• Şehvet, topuklarımızı kemiren bir orospudur! Ve bu orospudan bir parça et esirgendiğinde bir parça ruh için yalvarmayı çok iyi becerir.
  • 188 syf.
    ·Puan vermedi
    Hamlet , William Shakespeare tarafından 1599 ile 1601 yılları arasında yazılmış trajedi türünde bir tiyatro eseri.

    Eserdeki en belirgin tema intikam ve Kin duygusudur.
    Hamlet;
    Kral olan babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesi ile evlenen amcasından intikam alması, oyunun konusunu oluşturur.

    Hamlet, basit ya da eski bir tiyatro eseri değildir.Hamleti, Hamlet yapan onu efsaneleştiren tabi ki yazarı William Shakespeare dir.

    Eserdeki karakterler önemle okunmalı ve anlamaya çalışılmalıdır. Eserde ki en sessiz karakterlerin hatta deliliğin bile kendine haz bir dili vardır. Eserdeki en sessiz karakterlerden biri olan Ophelia karakterinin dili için "DELİLİĞİN DİLİ, DİLİN DELİLİĞİ" gibi akademik tanımlamalar ve çalışmalar vardır.

    Günümüz toplumundaki bireyin şuan ki konumu, Rönesans zamanında atılmıştır. Yeni doğmakta olan Bireyin(Bireyciliğin) varoluş serüvenini ve ne gibi sorunlar yaşaya bileceğini, Hamlet oyunu bizlere gösterir.

    William Blake' in

    “Kim ki bir şeyi çok arzuladığı halde isteklerini eyleme dökemez, ölümü davet etmiş olur.”

    Bu söz Hamlet'i anlatır, Bireyi anlatır, günümüz insanını anlatır.

    Hamlet intikam almayı çok istediği halde, intikam almak için harekete geçmez ve bekler. Bekleyen Hamlet delirir, intikamını alır ve ölür.

    Shakespeare in o meşhur "Olmak ya da Olmamak" tiradı da bu eserde geçer.

    Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
    Düşüncemizin katlanması mı güzel,
    Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
    Yoksa diretip bela denizlerine karşı
    Dur, yeter! Demesi mi?
    Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız
    Bitebilir bütün acıları yüreğin,
    Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
    Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
    Çünkü ölüm uykularında,
    Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
    Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
    Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
    Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
    Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
    Sevgisinin kepaze edilmesine
    Kanunların bu kadar yavaş
    Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
    Kötülere kul olmasına iyi insanın
    Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
    Kim ister bütün bunlara katlanmak
    Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
    Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
    O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
    Ürkütmese yüreğini?
    Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
    Çektiklerine razı etmese insanı?
    Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
    Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
    Yürekten gelenin doğal rengini.
    Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
    Yollarını değiştirip bu yüzden.
    Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

    Günümüzdeki her Birey de; Bir iş, bir eylem olma gücünü yitirmiş düşünceler ile harekete geçmeyi bekleyerek ölür gider.
  • 12. Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik. "Allah'a şükret" (dedik). Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah zengindir, övgüye lâyıktır.
    13. Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür."
    14. Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.
    15. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz Banadır. O zaman size, yapmış olduklarını¬zı haber veririm.

    12. AYET) «Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik.» Çoğu âlimlere göre Lokman, hikmet sahibi, tıp ilmine ve gerçek hikmete malik biriydi. Ondan nakledilen bazı hikmetli sözler şunlardır:
    "Namazda iken kalbini koru,
    yemek esnasında boğazına dikkat et.
    Başkasının evinde olunca gözünü kolla ve
    insanlar arasında iken diline sahip çık.
    İki şeyi hatırla, iki şeyi de unut. Hatırlaman gereken iki şey; Allah ve ölümdür. Unutman gereken iki şey ise; başkasına iyilikte bulunman ve başkasmın sana kötülük etmesidir."

    Lokmanın teninin siyah olması, hikmet sahibi olduğunu, peygamber olmadığını kuvvetlendirmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, ancak şekli güzel ve sesi hoş olan kimseyi peygamber göndermiştir.

    Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Lokman peygamber değildi. Fakat o, çok düşünen ve derinlemesine bilgisi olan bir kuldu. O, Allah'ı; Allah da onu sevmiş ve ona hikmeti lütfetmiştir.

    Hikmet; dille doğruya isabet, kalp ile fikrî isabet ve organlarla hareket isabetidir. Konuşunca hikmetli söz söyler; düşününce hikmetli düşünür ve hareket edince de hikmetle hareket eder."

    Nitekim İmam Râgıb şöyle demiştir: "Hikmet, ilim ve hareketle hakka isabet etmektir. Allah Teâlâ'dan olan hikmet, eşyayı tanımak ve en sağlam şekilde onları meydana getirmektir. İnsandan kaynaklanan hikmet ise, varlıkları oldukları gibi tanımak ve hayır işlemektir."
    İşte bu âyet-i kerimede Lokman'ın, bu niteliklere sahip olduğu ifade edilmiştir.

    HİKMETLE İLGİLİ BİR BÖLÜM
    îmam-ı Gazâlî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Her şeyi bilip de Allah'ı bilmeyen, hikmet sahibi diye adlandırılmayı hak etmemiştir. Çünkü o kişi, en yüce ve en üstün olan varlığı tanımamıştır. Hikmet, ilimlerin en yücesidir. İlmin yüceliği ise bilinenin yüceliği ölçüsüne göredir ve Allah'tan daha yüce kimse yoktur. Allah'ı tanıyan kimse, diğer ilimlerde anlayışı az, dili zayıf ve ifadesi kıt olsa bile o kişi, hikmet sahibidir. Allah'ı tanıyanın sözü başkasının sözünden farklı olur. Çünkü o, hemen elde edilecek faydaları gö-zetme yerine, sonuçta fayda verenleri gözetir.

    İnsanlar nazarında veciz sözler, hikmet sahibinin Allah'ı tanımasıyla ilgili hallerinden daha belirgin olduğu için insanlar her halde bu gibi veciz sözlere "hikmet" demişlerdir. Bu sözleri söyleyene de "hikmet sahibi (hakîm)" denilmiştir.

    Peygamberlerin ve hikmet sahibi kimselerin sözlerinden meşhur olan bazıları şunlardır:
    "Hikmet, Allah korkusudur."
    "Az ve yeterli olan, çok ve oyalayandan daha değerlidir."
    "Vera sahibi ol ki, insanların en çok ibadet edeni olasın. Takva sahibi ol ki, insanların en çok şükredeni olasın."
    "İnsanın başına gelen belâ dili yüzündendir."
    "Bahtiyar, başkasından öğüt alandır."
    "Kanaat, bitmeyen bir maldır."
    "Tereddütsüz bilgi tümüyle imandır."
    Bu ve benzeri sözlere "hikmet" ve bu sözleri söyleyene de "hakîm" adı verilir.

    Nasıl ki, peygamberlik kulun çalışması ile kazanılan bir haslet değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur, dilediğine verir. Hikmet de hakîm kimselere Allah'ın bir lütfudur. O da sırf kulun çalışmasıyle elde edilemez. Ancak, hikmeti elde etmenin yolunu peygamberlerin öğretmesi ve Allahü Teâlâ'nın vermesiyle elde edilir.

    Nitekim Hz. Peygamber, şu sözü ile hikmetin elde ediliş yolunu bize göstermiştir: "Kim kırk gün Allah rızâsını gözetir, samimi olursa hikmet kaynaklan kalbinden geçerek dilinde belirir." (Hadisi Ebû Nuaym "Hilye"sinde Ahmed b. Hanbel de Kitahü'z-Zühd’de tahric etmiştir. Ahmed b. Hanbel'e göre hadis merfû değil, mürseldir. Hadiste zayıflık vardır. Bkz. Câmiu'U Usûl, 11/557.)

    Kalp, vahyin indiği yer olduğu gibi hikmetin de indiği yerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiştir." (Bakara: 269) Buna göre hikmetin kazançla değil, ilâhî lûtufla olduğu sabit olmuştur. Çünkü hikmet, makamla değil sözle ilgilidir.

    Filozofların "hikmet" diye adlandırdıkları mantıklı sözler hikmet değildir. Bunlar, vehim ve hayal âfeti karmaşasından uzak doğru düşüncenin mahsulleridir. Yine bunlar, hem mü'min, hem de kâfir için olabilir. Fakat şüphelerden uzak olmaları pek azdır. Bu nedenle söz konusu filozofların delilleri ve anlayışları konusunda farklılıklar olmuştur."

    Öte yandan, "Arâisul-Beyân" isimli eserde şöyle geçmektedir: "Hikmet üçe ayrılır: Kur'ân'ın hakikatlerinden ibaret KUR'ÂN HİKMETİ; bilgiden ibaret İMAN HİKMETİ ve işlerde Hakk'ın sanat inceliklerini anlamadan ibaret BURHAN HİKMETİdir."

    Bazıları şöyle demişlerdir: "Üç şey hikmetin işaretlerinden sayılır: Kendini, insanların seviyesinde, insanları da kendi seviyesinde görmek ve onlara kapasitelerine göre öğüt vermektir."

    Hüseyin b. Mansur da şöyle demiştir: "Hikmet oklar, mü'minlerin kalpleri ise o okların hedefleridir."

    Yine bu konuda şöyle denmiştir: "Hikmet, ilhamla vesveseyi birbirinden ayıran nurdur. Bu nur kalpte, düşünce ve ibretten oluşur. Düşünce ve ibret de üzüntü ve açlığın mirasıdır."

    Hikmet sahibi birisi ise şöyle demiştir: "Bedenlerin azığı içecekler ve yiyecekler, aklın azığı ise hikmet ve ilimdir. Kula verilen en üstün şey, dünyada hikmet, âhirette de rahmettir. Beden için güzel koku ne ise ahlâk için hikmet de odur."

    Hz. Ali'de şöyle demiştir: "Bu kalpleri dinlendirin ve onlar için hoş söz¬ler arayın. Çünkü kalpler, bedenlerin yorulduğu gibi yorulur."

    İsa (a.s.) şöyle demiştir: "Tane nerede biter?" "Yerde" diye cevap ver¬mişlerdir. Hz. İsa: "Hikmet de aynı şekilde, ancak yer gibi olan kalpte biter. Bu yer, suyun kaynağıdır," demiştir.

    Hikmet, Allah Teâlâ'nın Lokman'a olan bir lütfü olunca ondan, şu ifadesiyle şükretmesini istemiştir: «'Allah'a şükret' (dedik).» Yani ona: "Hikmet nimetinden dolayı Allah'a şükret" dedik. Çünkü o hikmeti sana Allah vermiştir. Allah Teâlâ'ya, nimetlerinden dolayı «şükreden ancak kendisi için şük¬retmiş olur.» Çünkü, şükrün faydası, yine şükreden kişiye aittir. Bu da kendisine verilen nimetin devamı ve daha da artmasıdır. Rabbinin nimetine «nankörlük eden de», nankörlüğünün vebali ona aittir ve «bilsin ki Allah zengindir,» ne ona, ne de şükrüne muhtaçtır; zatında, sıfatlarında ve işlerinde «övgüye lâyıktır.» Kullar, ister O'na hamd ve şükretsin, isterse nankörlük etsin, değişmez.

    13. AYET) «Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki:» Yani, "Ey Muhammed! Kavmine Lokmanın, oğluna şöyle dediği anı hatırlat: «'Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma!» Herhangi bir şeyi kullukta Allah'a denk tutma! «Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.'» Çünkü şirk, nimeti verenle, hiçbir fayda vermeyeni aynı ölçüde tutmaktır. Lokman oğluna, yerine getirmesi halinde mutlu olacağı şeyi tavsiye etmiştir.

    14. AYET) «Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik,» emrettik. Bu cümle, Lokman'ın tavsiyeleri arasmda bir ara cümlesidir ve tavsiyede yer alan şirkten nehyetmeyi pekiştirmektedir. Bu ifadenin ardından Allah Teâlâ, anneyi öne alarak ve anne-babanın hakkının büyüklüğünü vurgulayarak şöyle buyurmuştur:

    «Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır.» Nitekim cenin, anne¬sinin karnında büyüdükçe annesinin sıkıntısı, onu doğuruncaya kadar artar. «Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur.» "FİSÂL" çocuğu sütten kesmek demektir. Sütten kesme işi ise, doğumdan itibaren iki yılın sonunda olur.

    Şafiî'ye göre bu süre emme süresidir. Ondan sonra çocuğun emmesi ile süt kardeşlerin evlenmeleri haram olmaz. Yine Şafiî'ye göre çocuğu ihtiyacı kadar emzirmek vacip, iki yıla kadar emzirmek müstehab ve iki buçuk yıla kadar emzirmek ise caizdir.

    «(İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur.» Yani biz ona: "Bana şükret" dedik; ya da: "Bana şükretmesi için tavsiyede bulunduk." Bu iki ifade arasındaki kısım, tavsiyeyi pekiştiren bir ara cümlesidir. Bu nedenle Hz. Peygamber: "Kime daha çok iyilikte bulu¬nayım?" diye sorana: "Annene, yine annene ve yine annene," ardından da: "Sonra babana" diye buyurmuştur.

    Buna göre âyetin anlamı şöyledir: "Bana şükret! Çünkü seni Ben yarattım ve İslâm'a yönelttim. Anne ve babana da şükret. Çünkü onlar da sana küçükken bakmışlardır." Hakka şükretmek, O'nun ululuk ve yüceliğini tanımak; anne ve babaya şükretmek ise, onlara acımak ve saygı göstermektir.

    "Şerhu'l-Hıkem''de şöyle geçmektedir: "Allah, kendine olan şükrü, anne ve babaya olan şükürle bir arada zikretmiştir. Çünkü onlar, mecazî anlamda varlığının kaynağıdır. Gerçek anlamda varlığının kaynağı ise Allah'ın lütfü ve keremidir. Bu itibarla gerçek nimet O'na ait olduğu gibi gerçek şükür de O'na aittir. Mecazî anlamda nimet başkasının olduğu gibi mecazî şükür de başkası¬na olur." Hadis-i şerifte şöyle Duyurulmuştur: "İnsanlara şükretmeyen Al¬lah'a da şükretmez." ( Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebû Davûd ve İbn Hibban tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/364.)



    «Dönüş ancak Banadır.» Dolayısıyla şükründen ve nankörlüğünden dolayı sana muamele edeceğim.

    Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: "Beş vakit namaz kılan Allah'a şükretmiştir. Bu beş vakit namazın ardından anne ve babsına duâ eden de anne ve babasına şükretmiştir."

    15. AYET) «Eğer onlar seni, hakkında» yani kulluğu haketme konusunda Allah'a ortak olmaya dair «bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa...» "Mücâhede": Düşmana karşı bütün gücünü, imkânını kullanmaktır. «Onlara», bana şirk koşma hususunda «itaat etme.» Yani anne ve babanın hizmetleri büyük ise de evlâdın, günah olan şeyde onlara itaat etmesi caiz olmaz.

    «Onlarla dünyada» dinin razı olduğu biçimde «iyi geçin.» Müslümanın, anne ve babasına -kâfir bile olsalar- bakması, iyilik etmesi, hizmetlerinde ve ziyaretlerinde bulunması dinî bir görevidir. Ancak kendisini inkâra yöneltmelerinden endişe ederse bu durumda onları ziyaret etmeyebilir . Anne ve babası Hristiyan iseler onları kiliseye götürmez, çünkü bu, günahtır. Ancak kiliseden eve götürür.

    Dinde «Bana» tevhid ve samimiyetle «yönelenlerin yoluna uy.» Böyle davrananlar olgun mü'minlerdir. «Sonunda dönüşünüz,» senin ve anne-babanın dönüşü «Banadır. O zaman» dönüşünüz anında «size, yapmış olduklarınızı haber verir,» her birinizin yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını verir«im» .

    Söz konusu âyet, cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a.) hakkında, Müslüman olduğu ve annesi, kendisinin dinden dönünceye kadar yiyip içmemek üzere yemin ettiği zaman inmiştir.

    Bil ki, tek Allah inancından soma en önemli görev kuşkusuz anne ve ba¬baya iyilik ve itaatta bulunmaktır. Nakledildiğine göre bir adam Hz. Ömer'e gelerek şöyle demiştir: "Annem yaşlandı ve onu elimle yediriyor, içiriyor ve ona abdest aldırıyorum. Bununla hakkını ödeyebilmiş miyim?" Hz. Ömer: "Hayır" demiştir. Adamın, "Niçin?" demesi üzerine Hz. Ömer: "Çünkü o, zayıf anında yaşamanı dileyerek sana hizmet ediyordu. Sen ise onun ölümünü isteyerek ona hizmet ediyorsun" diye cevap vermiştir.

    Ata b. Yesar'ın şöyle söylediği nakledilir: "Bir topluluk yolculuğa çıkarak "Berriyye" denen yerde konaklamış ve bu arada bir eşeğin anırmasını duymuşlardır. Bu anırma onları uykusuz bırakmış nihayet sabah olunca bakmışlar ve içinde yaşlı bir kadının bulunduğu bir kıl çadır görmüşlerdir. Bunun üzerine o yaşlı kadma: "Biz bir eşeğin anırmasını işittik" deyince yaşlı kadın: "O benim oğlumdur. Ve bana 'Eşek' diyordu. Ben de Allah'a, onu bir eşek yapması için dua ettim. İşte bu yüzden o, her gece sabaha kadar anırıyor," demiştir.

    Ayet-i kerime, kâfir ve münafıklarla dost olmanın nehyedilmesini ve iyi kullarla dostluk kurulmasının teşvik edilmesini içermektedir. Çünkü yakınlaşmak ve beraber olmak, etkileyici; huy cezbedici ve hastalıklar bulaşıcıdır. Ki, bu yakınlaşma sayesinde onların kötü ahlâkı ve çirkin davranışları bulaşmasın.

    İbrahim Havas şöyle demiştir: "Kalbin ilâcı beştir:
    Düşünerek Kur'ân okumak,
    mideyi boş bırakmak,
    gece ibadet etmek,
    seher vaktinde Allah Teâlâ'ya yakarmak ve
    iyi kimselerle oturup kalkmaktır".
  • 80 syf.
    Onat Kutlar 82 darbesi sonrasında cezaevlerine kapatılarak işkence gören, ağır cezalar alan insanlara toplumun suskun kalmalarını onlara verilen en büyük ceza olarak görür. Bu suskunluğa "bir alçakgönüllü başkaldırı" olarak adlandırdığı mektupları iki yıl boyunca bir sanat dergisinde kendisine ayrılan köşede yazar. Alıcıların isimlerini açıklamaz. Ancak yazar kitabının 'Ek Söz' bölümünde önce Hüseyin Baş'a, sonra da Orhan Taylan'a, Ali Sirmen'e, Dr. İsmail Beşikçi'ye, cezaevlerine doldurulan gençlere, tüm onurlu ve direnen dostlara yazdığını belirtiyor.

    En başta Erdal Öz'ün bu mektuplara yanıtı olan mektubu vardı. İçerdeki insanın yasakları aşabilmek için için üstü kapalı da olsa duygularını, düşüncelerini, gönlünden geçenleri olabildiğince yazarak anlatmaya çalışır. İçerde yazılanlar aslolandır, gerçektir. Şimdiye kadar içerdeki adamın yazdıkları ilginç olmuştur. Dışarıda yazılanların yaşanırlık kazanmadığı için içeride yazılanların yanında sönük kalır diyor Erdal Öz. Ancak yazarın dışardan yazdığı bu mektupları içeriden yazılmış mektupların başarılarıyla yarışır, birikim dolu, umut ve bilinç aşılayan nitelikte buluyor.

    Sıcacık bir arkadaş sohbeti tadında, içtenlikle yazılmış dostça sarmalayan satırlar kitabı elimden düşürmedi, hiç bitmesin istedim. İlk sayfalarından itibaren büyük bir merak, heyecanla bu kitap mektubu defalarca okudum. Zihnime, yüreğime kazıldı.

    Onat Kutlar “şimdi değilse ne zaman konuşacağız ölümü, özgürlüğü, aşkı, tutkuyu, duvarları, çocukları, acıyı, sevinci, ortak düşlerin bulanık gecelerini, geçmişi ve geleceği, oyunları, bahçeyi, denizi ve nice şeyleri” diyerek anlatmaya başlıyor. Ve öyle bir anlatıyor ki bu nice şeyleri kendi kültür birikimi, insan sevgisiyle, içtenliğiyle, görüşleriyle, sade ve özgünlüğüyle duygular kabına sığmıyor taşıyor. Umutları yeşertiyor.

    ‘Yalnız değiliz’de yaşanan günlerin toprağına acının, yalnızlığın tohumları ekildiğini ama gene de unutmadan yapabileceğimizin bir insan elinin sıcaklığındaki dayanışmayı gerçekleştirmek olduğunu bunun da her şeyi değiştirebileceğini yazmış.

    ‘Balyoz ve Özgürlük’te baharı simgeleyen kuşlara benzettiği, yüzlerindeki şaşkınlık, moral ve umuttan bir de aralarında sınıf farkını silen giysilerinden tanıdığı gençlere Balyoz isimli kısa filmi hatırlayan olup olmadığını ve bir süredir gittiği sinemalarda giysilerinin, tavırlarının, gülüşlerinin farklı bir sürü genç görüyorum ama siz neredesiniz diye soruyor. Son bölümde yanıtını veriyor onlardan biri. Okumalısınız.

    İçerden yazılmış birkaç mektuba yer verilmiş ki Onat Kutlar okurları bu mektupların kendisininkilerden daha çok etkileyeceğini yazmakla yanılmamış. Direnen, onurlu insanların yazdığı, yüreğinizi kanatan, gözlerinizi dolduran, insan olmanın gururunu yaşatan o mektupları okuyun. 80’li yıllarda yazıldığına bakmayın siz. Çürümeyi, kokuyu duymuyor musunuz? Kara civciv gibi aydınlıklara koşmanın, balyoza direnmenin zamanı değil mi? Tam da ihtiyacımız olduğu sırada. “Yeter ki kararmasın…”

    Yazar ve kitapla ilgili linklere bakmak isterseniz:

    A. İliç / Balyoz
    https://www.youtube.com/watch?v=ywlYQVjO7u4

    “Onat Kutlar'ın yaptığı her şey; şiir, öykü, sinema, demokrat ve aydın oluşu da öyledir, derinden bir his bırakır, tıpkı onunla hiç karşılaşmadan, onunla tanışmadan benim de hissettiğim duygunun iyiliğe gülümsemeye benzer bir şey olması ve bunun hep süreceğine olan sarsılmaz inanç gibi. Demek ki uzağı ve uzakları olmayan birinden, Onat Kutlar'dan söz etmiş oluyoruz bunları söylerken.” Haydar Ergülen

    http://www.artfulliving.com.tr/...bir-senliktir-i-2353

    Onat Kutlar: Deniz Gezmiş Üzerine
    https://www.youtube.com/watch?v=B_klj-ZG070

    Düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için.
    Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
    unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
    ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
    ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
    durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için.

    Onat Kutlar

    Bombalı bir saldırıda yitirdiğimiz aydın insan Onat Kutlar’ı özlemle anıyorum, kalemi daha çok yazmalıydı.