• 70 syf.
    Kitabı elime aldım  başladım, bitti ve bıraktım. Su gibi aktı gitti kitap, çok güzel bir tat bıraktı hafızamda. Öncellikle ilk defa Salome kitabı okuyorum, uzun zamandır kitaplığımda duruyordu fakat bir türlü elim gitmemişti. Şimdi kendime kızıyorum böyle bir kadınla,  böyle  bir düşünce tarzıyla bu kadar geç tanıştığım için. Salome feminist diye tabir edilen özgürlüğüne her şeyde çok önem veren bir kadınmış. Bu kitapta da bunu fazlasıyla görüyoruz. Hatta zamanında Nietzsche'nin evlilik teklifini de kabul etmemiş ve neden kabul etmedigi de bu kitapla biraz belli oluyor bence.  Feniçka'nın kendi düşüncelerindeki kararlılığına, gücüne hayran kaldım ama bir noktada biraz düşündüm de evli olmak illa ki birine bağımlı olmak demek mi? Ben çevremde evli olupta mesleğinde en iyi yerlere gelmiş ve özgürlüğünü hala sürdürebilen bir sürü kadın tanıyorum. Her şeyi bir arada dengeleyebilmek kişinin kendi elinde galiba. Neyse kitaba gelelim  aşık olan ama kimseye bağımlı olmak istemeyen Feniçka deli gibi aşık olsa da işin içine evlilik girince aşkından vazgeçer. Çünkü o kendi kurduğu dünyasına kimse müdahale etsin istemez ve bu güne kadar hep bu şekilde yaşamıştır. Karşısına kadınları bir birey gibi görmeyen, erkek avcısı gibi gören bir bey çıkar ve onunla dostluk kurarlar , her şeyini onunla paylaşır. Bu beyimiz de Feniçka'yı tanıdıkça kadınlar hakkında önyargılı davrandığını anlar.
    Çok keyif alarak okudum, özellikle kadınların okuması gereken bir yazar olduğunu düşünüyorum ve ben de yazarı okumaya devam edeceğim.
  • 272 syf.
    ·16 günde·Puan vermedi
    Fikirler, ona sahip kişinin dışındaki koşullardan etkilenmesi ile gelişir ve oluşur. Bu dış koşula da "yaşam/hayat" diyebiliriz. Her insanın fikirlerine baktığımızda aslında onun yaşamına indiğimizi, onun yaşamını incelediğimizi görebiliriz. Büyük filozoflarda da durum böyledir ve onların felsefesini daha iyi anlayabilmek için onların yaşamlarını ve kişiliklerini detaylıca incelememiz gerekir. Bunu Nietzsche'nin sözünde görebiliriz: "Her büyük felsefe, kurucusunun kişisel anılarından oluşan bir tür gizli ve iradedışı itiraflar toplamıdır."

    Kitabımız kendi deyimiyle "kötü davranışlar" sergileyen sekiz felsefeciyi inceler(kötü davranışın ne olduğu veya ne olacağı ise ayrı bir tartışma konusudur). Yaşamlarında büyük hatalar yapan insanlar hakkında Heidegger şunu söyler:
    "Büyük düşünenlerin büyük hatalar yapması kaçınılmazdır."

    Ayrıca bu konu hakkında Descartes'in deyimi:
    "En büyük ruhlar en büyük erdemler kadar en büyük erdemsizliklere de yeteneklidir."

    Peki, kitabımızda yaşamları ve azda olsa felsefeleri incelenen bu kötü niyetli, çılgın sekiz filozofumuz kimlermiş?
    Şimdi biraz magazin zamanı :P

    -Evlilikte sadakati vaaz eden ama kendince sadık olamayan, Çocuklarını yetimhanede ölümüne terk eden, şaplaklanmayı seven mazoşist, uygarlığın ilerlemesini, insanın başlangıçta var olan erdemini yok ettiğini ileri süren, ilerlemenin özgürleştirdiğini değil, aksine köleleştirdiğini savunan, yabanıl yaşama hayranlık duyan, getirdiği eşitsizlikler yüzünden akıl'a hiç tahammülü olmayan, hakkında kötü niyetli bir varlık dediği Voltaire ile arası bozuk olan ama ironik bir şekilde, mezarı Voltaire'in tam karşısında olan, kendisine çok iyiliği dokunan David Hume'a düşmanca mektuplar yazan, matbaayı onaylamazken, üretken bir yazar olan, ilk günahı reddedip, insanın doğuştan iyi olduğuna inanan, uzun yürüyüşler yapmasını seven, günah işlemekten çok, kendisine günah işlenmiş olduğunu ve insanların en iyisi olduğunu düşünen, politika ve eğitim üzerine etkileyici eserler bırakmış, romantik devrimci-entelektüel, müzisyen ve filozof Jean-Jacques Rousseau.

    -Platon gibi zihin-beden ikiliğini reddeden, insan yaşamının merkezinde seksin var olduğunu savunan, insanlar ile hayvanlar arasında hiçbir fark görmeyen, bencil, hırçın; sinirlilik, şüphe, şiddet ve kibire yatkın, kadın düşmanı, kimseye güvenmeyen, meliorist çabaların boş olduğunu düşünen; numenler dünyasının tekil, ayrımlaşmamış bir gerçeklik olması gerektiğini, çünkü ayrı ayrı nitelikler aldığı zaman fenomenler dünyasının bir parçası haline geldiğini fark eden; sanatın, insanın ızdırabını oratadan kaldırabileceğine veya azaltabileceğine inanan, yalnız, münzevi bir yaşam sürdüren, insancıl bir karamsarlığın ideal önderi, bodhisattva* Arthur Schopenhauer

    *Bodhisattva: içinde duyduğu şefkatin etkisiyle ızdırap çeken insanlığın aydınlanmaya doğru ilerlemesine yardım etmek amacıyla nirvananın eşiğinden geri dönen, aziz benzeri bir varlık.

    -Kadınları sevmeyen, onlarla arası bozuk ama 19. yüzyılın AIDS i olan frengi hastalığına yakalanan, parmakları piyanonun üzerinde muazzam gösteriler sunabilen, uzun uzun yürüyüşler eşliğinde felsefe yapan; Schopenhauer'dan farklı olarak numenal olana daha fazla önem veren Batı dünyasının ana akımını reddedip, fenomenler dünyasının gerçekliğini dile getiren, eserleri insanı sarhoş edebilecek derecede etkili, Zerdüşt'ün yaratıcısı, Tanrı'nın öldüğünü iddia eden, hasta übermensh Friedrich Nietzsche

    Übermensh: Üst-insan

    -Sürekli bir kalıtsal delilik korkusu içerisinde olan, kendisinde insani duyguların anormal boyutta eksikliği olan, atom savaşını savunan ama bunun üzerinden çok geçmeden savunduğunu yalanlayan, nükleer silahsızlanma kampanyasının ilk başkanı, kadın haklarını savunan, güzel aşklar yaşayan, sosyalist olmaktan çok liberal kalan, hükümet ve savaş karşıtı fikirleri yüzünden hapsedilen, mantık makinesi gibi bir zihne sahip, batı felsefesi tarihi serisinin yazarı, felsefenin matematikçisi çapkın filozof Bertrand Russell.

    -Onu anlamaya çalıştığımızda, ona istemsiz secde etme isteğini duyabileceğimiz, çoğu kişi tarafından Tanrı gibi yüceltilen, çekiciliği düşüncesinin duru ikna ediciliğinde yatan, eserleri gibi kendide gizemli bir kişiliğe sahip, bir peygamber, keşiş veya vaiz gibi etrafa sürekli sert aforozlar dağıtan, Russell'ın bir dönem öğrencisi olan ve Russell gibimantığa kafa yoran, kendinden tiksinen, eşcinsel, döneminin en büyük servetlerinden birine sahip olmasına rağmen her şeyden vazgeçip manevi arayışa yönelen, öğretmenliğin dışında bahçivanlık ve mimarlık yapan, düşünmekten çok bakılması gerektiğini savunan, öğrencilerini kendisinden başka felsefecileri okumamaya teşvik eden, Hitler ile aynı okulda okuyan ve kişiliği ile Hitlere benzeyen (bazı bakımlarda tamamen zıttılar), dil felsefesi denince akla gelen ilk kişi, öfkeli ve çileci filozof Ludwig Wittgenstein.

    -Varoluş felsefesinin önderi, nazizmin ateşli savunucusu ve sözcüsü, öğrencisi ile aşk yaşayan (heloise kompleksi), daha çok "Varlık ve Zaman" eseri ile tanınan, "Dasein" kavramını ortaya atan, her dersini "Heil Hitler!" diyerek sonlandıran, öğrencilerinin deyimiyle "büyücü", yırtıcı hayvan, köylü gelenekçi ve nazi Martin Heidegger.

    -Süper egosunun olmadığını iddia eden, ensest hisler taşıyan, "mauvaise foi" (kötü niyet) kavramını kendine karşı dürüst olmama durumu şeklinde tanımlayan,olduğumuz şeyden çok olabileceğimiz şeye önem veren, aşk ilişkisini hiçbir zaman eşitlerin bir dengesi olarak değil; ya sadizme ya da mazoşizme yol açan bir şey olarak gören, varoluşun özden önce geldiğini her konferansında vurgulayan, marksist rejimlere destek veren (özgürlük düzeyini talep eden bir vaoluşçuluğun savunucusu olupta marksist rehimlere destek vermesi gülünç), politik eylemlerinden dolayı evi iki kez bombalanan, 1964 Nobel Edebiyat ödülünü olmayı reddeden, entelektüel zenginliğiyle fiziksel çirkinliğini kapattığından kızlarla arası iyi olan, zeki, üretken, inatçı, çocukları da hayvanları da sevmez, oyun yazarı, romancı, politik eylemci ve Les Temps Modernes dergisinin kurucusu, entelektüel zorbacı ve kötü niyetli, büyüleyici filozof Jean-Paul Sartre.

    (Sartre'da iki tip varlık anlayışı vardır. Birincisi "kendi için" varlık, ki bunu erkekle özdeşleştirmiştir. İkincisi "kendinde varlık", bu anlayışı da kadınla özdeşleştirmiştir. Kadını, yani kendinde varlığı bir "yarık" olarak tanımlar ve "kendi için" varlık, yani erkeği de o "yarığı" doldurmaya çalışan varlık olarak tanımlar. Sartre "kendinde olan" varlığa "balçıksı", "yapışkan" niteliklerini yükler ve "kendi için" varlık ise hep ondan kendisini kurtarma girişiminde bulunduğunu ifade eder.)

    -AIDS'ten ölmüş, ölümle yakından ilişki içerisinde bulunan bir zevk anlayışına sahip, sekizinci katta oturup başka dairelerdeki genç erkekleri dürbünle dikizleyen, politik açıdan etkin bir kişiliğe sahip; delilik, seks, ceza gibi kavramlarla ilgilenen, eşcinsel, miyop, zeki, şiddete eğilimli, cinsel açıdan doymak bilmez bir filozof Michel Foucault.


    Sıradışı Filozofları sıradışı bir şekilde inceleyen ve azarlayan, okunulası bir kitap...
  • Dişil kişilik ve model aldığı kadınlık ideali, erkek toplumunun ürünleridir. Çarpıtılmamış doğa imgesi, ancak çarpıtılmış bir halde, kendi karşıtı olarak ortaya çıkabilir. Eril toplum, insani olduğunu iddia ettiği noktada, kadınları kendi düzelticisine dönüştürmekte ve kendini böyle sınırlarken aslında efendinin yine kendisi olduğunu açığa vurmaktadır. Dişil kişilik, tahakkümün bir negatif kopyasıdır. Ama bu yüzden de aynı ölçüde kötüdür. Burjuva yanılsamasının çerçevesi içinde "doğa" olarak adlandırılan her şey, toplumsal sakatlanışın izidir sadece: Bir yara dokusu. Kadınların kendi fiziksel doğalarını bir hadımlık hali gibi yaşadıklarını öne süren psikanalitik teori doğruysa eğer, maruz kaldıkları nevroz da onlara hakikatin hiç değilse bir ucunu gösteriyor demektir. Kanadığında kendini bir yara gibi hisseden kadın, kocasının işine öyle geldiği için kendini bir çiçek olarak gören kadından daha çok şey biliyordur kendi hakkında. Yalan olan, doğanın, varlığına izin verildiği ve uyarlandığı yerde yaşamaya devam ettiği iddiası değildir sadece; uygarlıkta doğa sayılan her şey, sırf kendi tözü gereği, doğadan en uzak şeydir: Uygarlığın kendine nesne olarak seçtiği şey. içgüdüyü temel alan dişilik, tastamam her kadının şiddetle -erkek şiddetiyle- kendini olmaya zorladığı şeydir her zaman: Bir kadın-adam. Zekânın zedelemediği o korunaklı bilinçdışının gerçek durumunu anlamak için, böyle dişi kadınların kadınlıklarını nasıl da parmak uçlarında taşıdıklarını -nasıl, göz süzerek ve kaprisli bir karşı konulmazlıkla, tam da gerektiği yerde kullandıklarını- kıskanç bir erkek olarak bir kez bile görmek yeterlidir. Tam da egonun, sansürün, zekânın ürünüdür bu zedelenmemiş doğa; rasyonel düzenin gerçeklik ilkesine o kadar dirençsizce teslim olmasının nedeni de budur. İstisnasız bütün dişil kişilikler konformisttir.
    Nietzsche'nin her şeyi inceden inceye tarayan eleştirisinin bu noktadan öteye geçememesi, her zaman o kadar derin bir kuşkuyla karşıladığı Hıristiyanlığın dişil doğa imgesini hiç eleştirmeden devralması, sonunda düşüncesini de burjuva toplumunun emrine sokmuştur. Kadınlardan söz ederken "Dişi" demek gafletine düşmüştü o da. "Kamçıyı hiç elden bırakmayın" öğüdü bunun doğal uzantısıdır: Dişiliğin kendisi de kamçının ürünü değil midir, bir kamçı efekti değil midir? Doğanın kurtuluşu, onun kendi kendini imal etmesine son vermekten geçer. Dişil karakterin yüceltilmesiyse onu taşıyan herkesin alçaltılması demektir.
  • (...) "mutluluğu" "gücünü artırma hissi
    - bir direnişi aşmak" olarak tanımladığından, özgürleşme hareketine itirazlarından biri de kadınları eskiden olduklarından daha mutsuz kılmasıdır. Bu da Şen Bilim' deki iddiayı, yani erkeğin "hizmetine koşması'', onun cüzdanı ve toplumsal sekreteri olması -"tahtın ardındaki güç" olması- bakımından kadınların "fazladan bir kuvvet ve haz" edindiği iddiasını tekrarlamaktan başka bir şey değildir. (Maori kültüründe kadınlar meydanda konuşamasalar da, burada ataerkillikten ziyade ana￾erkilliğin olduğu düşünülür.) Bu yüzden Nietzsche erkekler gibi kadınların da kendi tarzlarında güç istencine sahip olmasıyla ilgilenir. Kısacası, kadınların mutluluğuyla ilgilenmektedir. Bu yüzden kadınların "hizmet etmeye yazgılı olduğunu ve böyle tatmin duyduğunu" söylemektedir. O halde bütün patırtının ardına baktığımızda, Nietzsche'nin kadınlarla ilgili görüşlerinin onu ahlak tanımaz değil, daha ziyade çok gelenekçi bir ataerkillik yanlısı yaptığını görürüz.
  • 76 syf.
    Kadınları öyle güzel basitleştirmiş ve sadece bir araca çevirip öyle de güzel haklı sebepler sıralamış ki acaba mı ya, olabilir mi dedim...
    Diyor ki kadın iki yüzlüdür, kadın şeytanî bir varlıktır çünkü türün devamlılığında erkeklere akıllı ve güçlü olma gibi özellikler yüklenmişken kadınlar da yine tür devamlılığı hususunda bu özellikler sayesinde ayakta kalabilmektedir. Vaaay be !
    Öte yandan koskoca bir türü ateşten ateşe atan hislerin amacının yine tür devamlılığı için kodlarımızda yazılı olduğundan bahsetmiş. Her şey bir sonraki nesle kusursuz bireyler bırakmaktır demiş. İşte kim kimi neden ister neden istemez gibi çıkarımlarda bulunmuş. Hepsini de temelde genetik mirasımıza bağlamış. Bilemiyorum Allah bildiği gibi yapsın :)
    Ben altın vurşu Nietzsche nin “Aşk ve kadın üzerine” adlı eseriyle yapmayı planlıyorum.
    Kadın okurlar için uyarıyorum; dişlerinizi çok sıkarsanız çatırdıyor:)
  • Nietzsche'nin kadın arkadaşlarına biçtiği birkaç rol vardır: salt anne, Malwida von Meysenbug; kardeş-sevgili, Cosima; anne-sevgili, Marie; salt arkadaş, Meta von Salis; salt sevgili, Lou Salome; salt kardeş, Eli­zabeth. Fakat tüm kadın arkadaşlarının (Elizabeth hariç) ortak noktası çok bilgili, iyi eğitimli olmaları ve okumaya merak duymalarıdır. Bu yüzden Leipzig'den Fraulein Rubinstein'ın doktora programına yaptı­ğı başvuru 10 Temmuz 1874'te Basel'in birleşik fakülteler komitesinin önüne üniversiteye kadınları kabul edip etmeme sorununu koyduğun­da, Nietzsche'nin kadınları kabul etme yanlısı dört üyeden biri olmasi biyografik açıdan şaşırtıcı değildir.
  • Annem bana her seferinde aynı kehaneti tekrarlıyor: ‘Saman destesini geri tepersen, kamış demetine kalırsın!* Ve ben de buna neşeyle; ‘Ya da hiç kimseye!’ diye ekleyince sessizce ürperiyor.”