• Merhaba herşeyim,ben;hiçbir şeyin...
    Canım acıyo gittin gideli biliyo musun ? Oyle bi hâl aldim ki artık,canım bile bana acıyo.
    Bugün bir şarkıda tekrar rastladım bize.Üzülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Orada bile benim değildin.
    Hep derdin ya bana,şarkılar yalan söylüyor olamaz diye. Bende hep söylenirdim sana, dünyada ne kadar şarkı varsa hepsi seni,hepsi beni anlatıyor diye.Bak bu şarkı öyle değil, bu şarkı yalnız beni anlatıyor. Dur, dur hemen meraklanma.Bir sigara yakıp azcık daha konuşayım, Şarkının ismini finalde söyleyeceğim.
    1 dakika ya.. Ben sensizlikten bahsedeceğim burada.Girmesin aramıza sensizliğin notaları.Epey bir kimsesizim bu aralar.Bana sevgiyle gülen kimse yok.Ben en çok gülümsemeni severdim senin. Şimdi nefes alışımın değiştiğini farkettim. Meğer ne çok severmişim seni? Ben bile bu kadar çok sevdiğimi bilmiyordum.
    Şimdi saat sensizliğin ertesi.. Kaç paket sigara içtim...
    Kaçıncı gece uykusuz geçecek bilmiyorum.Döner misin? Yeniden bir butun olur muyuz ? Hiç umudum yok.Bazen aklıma geliyorsun işte.Gülümsüyorum aptal aptal,sonra bakmısım ki gözlerim dolmuş.Dolmuş demişken; ben seni bekledigim kadar dolmuş beklemedim şu hayatta biliyo musun ?
    Bu arada,ben de sen gibi olmasanda olur dedim oldu.
    Sabahlar oldu.
    Akşamlar yarınlar baharlar yazlar oldu.
    Renkler değişti,maviler siyah,kırmızılar ölüm oldu.
    Sen olmadan da oldu.
    Mutluluklar dar,sensizlikler boyum kadar oldu.
    Yıktığın bu şehre,yalnızlıklar hükümdâr oldu.
    Kanter içinde kaldım,kanter içinde bir gecede kaldım.
    Sana sonumsun dedim, öyle de oldu.
    Gözlerim senden başkasına kör oldu.Senden başka bir şeyi göremiyorum.Kulaklarım sağır, senden başka hiç bir şeyi,hiç kimseyi duymuyorum.Senden başkasına dilsizim.Konuşamıyor, 'Seni Seviyorum'. diyemiyorum.Senden başkasına atmıyor kalbim.Ki bilir misin bilmiyorum, sen benim kalp atışımdın.
    Neyse, fazla uzatıp da sıkmayalım.Kıssadan hisse diyeceğim o ki; Ben birtek kadın sevdim. O'da SENSİN. Sen yoksan herşey eksik..
    Diyeceksin bu cocuk ne sacmalamıs gene diye ama, biz buna aşk diyoruz iste.Sense saplantılısın diyosun.
    Ne diyeyim,canın sağolsun.
    He bu arada, şarkının adı 'BEN HEP SENİ DÜŞÜNÜRÜM'

    E.A
  • Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
    Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
    ben yaşarken koptu tufan
    ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
    her şeyi gördüm içim rahat
    gök yarıldı, çamura can verildi
    linç edilmem için artık bütün deliller elde
    kazandım nefretini fahişelerin
    lanet ediyor bana bakireler de.
    Sözlerim var köprüleri geçirmez
    kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
    kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
    uçtum ama uçuşum
    radarlarla izlendi
    gayret ettim ve sövdüm
    bu da geçti polis kayıtlarına.Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
    ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
    kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
    laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
    ruhum sahte
    evi Nepal'de kalmış
    Slovakyalı salyangozdur ruhum
    sınıfları doğrudan geçip
    gerçekleri gören gençlerin gözünde.Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
    kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
    sanki ne anlıyorum?
    Ola ki
    şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
    Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
    çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
    devlet sırrıyla birlikte insanın
    sinematografik bir hayatı olabilir
    o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
    yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
    ve sonunda estetik bir
    idam belki!
    Evet, evet ruhu olmak
    bütün bunları sağlayamaz insana.
    Doğruysa bu yargı
    bu sonuç
    bu çıkarsama
    neden peki her şeyi bulandırıyor
    ertelenen bir konferans
    geç kalkan bir otobüs?
    Milli şefin treni niçin beyaz?
    Ruslar neden yürüyorlar Berlin'e?
    Ne saçma! Ne budalaca!
    Dört İncil'den Yuhanna'yı
    tercih edişim niye?
    Ben oysa
    herkes gibi
    herkesin ortasında
    burada, bu istasyonda, bu siyah
    paltolu casusun eşliğinde
    en okunaklı çehremle bekliyorum
    oyundan çıkmıyorum
    korkuyorum sıram geçer
    biletim yanar diye
    önümde bir yığın açalya
    bir sürü çarkıfelek
    gergin çenekli cesetleriyle
    önümde binlerce çiçek
    korkuyorum sıra sende
    sen de başla ve bitir diyecek.
    Yo, hayır
    yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
    söyleyin
    aynada iskeletini
    görmeye kadar varan kaç
    kaç kişi var şunun şurasında?Gelin
    bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
    Bana kötü
    bana terkettiğiniz düşünceleri verin
    o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
    ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
    onları verin, yakınmalarınızı
    artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
    ben aştım onları dediğiniz ne varsa
    bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
    boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
    içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
    verin bana
    verin taammüden işlediğiniz suçları da.
    Bedelinde biliyorum size çek
    yazmam yakışık almaz
    bunca kaybolmuş talan
    parayla ölçülür mü ya?Bakın ben, bir çok tuhaf
    marifetimin yanısıra
    ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
    üstüme yoktur ödeme hususunda
    sözün gelişi
    üyesi olduğunuz dernek toplantısında
    bir söyleve ne dersiniz?
    Bir söylev: Büyük İnsanlık İdeali hakkında!
    Yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
    kazanana vertigolar, nostaljiler
    karasevdalar çıkar.
    Yapılsın adil pazarlık
    yapılsın yapılacaksa
    işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
    sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
    Ne yapsam
    döl saçan her rüzgarın
    vebası bende kalacak
    varsın bende biriksin
    durgun suyun sayhası
    yumuşatmayı bilen ateş
    öğüt sahibi toprak
    nasıl olsa geri verecek
    benim kılıcımı.
  • İncelemeye başımdan geçen bir olayla başlamak istiyorum. Bayanlı (biliyorum, yurdum feminazileri şimdi topa tutacak, zaten onun için yaptım) erkekli bir arkadaş ortamında, feminist olduğunu söyleyen fakat beni pek de ikna edemeyen bir hanımla küçük bir tartışmamız olmuştu. Tartışma dediysem de öyle hararet düzeyi yüksek türden değil, gayet seviyeli ve fikirleri özgürce ifade edebilecek türden bir tartışma ortamı. Severim böyle ortamları. Zaten hararet olsaydı o vakit bu konu kapanmış olurdu. Neyse... Feminist olduğunu iddia eden fakat sonrasında anladığıma göre feminizmini eşitlik üzerine falan değil de "eşitlik adı altında üstünlük" kurmaya yönelik yapılandırdığını düşündüğüm arkadaşa, "Toplum olarak kadının çalışmayıp (kadın her zaman çalışma hayatından soyutlanmaz, bazen de çalışmamak işine gelir) kocasının evin geçimini sağladığı durumlar kanıksanmıştır. Peki ya tam tersi olsa ne olur? Mesela sen böyle bir durumu kabullenip, çalışmayan bir eşin olmasını ve onun geçimini de üstlenmeyi kabul eder misin?" diye sorduğumda cevabı şu şekildeydi: "Öyle şey olmaz, erkek çalışmak zorunda. Yoksa öyle biriyle evlenmem." Kadın-erkek eşitliğinin oportünizm ile imtihanı :) Zaten yazarın, kitapta dem vurduğu konulardan biri de bu. Menfaatini önde tutan beyaz ve sosyal statüsü yüksek kadınların, elde etmek istedikleri haklara sahip olduklarında, aynı safta yer aldıkları görece daha aşağı statüdeki "kız kardeşlerini" terk etmeleri ve davalarına ihanet etmeleri durumu. Akla hemen şu söz geliyor haliyle: Feminizm kocayı, komünizm parayı bulana kadardır.
    Bahsettiğimiz bu oportünizm durumu da baş gösterip "kız kardeşlik" hüsrana uğrayınca, haliyle geride kalanlar hem kadın olarak hem de ikinci sınıf ırktan olarak ekstra çaba göstermek durumunda kalmışlar. Yazar da bir siyah olarak bu durumdan çokça yakınmakta.
    Yazarın sadece erkeği sanık sandalyesine oturtarak durumu ele almamış olması ve hatayı daha çok, "içlerindeki düşman"da araması, yazara ve kitaba olan saygımı artırdı. Nitekim öbür türlü bir yaklaşım, ancak ve ancak kolaycılık olurdu. Bu da haliyle sonuç getirmekten ziyade kadını ve erkeği birbirine düşürme durumunu doğururdu.
    Kitapta, "bizim feministlerin (!)" bilmediği birçok konudan bahsediliyor, her ne kadar kitap kısa olsa da. Zaten bu kitap bir nevi feminizme giriş gibi. Ben öyle kabul ediyorum ve bu yolda güzel de bir yol haritası olabilecek bir kitap olmuş. Mesela kürtaj konusu ele alınmış ve bunun biraz da ekonomik yönüne değinilmiş. Kürtaj yasaklandığı zaman merdiven altı sektöre dönüşür, yoksul kadın bu yola başvurursa hayatını riske atar, fakat zengin kadın bir şekilde yolunu bulur çünkü imkanlar dahilinde bu durumdan kurtulmasını bilir. Sonrasında canını tehlikeye atmak istemeyen mağdur ve de yoksul kadın, kim bilir ne şekilde rahmine düşmüş o çocuğu dünyaya getirmek durumunda kalır. Sonra vay efendim, sokaklar neden güvensiz? İşte bu kürtaj kaçakları yüzünden...
    Bunun yanında modanın dayattığı ve kozmetik endüstrisinin şekillendirdiği kadın modeli de işlenmiş. Bu durumun tamamen ataerkil zihniyetle dayatıldığını ve kadınların da bu sistemin çarkları altında bile isteye ezildiğini görüyoruz haliyle. Cepleri dolanları ise hiç konuşmayalım. Bu arada, bilmem hangi düşünceyle yapıyorsunuz ama bilin ki sıfır beden hiç de çekici değil sevgili hanımlar. Nitekim sektör de artık bu anoreksik hatunlardan sıkıldı ve bu moddan çıkmaya karar verdi diye biliyorum.
    Bu konuların yanında diğer önemli konular ise bence kadın ve cinsellik, kadının dindeki yeri ve ataerkil düzlemde çocuk yetiştirme konuları idi.
    Feminizm mevzubahis olduğunda, bazı kadınların kalıplaşmış bir söylemi vardır: Erkek tahakkümüne karşı olmak. Aslında bu, madalyonun sadece bir yüzü. Diğer yüzü ile bazı kadınlar ya karşılaşmak istemiyorlar ya da bazı aklı evveller, bu yüzü diğer kadınlardan gizliyor. Bu kitap bize madalyonun iki yüzünü de gösterdiği için yazara teşekkür ediyorum. İki yüzü de görmek isteyen kadınlara ve tabii ki de kadınlara layık oldukları kıymeti vermeye gönüllü erkeklere bu kitabı tavsiye ediyorum.
  • Dünyada yaşamaya değer bir şeyler bulabildiğim bir gündü. Burayı sevdiğimi düşündüm. Ülkemdeyken yalnızlığımın tahmin edilebilir sebepleri vardı. Yanından geçtiğim her insanın yeni bir sebep bulduğunu düşünürdüm. Buradaysa, bir yabancıyım, o kadar. Geldiğim yerde sevilen biri yahut yakında evine dönecek bir turist olup olmadığımı kimse bilemez. O yüzden yer değiştiriyorum sık sık. Yalnızlığımın meşru sebeplerini korumak için.

    Farklı bir gün yaratmak istiyorum kendime. Senelerce alışkanlıklarıma, takıntılarıma sarılarak yaşadım. Mutlu olamadım. Ölmeden bir de böyle denemek istedim. Artık değişim üzerine kurulu bir dünyam var. Arkadaşlarım sürekli değişiyor, isimlerini unutmaya ve haklarında pek bir şey öğrenmemeye gayret ediyorum. Derinliklerine girmediğim için de kötülüklerini keşfetme imkanım olmuyor. O yüzden, artık herkes iyi insan bana göre.

    Adını bilmediğim iğrenç bir bardayım. Bebek yüzlü bir adam karşımda, içkisini içiyor. Benimkinden güzel yüzüyle dolaşmaya hakkı olmamalı burada böyle. Yanında da uzun saçlı, siyah gömlekli, siyah pantolonlu ve siyah ruhlu bir adam. Siyah severim. Ben de simsiyahım. Güzel yüzlü bebeğe bakıyorum tekrar. İkisinin tek ortak yanı vücutlarındaki dövmeler sanırım. Nedir bu iki adamı birleştiren diye düşünüyorum. Bakışlarımı fark etmiş olacaklar ki yanıma geliyorlar.

    Güzel yüzlü bebek “Merhaba” diyor. Öyle kibirli ki bu zayıf tanışmanın yeteceğini düşünüyor beni etkilemeye. O güzel surata rağmen ters giden bir şeyler var sanki. En yakınındakini bir anda terk edebilecek bir kaypaklık seziyorum ifadesinde. Merhaba, diyorum. Yanındaki tanışmaya tenezzül etmiyor benimle. İçki içmiyor ilginçtir, cappuccino içiyor. Görünümüyle bu kadar çelişen bu adam ilgimi çekiyor. Birbiriyle ortak hiçbir yönü olmayan garip bir arkadaş grubu oluyoruz o an için.

    Her şeyi bildiğini sanan bu iki adamla susmaya başlıyoruz. Yeni bir arkadaş grubuyla yapılacak en hayat dolu etkinlik bu olsa gerek. Duvarlarımı düşünüyorum ben de. Kendimi evimde hissetmediğim için mi boş duvarlar yoksa duvarlar boş olduğu için mi kendimi evimde hissetmiyorum? Duvarları doldurmak isteseydim bile, hiç fotoğrafım yok ki benim. Olsun diyorum, benden kötü durumda olanlar da var. Bir yerde okumuştum. İnsan başına kötü olaylar gelen birini görünce o kişi için saniyenin onda biri süre üzüldükten sonra hemen kendi için mutlu olurmuş, oh benim başıma gelmedi diye. Bu hikaye kesinlikle böyle değildi. Neyse, nihayetinde düşündüğüm, insan bir kımıl zararlısından farksız.

    Ben oturduğum yerde varoluşsal sancılar çekerken isimlerini bilmediğim yeni arkadaşlarımın tartıştıklarını fark ediyorum. Zihinsel ölümlerini gerçekleştirmekten bahsediyorlar. Nedir diyorum bu zihinsel ölüm. Kısa bir bakışlarını yakalıyorum birbirlerine. Bana söylememeleri gerektiğini düşünüyor olacaklar, tereddüt ediyorlar. Yazdıklarını anlatıyorlar. Yazarak zihinlerini boşalttıklarını, anılarını tükettiklerini... Her şey tükenince, zihinsel ölüm gerçekleşmiş olacak, bedenleri yaşarken zihinlerini öldürecekler. Hayatımda bu kadar boktan bir fikir duymadığımı söylüyorum. Sanırım biraz daha konuşursam beni öldürecekler.

    Nitekim öngörüm gerçekleşmiyor. Yaşıyorum. Neden diye sormuyorlar nedense. Her gerizekalı kendi fikirlerini parlak zanneder. Bense bu zifiri karanlıkta ancak cılız bir şekilde parlayabilen fikirleri eleştirmekten zevk alırım. Keşke diyorum neden diye sorsalar da açıklasam, tartışsak, kavga etsek. Hırsımı boşaltmama izin vermemek için bilinçli bir protestoda bulunacak denli zeki olduklarını sanmıyorum. Onlar susuyor, ben susuyorum. Hırçınlığımı bastırıyor bu sessizlik. Birlikte susmanın iyi geldiğini hissediyorum. Beni kandıramazsın diyor sanki bu suskunluk, hırslarını biliyorum diyor. “Hırslarını biliyorum, günahlarını biliyorum ve umurumda değil, rahat ol. Çünkü ben daha kötülerini yaptım.”

    Ayrılıyoruz sabaha doğru. Yeni güne ve artık eskimiş arkadaşlarıma veda etmeden evime gidiyorum. Bir ara isimlerini söylemişlerdi sanki... Neydi o? Sahte olduğu belli, komik isimler. Tamam, Kinyas ve Kayra...
  • Her gün yaptığım gibi yine gecenin bir yarısında dışarı çıktım. Gidiyorum, gidiyorum ama yolculuk nereye? Gecenin sonuna mı? Yok yahu. Celine gitti oraya. Keyfini bozmayayım şimdi onun.

    Kaldırım taşlarına bakıyorum, onlar da bana bakıyor. Bunlar bari anlasın halimden diyorum, ama tık yok. Sadece üzerlerine düşen yağmuru umursar bu düzenbazlar. Yıllarca bastım ayaklarımı üzerlerine, hiç kızmadılar bana. İnsanlardan mı örnek alırlar bu kanıksamayı? Bilmiyorum, sormayın bana böyle sorular. Gecenin rengini kaçırmak istemiyorum.

    Siyah bu renk, hatırlıyorum bunu bir yerden. Ben doğmadan önce de bu renk vardı. Her gözümü kapatışımda onu görürüm. Hangi o? Renk olandan mı bahsettim? İnsan, kişileri renklerle boyar geçmişine. Sonrası ise şimdiki zaman tuvalidir, bir resim yapar ölümüne kadar ve onu izler durur hayatı boyunca. Rengi kalmadığında ise yeni bir can hakkı bulmaya çalışır. Fakat hayat da bir kere oynanan bir kumardır, bir renge yatırırız bütün hayatımızı ve o anda 0 gelir karşımıza dikilerek. Sen sıfırdan ibaretsin der, başka hiçbir şey değil.

    Düşüncelerimden size ne? Başımdan geçenleri anlatacaktım ben, gecenin sonuna doğru gittiğim o gecede. Oturdum bir merdivenin üstünde. Geceyi dinlemek için. Led Zeppelin'in cennete çıkan merdivenine pek benzemiyordu bu, yara bere içinde, çok insan geçmiş olacak üzerinden. O anda arkadaş olduk onunla.

    Derken, bir araba yanaştı karşıma. Şoför koltuğunda kim var dersiniz? Hakan Günday! Nasıl olur? Herhalde geceyi fazla kaçırdım. Bu gerçek olamaz, olmamalı, yoksa çok fazla düşünürüm ben bunu, çıkamam işin içinden. Çağırdı beni yanına, gittim. Gel dedi, geldim. Hayat gibiydi bu adam, hayatta yaptığım mekanizmalara benziyordu o an yaptıklarım. Hayatı mı bulmuştum acaba? Hayat Günday? Neyse, dur.

    Nereye dedim, önce arkaya bak dedi. Arkaya baktım, Dostoyevski, Kafka, Musil sıkışmış, oturuyorlar. Dostoyevski diyor Petersburg, Kafka diyor şato. Ben diyorum, siz burada bu saatte ne arar? Ne Petersburg'u, ne şatosu, siz nasıl burada şu anda nasıl olabilir yazarsınız siz benle konuşuyorsunuz ben yağmuru seven normal bir insanım siz benle konuşuyorsunuz ne demem gerekir kelimelerim yetmedi efendim. Gogol'ün gülüşü geldi bir taraftan, Hakan'ın yanında da o varmış meğer. Hoppala! Bu Hakan nasıl anlaşıyor bu ölü adamlarla yahu? Hakan, sen okültist misin? Hiçbir şey anlamamıştım. Gece yazıma ilham bulabilmek için dışarı çıkayım derken kendimi nasıl bir Temel fıkrasında buldum, çözemedim. O son musakkayı fazla kaçırdım sanırım, yemeyecektim. Ama en sevdiğim yemekti, ne yapabilirdim?

    Atladım arabaya, Musil'in yanında boş yer vardı. Sordum Musil'e, yahu Wo ist Zweig? dedim. Sadece bu geceye özel Türkçe biliyorum dedi, ben de uzatmadım, zaten uykumdan uyanmak istemiyordum, dürtecek biri de yoktu çünkü. Kaçtı o Brezilya'ya, dayanamadı dedi. Bu kesinlikle bir rüyaydı ve ben bu rüyadan uyandığımda Zweig'ı göremediğim için intikamımı yüzümde o en son alnımda çıkan sivilceden alacaktım. Belki o zaman beynim ve anılarım akardı dışarı, o zaman haberlere çıkardım yağma temalı. Bir tek ben kendi anılarımla günümü gün edemezdim, bari diğer insanlar etsindi.

    Nereye dedim tekrar Hakan'a, bir kafe var orada başka dostlar var dedi, tamam dedim. Yolda Zülfü Livaneli'yi gördük, arabaya binmek istedi, yer yok dedik. Musil Almanca konuşarak anlamıyorum numarası çekti, az değil bu Musil de. Dostoyevski çok suskundu. Binlerce sayfa kitap yazmak sanırım ki insanın suskun olmasını, kendiyle kalmasını bir gram bile etkilemiyordu. Livaneli ön kapıyı açıp içeri girmeye çalıştı, Gogol tekmeyi bastı. Livaneli düştü kaldırıma. Buldu kendisini Neva Bulvarı'nda. "Edebiyat Mutluluktur", "Gölgeler", "kapitalizm", "Umberto Eco", "klişe" gibi kelimeler sayıklıyordu ağzından. Biz gülüyorduk tabii, az değildi bu Gogol de. Mizahını konuşturmuştu yine. Derken Elif Şafak, verdi elini Livaneli'ye. Gel, aynı yayınevinde çalışıyoruz ne de olsa, gidelim ısınalım orada, kaloriferlerimiz var ne de olsa, hem buzdolabımız da ağzına kadar dolu, kasalara kilit yetiştiremiyoruz, para bok.

    Kafeye geldik, Hakan'ın dostlar dediği insanlar Aylan Kurdi ve Ümran Dakniş çıktı. İyi de dedim, bu çocuklar kim? Bu çocuklar biziz dedi arkamdaki yazarlar hep bir ağızdan. Pessoa, Orwell, Marquez, Böll, Galeano ve daha adını hatırlamadığım diğer bütün yazarlar... Gözlerimi fal taşı gibi açtım! Neler oluyordu? Sanırım ilk kez uyuduğum uykumdan dürtülerek uyandırılmak istiyordum artık. Olanlara hiçbir anlam veremiyordum. Neler oluyordu bu lanet olası kafede? Hem bu soğukluk da neydi? Nasıl kafeydi bu ulan? Ne kalorifer, ne yiyecek, ne eğlenmelik bir şey, hiçbir şey yoktu burada!

    Hakan, şimdiki zaman şoförüydü. Diğerleri çoktan şoförlüklerini yapmışlardı bu yolculukta. Bir bir konuşmaya başladılar, sesleri karışıyordu, anlamıyordum hiçbirini. Seslerden çıldıracağımı söylemişti Hakan bana, mayına basan askerin çığlığı, bebek ağlamaları, taksi çağıran kadın, Elif Şafak derken birden deli gibi bağırdım! Hepsi sustu. Anlatın dedim, ne yapıyoruz burada? Ne bok yemeye getirdiniz beni buraya?

    Hepsinin boynu bükükleşti. Ağlamaya başladılar, durun dedim beni de ağlatacaksınız, yapmayın etmeyin. Bir daha hayatımda ne zaman Gogol'ün ağladığını görebilecektim? Telefonumu unuttuğum için kendime bir tokat attım. Lanet! Uykuda olmadığımı öğrendim. İşler iyice sarpa sarmıştı. Bu bütün yazarları bir şekilde anlardım ama Aylan Kurdi ve Ümran Dakniş'in burada ne işi vardı? Neden bu kafe buz gibiydi? Neden bu kadar aç hissediyordum? Anlatın ulan, anlatsanıza artık! Biriniz de konuşsun, o kadar kitap yazdınız, açın ulan ağzınızı!

    Biz... dedi Dostoyevski. Engelleyemedik, dedi. Olmadı. Yapamadık. Başaramadık bu empatiyi kurmayı, dedi. İlk kez bu kadar berrak konuşuyordu. Beceremedik, dedi. Bak, arkadaşlarım da burada. Engelleyemedik, dedi. Olmadı. O kadar yazdım, ettim, binlerce sayfa anlatmaya çalıştım. Ama yine olmadı, dedi. Sonra şoförlüğü Hakan'a verdim, ben işi bıraktım, dedi. Bu acıya katlanamam, ben kürek cezası bile çektim böyle acı görmedim, dedi.

    Aylan ile Ümran bakıyorlardı bana. Sanırım bu konuşmalar onlar içindi. Aylan bu ölü yazarlardan daha bir ölü görünüyordu. Ölünün ölüsü? Var mıdır böyle bir ölgünlük çeşidi? Sanırım zamanında bu kafede ölmüş, anlamlandıramadım. Ümran'ın da üstü başı yırtılmış, kan içinde. Gözlerimi kapatmak istedim ellerimle, telefonumu unutmadığımı gördüm. Şok oldum, gözlerimi kapatmak için bir telefon yeterliydi! Yere düştü telefon, kalmadı hiçbir şey. Hiçbir yazar tutamadı onların elinden, bir gemi battı cani sulara, hayaller suya düştü, geminin batığıyla karşılaştılar, bu gemi mi dedi bir hayal bir hayale, evet dedi hepsi hep bir ağızdan. Aradığımız ne, niye bu gemiyi arıyoruz diye sordu bir hayal bir hayale. Empatiyi arıyoruz dedi birisi, onların halinden anlamayı arıyoruz, kendimizi onların yerine koysak ne olurdu diyoruz, bütün yazarların bugüne kadar arayıp da bulamadığını arıyoruz dedi bir hayal bir hayale. Suya düşmüştü hepsi ne de olsa. Kanlarıyla birlikte. Canlarıyla birlikte. Hayalleriyle birlikte.

    Hayaller çıkamadı bir daha o sudan, onların da cesetleri çıkarıldı ertesi gün. Gözüme kapattığım telefondan baktım, yemin ederim. Böyle cesetler hiç olmadı ki, hiç boğulmadık ki biz, hiçbir uçak kafamıza füze yollamadı ki, hiçbir şey görmedim ki, bak kapatıyorum gözlerimi telefonumla. Görmüyorum hiçbirinizi. Duymuyorum hiçbirinizi! La la laaa laa! Hadi çıkıyorum artık ben bu kafeden!

    Dışarı çıkarken baktım bir kafeye, bir de arabaya. Arabanın adı Edebiyat'mış ve gittiğimiz kafenin adı da Umut'muş, yeni görüyorum. Dünyanın en çaresiz çocuklarıymış tanıştıklarım, yeni fark ediyorum. O suda boğulmuş kurulan hayaller, dünyanın en büyük hayalleriymiş, yeni empati kuruyorum. Kuruyor muyum? Duştan çıktım, kendime geldim, saçlarımı kurutuyorum. Denizden çıkmadım, merak etmeyin. Denizden çıksam ölürdüm, sonrasında ise istemediğim kadar kuruturlardı beni mezarımda.

    Nefret ediyorum o kafeden, nefret. Tek kelime. Hepsi bu.
  • Kitap gerçekten güzeldi. Hem karakterler duruma tamamen ayak uydurmuştu hem de ben, seriye daha bi' adapteydim. Ilk kitaba nazaran daha bi' hareketliydi, yani seri yavaş yavaş açılmaya başladı.

    Bu kitapta, Sydney'in çocukluktan itibaren ona öğretilen ve empoze edilen şeyler konusunda birçok şeyi sorgulamasına tanıklık ediyoruz. Normalde Simyacılar söz konusu olduğunda her şey; ya siyah ya da beyaz, ortası yok. Bazı konularda aynı katılık Sydney'de de vardı ve açıkcası bu rahatsız ediciydi ama zamanla gelişen olaylarla ve ortaya çıkan bazı şeyler sonrasında farklı düşünmeye başladığını görüyoruz. Kitaptaki Bayan Terwilliger karakterini çok sevdim ve düşüncelerine fazlasıyla katılıyorum. Umarım bu karakter sonradan kötü biri çıkmaz. Adrian karakterine çok üzüldüğüm bir yer oldu ve buna istinaden bu kitaptaki tüm ebeveynlerin birer kötücül yaratık olduğunu fark ettim. Bir tanesi mi sevgi namına bir şey bilmez yahu? Sydney'in ailesini az gördük, tamam, annesi iyi bir kadındı ama babası... yine de tam olarak anlayamazdım ama başka karakterler üzerinden bağdaştırdığı düşünceleriyle oldukça tahmin edilebilir oldu.

    Simyacıların geçmişine dayanan bir topluluğun ortaya çıkmasıyla, olaylar farklı ve tehlikeli bir boyuta taşınır. Sydney ve arkadaşları bu zor durun konusunda üstüne düşeni yaparken, duygusal olarak da bir karmaşa yaşamaktadırlar. Bu kitapta da buram buram aşk falan yoktu mesela ama olabildiğince olan kısmı bana yetti. Sydney'in bu kadar kör olması gerçekten delirtti insanı. Zeki insanların duygular konusundaki yetersizliği bana hep biraz komik biraz da sinir bozucu gelmiştir zaten. Kitap da beni rahatsız eden tek kısım, Moroi vampirlerinin çok güçsüz ve yetersiz olmaları. Ekstra birçok şey bekliyorum ister istemez ama daha çok büyüsel şeyler ve kan, söz konusu, Dampirler bile daha iyi. Neyse sonuç olarak sevdiğim bir seri olma yolunda ilerliyor.