• Ölümden Korkmayan Köle Olamaz (Megapolis'Express, 20 Ocak 1993)

    -Siz Rusya, Ukrayna ve başka devletlerle olan siyasetinize ahlâkî diyebiliyor musunuz?

    -Evet. Ahlâksızlık, bizim canımızda, kanımızda, terbiyemizde yok. Ahlâksız politika geçici zafer verir ama tam zafer ahlâklı siyasettedir. Bugüne kadar kimseyi aldatmadık. Aldatsak, oyun oynasak belki işimiz kolaylaşırdı. Ama sonunda her şeyi kaybederdik. Ahlâksız olup her şeyi kazanmaktan (gerçi bu durumda da kayıp edebilirsiniz) ahlâklı olup her şeyi kayıp etmek doğrudur. Çünkü bu durumda hak edip kazanacaksınız.

    -Bu İslâm prensiplerinden mi?

    -Biz İslâm'a sadık milletiz. Her türlü baskı altında da bu inancı kaybetmedik. Bugün de İslamiyet bize güç veriyor. İslâm bize her zaman güç veriyor. Bizim istiklâlimiz, istikbalimiz İslam'dadır. Ama hristiyanlık ahlâksızlıktan yana mı? Başka dinler ahlâksızlığı destekliyor mu? Hayır. Tabii ki ahlâksızlık insaniyetin istemediği şeydir. Ben kendi politikamın ahlâkiligine inanıyorum. Çünkü ben politikacı degilim.

    -Size göre politika çirkin mi?

    -Bizim tarihimizde politikanın ahlâklı, temiz örnekleri var. Ama bugün dünyanın hiçbir yerinde böyle örnek bulamazsınız.

    -Politika ve ahlâkın bir arada bulunabilecegine inanmıyorsunuz diyebilir miyiz?

    -Bugün için evet. Benim için bugün politika degil, ahlâk önemlidir. Bugün bize, bizim menfaatlerimiz doğrultusunda yardım edecek olanlar, Kuveyt'te olduğu gibi bizden bir menfaatleri olmaz ise, bizi katletseler dahi seslerini çıkarmazlar.

    -İnsanların fıtratında hangi huylara önem verirsiniz?

    -Ben insanlardaki hainlikten nefret ediyorum. Hain, satılmış için menfaat baba, menfaat ana. Hain sonunda kendisini de satar. İnsanlarda ölümden korkmaz olanı, cesaret vereni seviyorum. Ölümden korkmayan adam, kimseden, bir şeyden korkmaz. O insan köle olmaz. O kölelikten nefret eder. Şayet bir insan köleliği istese o iki defa köleliğe mahkumdur.

    -Sayın cumhurbaşkanı, siz çocuk iken nasıl idiniz? Yaramaz mı, ağır başlı bir çocuk mu?

    Ailede büyük kardeşimin sözü benim için kanun idi. Ama kendi karakterim de vardı. Bir işi güç ile çözmek gerektiğinde ben öndeydim. Benim yanımda aciz birine eziyet verseler onun savunması bana kalırdı. Beni öldürmek mümkündü ama kaçmam için kimse mecbur edemezdi.

    -Sayın Cumhurbaşkanı bu “cumhurbaşkanı” sözü sizin politikacı insanlardan uzak birisi olduğunuzu anlatmasın?

    -Bu şapka gibi bir şey. Gerekli oldu giydim, istediğim zaman atacağım. Ama ona alışamadım. Ona bir şapka gibi bakıyorum. Ben insanlardan ayrılmadım. Onlar ne yapsa onu yapacağım. Beni Cumhurbaşkanı seçtiler. İlk işim akrabalarım, yakınlarım için hükümette çalışmayı, hükümette yakın olmayı yasakladım. Ama söyledim ki, size bir öncelik düşer o da şayet savaş çıkarsa savaşacaksınız. Onlar beni büyükleri diye bilseler buna tabi olurlar.

    -Bugüne kadar bu kanunu kimse bozdu mu?

    -Yok.

    -Siz kana kan cana can atasözüne nasıl bakıyorsunuz?

    Bakınız bir devlet, bir millet savunma gücünden mahrum ise bir yere varamaz, devlet de olamaz millet de olamaz. Savunma gücü olmayanları yok ettiler, yok ediyorlar. Bir söz ile yiyorlar. Bu orman kanunu gibi, dünyada kalmak yaşamak için güçlüler güçsüzleri yiyorlar. Demek ki, savunma mefkuresi, gücü kırar, bunu kırar. Dünya savaş ve mücadele meydanıdır. Bize kadar böyle oldu, bizden sonra da böyle kalacak. Kana kan, cana can ata sözüne felsefi söz gözü ile bakmak gerek. Atalarımız faydasız sözü söylememişlerdir. Bu söz ne değirmenlerden geçmiş.


    -Bu atasözü için küçük Çeçenistan nerden güç bulsun?

    -Biz gücü yıllardır verilen mücadeleden aldık. Kendimize inandık, inançtan yüksek güç yok. Bizim dilimizi kestiler, medeniyetimizi aldılar, milli servetimize tecavüz ettiler. Ama biz kadim milletiz. Dil dünyanın en kadim dilidir. Niçin onu kaybetmemiz gerekir? Biz yok olmuş, kaybolmuş servetlerimizi geri almak için kana kan, cana can diyoruz. Allah mazlumlardan yanadır.
  • Bu duygu sana da yabancı değildir eminim, trenle geçerken veya bir doğa yürüyüşünde uzakta bir ev görürsün ve birden, niçin burada yaşamıyorum ki, diye düşünürsün. Burada mutlu olabilirdim. Zaman zaman her insanın bu düşünceye kapıldığına...inanıyorum.
  • Bir Kadın Vardı…
    •••••••••••••••••
    Nûh Aleyhisselâm Zamanında, Nûh Aleyhisselâm’a Olan Sevgisini ve İmanını Belirtebilmek İçin Her Gün Yanına Gelir, Bir Tek İneğinin Verdiği Sütü, Ona Hediye Getirirdi. Bu Sütü Bâzen Yoğurt Ettiği de Olurdu.

    Kadın Duymuştu, Yakında Büyük Bir Tufan Olacak, Aylarca Sürecek, Bu Tufanda Ancak Hazreti Nûh’a İnanıp Gemisine Binenler Kurtulabilecekti. Kadın Her Gelişinde:
    ▬ “Ey Peygamber!” Derdi, “Biliyorsun, Sana İnanıyorum, Seni Seviyorum. Ne Olur, Tufan Olacağı Zaman Bana da Haber Ver. Beni de Al Gemine, Buralarda Ölmeyeyim...”
    Nûh Aleyhisselâm Söz Verdi Alacağına Dâir. Tufan Günü Gelip Çattı, Nûh Aleyhisselâm’ın Gemisi Hareket Etti. Peygamber, Yolun Orta Yerinde Hatırladı ve Çok Üzüldü; Kadını Çağırmayı Unutmuşlardı.
    Ortalığı Sular Bastı, Yer Yerinden Oynadı Ancak Nûh Aleyhisselâm’ın Çevresindekiler Kurtuldular. Tufan Altı Ay Sürmüştü. Gemi Nihâyet Karaya Kavuştu.
    O Sabah O Kadın Yine Geldi Süt Çömleği ile! Peygamber Kadını Canlı Görünce Şaşırdı. Kadın, Getirdiğini Nûh Aleyhisselâm’a Sundu ve Sonra:
    ▬ “Ey Peygamber!” Dedi, “Unutmuyorsun Değil mi? Tufan Çıkınca Bana Haber Vereceksin. Dün Sabah Hatırlatmıştım Yâ, Bir Kere Daha Hatırlatayım, Senin İşlerin Çoktur, Unutursun?”
    Nûh Aleyhisselâm Şaşkın-Şaşkın Bakıyordu:
    ▬ “Dün mü?!” Diyebildi, “Hani Altı Ay Önce...”
    Dedi ve Sonra Caydı Sözünden, “Peki...” Diyerek Kapattı İşi. Kadın Gidince:
    ▬ “Yâ Rabb!” Dedi, “Bu Nedir? Burada Kalanların Hepsi Helâk Oldular da, Bu Kadın Niçin Kurtuldu? Niçin Bilmedi Altı Ayın Geçtiğini?”
    Cebrâil Aleyhisselâm Geldi ve Şöyle Bir Açıklama Getirdi:
    ▬ “Ey Nûh! O Sana İnananlardandı. Biz İnananları Severiz, Sen Onu Unutmuştun Ama Biz Unutmadık. Koruduk Onu!”
    Ertesi Sabah Geldiği Zaman Nûh Aleyhisselâm Kadına:
    ▬ “Bak Kadınım.” Dedi, “Sen Bilmiyorsun, Farkında Değilsin. Tufan Oldu, Bitti. Hem de Altı Ay Sürdü!”
    ▬ “Nasıl Olur, Yâ Ben?”
    ▬ “Ben Seni Unutmuştum. Allah Unutmamış, Korumuş. Peki, Sen Bu Altı Ayda Her Şey Sulara Battığı Zamanda, Tufana Ait Hiçbir Belirti Görmedin mi?”
    Kadın Hatırlamaya Çalıştı, Sonra da:
    ▬ “Ha... Bak!” Dedi, “Bir Gün İneğimin Şöyle Tırnaklarına Biraz Çamur Bulaşmıştı Ama Hepsi Bu Kadar ve Bir Gün...”
    Evet, İnanan Bu Kadın İçin Altı Aylık Tufan Yalnız Bir Gün Gibi Geçmiş ve Onun Kılına Bile Dokunmamıştı!!!.
  • " Kaderimizde ne varsa onu yaşarız ".düşüncesiyle tedbiri ve gayreti elden bırakmak ,yapmamız gereken işleri Allah'a havale etmek tevekkül değil , tembellik ve miskinliktir . Dinimizin tevekkül anlayışı bu değildir. Doğru tevekkül inancı ,bizi yanlış kadar inancından korur .
  • Bir Kadın Vardı…
    •••••••••••••••••
    Nûh Aleyhisselâm Zamanında, Nûh Aleyhisselâm’a Olan Sevgisini ve İmanını Belirtebilmek İçin Her Gün Yanına Gelir, Bir Tek İneğinin Verdiği Sütü, Ona Hediye Getirirdi. Bu Sütü Bâzen Yoğurt Ettiği de Olurdu.

    Kadın Duymuştu, Yakında Büyük Bir Tufan Olacak, Aylarca Sürecek, Bu Tufanda Ancak Hazreti Nûh’a İnanıp Gemisine Binenler Kurtulabilecekti. Kadın Her Gelişinde:
    ▬ “Ey Peygamber!” Derdi, “Biliyorsun, Sana İnanıyorum, Seni Seviyorum. Ne Olur, Tufan Olacağı Zaman Bana da Haber Ver. Beni de Al Gemine, Buralarda Ölmeyeyim...”
    Nûh Aleyhisselâm Söz Verdi Alacağına Dâir. Tufan Günü Gelip Çattı, Nûh Aleyhisselâm’ın Gemisi Hareket Etti. Peygamber, Yolun Orta Yerinde Hatırladı ve Çok Üzüldü; Kadını Çağırmayı Unutmuşlardı.
    Ortalığı Sular Bastı, Yer Yerinden Oynadı Ancak Nûh Aleyhisselâm’ın Çevresindekiler Kurtuldular. Tufan Altı Ay Sürmüştü. Gemi Nihâyet Karaya Kavuştu.
    O Sabah O Kadın Yine Geldi Süt Çömleği ile! Peygamber Kadını Canlı Görünce Şaşırdı. Kadın, Getirdiğini Nûh Aleyhisselâm’a Sundu ve Sonra:
    ▬ “Ey Peygamber!” Dedi, “Unutmuyorsun Değil mi? Tufan Çıkınca Bana Haber Vereceksin. Dün Sabah Hatırlatmıştım Yâ, Bir Kere Daha Hatırlatayım, Senin İşlerin Çoktur, Unutursun?”
    Nûh Aleyhisselâm Şaşkın-Şaşkın Bakıyordu:
    ▬ “Dün mü?!” Diyebildi, “Hani Altı Ay Önce...”
    Dedi ve Sonra Caydı Sözünden, “Peki...” Diyerek Kapattı İşi. Kadın Gidince:
    ▬ “Yâ Rabb!” Dedi, “Bu Nedir? Burada Kalanların Hepsi Helâk Oldular da, Bu Kadın Niçin Kurtuldu? Niçin Bilmedi Altı Ayın Geçtiğini?”
    Cebrâil Aleyhisselâm Geldi ve Şöyle Bir Açıklama Getirdi:
    ▬ “Ey Nûh! O Sana İnananlardandı. Biz İnananları Severiz, Sen Onu Unutmuştun Ama Biz Unutmadık. Koruduk Onu!”
    Ertesi Sabah Geldiği Zaman Nûh Aleyhisselâm Kadına:
    ▬ “Bak Kadınım.” Dedi, “Sen Bilmiyorsun, Farkında Değilsin. Tufan Oldu, Bitti. Hem de Altı Ay Sürdü!”
    ▬ “Nasıl Olur, Yâ Ben?”
    ▬ “Ben Seni Unutmuştum. Allah Unutmamış, Korumuş. Peki, Sen Bu Altı Ayda Her Şey Sulara Battığı Zamanda, Tufana Ait Hiçbir Belirti Görmedin mi?”
    Kadın Hatırlamaya Çalıştı, Sonra da:
    ▬ “Ha... Bak!” Dedi, “Bir Gün İneğimin Şöyle Tırnaklarına Biraz Çamur Bulaşmıştı Ama Hepsi Bu Kadar ve Bir Gün...”
    Evet, İnanan Bu Kadın İçin Altı Aylık Tufan Yalnız Bir Gün Gibi Geçmiş ve Onun Kılına Bile Dokunmamıştı!!!...
    ……………………….
    Yani?
    Şunu ne demek istiyoruz.
    Bir virüs’tür aldı başını gidiyor. Her gün gözümüzün önünden rakamlar gelip-geçiyor. Şu kadar vak’a var, şu kadar şüpheli karantina’ya alındı, şu kadar kişi hayatını kaybetti.
    Evvela Hastalarımıza şifa, ölenlerimize rahmet diliyoruz.
    Biz her türlü tedbirimizi alarak Allah’a tevekkül ettikten sonra “6 ay süren tufandan hiç haberi olmayan kadın misali” bu milletin evladı bu felaketi, en az zararla geçiştirecektir inşallah…
    Yetkililer, uzmanlar ne diyorsa harfiyyen uygulayalım, Allah’a olan imanımızı ve tevekkülümüzü yitirmeyelim. Gerisi kolay inşallah…
    Bu kadar mazlumun duasını alan, Düşkünlerin elinden tutan, Ağlayanların gözyaşını silen, bir milletin evladını Allah koruyacaktır.
    Hepinizi Allah’a emanet ediyorum.
    Rabbim bütün insanlığı, islam dünyasını, ve Tarihi şanla, şerefle dolu olan bu milleti korusun.
    İnşaAllah

    Alıntı.... 📝
  • Allah'a layık kul olma gayretimizin yani Müslümanlığımızın gereğidir. Çünkü Kur'an sadece okunmak için değil, daha çok anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir.
  • 164 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Sabahattin Ali'nin ilk okuduğum kitabı, bir erkeğin kadınların sıkıntılarını bu kadar içselleştirerek kaleme almış olması beni çok etkiledi. Kız kardeşimin notlarında alıntıları tekrar okuduğumda bu zarif adam kalbimi eritti.
    Tüm kitabı yazmış olan kardeşime teşekkürler.

    İnsanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar.

    İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.

    Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.

    İnsanlar arasındaki münasebetleri tanzim eden amiller ne kadar gülünç, ne kadar dıştan, ne kadar boş ve bilhassa asıl insanlıkla ne kadar az alakası olan şeylerdi...

    Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?

    İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rasgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.

    Onun sessiz sedasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kâfi bir irade değil miydi?

    İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?

    İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor.

    Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime, ne anlatabilirim? On seneden beri hiç kimseye bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Boşuna yere herkesten kaçmış, boş yere bütün insanları kendimden uzaklaştırmışım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miyim? Artık hiçbir şeyin değişmesine imkân yok... Lüzum da yok. Demek böyle olması icap ediyormuş. Yalnız söyleyebilsem... Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem... Bunu sahiden istesem bile artık böyle bir insan bulmama imkân yok... Bende arayacak hal kalmadı... Kalsa da aramam...

    Hiçbir şey beni, hakkımdaki bir kanaati düzeltmek mecburiyeti kadar korkutamazdı.

    İçimdekileri herhangi şekilde olursa olsun dışarıya vurmak korkusu, bu manasız ve lüzumsuz ürkeklik yazı yazmama mâniydi.

    Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?

    Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.

    İçimde bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı.

    Bir imkân, mevcudiyetine ihtimal vermeye bile cesaret edemediğim bir imkân, boş ve manasız akıp giden ömrümün yanına kadar sokulmuş ve sonra, birdenbire, geldiği kadar ani ve sebepsiz, çekilip gitmişti.

    Kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım.

    Kendimi ne kadar manasız şeylerle üzdüğümü anlıyor, bütün kabahati hayalperestliğimde, kendi içime kapanıp kuruntu yapmamda buluyordum.

    İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişime içerleyordum.

    O soluk insan yüzüne kitaplar dolduracak kadar çok manalar vermiş, onda, hakikatte asla mevcut olmayan vasıflar bulmuştum.

    Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu? Ahbapça bir selam ve temiz bir gülüş...

    Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim...

    Bir müddet sustuk... Kafamın içinde ona söyleyecek uçsuz bucaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum, senelerce söylense bitmeyecek şeyler...

    "Ben böyleyim işte!" dedi. "Ben garip bir kadınım... Benimle ahbaplık etmek isterseniz birçok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız... Çok manasız kaprislerim, birbirine uymaz saatlerim vardır... Hülasa arkadaş olduğum kimseler için pek müziç ve anlaşılmaz bir mahlukum..."
    "Ama keyfiniz isterse... Kimseye ihtiyacım yok... Kimseye minnettar olmak, kimsenin dostluğunu, lütfunu istemek niyetinde değilim... İsterseniz..."

    İçimde birdenbire bütün insanlarla sarmaş dolaş olmak, uzun yıllar birbirinden ayrı kaldıktan sonra nihayet kavuşan dostlar gibi coşkun bir muhabbetle herkesi öpmek arzusu vardı.

    Dünyada sizden yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için... Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hülasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki... Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kâfidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek... Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey vermeyiz... Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz?

    İçimde ona karşı tarifi imkânsız bir şefkat vardı. Yatağında nasıl uzandığını, nasıl ağır ağır nefes aldığını, saçlarının yastığa nasıl serildiğini tasavvur ediyor ve hayatta bu manzarayı görmekten daha büyük bir saadet olamayacağını düşünüyordum.

    O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka, hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı.

    Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?..

    Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.

    Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi.

    Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.

    Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. Ona söyleyecek ne kadar çok şeylerim vardı... Burların, bütün ömrümce konuşsam biteyeceğini sanıyordum. Çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden geçen her şey için: "Adam sen de, söyleyip de ne olacak sanki?" demiştim. Eskiden her insan hakkında, hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: "Bu beni anlamaz!" demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: "İşte bu beni anlar!" diyordum...

    Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir âna bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak... Ve bilhassa bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak...

    Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım...

    Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sükûtu, ne inkisar kalır... Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur...

    Müphem bir his bana, kim olursa olsun bir insanı tamamen gördükten ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra, ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamayacağını fısıldıyordu.

    Bütün ömrüm boyunca insanlardan uzak kaldığım ve onlar tarafından pek rahatsız edilmediğim için kimseye kızdığım yoktu. Beni kemiren sadece büyük bir yalnızlık hissiydi ve gene bu yalnızlığın tesiriyle, bana yakın olduğunu anladığım bir insana karşı birçok noktalarda kendimi aldatmaya hazırdım.

    İnsan, bilhassa kadın ve erkek münasebetleri o kadar karmaşık ve arzularımız, hislerimiz o kadar anlaşılmaz ve bulanık ki, hiç kimse ne yaptığını bilmiyor ve akıntıya kapılıp gidiyor.

    Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?.. Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir âciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul etmedim. Niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor?

    Dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin, kendini beğenmiş ve nahvetli, fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir.

    Benim hayatta sizin kadar tecrübem yok. Pek az insanla tanıştım ve daima kendimle yaşadım. Görüyorum ki, başka yollardan gittiğimiz halde ikimiz de aynı neticeye varmışız: İkimiz de birer insan arıyoruz, kendi insanımızı... Eğer birbirimizde bunu bulursak harikulade bir şey olur...

    Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir

    Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkânsız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka...

    İnsan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan, fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum.

    İstemiyorum. Kendimi herkesin akıllısı veya duygulusu yerine koymak istemiyorum.

    İçimde boş kalan bir taraf bulunduğunu ve bi boşluğun bana adeta maddi bir eziklik verdiğini hissediyordum. Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.

    Birbirimize her zamandan ziyade uzağız! Çünkü artık bir ümidim yok. Bu sondu...

    Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor.

    İçimde müthiş bir boşluk hissi vardı. Hayatımın en dolu, en manalı zannettiğim bir devresi birdenbire boşalmış, bütün manasını kaybetmişti.

    Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.

    Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilinden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.

    Bu akşam anladık ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.

    Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın... Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum...

    Halbuki ben, ne kadar saçma olursa olsun, yan yana bulunduğumuz zamanın durup kalmasını, asla bitmemesini temenni ediyordum.

    İçimde yarım kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı.

    Bir teklif ve bir kabul... Kısa, münakaşasız ve hesapsız! Bundan daha güzel bir ayrılık olamazdı.

    Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. "O bile böyle yaptıktan sonra!.." diyordum.

    Dünyada tek bir insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı.

    Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.

    Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, "Bu böyle olmayabilirdi!" düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.

    İnsanlar birbirlerinin maddi yardımlarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, "birtakım yabancılar beslemek"ti.

    İnsanlara kızmama imkân yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?

    İnsanların en günahsızına kabahatlerin en ağırını; seven bir kalbi yüzüstü bırakmak ihanetini yüklemenin, asla affedilmeyeceğini seziyordum.

    Senelerden beri hiç kimseye bir tek kelime söylemedim. Halbuki konuşmaya ne kadar muhtacım. Her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir?

    Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı... Esra Hatipoğlu
  • "Şimdi hep beraber dünyadaki tüm insanların ahirete inandığını, küçük büyük yaptıkları her şeyin hesabını verecekleri ve bundan asla kaçamayacakları bir mahkemenin varlığını düşünerek hareket ettiklerini hayal edelim.
    Sizce dünya nasıl bir yer olurdu? "
  • Çünkü Kur'an sadece okumak için değil, daha çok anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir.
  • "Bana bakıyordu. Ve ben büyümemiştim. Hep Şüş'tüm. Niçin onu bu düşle birlikte bırakmamalı?
    Önümüzdeki günlerin birinde, Adam, gittiği haberini alacağım. Bugün, bu yaşımda, melek kanatlarıyla gökyüzüne uçacağına kesinlikle inanıyorum. Kuşlar ya da kelebekler gibi kanatlarını çırparak uçan bir melek.
    Neye yarar, Adam? Beni işitiyor musun? Konuş, Adam. Öğret bana yeniden güneşi uyandırmayı. Devam etmek, ilerlemek, gelip geçmek zorunluluğunu kabul etmeyi. İlerlemek ve güneşi uyandırmak, güç değil mi Adam?
    Yalvarırım, bunu senden son kez istiyorum, yanıt ver; büyük insanlar güneşi nasıl uyandırabilirler? Yalnızca bu kez."