dikkatli bakıyorum. O eski zaman insanlarına övgü vakur bir hali var, ser verip sır vermeyen. Böyleleri gelmez normalde bana, en yakınlarına bile anlatmazlar kafalarındakilerini, rüyalarını aktarmak şöyle dursun. Paraya ihtiyacı var kuşkusuz, ama o gözler içeri almıyor ki bir türlü.

    Başka bir şey yok değil mi, zaman kazanmam lazım , anlamalıyım karşımdakinin kim olduğunu. Yok, sadece -önemli mi bilmiyorum- uyanınca başım çatlıyor genelde, susuz kaldığımdan herhalde, rüyadayken olduğu gibi. Nereden bileyim ben önemli mi , değil mi- doktor muyum ben? Hiç bir ayrıntıyı gözden kaçırmamamız gerekiyor, ama ilk önce bana güvenmelisiniz. Anladığım kadarıyla ilk defa böyle bir yere geliyorsunuz ve bir parça çekingenlik var. Ama emin olun tek amacım size yardım etmek, hem ruhsal, hem de mali olarak. O yüzden biraz rahatlamanız gerekiyor önce. Kendinizi bırakmanız lazım. Ulan, kasıyor herif kendini. Giremedim hala. Sanki paraların yerini söyleyecek piç.

    Ne yapmam gerek, bırakmak istiyorum ama işte daha önce yaşamadım ki böyle bir şeyi. Bakın Timur Bey, Timur'du, di mi? Ben hayatımı böyle rüyalara adamış birisiyim, bir yerden duymuşsunuz bunu bana geldiğinize göre. Üstelik sizi bunlardan kurtarmak için ödeme bile yapıyorum, ama işbirliğiniz olmadan bunu gerçekleştiremem farkındaysanız. İsterseniz biraz kendinizden bahsedin. Daha iyi hissedersiniz belki

    Aslında hiç düşünmediğim bir şeydi buraya gelmek, eşim ikna etti- Meltem, kendisi sizi internetteki arkadaşlarından duymuş. Israr etti epey, kadın kısmı çok meraklı böyle şeylere. Yani öyle demek istemedim elbette. İstemezsin tabi. Yani sizin yaptığınız işe saygım var tabi ama ne bileyim benim gibi birisine göre değil fazla, hem böyle bir şey yapıp üstüne para almak, kim olsa şüpheye düşer biraz. Ben de gelmeyecektim ama rüyalar dayanılmaz hale geldi artık. Meltem de tehdit etti sonra. Neyse, ayrıntıya girmeyeyim ben daha fazla. Yavaş yavaş gevşiyor, galiba birazdan girebileceğim. Anladım Timur Bey, burada yaptığımız şey tamamen empatik yeteneklerin geliştirilmesi ile ilgili, o rüyadaki gibi değil ama, işte ikimiz de kazanıyoruz işin sonunda, siz o rahatsız rüyalardan kurtuluyorsunuz, bense... işte ben de kendimce bir şeyler öğreniyorum diyelim. Hazırsanız başlayalım, konuştuğumuz miktar yolculuk bittikten sonra hesabınıza yatacak. Buradan sonra uysallaşıyor hepsi. Yavaş yavaş, evet. Bağıran Meltem miydi Timur Bey? Hatırlamıyorsunuz demek. Peki bir fotoğrafı var mı yanınızda, yolculuk sırasında lazım olabilir belki. Tamamen kaybolmak istemem. Nasıl mı olacak, sizi ayrıntılara boğmak istemiyorum. Tamamen güvenli olduğunu bilmeniz yeterli. Ve bir daha görmeyeceksiniz o rüyaları, emin olabilirsiniz.

    İnandı hepsi gibi, buraya geldikten sonra ne yapacaktı ki başka. Birazdan bulanıklaşacak görüşünüz, sonra gri bir uykuya dalacaksınız. Ben de aynı anda sizin uykunuza gireceğim. Sorununuzu anlayıp çözmeye çalışacağım. Söylediğim gibi bunlar olurken hiç bir şey hissetmeyeceksiniz. Gri olacak her yer, gri ve boş. Sizin yerinize o dönemi ben yaşayacağım. Bakın kapanmaya başladı bile göz kapaklarınız. Nihayet, az uğraştırmadı adam. Bakalım ne varmış burada.

    Girmek de zor oldu buna ya, zorlu çıktı gerçekten herifçioğlu, bulanık hala her yer - nerede adam, ha, köşede sızmış. Ne kokuyor burada, kükürt galiba. Zaten garipti anlattığı rüya da. Değişik şeyler iyi oluyor neyse ki. En son gelen kadında aptal soyut şeylerle uğraşmıştım bütün gece. Çaydan nehirler nedir ya, çay manyağı olmuş herkes. Görüş hafiften açılmaya basladı. 3 dakika oldu, kayıt cihazını çalıştırmam gerek artık.

    Etrafta pembe bir sis var, hayır bir duman. Kükürt kokusu içinde yavaş yavaş yürüyorum. Yer çekimi yok gibi, istersem uçabileceğim. Deniyorum , evet havadayım, ama yükseldikçe küçülüyorum karınca gibi sanki. Aşağıya inebilir miyim peki, evet aşağıda kendi halimdeyim galiba. Perspektif tabanlı bir dünya galiba burası, insan rüyalarda oyalanınca bolca kendi jargonunu oluşturmaya başlıyor. Küçük olmayı yayan olmaya tercih ediyorum ve başlıyorum etrafa yukarıdan bakmaya .

    Pembe dumanın üstünde klasik mavi gökyüzü var - güneş ay ikisi de görünüyor. Bir de Mars olduğunu düşündüğüm başka bir gezegen ya da cisim var burada. Aşağıya bakıyorum pembeliğin arasında bir boşluk var, gerçekten büyük görünüyor yukarıdan buradakiler- canlılar var burada evet, insan olabilir mi bilmiyorum. Sanki gözlük takmam gerek. Marsa kaçak bir bakış atıp aşağıya doğru iniyorum, indikçe küçülüyor canlılar, ben gözlüklü oluyorum belli bir irtifada - net olarak görüyorum artık. Net ve küçük. Hemen hepsi karınca, yada karınca boyutunda insanlar. Ben iniyorum yanların , çok küçükler görmek için - ezmemeyi başaramıyorum bir türlü tekrar uçuyorum mecburen, havalanırken bir şarkı söylemeye başlıyorlar. İyice yükselene kadar anlamıyorum ama ne olduğunu şarkının.

    Adamın bahsettiği kayıp şarkının bu olduğunu anlıyorum sonunda. Anladığım anda şarkının ismini unutuyorum, dilimin ucunda dolaşıyor isim, sonra kaçmaya başlıyor benden. Hızlı olmam lazım yakalamak için. Sanki yakalasam çözeceğim her şeyi. Ama hızlı şarkı olabildiğince. Pembe dumanlı bölgeyi geçiyoruz. Bir çiçek bahçesine geliyoruz. Kocaman çiçekler var yine. Biliyorum küçücükler aslında. Alice gibi bir hap lazım bana ya da kurabiye. İstediğim zaman istediğim gibi olabilmem lazım, çıkarabilmem lazım şarkıyı. Aşağıya dalıyor şarkı, ben de peşinden. Mars artık kayıp bir gezegen, güneşle ay pis pis sırıtıyor ben düşerken.

    Yere indiğimizde ben büyüyorum şarkı küçülüyor,çiçekler aynı kalıyor benim gibi. Binlerce farklı çiçek var burada. Sarı gülü bulmam lazım, Teksas'da iğne arıyorum sanki. Burası kükürt kokmuyor, çiçek sadece ama sarı gül kokusunu bilmiyorum. Küçükken sarı güllerim kokusunu öğrenemediğim için lanet ediyorum kendime. Biraz ara vermem gerebilir, çok dolandım bu rüyaya. Duruyorum. Pause düğmesine basıyorum. Durmuyor bu kez rüya eskisi gibi. Stop'a basıyorum, yine durmuyor. Ne oluyor ulan? Niye çalışmıyor bu kumanda. Tekrar deniyorum, tekrar deniyorum. Hep o şerefsizin yüzünden. Bir şey yapmalı. Uçmam lazım, belki uyandırsam. O zaman delirir adam. Geri zekalıdan bana ne, dur şu çiçeği bulayım önce. Belki alakası vardır,kırık bir rüyadayım galiba. Tamamlamak gerekir diye duymuştum böylelerini.

    Tepeye doğru çıkıyorum, ben küçülüyorum çiçekler büyüyor tekrar. Şarkı tekrar çıkıyor karşıma, kaçmıyor ama ben de uğraşmıyorum yakalamak için. Yavaş yavaş beni bir yöre götürüyor bahçenin sonunda. Şarkıya bırakıyorum kendimi, götürdüğü yere kadar gidiyorum her zamanki gibi. Evet, orada sarı gül. Şarkı yaklaşıyor çiçeğe içine giriyor. Ben de yaklaşıyorum, bir yüz var orada , bakıyorum cebimdeki resme. Hayır Meltem değil. Erkeğe benziyor daha çok. Yaklaşıyorum daha çok, Timur olabilir mi? Benziyor biraz, daha fazla yaklaşmasam daha iyi olur belki ama çekiyor kendine beni çiçek, hayır ben girmek istiyorum, ya da çekiyor bilmiyorum, merak sadece belki. İyice yaklaşıyorum, Timur da değil bu, tanıdık bir yüz ama. Anlıyorum birden, durmam gerek, basıyorum tekrar kumandaya sürekli, olmuyor çiçek çekiyor beni ben kumandayı atıyorum çiçeğe. Şarkı bangır bangır çalıyor beynimde, biliyorum şarkıyı artık ve kayboluyorum çiçekteki kendimin içinde.

    Evet doktor bey, aynen dediğim gibi sarı bir gülün içinde bağıran birisi. Ve kayıp bir şarkı. Sizden önce eşimin ısrarlarıyla bir sahtekara girmek zorunda kaldım. Az kaldı verecektim ruhumu. Kaybolmuş adi herif, paramı da vermedi, yok empatik yolculukmuş da, beni rahatlatacakmış da, yalanın biri bir para. Neyse doktor bey kurtarabilecek misiniz peki beni bu kabuslardan?

    Bonus Track :
    https://www.youtube.com/watch?v=PV5oDDelJrM
  • 304 syf.
    ·Beğendi·5/10
    Bir Marie Force klasiğim bitti. Bu kadının kalemine hayranım beni bir kez daha büyüledi. Neyse hemen size kitabın konusundan bashediyim. Türü romantik, Gansett Adası'ndaki aşkları anlatıyor bu kitap ise serinin ilk kitabının Bir Aşk Çarpıntısı'ndan tanıdığımız Janey ve Joe'nun hikayesi anlatıyor. Orada değinmişti azıcık ve ben meraktan kudurmuştum deyim yerindeyse hemen okumalıyım demiştim ama üzerinden aylar geçti. Janey liseden beri birlikte olduğu doktor David'le nişanlıdır. David Boston'da bir tane hastanede stajyerlik yapıyordur. Janey ise ailesinin yanında adada yaşamaktadır. Aralarında mesafe olmasına rağmen ilişkilerini sürdürürler 13 yıl boyunca. Bence ortada ilişki yoktu onların birbirlerine alışan iki insan vardı okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız. Joe ise kendini bildi bileli arkadaşı Mac'ın kız kardeşi yani Janey'e aşıktır ama kendini hiç belli etmez o yeter ki mutlu olsun diye ses çıkarmaz. Her şey Janey'in yıldönümlerini kutlamak için David'in yanına süpriz yapmaya gitmesiyle başlar ve olanlar olur. Başta klişe gibi geldi ama hiç öyle devam etmedi. Klişe bir başlangıç yapmasına rağmen değişik ilerlemesi beni memnun etti. Janey nişanlısına süpriz yapmaya gitti ama kendisi bir süprizle karşılaştı bunu sonunda resmen yıkıldı. Her anında Joe olduğu gibi yine yanındaydı. Fazla detay vermemeye çalışıyorum ama zorlanıyorum. Ahh o sahneleri okurken David'e demediğimi bırakmadım tabii. Janey ilişkisini bitirdikten sonra olayalr sanki çok hızlı gelişti birazda dah yavaş gelişseydi dedim. Joe Janey'e duygularını açıkca söylüyor ama kafası karışık olduğu için arada git gelleri oluyor. Ve her insan gibi uzun süren bir ilişkiği bitirip yenisine başlamak zor birisine güvenmek ve aynı hayalleri kurmak. Bide birisi için hayallerinden vazgeçmek boş yereyse daha berbat. David'in bencil olması beni deli etti. Joe ise bir erkeğin nasıl güzel sevdiğini gösterdi bana. Onun her düşüncesini ve kelimesini okumaktan zevk aldım. Her devasında bu kadar olmaz dediğim yerde olur dedirtti. Mutlaka okuyun Joe'ya hayran kalacaksınız.
    Maddie ve Mac de vardı ah onların aşkını yine hissettim burada.
  • 262 syf.
    ·Puan vermedi
    Daha önce bu yazımda #36743054 Katalonta'ya Selamı okurken aklıma Malraux'un Umutu gelecek ve Orwell'i küçümseyeceğim gibi bir laf etmiştim.Lafımı geri alıyorum,saygılar Orwell ya da Blair.Umut'un yeri çok ayrı o başka ama iç savaşta siyasi çekişmeleri anlamam bu kitap sayesinde oldu.Şimdi yazacaklarım çok sıkıcı şeyler önerim hiç okunmaması yönünde,tamamen kendimi aydınlatmak için yazacağım.
    Ortak düşman Franco mu? Görünürde öyle fakat uygulamada bir düşman daha var "Devrim" Franco karşıtı grupların en güçlüsü P.S.U.C.yani koministler,ayrıca yanlarına esnaf,memur zengin köylüleride alarak önemli olanın savaşı kazanmak olduğunu savunuyorlar,devrim savaşı kazandıktan sonra konuşulacak bir şey.Ki bu daha sonra lafı tüm daha sonralarda olduğu gibi kandırmacadır,devrim işlerine gelmiyor çünkü.
    P.O.U.M
    Devrime inanan İşçilerin dahil olduğu grup,hiyerarşi yok,generalle er aynı seviyede,aynı yemeği yeyip aynı yerde yatıyorlar.Devrimle savaşı ayıramazsınızı savunuyorlar ki bence haklılar.işçiler ve anarşistler bu grubun başlıca güçleri.Zamanla iki güçlü grup çatışmaya başlıyor, p.s.u.c ve p.o.u.m yani,güçlü olan psuc mevki,toprak vb.şeylerin ağırlığıyla taraftarlarını arttırıyor,anarşistler neredeyse silahsızlandırılıyor,o kadar ki Franco şunları kesip biçsede bir kaç ağıt yakıp işimize baksak der gibiler.Rusya koministlerden yana çünkü Fransayla müttefik Fransanın son isteyeceği şey Devrimci bir komşu,Fas'da devrim dışı bir cumhuriyetin kurulmasından yana,İngiltere'nin epeyi bir parası var İspanyada,devrime yedirmek istemiyor bu paralarını,dolayısıyla ingilterede devrime karşı.Franco ise bu durumdan mutlu tabiki ,Madridi ayaklarının altına almak için gün sayıyor.

    Aragon (yine mi Aragon bu Louis olanı değil ,neyse)bölgesinde onbin kişilik milis grubu şans eseri hemen hemen aynı kafaya sahip adamlardan kurulu,Orwell de onlardan biri.Yerel bir sosyalizm içinde yaşıyorlar,belki açlar,açıktalar,fareler tarafından kemiriliyorlar ama eşitler...Belki her gün uyandıkları yeni güne lanet ediyorlar ama bu guruptan sağ kalanlar yıllar sonra hayatlarının en güzel anlarını bu cephede geçirdiklerini söyleyeceklerdir,hiyerarşisiz bir topluluk,para hırsı yok,patron yok,komutan yok,yemek az ama eşit,sigara bile eşit,tiryakilik seviyesine göre değil herkese eşit dağıtılıyor ,ah bu sigara ne zaman bir savaş romanı okusam sigaraya yeniden başlıyorum.Orwell de yırtik postallarıyla çorapsız olarak cephede dolaşırken,gecenin bir vakti üç beş tane patates için metrelerce sürünürken lanet etmiş ama yaklaşık 4 ay süren cephe kariyeri onun için unutulmaz bir tecrübe olmuş.Sosyalizmin varolabileceğini-herkes karşı çıksada profösörler bir takım çok bilmişler ne kadar karşı çıksada ,sosyalizmin de bir çeşit kapitalizm olduğunu savunsalarda- bu cephede görmüş ve ömrü boyunca etkisinden kurtulamamış.
    Kendi askerlik dönemim geliyor aklıma, komutanlardan it gibi korkardık orası ayrı ama eşittik sanki,ne kadar eşit olabiliyorsak o kadar eşittik işte,disiplin sınırsızdı ama belimize kadar karın içindeyken hep beraber üşürdük,Merzifonlu Devran borazan gibi sesiyle günaydın lan derken hepimiz küfrederdik,Devran küfürü yemezse işini tam yapmıyor demekti.Her gece başka bir koğuş nöbetçisi olurdu ama bizi hep Devran uyandırırdı,nedenini hala bilemem.Uyanmazdık ,hep birlikte ısrarla uyurduk, hayatımız kaymıştı nasıl olsa,kahvaltı etmesekde olur,kahvaltı dediğin demir tasa yapışmış donmus patatesle taş gibi ekmek değil mi sonuçta.Hayvan adam Ramazan palaskayla suratımıza suratimiza vurmayı şaka olarak tanımlamıştı,en manyağımız dahil hepimize vururdu ama kimse laf etmezdi şakaydı sonuçta ve istisnası yoktu, adam Hayvan Adamdı ve hepimize eşit sayıda vururdu sonuçta. Palaska darbesi çok acıtır ama eşitse o kadar da acıtmaz demek istiyorum.Ölmek acıtır ama ölüm şartlarımız aynıysa çok da acıtmaz demenin acemi askercesi yani.Ne demek istiyorum, bizim zamanımızdaki askerlik eşitlik üzerine mi kuruluydu? Korkunç bir ast üst ilişkisi vardı,vardı ama rahatsız olmazdık,geberip gidecektik hepimiz sonuçta bu ölüm duygusu hepimizin içindeydi ve hepimiz,komutanlar dahil bu buz cehenneminden paçayı kurtaracağımız konusunda umutlu değildik,bu umutsuzluk bizi kardeşliğe yaklaştırmıştı,teğmen ve binbaşı dahil hepimiz kardeşe yakın bir şey olmuştuk,şartlara küfredip dururduk elbette,dünyanın en şanssız insanları bizdik sanki ve hepimizin hayali aynıydı,sıcak bir oda,temiziz,bembeyaz bir yatak ve yastık sonrası derin bir uyku.Askerden sonra ,yıllar sonra bir şeyler dank eder kafamıza,hemen hemen hepsiyle konuştum,biz aslında hayatımızın en mutlu günlerini askerdeyken geçirmiştik ama haberimiz yoktu bundan,kendimizi cehennemde sanan cennetliklerdik biz.Askerde kimse kimseyi küçümsemez,küçümser derse yalan söyler,kimse kimsenin aklını geliştirmez ,cahil cühela adamları etkiledim ,düşünce yapısını değiştirdim diyen yalanın kuyruklusunu söyler,yalan söylemiyorsa askerlik filan yapmamıştır zaten.Askerde sadece bir şey öğrenilir ya da öğretilir; kardeş olmak! Gerisi yalan dolandır.Kardeş edinmeden terhis olanlarsa farkında değillerdir ama çok şey kaybetmişlerdir.Onbeşbin TL karşılığında olası kardeşlerini satanlaraysa lafım yok.Sami kardeşim, bu kardeşin seni düşünüyor,ölene kadarda bir telefon uzağında olacak.Hayvan Adam,ne zaman iki metrelik bir kar yığını görsem üstüne çıkar Hayvan Adam yazarım,nereden baksan görürsün o kadar kocaman yazarım.Kardeşlik sayesinde gelen ölümler ve kardeşlik sayesinde gelen kurtuluşlar.Ölen askerleri kardeşlik öldürdü kalanlarıysa kardeşlik kurtardı.En güzel ölüm ve en güzel kurtuluşla.Selamlar hepsine.

    Nereye bağlayacağım konuyu,pek bağlayacak halim kalmasada bir yerlere bağlamalıyım.Her şey hakkında çok atıp tuttuk her şeyi bildik herkesi etkilemeye çalıştık ,sinir bozucu şeyler yazdık ve okuduk,sinir bozucu olduğunu bilmeyerek,bazı şeyleri çok kolay söyledik(benim Orwell i küçümseyeceğim demem gibi) biz kim oluyoruz da bu kadar kolay atıp tutabiliyoruz,üç beş kitap okuduk mu felsefenin içinden geçtiğimizi sanıyoruz,basit insanlar olduğumuzu,bir halta yaramadığımızı,esasen kendimize bile bir faydamız yokken büyük büyük laflar ettiğimizi görmüyoruz,"çok bilmiş" olmayı erdem sayıyoruz ama bunun aslında korkunç bir kusur olduğunu bilmiyoruz,aynı tastan yemek yediğimiz arkadaşımızı engin düşüncelerimizle "adam etmeyi" övünerek anlatırken iğrençleştiğimizi görmüyor muyuz? Askerlik denilen şeyi "çalışacak adamı,en verimli çağında salakça bir göreve çağırmaya" indirgeyerek neyi amaçlıyoruz,askerliğini doğru düzgün yapan bir genç,bu kısacık zamanda kendini olağanüstü bir şekilde keşfeder,neleri yapabileceğini görür,bu paha biçilmezdir,çok değil sadece bir tane bile kardeş kazansa bu ömrünün 20 yıllık çalışmasına bedeldir.Kitabımızla ne ilgisi var şimdi bu dediklerimin,askerliği şiddet olarak görmek,ne bileyim en basiti bir tüfeği söküp yeniden takmasını bilmemek olası bir savaşta ölüm demektir,sadece kendi ölümü değil tüm ailesinin ölümü,silah söküp takmak için kaybedecek zamanı olmayanlara sözüm,ne yapmaya vaktiniz var,yarın öbürgün mecbur kalırsan bu nasıl çalışıyor diye sorduğunda öldün demektir ,askerlikle oynamayalım,bedellisi bedelsizi uzunu kısası...Mayamızda askerlik varken ,bu ülke evlatlarının yaptığı en iyi şeyi hemde tüm dünyadaki herkesten daha iyi yapabildiği belkide tek şeyi ellerinden almakla neyi amaçlıyor olabiliriz.Yine kitabı bağlayamadım,tekrar deneyeceğim.Sen kalk İngiltereden gel İspanya'ya hemde kendi ülken içten içe karşı tarafı desteklerken yap bunu,niye yaparsın böyle bir şeyi,Katalonya'ya selamı neden çakarsın,tahmin etmek zor değil,kardeşlik için tabiki,4 ay aç susuz ,kir pas içinde ne zaman öleceğini bilmeden sıcak yatağından kalkıp geliyorsan kardeşlik için yaparsın bunu başka bir şey için değil,savaşlar ve asker olmak insana nasıl kardeş olunur onu öğretir,hayatta kalmayı filan geçin.Barselona savaştan biraz uzak kalması sebebiyle,savaşın,yoldaşlığın etkisi yavaş yavaş etkisini kaybedince,isçi tulumları görünmez olur,şık giyimli insanlar caddelerde dolaşmaya başlar,lüks otellerde parası olan herkese sınırsız yiyecek vardır,Madridte çocuklar yiyecek ekmek bulamazken Bardelonada şişko şişko adamlar bıldırcın yerler,bu nedendir.Savaşın olduğu Madrid te insanlar daha gerçektir daha eşittir ve daha kardeştir.Tepenizde sürekli uçan kurşunlar görüyorsanız paraya olan ihtiyaç pek akla gelmez.Malraux İspanya'da sigara ikramı paket uzatılarak yapılmaz demişti,pek anlam verememiştim,şimdi anlıyorum.Tütün Faroe Adalarinda üretiluyor oda Franconun elinde,dışardan tütün getirtmekse yasak,paralar yiyecek ve cephane için kullanilmali,tütüne verilecek para yok.Sigara kıtlığibda elbette paketle ikram edilmez bir tane çıkarılır verilir o kadar.Biri paket uzatıyorsa onun devrim karşıtı olduğundan şüphe etmek komik bir düşünce olmasa gerek,Malraux bunu anlatmak istemiş galiba.Diyeceğim şu,iki saattir kıvranıyorum,gurbet,sıla özlemi,can korkusu,iki nöbetçiye güvenerek çekilen tatlı uykular,konserve kutular.Bir erkek,en güzel uykusunu askerdeyken uyumuştur,en lezzetli gelen yemeğini askerde yemiştir,en güzel çayını askerde içmiştir,özlemin en derinini oradayken tatmıştır,en anlamlı telefon görüşmesini oradayken yapmıştır.Askerlik bitincede aynı çocuk değildir artık,ömür boyu sürecek kardeşlikler edinmiştir.Bu fırsatı üstüne birde para vererek tepmek garibime gidiyor yeri gelmişken söyleyeyim dedim,söyleyeceklerim bu kadar,kitaba geri dönersek,aslında kitaptan hiç çıkmadık desem yalan söylemiş olmam.Orwell savaş karşıtı bir roman yazmamış,onu destekliyor mu,bunu söyleyemem,çare arıyor ve bunu savaşta buluyor; kardeş olabilmenin çaresi...