• Sıkça kafamızda ölüm dışında hiçbir düşünceye sahip olmayalım. Onu her an hayalimizde tüm biçimleriyle canlandıralım. Bir sendelemede, bir kiremitin düşüşünde, en ufak bir iğne batışında hemen dönüp: "Peki ama ölümün kendisi geldiğinde? diye soralım kendimize. Bunun üzerine kendimizi güçlendirelim, çaba gösterelim. Şenliklerin ve sevincin arasında her zaman kendi koşulumuzu hatırlatan bu nakarat bulunuyor; kendimizi zevke pek güçlü bırakmıyoruz. Bazen de zihnimizden bu şen şakrağın kaç biçimde ölümle son bulduğu geçiyor; onun kaç hükümdarı tehdit ettiği de. Eski Mısırlılar böyle yapıp, davetlilere uyarma işlevi görsün diye şölenlerin ortasında ve en güzel yemeklerin arasında ölmüş bir kişinin kurutulmuş cesedini getirirlerdi.
    Michel De Montaigne
    Sayfa 118 - Say Yayınları (2011) 1. baskı, Çeviren: Engin Sunar
  • --- Yaşamdan haz duyacağınız bir ânın geleceğine inancınız yoksa, nasıl devam edebilirsiniz yaşamaya? ---

    Yıllardır içinde bulunduğum bu soru işaretinin yarattığı, dipsiz olmayan bir kuyunun içinden yazıyorum bu satırları. Evet dipsiz değil, üzerine düşündükçe dipsizliğine farklı boyutlar ilave eden, zamana bağlı bir denklemin sonucunda derinleşen, derinleştikçe uzaklaşan ışık kümesinin kartelanın arka sayfalarında yer edinen renklere büründüğü ve sonunda, özündeki o karanlığa kavuştuğu, karanlığın artık ölümün özü haline geldiği; dipsiz olmayan kuyu..

    Ne kadar bayağı değil mi? –Hıı, hı. Kuyudan yazıyorum! İşte tam da bu yüzden, yazmak gibi bir yetim olmadığı için okuyorum daha çok. Ve kendilerine has, karanlık dünyalar yaratan yazarlara, düşünürlere duyduğum hayranlığım da bundan. Nitekim Cioran, okuduklarım arasında gördüğüm en karanlık düşünür değildi ne yazık ki, fakat henüz kıyılarında bile olamadığımı düşündüğüm bu sorgulayışların bana en derinlerinden sesleneni idi.

    Henüz 22 yaşında bıraktığı felsefe okumalarının ardından, felsefeye duyduğu tiksintiyi kağıda dökerek başlıyor yazmaya Cioran. Daha sonra yazacağı tüm kitapların özünü barındıran kitaptır bu, en derin ve en felsefi olanı; Ümitsizliğin Doruklarında. Felsefeye duyduğu tiksintiyi de açıkça ele alır burada. Felsefi metinlerin içi boştur ona göre, yarattıkları o büyülü dil gerçek hayata uyarlanamaz. Çağlar boyunca filozofların yarattıkları düşünceler bir yerden sonra sönüp gider. Her ne kadar zamanın akışını değiştirseler de gündelik hayatın içinde yerleri pek fazla yoktur. Ve sözcükleri, aldatmak için kullanırlar. “Her sözcük fazladan bir sözcüktür. Ama yine de yazmak gerekir; yazalım... Birbirimizi aldatalım.” cümlesinde geçen aldatmadan kasıt zannımca budur. ‘Her sözcük fazladan bir sözcüktür.’ Kısmında ise sanıyorum ana dilinde yazmayı bırakıp Fransızca yazmaya başladığı sıralarda yaşadığı zorluğu kastediyor. Öyle ki Fransızca yazdığı ilk kitabı olan Çürümenin Kitabı’nı dört kez baştan sona yazmak durumunda kalmış. Bir yazarın başına gelebilecek belki de en büyük felaket. Bu biraz yazmaktan tiksindirmişti tabii.

    Felsefeden tiksinen bir insanın felsefe yapması, “Her sözcük fazladan bir sözcüktür.” diyen, yazmaktan tiksinebilen birinin oturup bunca kitap yazması ve hatta yazdıklarının arasında birbirleriyle uyuşmazlık sezilen pasajlar bulunması onu çelişik itkilere sürüklüyor olabilir. Bu konuya bir açıklık getirmekte fayda var, çünkü böyle bir izlenimle okunan herhangi bir kitabı bile tam olarak anlaşılamayabilir. Her halükarda çözülmez meseleler söz konusu olduğu için, mizacı gereği sürekli haletiruhiye değiştirdiği için bir sistem inşa edemediğini belirtir. Çünkü bir sistemin çelişkiye tahammülü yoktur. Ve bunun için parçalar halinde yazar, kendi söylediğinin aksini söyleyebilmek için. Çelişkinin, kendi tabiatının, aslında herkesin tabiatının bir parçası olduğunu vurguluyor. Benim içinse bu çelişkiler güzel şeyler olarak betimleniyor, betimlendiğiyle kalmıyor, okunduğunda bu güzelliği hissettiriyor. İnsan anatomisi bir tür paradokstan ibaret, buna inanıyorum. Bu yüzden riyasız bir yaşantı tahayyül eden insanların kendi zihinlerinde ‘gerçek’ bir dünya yaratabildiklerini pek zannetmiyorum. İkiyüzlülüğü kabullenmiş insanlardan oluşsun istiyorum bütün ilişkiler. Süslenmemiş ikiyüzlülükler istiyorum. Düşünceleri zedelenecek diye korkan insanların can yeleksiz cümleler kurmalarını istiyorum. Gerçeğe en yakın sahtelik bu zira. Ve Cioran bu gerçeğe en yakın sahtelik noktasından seslenir bizlere.

    ''Amaçtan, ve bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formüllerini muhafaza ediyorum. Sonuca bağlama eğilimine direndiğim için ruhu yendim; tıpkı hayatı da onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi... '' satırlarını okurken gerçekten de Michel Cioran'la bir yerlerinden tutuştuğunu gördüm nefretimin, nefretlerimin. Elbette onunki gibi moralist bir dünya tahayyülü ile hiç uyuşmayan insanlıktan dolayı oluşan nefret değildi benimki. İnsanlık tam da Cioran'ın nefret ettiği gibi olmalıydı, buna bir kontra argüman yaratmıyordum artık içimde. Bu gerçekti. Benim bütün amaçlardan koparılmasını istediğim dünya tasviri, insanın düşünmeye başladığından beri sorduğu en önemli, kadim sorunun cevabının öznelerinin beni hiç umursamamasından kaynaklanıyordu. Bu evreni, Michel Cioran'ı, onun düşüncelerine yol açacak milyarlarca yıllık süregelişin içinde yeşeren bütün canlılığı, ben'i ve onları düşünmemi sağlayacak olan ortamın yaratıcısının - yaratıcılarının bana bir el uzatmamasından..

    Varlığın esbab-ı mucibesi ne? İşte kadim soru. Kimine göre tanrı, kimine göre zihin, kimine göre yok, rastlantısallık sadece. Bana göreyse bütün bunları içine alan bir realite. Simülasyon. İlk zamanlarda muallakta olmama rağmen üzerine düşündükçe artık yadsınamazlığı kabul görmüştü bende. Bir belgeselde evrenin simülasyon olduğuna dair bir kanıt sunuluyordu: Madde ya da biz, birer imgelem, görüntü ürünleriysek bir şey'e baktıkça, ve onun daha derinine baktıkça piksellere ayrılacağıydı. İlk bakışta böyle görülmeyebilir. Yakınlaştıkça netleştiği yanlış zannına varılabilir. Ama ya bilim dünyasının çoğunun araştırdığı, devasa mikroskoplarla baktığı o madde? Zerre? İşte bu bir piksel. Ve bizler o piksellerin bütünleşik hallerinden başka bir şey değiliz. O zerre veya zerrelerin amacının ne olduğunu asla bilememek, neticenin ne olacağını asla bilememek, bunlar beni çıldırmanın eşiğine getiren merak unsurları. Bir soru, ne kadar yukardan bakıyorsa aşağıdaki her türlü şey önemsizliğe hemencecik konuşlanır. Benim bütün umursamazlıklarımda yatan büyük sebep buydu. Bu umursamazlık, Cioran'ın çürümemek adına sarf ettiği tüm sözlerin bir potada eritilmişi idi.

    Hayatı bu bahsetmiş olduğum maddenin bir kusuru olarak ele alır. Yaşamın bir anlamı yoktur O’na göre; çözülmesi gereken bir bilmece değil, tanık olunması gereken bir gizemden ibarettir onun için. Maruz kalınması gereken bir tür zaman dilimi.. Lakin bu zaman dilimi insanın bütün bir ömrünü kapsamaz, yalnızca içinde bulunulan âna ait bir gizem. Geleceği bütün açılardan hesap dışı, geçmişi ise başka bir dünya olarak niteleyen Cioran, zamanın dışında, tarihî olarak değil de metafizik açıdan 'durmuş' bir insan gibi, bir siluet, bir gölge gibi yaşamak gerektiğini savunur ve hedefsiz, amaçsız yaşamaktan söz eder.

    Ona göre hayatın yegane maksadı budur. Amaçsız yaşamaktır. Fakat bu amaçsızlık depresif bir yaşamın, umutsuz bir bakış açısının sonucu değil, nihai bir sonuçtur. Çünkü hayatı ancak bu şekilde en iyi biçimde kavrayabileceğimizden söz eder. Yaşamın yok edilmesi amaçlarla gerçekleştirilir, hayatı zehirlemekten başka hiçbir işe yaramaz. Bir amaç edinir ve ulaşmaya çalışırız, ancak kendimizi tamamen kaybetmekten başka bir işe yaramaz bu. Kendimizi unutmaktan başka bir şey gerçekleşmez aslında. Bu, hayatı silik, durağan yaşamak anlamına da gelebilir. Ancak kişi amaç edindikçe hayatın içindeki sürüklenmeden nasibini alamaz aslında. Amaç edindikçe kontrol etmeye çalışır bazı şeyleri ve mutlak olarak hayata yenilir. Amaçlar gerçekleşse bile, hayat insanı yok eder. Yok olmamak ve hissetmek için, hayatı kavramak ve hayatın içindeki akışın gerçek bir parçası olmak için, çürümemek için; okyanusun içinde bulunmak gerekir, kıyıya ulaşmaya çalışmak değil.

    Özet: https://www.youtube.com/watch?v=95-cLGYJsg8
  • Sean Penn’in Charles Bukowski ile yaptığı söyleşi

    Time dergisi Charles Bukowski’yi “Amerikan tarzı ayak takımının bir numarası” ilan etti. Oysa yazar, Avrupa’da kitlelerin hayranlıklarını kazandı. Bugün dünyada çeviri edebiyatta en çok okunan yaşayan Amerikan yazarı Bukowski. Sadece Almanya’da kitapları 2.2 milyondan fazla sattı.

    Not: Aşağıdaki söyleşi 1987 yılında gerçekleştirilmiştir.

    66 yaşında olan Bukowski 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 roman yazdı. En iyi bilinen kitapları Ham on Rye, Women, Hot Water Music, South of No North, Post Office, The Tales of Ordinary Madness, War All the Time ve Love Is a Dog From Hell. Son şiir kitabı, You Get So Alone at Times That It Just Makes Sense başlığını taşıyor.

    Senaryosunu yazdığı – yazdığı ilk senaryo – Barfly filmi bu sonbaharda bütün ülkede gösterime girecek. Başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in oynadığı, yönetmenliğini Barbet Schroeder ve yapımcılığını Francis Ford Coppola’nın üstlendiği film Bukowski’nin yazar olarak ilk yıllarını anlatan otobiyografik bir öykü anlatıyor. Bukowski’ye göre Barfly’ın iki ana karakteri, Henry ve Wanda, “Amerikan toplumunun büyük bir bölümünü pençesine alan mumyalanmış biçiminden kaçmak için çabalamaktadır”. “Onları yönlendiren her ne pahasına olursa olsun var olmaya devam etmek, kendi hayatlarını ya da bir başkasının hayatını devam ettirmek için duydukları o dehşet verici istektir. Henry ve Wanda, her şeye boyun eğmiş yaşayan ölüler olmayı reddederler. Bu film onların gözüpek deliliklerini anlatıyor.”

    Aktör Sean Penn’den Bukowski’yi ziyaret etmesini ve bu muhteşem adamın kendi gözüpek deliliğine yoğunlaşmasını istedik.

    Charles Bukowski, 1920’de Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. Üç yaşında A.B.D’ye getirilmiş ve Los Angeles’da büyümüş. Hâlen karısı Linda ile birlikte San Pedro, California’da ikamet ediyor. Adı çıkmış bir ayyaş, kavgacı ve zampara olan Bukowski için Genet de Sartre da “Amerika’daki en iyi şair” demiştir ama arkadaşları ona Hank derler.

    Barlar hakkında

    Artık bara çok fazla takılmıyorum. Bar olayını düzenimden çıkardım. Şimdi bir bara girdiğimde neredeyse kusacak gibi oluyorum. O kadar çok bar gördüm ki… Gerçekten çok fazla. Bar olayı gençken iyidir, bilirsin. Barda adamın biriyle kozlarını paylaşmayı seversin. Bilirsin işte o siktiğimin maço rolünü oynarsın, yavruları kaldırmaya çalışırsın. Benim yaşımda ise benim bunlara ihtiyacım yok. Bugünlerde bara sadece işemek için giriyorum. Barlarda geçen onca sene. Çok kötü bir hâl aldı artık benim için. Öyle ki artık bara girince, barın kapısından geçince kusmaya başlıyorum.

    Alkol hakkında

    Alkol, dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden muhtemel biri. Benim yanım sıra… Evet. Dünya yüzüne gelmiş en muhteşem şeylerden ikisi işte budur. Dolayısıyla biz de iyi anlaşıyoruz. İçki, nihayetinde birçok insan için yıkıcıdır. Ben işin bu yönünden ayrıyım. Bütün yaratıcı işlerimi içkiliyken yaparım. Kadınlarlayken bile… Sevişme işinde her zaman tutuk olmuşumdur, o yüzden içki cinsel anlamda daha rahat davranmamı sağlamıştır. İpleri koyvermek aslında. Çünkü aslında utangaç, içe dönük biriyim ve içki zamanı ve mekânı arşınlayan, bütün o cüretkâr işleri yapan o kahraman olmamı sağlıyor. O yüzden seviyorum içkiyi. Öyle işte.

    Sigara hakkında

    Sigara içmeyi seviyorum. Sigara ve içki birbirini dengeliyor. İçmekten başımı kaldırıp kendime gelirdim. Hani çok sigara içersin, her iki elin de sarıdır, ya işte sanki eldiven takmışsın gibi olur. Neredeyse kahverengi. Sonra “Hasiktir… Acaba ciğerlerim nasıl görünüyor? Tanrım!” dersin.

    Kavga hakkında

    Kendini en iyi hissettiğin kavgalar, karşındaki adamı yenmen beklenmediği hâlde karşındaki adamı yendiğin kavgalardır. Bir keresinde herifin biriyle kavgaya tutuştuk, ağzımı yüzümü dağıtıyordu. Dedim ki “Tamam. Salla gitsin.” Birdenbire adam mesele olmaktan çıktı. Çaba sarf etmeden adamı alt ediverdim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kanıyordu, gerisi sağlamdı. “Tanrım, yavaş hareket ediyorsun dostum. Kolay lokma olacağını sanmıştım. Sonra lanet olası kavga başladı, ellerini göremez oldum, kahretsin çok hızlıydın. Ne oldu öyle?” dedi. “Bilmiyorum dostum. Öyle oldu işte”. Bunu hatırlarsın. Anın anısına hatırlarsın.

    Kedim Beeker, kavgacıdır. Bazen tırmık yiyor biraz, ama her zaman galip gelir. Ona her şeyi öğrettim, yani işte solla saldır, sağla gardını al.

    Kediler hakkında

    Etrafta birkaç kedi olması iyidir. Kendini kötü hissediyorsan, kedilere bakman yeter, kendini daha iyi hissetmeye başlarsın, çünkü kediler her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler. Bunda heyecanlanacak bir şey yok. Bilirler işte. Hayat kurtarırlar. Ne kadar çok kedin varsa, o kadar uzun yaşarsın. Yüz kediniz varsa, on kediniz olduğu duruma göre on kat daha uzun yaşarsınız. Bir gün bunu keşfedecekler ve insanların binlerce kedisi olacak ve sonsuza dek yaşayacaklar. Gerçekten saçma.

    Kadınlar ve seks hakkında

    Kadınlara, dırdır makinesi diyorum. Mesele bir adamsa asla hiçbir şeyini beğenmezler. Adamı da bu isterinin içinde çektin mi, artık ondan umudunu kes gitsin. Böyle bir durumunda ben bu işin içinden çıkmalı, arabaya atlayıp alıp başımı gitmeliyim. Neresi olursa. Bir yerlerde bir fincan kahve içmeliyim. Nerede olursa. Bir başka kadın dışında her şey kabulüm. Sanırım tek mesele farklı yaratılmış olmaları, değil mi? (Burada anlatırken coşuyor.) İsteri başladı mı, kadını kaybedersin. Gitmek istersiniz ama kadın bunu anlamaz: (En tiz kadın çığlığı tonuyla) “NEREYE GİDİYORSUN?”. “Bu cehenemden yakamı kurtarıyorum bebeğim!”. Kadınlardan nefret eden bir adam olduğumu sanıyorlar, ama değilim. Birçoğu söylentiden başka bir şey değil. İnsanların tek duydukları şu: “Bukowski, şovenist domuzun teki”. Ama kaynağın doğruluğunu kontrol etmiyorlar. Elbette kadınları üzdüm, ama erkekleri de üzdüm. Kendimi de üzdüm. Bir şeyin kötü olduğunu düşünüyorsam, kötü olduğunu söylerim – erkek, kadın, çocuk, köpek. Kadınlar öyle alıngan ki, bu tür şeylerin bir tek kendi başlarına geldiğini sanıyorlar. Bu onların sorunu.

    İlk hakkında

    Bir kadınla ilk kez yatmak en tuhaf şeydi. Bilmiyordum. Vajinayı nasıl yalayacağımı ve seksle ilgili diğer her şeyi o bana öğretti. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bana dedi ki “Hank, muhteşem bir yazarsın, ama kadınlar hakkında en ufak bir fikrin yok!”. “Ne demek istiyorsun? Birçok kadın becerdim”. “Hayır, bilmiyorsun. İzin ver de sana bir şeyler öğreteyim”. “Tamam” dedim. “İyi bir öğrencisin. Hemen kapıyorsun” dedi. Hepsi bu. (Biraz utandı. Verdiği ayrıntılardan dolayı değil de, daha ziyade o hatıranın getirdiği duygusallıktan dolayı.) Ama vajina yalamak meselesi seni biraz boyun eğer bir hale sokabiliyor. Kadınları memnun etmek istiyorum, ama… Bu meseleye gereğinden fazla değer biçiliyor, dostum. Seks, sadece yapmıyorsan muhteşem bir şeydir.

    AIDS’TEN (ve evliliğinden) önce seks hakkında

    Nevresimin içine pat diye girip pat diye içinden çıkıyordum. Bilmiyorum, bir tür trans haliydi, lanet olasıca bir trans. Yani sadece becerip geçiyordum, becerip geçiyordum (gülüşmeler)… Yaptım bunu! (gülüşmeler)

    Ve kadınlar, bilirsin işte birkaç kelam edersin ve sonra bileğinden tutup “Hadi yavrum” dersin. Kadını yatak odasına kadar götürür ve sonra becerirsin. Kendilerini olayın akışına bırakırlar. Bir kere bu ritmi tutturdun mu, arkası gelir. Dışarda birçok yalnız kadın var. Güzeller, ama kimseye bağlanmıyorlar. Orada öylece tek başlarına oturuyorlar, işe gidiyorlar ve eve dönüyorlar. Bu kadınlar için kendilerini becerecek adamlar olması büyük bir olay. Adam oturur, içki içer ve konuşursa, sen de bilirsin ki bu işin eğlendirme kısmıdır. Her şey güzeldi. Ben şanslıydım. Modern kadınlar… Cebindeki deliği dikmezler, unut sen o işi.

    Yazmak hakkında

    Küçük bir kıza tecavüz eden bir tecavüzcünün gözünden bir öykü yazdım. Bu yüzden insanlar beni suçladı. Sorgulandım. “Küçük kızlara tecavüz etmek mi istiyorsun?” dediler. “Elbette hayır. Sadece hayatın bir resmini çekiyorum” dedim. Yaptığım ettiğim birçok şeyde başım belaya girdi. Öte yandan bela bazı kitapları sattırır. Ama en nihayetinde yazarken bunu kendim için yapıyorum. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) İşte bunun gibi. “Nefes” benim için, kül kültablası için… Kitap yayımlamak böyle bir şey.

    Gündüz asla yazmam. Alışveriş merkezinde giysilerin olmadan koşmak gibi bir şey. Herkes seni görebilir. Gece… İşte gece asıl maharetini, büyünü gösterdiğin zaman.

    Şiir hakkında

    Hatırlarım, lisedeyken okulun bahçesinde ne zaman “şair” ya da “şiir” kelimeleri geçse, bütün genç erkekler gülüp dalga geçerdi. Nedenini anlayabiliyorum, çünkü sahte bir ürün. Yüzyıllardır sahte, züppe ve ensest bir ürün. Fazla hassas. Fazla değerli. Bir avuç çer çöp. Yüzyıllardır şiir neredeyse tamamen çöpten ibaret. Hilekâr ve sahte.

    Pek az sayıda iyi şairler de var elbette, sakın yanlış anlama. Çinli şari Li Po var mesela. Birçok şairin yazdıkları 12-14 sayfalık bok gibi şiilerinden çok daha fazla duygu, gerçeklik ve tutku bu adamın 4-5 basit dizesinde yer alabiliyor. O da şarap içermiş. Şiirlerini yakar, nehirden aşağıya doğru sandalla süzülür ve şarap içermiş. İmparatorlar ona bayılıyormuş, çünkü ne dediğini anlayabiliyorlarmış. Ama tabii sadece kötü şiilerini yakarmış. (gülüşmeler)

    Yapmaya çalıştığım şey – müsade edersen söyleyeyim – fabrika işçilerinin hayata bakış açılarını şiire yansıtmaktı. İşten eve geldiğinde bağıran karısını mesela. Sıradan adamın var oluşunun temel gerçekliklerini… Yüzyıllardır süregelen şiir geleneğinde nadiren dile getirilen bir şey. Şunu söylediğimi yazabilirsin, yüzyıllardır devam eden şiir boktan bir şey. Yazık!

    Celine hakkında

    Celine’i ilk okuduğumda, elime büyük bir kutu Ritz kraker alıp yatağa gittim. Ritz krakerleri yiyip kahkahalar atarak ve tekrar Ritz yiyerek Celine’i okumaya başladım. Romanın tamamını bir solukta okudum. Ve Ritz kutusu boştu, dostum. Sonra kalktım ve su içtim. Beni görmeliydin. Hareket edemedim. İyi bir yazarın sana yapacağı tam da budur. İyi yazar seni neredeyse öldürür… Kötü bir yazar da.

    Shakespeare hakkında

    Okunamaz ve abartılmış bir yazar. Ama insanlar bunu duymak istemiyor. Mabetlere saldıramazsın. Shakespeare yüzyıllar içinde hafzalamıza kazınmış bir yazar. “Felanca kötü bir aktör!” diyebilirsin ama Shakespeare boktan diyemezsin. Bir şey uzun süredir ortalıktaysa, burnu büyükler o şeye yapışmaya başlıyorlar, çöpçübalığı gibi. Züppeler bir şeyin güvende olduğunu fark ettikleri anda ona yapışıyorlar. Onlara gerçeği söylediğinde, öfkeden deliye dönüyorlar. Bununla başa çıkamıyorlar. Kendi düşünce süreçlerine saldıran bir hareket oluyor. İğreniyorum onlardan.

    Severek okudukları hakkında

    The National Enquirer’da şöyle bir şey okudum: “Kocanız eşcinsel mi?”. Linda bana “Sesin ibne gibi çıkıyor!” demişti. Kendi kendime “Evet, bu konuyu hep merak etmişimdir” dedim. (gülüşmeler) Makalede şöyle diyor, “Kaşlarını alıyor mu?”. “Hassiktir! Kaşlarımı her zaman alırım. Artık ne olduğumu biliyorum. Kaşlarımı alıyorum. Ben bir ibneyim!” diye düşündüm. The National Enquirer’ın benim ne olduğumu bana anlatması hoş doğrusu.

    Mizah ve ölüm hakkında

    Çok az mizah var. Son iyi mizah ustası James Thurber adında biriydi. Mizahı öyle iyiydi ki, görmezden gelmek zorunda kalıyorlardı. Bu adam yüzyılın psikoloğu/psikiyatristi diyeceğiniz türden biriydi. Erkek/kadın özelliğine sahipti, bilirsin, olayları gören insanlardandı. Her derde devaydı. Esprileri öyle gerçekti ki, güçlü bir patlamayla kahkahanı koyvermek zorunda kalırdın. Thurber dışında, aklıma kimse gelmiyor. Biraz ilgilendim ama onun yaptığı gibi değil. Elde ettiğim şeye ben mizah demem. Ben ona “komik taraf” derim. İşlerin komik tarafına neredeyse kafayı takmış durumdayım. Ne olursa olsun. Gülünç işte. Neredeyse her şey gülünç. Yani, her gün sıçıyoruz. Bu gülünç. Sence de öyle değil mi? İşemek, ağzımıza yemek koymak zorundayız. Kulağımızdan, saçımızdan yağ çıkıyor. Kendimizi kaşımalıyız. Gerçekten çirkin ve aptalca bir hareket. Memelerin bir işlevi yok

    Yani hepimiz ucubeyiz. Eğer bunu görmeyi başarabilirsek, kendimizi sevebiliriz. İçimizi kaplamış bağırsaklarımızla, birbirimizin gözünün içine bakıp “seni seviyorum” derken yavaş yavaş bağırsakların içinde hareket eden bokla ne kadar tuhaf olduğumuzu fark edelim. İçimiz karbonlaşıyor ve boka dönüşüyor. Birbirimizin yanında asla osurmuyoruz. Her şeyin komik bir tarafı var…

    Sonra ölüyoruz. Ama ölüm bizi hak etmedi. Ölüm hiçbir referans göstermedi, bütün referansları biz gösterdik. Peki doğumla biz yaşamı kazanmış mı olduk? Pek sayılmaz, ama içine dalmış bulunduk. Buna içerliyorum. Ölüme içerliyorum. Hayata içerliyorum. İkisinin arasına dalıvermiş olmaya içerliyorum. Kaç kere intihar etmeyi denediğimi biliyor musun? (“Denedin mi?” diye soruyor Linda) Bana biraz zaman tanı, daha 66 yaşındayım. Hala üzerinde çalışıyorum.

    İntihar eğilimin varsa, hiçbir şey canını sıkmıyor. At yarışında kaybetmek dışında. Nedense bu insanın canını sıkıyor. Neden acaba? Çünkü at yarışında kalbini değil, aklını kullanıyorsun.

    Hiç ata binmedim.

    Atlara o kadar da ilgi duymuyorum, doğru ya da yanlış olma sürecinde, seçici biçimde olmak dışında.

    At yarışları hakkında

    Bir süre altılı oynayarak hayatımı kazanmayı denedim. Acı verici. Ama keyifli. Her şey yolunda gidiyor, kira falan, her şey. Ama fazla ihtiyatlı davranmaya başlıyorsun. Aynı şey değil.

    Bir defasında dönemecin aşağısında oturuyordum. Yarışta 12 at vardı, hepsi bir arada koşuyordu. Büyük bir saldırı yapılıyormuş gibi görünüyordu. Tek gördüğüm o kocaman atların kıçlarının bir aşağı bir yukarı gidip gelmesiydi. Vahşi görünüyorlardı. Atların kıçlarına baktım ve “Delilik bu, bu tamamen delilik!” diye düşündüm. Sonra 400-500 dolar kazandığın günler oluyor, bir seferde 8-9 yarış kazanıyorsun. Kendini tanrı gibi hissediyorsun, her şeyi bildiğini düşünüyorsun. Hepsi bir araya geliyor.

    (Sonra bana dönüp)

    CB: Her günün güzel geçmiyor, değil mi?
    SP: Hayır.
    CB: Bazıları güzel ama?
    SP: Evet.
    CB: Birçoğu güzel mi?
    SP: Evet.
    (Bir süre sustuktan sonra, bir şaşkınlık kahkahası patlatıyor)
    CB: “Bir iki tanesi” diyeceksin sandım. Ne büyük hayal kırıklığı!

    İnsanlar hakkında

    İnsanlara fazla bakmıyorum. Rahatsız edici. Birine çok fazla bakarsan ona benzemeye başlarsın, derler. Zavallı Linda.

    Genellikle insansız yapabiliyorum. Bende bir boşluğu doldurmuyorlar, aksine bir boşluğa neden oluyorlar. Kimseye saygı duymuyorum. Benim de böyle bir sorunum var. Yalan söylüyorum, ama inan bana, doğru.

    At yarışının koşulduğu yerde duran valeyle sorunum yok. Bazen koşu alanından çıkarken mesela “Hey, nasılsın adamım?” diyor. “Lanet olsun, ümüğünü sıkmak üzereyim. Beyaz bayrak kaldır. Sinirim tepemde” diyorum. “Hadi ama! Yapma dostum! Bak ne diyeceğim. Bu gece dışarı çıkalım, kafaları çekelim. Birilerini benzetelim ve kuku yalayalım” diyor. “Frank, ben bunu bir düşüneyim” diyorum. “Sen de bilirsin ki işler ne kadar berbatlaşırsa, ben o kadar bilgeleşirim” diyor. “Gerçekten çok bilge bir adam olmalısın, Frank” diyorum. “Senle gençken tanışmamamız iyi olmuş” diyor. “Evet, ne diyeceğini biliyorum Frank. Her ikimiz de San Quentin’i boylardık” diyorum. “Doğru!” diyor.

    At yarışında tanınmak hakkında

    Geçen gün öylece oturuyorum, bana baktıklarını hissettim. Arkasından ne geleceğini tahmin ettim, o yüzden gitmek üzere ayağa kalktım. Sonra adamın biri “Afedersiniz” dedi. “Evet, ne vardı!” diye cevap verdim. “Siz Bukowski misiniz?” diye sordu. “Hayır!” dedim. “Sanırım birileri sürekli size bunu soruyor, değil mi?” dedi. “Öyle!” dedim ve yürüyüp gittim. Bunu daha önce konuştuk seninle. Mahremiyet gibisi yoktur. Yani, insanları severim. Kitapları sevmiş olmaları falan hoş şeyler. Ama ben o kitap değilim ki! Anlıyorsun, değil mi? Ben o kitabı yazan adamım, ama karşıma çıkıp bana güller atmalarını falan istemiyorum. Beni bıraksınlar ki nefes alayım. Benimle takılmak istiyorlar. Fahişeler ve çılgın bir müzik bulacağımı ve birilerini benzeteceğimi sanıyorlar. Öyküleri okuyorlar! Allahın belası, böyle şeyler 20-30 sene önce oluyordu yavrum.

    Şöhret hakkında

    Hayatını mahveden bir şey. Orospu, kaltak, bütün zamanların en büyük zararlısı. Ben işin en tatlı tarafını yaşadım, çünkü Avrupa’da ünlüyüm ama burada tanınmıyorum. En talihli heriflerden biriyim. Şanslı bir itim. Şöhret cidden korkunç. Ortak payda düzeyinde bir belirleyici. Daha düşük bir seviyede çalışan zihinler paydasında. Beş para etmez. Seçilmiş okur her zaman çok daha iyidir.

    Yalnızlık hakkında

    Ben hiç yalnızlık çekmedim. Bir gün bir odada kaldım. İntihar edecekmiş gibi oldum. Depresifleştim. Berbat hissettim kendimi, her şeyin ötesinde berbat. Ama asla biri ya da birkaç kişi o odaya girecek ve beni rahatsız eden şeyi iyileştirecekmiş gibi hissetmedim. Diğer bir ifadeyle yalnızlık benim rahatsız olduğum bir şey değil, çünkü yalnızlık için o güçlü isteği hep duydum. Bir partide ya da tezarühat yapan insanlarla dolu bir stadyumda yalnız hissedebilirim kendimi. Ibsen’den bir alıntı yapayım: “En güçlü adamlar, en yalnız olanlardır”. Hiçbir zaman şöyle düşünmedim: “Şimdi güzel bir sarışın gelecek buraya, sikişecez, taşaklarımı yalayacak ve kendimi iyi hissedeceğim”. Hayır, bunun bir faydası olmaz. O bildik güruhu bilirsin işte: “Hey, bu gece Cuma gecesi, ne yapacaksın? Orda öylece oturacak mısın?”. Evet, öyle. Çünkü dışarıda bir şey yok. Aptallık bu. Aptal insanlar, aptal insanlara karışıyor. Kendilerini aptallaştırmalarına izin veriyorlar. Gecelere akma ihtiyacını hiç hissetmedim. Barlarda saklandım, çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. Hepsi bu. Milyonlardan özür dilerim ama ben asla yalnızlık çekmedim. Kendimi seviyorum. Kendim, kendi kendimi eğlendirmenin en iyi yoluyum. Hadi biraz daha şarap içelim!

    Boş zaman hakkında

    Bu çok önemli – kendine boş zaman yaratmak. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun, ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu. Eskiden, evlenmeden önce ya da çok kadın tanırken, bütün gölgelikleri indirir, dört-beş gün yataktan çıkmazdım. Tuvalet için kalkardım bir tek. Bir kutu bezelye yer, yatağa döner ve 3-4 gün orada kalırdım. Sonra giyinir ve dışarıda yürürdüm. Güneş pırıl pırıl olurdu, sesler müthişti. Şarj edilmiş pil gibi güçlü hissederdim kendimi. İlk darbeyi ne zaman alırdım biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzüyle, enerjimin yarısını oracıkta kaybediverirdim. Bu canavarı andıran, ifadesiz, aptal, hissiz, kapitalizmle dolu surat, “inek”. Sonra “Ahh! Gitti yarısı!” diyordum. Ama yine de buna değerdi, en azından yarısı bana kalırdı. O yüzden, evet, boş zaman. Ama kesinlikle derin düşüncelere dalmayı kast etmiyorum. Aksine hiçbir şey düşünmemeyi kast ediyorum. İlerleme düşünceleri olmadan, kendini geliştirmeye çalışmak için kendi hakkında düşünmeden. Tam bir tembel gibi. Çok güzel.

    Güzellik hakkında

    Güzellik diye bir şey yoktur, özellikle insan yüzünde, fizyonomi dediğimiz şeyde. Hepsi özelliklerin matematiksel ve hayali dizilişinden ibaret. Mesela burun uzun mu? Yüz istenilir bir hâlde mi? Kulak memeleri fazla büyük mü? Saçlar uzun mu? Bir çeşit genelleme serabı. İnsanlar bazı yüzlerin güzel olduğunu düşünüyor, ama aslında en nihayetinde güzel değiller. Bu bir matematiksel sıfır denklemi. “Gerçek güzellik”, elbette, karakterden gelir. Kaşların biçiminden değil. Bu yüzden bana anlatılan birçok kadın güzel. Kahretsin, bir kasenin içine bakmak gibi.

    Çirkinlik hakkında

    Çirkinlik diye bir şey yok. Biçimsel bozukluk diye bir şey var ama görünüşte “çirkinlik” yok. Diyeceğimi dedim.

    Br zamanlar:

    Kıştı. New York’ta yazar olmaya çalışırken açlıktan ölmek üzereydim. Üç ya da dört gündür yemek yememiştim. O yüzden sonunda dedim ki “Büyük bir paket patlamış mısır yiyeceğim”. Tanrım, o kadar uzun süredir ağzıma yemek sürmemiştim ki, tadı çok güzeldi. Her bir mısır tanesi, biftek gibiydi! Çiğneyip zavallı mideme gönderiyordum. Midem “TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM” diyordu. Cennetteydim sanki ve öylece yürüyordum. İki adam yanımda belirdi ve biri diğerine dedi ki “Aman Tanrım!”. Diğeri sordu, “Ne oldu?”. “Patlamış mısır yiyen adamı gördün mü? Tanrım, iğrençti!”. Bunu duyunca patlamış mısırın geri kalanından zevk almadım. “ ‘İğreçti’ ne demek? Ben burda cennetteyim” diye düşündüm. Sanırım biraz pistim. Ebesi sikilmiş bir adamı her zaman tanırlar.

    Basın hakkında

    Bana saldırılmasından hoşlanıyorum biraz galiba. “Bukowski mide bulandırıcı!” Bu beni gülümsetiyor, biliyor musun? Hoşuma gidiyor. “Berbat bir yazar!” Biraz daha gülümsüyorum. Bundan besleniyorum bir nevi. Adamın biri çıkıp “Biliyor musun, seni şöyle bir üniversitede ders olarak okuyorlar” dediğinde, ağzım bir karış açık kalıyor. Bilemiyorum… Çok fazla kabul görmek, korkutucu. Bir şeyleri yanlış yapmışsın hissine kapılıyorsun.

    Hakkında söylenen kötü şeylerden keyif alıyorum. [Kitap] satışlarını arttırıyor ve kendimi iblis gibi hissediyorum. İyi hissetmekten hoşlanmıyorum, çünkü iyiyim. Ama iblis? Evet. Bu bana bir açı daha kazandırıyor. (Sol elinin serçe parmağını kaldırıyor.) Bu parmağı daha önce hiç gördün mü? (Parmak, ters L şeklinde kitlenmiş gibi görünüyor.) Kırdım bu parmağımı, bir gece sarhoşken. Nasıl yaptım bilmiyorum, ama… Sanırım olması gerektiği konumda değildi. Ama “a” harfine basma görevini gayet iyi yapıyor (daktilosunda) ve… Canı cehenneme… Beni ben yapan ayrıntılardan biri. Görüyorsun ya, artık bir karakterim ve boyutum var. (Gülüyor.)

    Cesaret hakkında

    Cesur olduğu söylenen birçok kişi, hayalgücünden yoksun. Sanki işler ters giderse neler olabileceğini kavrayamıyormuş gibiler. Gerçek cesur, hayalgücünün üstesinden gelir ve yapması gerekeni yapar.

    Korku hakkında

    Hakkında en ufak bir fikrim yok. (Gülüyor)

    Şiddet hakkında

    Bence şiddet genellikle yanlış yorumlanıyor. Bazı tür şiddete ihtiyaç var. Hepimizin içinde boşalmak isteyen bir enerji var. Bence bu enerji kısıtlanırsa, deliririz. Hepimizin istediği nihai sükunet, aslında arzulanır bir alan değil. Yapımızda bir biçimde yok. Bu yüzden boks maçlarını izlemeyi seviyorum ve gençken arka sokaklarda kozumu paylaşmayı severdim. “Onurlu enerji patlaması”, zaman zaman şiddet olarak adlandırılıyor. “İlginç delilik” ve “iğrenç delilik” ayrımı var. Şiddetin iyi ve kötü biçimleri var. Bu yüzden aslında müphem bir kavram. Yeter ki başkalarına fazla zarar vermesin, bunun dışında sorun yok.

    Fiziksel acı hakkında

    Çocukken, vücudumdan sıvı alırlardı. Vücudumda büyük çıbanlar vardı. Fiziksel acıya karşı duyarsızlaştım. Bir gün General Hospital’dayken, çıbanların içini boşaltıyorlardı. Adamın biri geldi, “İğnenin altına bu kadar sakin bir biçimde yatan birini daha görmedim” dedi. Cesaret değildi, bir süreçti, uyum sağlamaktı. Yeterince fiziksel acıya maruz kalırsan, gevşiyorsun.

    Zihinsel acıya alışılamaz. Benden uzak olsun.

    Psikiyatri hakkında

    Psikiyatri hastalarının eline ne geçiyor? Fatura.

    Bence psikiyatrist ile hasta arasındaki sorun, psikiyatristin kitaba uygun hareket ederken hastanın hayatın ona getirdikleri yüzünden orada olmasıdır. Kitap bazı içgörüler sunsa da kitabın sayfaları değişmezken, her hasta biraz farklıdır. Kitabın sayfalarında daha fazla sayıda bireysel sorun vardır. Anlıyor musun? “Saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans biter” dediğim için delirtebileceğim birçok deli insan var. Sadece bunu söylemek bile neredeyse deli birini deliliğe sürükleyebilir. Tam kendini açmaya ve iyi hissetmeye başladığı anda, psikiyatrist “Hemşire, bir sonraki hastayı alın” diyor, ödeyecekleri paranın hesabını kaçırıyorlar, ki bu da normal değil. Ayrıca kokuşmuş derecede dünyevi bir uygulama. Adam kıçını sikmek için orada. Seni tedavi etmek için değil. Senin paranı istiyor. Zil çalınca, sıradaki “çatlağı” getir. İşte zil çaldığı anda hassas “çatlak”, becerildiğinin farkına varacak. Deliliği tedavi etmenin zaman sınırlaması yok, faturası da. Gördüğüm birçok psikiyatristin kendisi de zaten biraz sınıra yakın duruyor. Ama çok rahatlar. Bence hepsi fazla rahat. Sanırım bir hasta biraz delilik görmek ister, fazla değil tabii. Ahhhhhh! (sıkıldı.) PSİKİYATRİSTLAR BEŞ PARA ETMEZ! Diğer soru?

    İnanç hakkında

    İnanç sahibi olanlar için, inanç mesele değil. Muslukçuma duyduğum inanç, sonsuz bir varlığa duyduğum inançtan fazla. Muslukçular iyi iş çıkarıyor. Zamazingonun akmasını sağlıyorlar.

    Kinizm hakkında

    Her zaman kinik olmakla suçlandım. Bence kinizm ekşi üzümdür. Bence kinizm zayıflıktır. “Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!” diyor kinizm. Biliyor musun? “Bu doğru değil! Şu doğru değil!”. Kinizm, kişiyi o anda olmakta olan şeye uyum sağlama becerisinden alıkoyan zayıflıktır. Evet, kinizm kesinlikle zayıflıktır, tıpkı optimizm gibi. “Güneş parıldıyor, kuşlar cıvıldıyor, öyleyse gülümse”. Bu da saçmanın daniskası. Gerçek, bu ikisinin araında bir yerde. Neyse, o. Bununla başa çıkmaya hazır değil misin? Ne yazık!

    Geleneksel ahlak hakkında

    Cehennem olmayabilir, ama insanları yargılayanlar bir cehennem yaratabilir. Bence insanlara gereğinden fazla şey öğretiliyor. İnsanlar gereğinden fazla şey biliyor her şey hakkında. Başına gelen şeyden hareketle nasıl tepki vermen gerektiğini öğrenmelisin. Bu noktada tuhaf bir kavram kullanacağım: “İyi”. Bu kavramın nereden çıktığını bilmiyorum. Ama en nihayetinde her birimizin içinde “iyilik” kavramıyla doğduğunu hisediyorum. Tanrıya inanmıyorum, ama “iyilik”e inanıyorum, tıpkı bedenimizin içinden geçip giden bir tüp gibi. Bu beslenebilir. Bir otobanda trafiğe takılıp kalmışken yabancının tekinin şerit değiştirmeniz için size yol vermesi her zaman bir mucizedir. Size umut verir.

    Röportaj vermek hakkında

    Neredeyse köşeye sıkıştırılmak gibi. Utanç verici. Bu yüzden, her zaman bütün gerçekleri anlatmıyorum. Biraz oyalanmayı, şakalaşmayı seviyorum. Böylece sırf bir parça eğlence ve saçmalığın hatrına biraz yanlış bilgi veriyorum. O yüzden eğer beni tanımak istiyorsan sakın röportaj okuma. Bunu da görmezden gel.
    Çevirmen: Neslihan Demirkol,
    Kaynak: http://www.gulusmeler.com (9 haziran 2012)
  • Biz Türkler! Belki bu başlık da olabilirdi. Yahut Cumhuriyet Söylemleri. Ya da Siz Nasıl İsterseniz. Güzel bir soru cevap çalışması altında aslında olanlar, olacaklar ve olması gerekenler. Geçmiş, Günümüz ve Gelecek üçgeninde fırtınaya tutulmuş yelkenli gibi gidip geliyoruz. Dışarısı kapalı ama içimiz, ufkumuz açık. Öylece gidiyoruz. Gidelim.
    --- 1. Bölüm ---
    Gene öyle konulara değiniyoruz ki, insan hepsini öğrenmek, anlatmak, açıklamak, üstüne yorum yapmak ve benzeri isteklere kapılıyor. Türk Kimdir, sorusuyla başlayıp; Son İmparator Abdülhamid’e uzanan bir girişle başlıyoruz kitabımıza.
    İttihatçılara değiniyoruz. Öncesinden gelen manifestoları muazzam kendileri kayıp Jön Türklere değiniyoruz. Ardından İttihat ve Terakki’nin kendilerine ve amaçlarına; ideolojilerinin haklılığı ama başarısızlıkları ve yaşananlara çok güzel değiniyorduk. Hakkını yemeyelim, Küçükkaya’da soruları oldukça güzel sormuş. Resmen kitabın yönünü belirlemiş ve harika bir yazı çıkartmışlar ortaya.
    Hemen akabinde Milli Mücadele Yılları konu ediliyor. Burada Abdülhamid neslinden çıkan insanların (Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fevzi Paşa ve Karabekir Paşa) ufkuna ve zekalarına değiniliyor.
    Bu bölümün son konusu da 23 Nisan 1920’de açılan ilk meclisimiz ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu konu ediniyor. Bunu da şu cümleyle özetliyor zaten kendisi. “Tarih safha safha ilerler, cumhuriyet nihai safhadır.” Çok güzel sorularla da bu bölümü bitirmiş bulunduk.
    --- 2. Bölüm ---
    Bu bölüm tamamen Mustafa Kemal’e ayrılmıştır. Arkadaşlarının arasından neden sıyrıldığı ve karakterinin, yaşantısının farkı; askeri dehası, hanedanla ilişkileri, doğduğu yer ve büyüdüğü koşullar anlatılıyor.
    Cumhuriyetin, Osmanlı’yı unutturduğu saçmalığını savunan tarihçilere de kapak hatta ‘Logar Kapağı’ mahiyetinde bir cevapla bunu da özetledik. Kendi tarihimizde asırlar sonra hanedan ismi yerine Avrupanın Türkler dediği millet kendi adını yani Türkiye’yi kurmuştur diyerek. Zaten benim de şahsi fikrim İslamiyet ne kadar yüce ise; Arapçılık ve Arapçılığı sevmek de bir Türk için o kadar alçaklık, hainlik ve basiretsizliktir. Bunu çarpıtmaya da lüzum yok, Arapların durumu ortada. Hacca ya da Umreye gidenler bu durumu daha da iyi bilirler. Haydi bende açıklayayım. Arabistan’nın geçmişte put diye mezarları yıktırması ve sıra peygamberimizinkine gelince Atatürk’ün ihbar mektubu ve halen bu mektubun saklanması; bunun yanında yakın dönemde Arapların yaptığı ikinci kötülük de peygamberin kabrine yeni doğan çocukların koyulması olayını kaldırması. Bu yüzden İslamiyet ne kadar yüce ise Arapçılık da o kadar ALÇAKTIR!
    Monarşiden Cumhuriyet rejimine geçilmesi, Osmanlı Devletinin değil Hanedanın el değiştirmesidir. Toplum aynı toplum, yaşayanlar aynı insanlar, millet aynı millettir. Şunu ele alalım. Şuan ki hükümet gidip yeni bir hükümet geldiğinde devlet yıkılmış mı oluyor? Hayır, içinde yaşan toplum aynı toplum. Eğer Osmanlı Hanedanı yıkılıp yerine Cumhuriyet geldiğinde o toprakta yaşayanlar Fransız, İngiliz olsa yerlerine Türkler gelseydi o zaman bir değişimden söz etmek mümkündü ama Tarih kendisine sıkıcı gelen bir toplum bu tarzda biraz derinlere inmeye başladıkça konuyu bilmediğinden inkar da edecektir. Biz bu tarz şeylere alışmış ve umursamayan bir toplum olmayı başarmışızdır.
    Hemen akabinde Atatürk’ün özel hayatına duyulan ilgiden ve yanlış anlaşılıp saptırmalardan söz ediliyor. Doğru noktalara doğru vurgular yani. Atatürk’ün cephede bile kitap okuduğundan bahsediliyor. Bu konu üzerinde oldukça iyi duruluyor. Günümüzde de askerlerin sivil halka nazaran daha fazla okuduğu göze çarpıyor. Okumaktan daha güzel bir şey olamaz ki zaten Okumak ve Askerlik anlamında dün gece de Sadikkocak24 adlı Instagram hesabımda güzel olduğunu düşündüğüm bir paylaşım yapmıştım.
    Bu konuda ele alınan bir diğer unsur da Atatürk-Din ve İlahiyat fakülteleri. Şimdi bu konu çok ciddi ve benim Rıza Nur ve Nihal Atsız başta olmak üzere okuduğum makalelerden yola çıkarak (Türk tarihini en iyi aydınlatan ve bugün bildiğimiz tarihi borçlu olduğumuz insan Nihal Atsız; onun hocası da Rıza Nur’dur) da yorumlarımı katacağım. Atatürk çok da dini bütün bir insan değildi ve bundan yararlanan –başta cemaatler ki birinin ne olduğu çok geç de olsa anlaşıldı- kişiler onu hemen kötüleme fırsatını kaçırmıyorlar.
    Dinsiz (!) bir insanın çarşaflı kadınla bir arada olması ne kadar mantıklı olur artık onu da size bırakarak başlıyorum. Dini bütün olmamakla dinsiz olmak arasındaki fark nedir? Din yani İslamiyet, bizlere kelimeyi şahadet getirmeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi ve hacca gitmeyi emrediyor. Bende dahilim, kaçımız namazlarımızı vaktinde eda ediyoruz? Mesela ben uzun zamandır Cuma namazı dışında 5 vaktin 5ini de tam kıldığımı, en son ne zaman kıldığımı hatırlamıyorum. Demek ki dini bütün insan değilim ama bu Müslüman olmadığımı göstermez. Yahut kaçınız oruç tutuyor? Hele yaz ayındayız diye ben o sıcakta çalışıyorken –Simit Sarayı kusura bakmasın, en çok ora kalabalıktı sahilde- Simit Sarayında güzelce yiyip içenlerin kimliğinde dini İslam yazıyor. Şimdi biz kimiz de onlara ne hakla dinsiz diyerek sanki en iyi Müslüman biziz gibi kendimizi yücelteceğiz? Bu gibi düşünceler yalnızca karalama amaçlı yazılardır ve okumayan, bilmeyen hatta yalnızca LAFTA ATATÜRKÇÜ olduğunu söyleyen insanları inandırabilecek ucuz numaralardır. Okuyan, araştıran ve farklı kaynakları MUTLAKA kullanan insanlar bu tarz numaraları yutmaz. Yutmayacaktır.
    Bu başlığımızın son konusu da Kemalizm ve belki de en önemli konulardan ve gündemden düşmeyen başlıklardan birisi. Peki yalnızca ismen mi yoksa gerçek manada da Kemalizm var mı? Bunu bir Din gibi yaşayan yardakçılar mı yoksa İleri Gitme olarak algılayan ve eğitime önem veren toplum yapısı mı daha ön planda? İşte bu sorunun cevabını alacağız burada. Kemalizme “Burası laik devlet bizler de Atatürkün yolundayız” (ben kibar yazdım ama bildiğin çemkiriyorlar bunu derken) diyenler gibi mi bakacağız yoksa –ve daha önemlisi- fenni üretim, sanayi, okuma seferberliği, tıp, gündem, tarihi ve coğrafyayı anlama ve yönlendirme yani bir medeniyet savaşı gözüyle mi bakacaksınız? Hangisi daha akla yatkın?
    Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İlber Hoca biraz daha sessiz kalmış bu konuda. Paraların üstünden Atatürk resmini, DP rejimi değil; Sadık (!) ve biricik (!) dostu, Atadan tokay yiyen ve milli şef adını zorla kabul ettiren İsmet İnönü kaldırmıştır. Bu İnönü adını çok sevenlerin Atatürkçü olduğunu belirtmesi saçmalığı da çok can sıkan konulardan birisidir. Gerçi ‘Eşim’ dediği insandan bile ihaneti yaşayan Atanın en yakınlarından darbe yemesi de şaşılacak şey değil ama o adamın da yaşadıklarını düşününce insan ‘Koskoca adam bunu hak etmedi!’ diyor.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde ise İsmet İnönü ele alınıyor. Doğrusu ve Yanlışı ile. Ben açık konuşmak gerekirse kendisini hiç sevmem ama onu sevmemek demek onu her şeyiyle kötülemek demek değil. İyi tarafı da –varsa- belirtilir ki Tarih söz konusu olduğunda kendi tarihimizi objektif bir şekilde yansıtmak boynumuzun ve karakterimizin borcudur.
    İnönü Cumhuriyetçi bir komutandır ama askeriyede ne kadar iyiyse sivilde o kadar kötüdür ve o dönem CHP profilin halka üsten bakan ukala bir görünüm arz etmesi de İnönü ve ekibine halkın düşman olması ve Atatürk’ün birkaç yıl içerisinde tekrar arzulanmasına neden olmuştur. Aslında siz ne düşünürsünüz bilmem ama Sol cephede çalıp çırpmayan –bakın sevmediğimi söylediğim halde bunu yazıyorum- insan haklarına karşı durmayan iki isim vardır. Bunlarda İsmet İnönü ve Ecevittir. Ancak bunlar da diğerlerinin çalıp çırpmasına ‘Fazla’ göz yumdukları için halk bu durumu onlara mal etmiş ve kendilerine düşmanlık beslemiştir.
    Tabi bizim sevmeme nedenimiz şudur. Elinizden ekmeğiniz alınıyor, aç kalıyorsunuz, sizlere karne veriliyor. Ona göre ekmek vs alıyorsunuz. Bu karne olayı ve sonrasında yokluk çok uzun zaman devam etmiştir. Levent Kırca’nın son programı hariç önceki programlarında bunu sıkça dile getirmesi bile durumu ve geçmişi fazlasıyla özetler niteliktedir. Elinizden alınan ekmeğiniz yani daha doğrusu buğdayınız toplanıyor ama sevk yok, toplandığı depolarda çürütülüyor. Kimse hesap vermiyor ve bu iş devam ediyor. Halk aç ve buğdayı olup da 1 avuç dahi saklayan mahkemeye veriliyor. Bunlar da halkın İnönü düşmanlığını fazlasıyla tetikliyor ve yapılan tüm yanlışlar ona yükleniyor. Çünkü yönetim kademesi sağlam değil ve devletin başı olduğundan bu durumun sorumlusu da kendisi yapılıyor. Varlık Vergisi diye bir şey geliyor ülkeye, sizce bu o dönemin koşullarında yaşayan bir millet için ne demek? Eh daha fazla söze de gerek kalmadı o halde.
    Peki bu Adnan Menderes sevgisi nereden geliyor? Muazzam bir adam mıydı? Hayır. Asla değildi. Peki neden seviliyor? İnsanlardan vergi diye alınıp çöpe giden, insanları ekmeksiz bırakan biri değildi. Milletin üstünden Yol Vergisi denilen vergi kaldırılıyor ve köylüler akın akın onu karşılamaya koşuyor. Aslında bunu sonraki bölüme koyacaktım ama buraya da koysam olur. Biz insanlar her zaman bizi önemseyen kişileri yüceltiriz. Bakın mesela Karabekir Paşaya, kaç kişi ona hain yahut Atatürk düşmanı diyebiliyor? Diyemez çünkü ne yaparsa yapsın Atanın sözünden çıkmamış, canı pahasına onu korumuş ve yeni Türklerin başa geçmesinde en büyük yardımı o yapmıştır. Kendine haksızlık yapılan Ethem ile arasındaki en büyük fark da budur zaten. Düşmana sığınmamış ve ölümden korkmamıştır. İşte böyle ince farklar çok büyük sonuçları da beraberinde getirebiliyor.
    Bu konuda son sözü de şöyle vurgulayalım. Devlet tarihinde Atatürk öneminde birisi henüz gelememiştir. Ülkeyi son yönetenler de dahil iyi yönetim ve yöneticiler mevcuttur ancak kimse onun üzerinde olamaz. En azından böyle bir durum tekrar yaşanana kadar ve kimse bu zamanları tekrar yaşamak istemez. İnönü düşmanlığı belki fevridir, geçebilir ancak kalıntıları olacaktır. Ünlü 19 Mayıs nutkunda Türkçüleri mahkum etmesi maalesef unutulamaz. Diğer yandan Atatürk’e hakaret eden Sabahattin Ali denilen karakter yoksununun (bir ara hataya düşüp birkaç eserini bilmeden okumuşluğum var inkar etmiyorum) hemen ardından ona yaltaklanıcı bir şiir yazması ve affedilmesi de unutulmamalıdır. Atatürk dahil hepimiz biliriz ki bu ülkeyi yüceltecek olan Kemalizm; ilimle, bilimle, fenle ön plana çıkar. Yaltaklanmalar ve çıkar ilişkileri sadece günü kurtarır ama geleceği de kurtarmak istiyorsak tarihimizi okumalı, kopmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Zor zamanlarda başarılı olan insanların hareketlerinden yola çıkarak böyle kolay ve rahat zamanda Atatürkçü geçindiğini iddia edenlere cevaben onun eserlerini okuması (Arıburnu Raporu, Hatıra Defteri, Söylev ve Demeçleri, Geometri, Muharebe Eğitimi, Cumalı Ordugahı, Karlsbad Hatıraları ve NUTUK) ve kendini geliştirmesini itham etmek gerekir.
    Özellikle Atatürk’ün eserleri olarak çoğunu ben de dahil BİLMEDİĞİMİZİ söylemek ve bunları da detaylı incelemelerle –sizin de desteğinizle- geliştirerek yakın zamanda okumayı planlıyor ve bu bölüme de veda ediyorum.
    --- 4. Bölüm ---
    Adnan Menderes ve Demokrat Parti yönetiminde gelişen olaylar –ki bir alıntı paylaştım çok iyi anlaşılması açısından- ele alınıyor. Nasıl bir yönetimden nasıl bir yönetime geçildiği. Bir insan özgür değilse ne yaşadığının önemi yoktur ve sadece özgürlüğünü düşünür. Hapisteki bir insana milyonları vaat etseniz de ister mi? Yoksa sadece dışarda mı olmak ister? Hatırlayın Nazım Hikmet, Türkiyeye geri giriş istediğinde gelen kadına (annesi mi kız kardeşi mi anımsayamadım o yüzden kadın dedim kusura bakmayın) Nazım Hikmet kendi gelecek denildi ve Nazım Hikmet dünyadan ayrılmıştı. Varın siz anlayın o dönem halkının feraha kavuşması için yalnızca üstündeki o vergilerin kaldırılmasının bile ne öneme geldiği, nasıl bir özgürlük getirdiğini.
    Peki Adnan Menderes’in hatası ve büyük kaybı ne oldu? Ardından gelen darbe ve asılması neyi kanıtladı bizlere? Bunlara da değinip noktalayalım derim ben. Önce insanları rahatlattı sonra insanların görmesini sağladı ve muhafazakar bir toplumu temelinden sarsacak yanlış bir hareketle işe girişti. Saraçhanede bulunan belediye sarayı inşası ile tarihi kalıntıları yok etmekle başlayan bu kötü yönetim, İstanbul’da trafik sıkıntısı halledilecek denilerek 5 tane Sinan Mescidi yıkılmasıyla devam etti. Bu kadar muhafazakar bir toplumda mescit yıkmak senin de yıkılışın olur be adam! Yaptıkların unutulur gider. Bu trafik sorunu öyle şey ki bak adam metro yaptı, Marmaray yaptı, metrobüs koydu. Ne yapacağını şaşırdı dolu dolu ferah klimalı otobüslerde yolculuk ediyoruz ama bu trafik bitmiyor. İddia ediyorum. 1 gün sadece 1 Pazar günü tüm hususi araçlar yasaklanıp yalnızca otobüs ve minibüs, ticari taksi ve dolmuş gibi araçlar kullanılsa Göztepe Köprü Çıkışı, Kartal, Ümraniye ve Kadıköy iskele çıkışında gene trafik olur. İnanmayan ve yönetimde olan biri bunu görüp uygulasa haklı olduğumu görecektir. Bizim trafik sorunumuz 17 milyonluk şehirde artık asla çözülemeyecek bir sorun. Hele bunun için kültürel eserlere zarar verilmesi daha büyük bir sorun ama bizzat bildiğim bir olaydır; Marmaray yapılacağı zaman Yenikapı’da yapılan araştırmalar öyle büyüktü ki oradaki kazıntılarda önce Arkeoloji mi nedir onun baş adamları getirip eser var mı diye inceletildi ve yer altı şehri buldular. Varın İstanbul’u siz anlayın. Biz çok zengin ama zengin olduğu kadar o zenginliğini bilemeyen bir şehiriz. Umarız ki bunun altından da kalkabiliriz.
    --- 5. Bölüm ---
    Bu bölümde 1960-1980 arası ülkemizin içinde bulunduğu durumu görüyoruz. Üniversite hocalarından başlayarak Adalet ve Doğru Yol Partilerinin durum değerlendirmesiyle devam ediyoruz. 1963 yılında ortaya çıkan Demirel’in neden çok sevildiği ve en büyük yanılgısı olarak Tansu Çiller’i ortaya çıkardığı üzerinde varılan görüş birliğini böyle bir tarihçiden okumak da çok mühimdi benim açımdan.
    Solun yetiştirdiği en büyük adamlardan Ecevit üzerine de konuşuluyor burada ve İlber Hoca ile fikir birliğimiz devam ediyor. Asla çalıp çırpmaz ve döneminde saygısızlık değil hitabet sanatını insanlara öğreten bir fikir adamıdır. Ancak insanları tanıyamaz ve kimin dostu kimin düşmanı olduğunu bilememesi ve kibar karakteri onun çöküşünü hızlandırmıştır. Günümüzde insanları tanıma ve hitabet sanatının Erdoğan’da olduğu ve öncesinde de Demirel’de fazladan da nüktedan biçimde bulunduğu burada belirtilen hususlar.
    Milliyetçilerin Türkeş aracılığıyla meclise girmeleri (11 kişi) ve başarısız olmaları konu ediniyor. Milliyetçiliğin köylü ve kentli milliyetçilik olarak iki kısımda incelenmesi de yine bir başlık altında toplanıyordu.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölümde Özal Türkiye’sinden Erdoğan Türkiye’sine geçişi ele alıyoruz. Neler yapıldı, neler hedeflendi, nasıl bir strateji benimsendi bunları görüyoruz.
    Burada geçmişte dönemde yapılanlar ve yapılması gerekenler yanında Erdoğan üzerinde daha fazla duruluyor. Dediğimiz gibi mevzu sevip sevmemek değil kişisel başarısı. Yaptıkları ve planlarıyla ön plana çıkan ve kendi cephesinde yani Sağ Cephe dediğimiz kısımda kendisinden başka ön plana çıkacak ve ileriyi hedefleyecek bir insan olmadığından ön plana çıkması halen yönetimde bulunması üzerine bir değerlendirme yapılıyor. Çünkü üst üste 16 yıldır iktidarda hatta 1994 yılından beri yönetimde bulunan bir insandan üstünkörü söz etmek pek manasız olacaktır. Belediye Başkanlığı, Başbakan, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık olarak sürekli yönetimde bulunması onun ne kadar karalanmaya çalışılsa da iyi bir idareci olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ön plana çıkan kişisel düşünceler değil; akıl ve idaredir.
    Siyasi değişim alanında Erdoğan üzerinden ne kadar akılcı bir yönetim uygulandığı görülüyor. Biliyorum siyaset bizleri sıkan ve çok da sevmediğimiz bir konu ancak özellikle Sağlık ve Eğitim alanında gelen yenilikler ne kadar milleti rahatlasa da ardından Eğitim alanında gerek YÖK gerek MEB yaptığı ıslahatlarla (!) geleceğini düşünen çocukların geçeceği yolları baltalamayı hedef edinmiş gibi duruyor. Bunun da önünü alamıyoruz ve –burası bana ait- çocuklarımızın bir çoğu girdiği sınavlarda başarısız olduğunda kendini Gerizekalı ve İşe Yaramaz diye tanımlayarak umutsuzluğa kapılıyor. Bu durumu bende 2012-2013 dönemimde acı bir şekilde yaşadım. Bizi bu durumdan kurtaracak ilerleme bellidir. Eğitim ve Yabancı Dil. Siz bir alanda kendinizi geliştireceğinize inanıyorsanız kendinizi eğitmeli, bolca okuma ve yabancı dil geliştirerek şansınızı başka bir ülkede deneyebilirsiniz. Ya da İslami düşünceye göre “Allah bir kapı kapatır, bin kapı açar” felsefik düşüncesinin ardından gidebilirsiniz. Ancak dediğim gibi eğitim sistemi öğrencileri her zaman çekinik ve içe kapanık hale getirdikçe bu atılımların gerçekleştirilmesi şart. Değiştirilmesi gereken toplum değil o toplumu nitelendirenlerdir. Bu böyledir ve böyle olmak zorundadır. Yapacağız da. Çekinmek ve Seyretmek biz gençlere göre değil; bizim amacımız el ele vererek toplumumuzu üste çıkarmaktır.
    Bu bölümde son olarak Dış Politika konusuna değiniliyor. Komşularımıza körü körüne bağlanmak değil ama aynı bölgede yaşayıp ortak düşmana sahip olduğumuz için ortak hareket etmemiz gerekiyor. Ortadoğu sorunu ele alınıyor. Bu sorun bizlerin yani Ortadoğu insanının sorunudur, bu coğrafyada yaşayanlar bizleriz çünkü. Şimdi bunu da biraz açalım. Bir devlet düşünün. Ortadoğu’da anlaşamayan 5 ülkenin arasına giriyor, hepsine ayrı ayrı gidip aralarını açıyor sonra da hepsinden faydalanıyor. Onları birbirine düşürüp ekonomisini tüketiyor ve çatışma sonucunda da gelip iç işlerine karışma imkanı buluyor. Hem de bunu yapmak için 2 şehir ya da 2 ülke değil; 2 kıta birden değiştiriyor. Ne hakla? Sen kimsin, diye sormazlar mı adama. Sormuyorlar işte. Çünkü birlik ve beraberlik yok. Yoksa kimse bayılmıyordu İran, Suriye, Gürcistan, Irak, Bulgaristan gibi ülkelere ama zorundayız. Akıllı strateji oldukça önemlidir ve bu konuya da ilgi duyuyorsanız Ahmet Davutoğlu – Stratejik Derinlik kitabının faydasını fazlasıyla görürsünüz.
    Ortadoğu’nun ilk Dünya Savaşına kadar dünyanın en sakin bölgesi olması, okurken İlber Ortaylı’yı bile fazlasıyla şaşırtan bir durummuş. Hele günümüze bakınca bizler de bu durumu daha net anlıyoruz. (s. 257)
    --- 7. Bölüm ---
    Son bölümde ise dünyanın en büyük 16. ekonomisi olan ülkemizin ne kadar büyüyebileceği daha doğrusu neden daha fazla büyümesinin imkansız olduğunu açıklayarak başlıyoruz. Bizde etnik sorunlar halen adından SORUN olarak bahsediliyor. Bir İtalya ve İspanya da Sicilya ve Katalan bölgesinin aştıkları sorunu bizim aşamamamızın nasıl bir sorun olduğunu ele alıyoruz.
    Hemen akabinde nasıl bir yönetim sistemi olacağı ve başkanlık siteminin getirileriyle ilgili (o dönemde yalnızca bir fikirdi - 2012) neler olabilir sorularına yanıt arıyoruz.
    Son bölümün son konusu nasıl bir Cumhuriyet? Yani 2023 yılından neler bekliyoruz, 100 yılını tamamlayacak ülkenin ne gibi bir gelişim ve kalkınma politikası var bunun sohbetini yapıyoruz desek yeridir.
    Böylelikle harika bir eseri geride bıraktık ama parmaklarım da koptu tabi. Biraz dinlendikten sonra başka bir kitapla devam edeceğiz. Kendinize iyi bakın dostlarım. Allah’a emanet olun..
  • Sözü uzatmaya hiç gerek yok.

    Çözüm Süreci adı altında millete sunulan 10 maddelik paket, büyük önder Atatürk’ün armağanı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, yani üniter devletin nasıl bitirileceğinin manifestosudur.

    AKP ile HDP arasında imzalanan metin, aslında ulus devletin bitiriliş sözleşmesidir.

    Pakette yer alan yeni anayasa, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi deyişler sizi aldatmasın. O maddeler, önce eyalet yapılanmasına, ardından federatif devlete geçişin, sonunda da Doğu ve Güneydoğu’daki bazı illerimizin Büyük Kürdistan’a eklemlenmesiyle son bulacak gerçek sürecin önsözüdür.

    Siz cilalı laflara bakmayın, paketin Türkiye’ye götüreceği nihai hedef budur.
    Uğur Dündar
    Sayfa 121 - Halk Kitabevi
  • ANA SAYFA
    EVRAD-I ŞERİF
    ANAHTAR KAVRAMLAR
    TEDBİRÂT-I İLÂHİYYE
    FUSÛSU’L-HİKEM
    Muhyiddin ibnül Arabi Hayatı, Eserleri, Kavramları, Kaynak Bilgiler

    Anasayfa Anahtar Kavramlar Rüya ve Gerçek
    Anahtar Kavramlar
    Rüya ve Gerçek
    Tarafından Erhan KILIÇ - 30 Ağustos 2015 1493 0


    Bizi çevreleyen ve bizim de kendisine gerçek gözüyle bakmağa alışkın olduğumuz hissî âlemden ibâret bu: “gerçek” denen nesne İbn Arabî için, aslında, hayâlden başka bir şey değildir. Bizler hislerimizin aracılığıyla çok sayıda eşyâyı idrâk etmekte, bunları biribirlerinden tefrik etmekte, aklımızla bunlara bir çekidüzen vermekte ve böylece sonuçta, etrafımızda muhkem bir şey te’sîs etmiş olmaktayız. Bu kurduğumuz nesneye de “gerçek” demekte ve bunun da gerçek ve doğru olduğundan kuşku duymamaktayız.

    Hâlbuki İbn Arabî’ye göre bu kabil “gerçek”, kelimenin tam anlamıyla gerçek değildir. Başka bir deyimle böyle bir şey, gerçeği itibâriyle Varlık (Vücûd) değildir. Uyumakta olup da eşyâyı rüyâsında gören bir kimse için gördüğü eşyâ nasılsa bu hissî âlemde, gerçekliği açısından, Varlık da bize o nisbettedir.

    “Bütün insânlar (bu âlemde) uykudadırlar; ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar” meâlindeki meşhûr bir hadîsden yararlanan İbn Arabî şu mütâlâada bulunmaktadır:

    Âlem bir vehim’den ibârettir; onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise “hayâl” ile kastedilen şeydir. Yâni sen hayâlinde zannetin ki bu âlem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir; mutlak Gerçek’den (Hakk’dan) hâriç bir varlıktır. Hâlbuki hiç de böyle değildir13… Bil ki senin kendin de bir hayâlsin; idrâk ettiğin her bir şey ve “bu ben değilim” dediğin her bir nesne de bir hayâldir. Şu hâlde bütün varlık âlemi de hayâl içinde hayâldir14.

    Şu hâlde eğer bizim “gerçek” diye kabûl ettiğimiz, bir rüyâdan başka bir şey değilse yâni Varlık’ın gerçek şekli değil de vehm ettiğimiz bir şey ise, bu takdirde ne yapmamız gerekir?

    Vehmimizde yaşattığımız bu (mevhum) âlemi kesinlikle terk edip bunun dışında tümüyle farklı bir âlemi mi, yâni gerçekten de gerçek olan bir âlemi mi aramamız gerekir? İbn Arabî böyle bir tavır takınmamaktadır; çünkü onun görüşüne göre rüyâ, vehim ve hayâl değersiz ya da yanlış şeylere değil fakat birer “remiz (sembol) oluş”a delâlet etmektedirler. “Gerçek” denilen şey hiç kuşkusuz hakikî Gerçek değildir; fakat bunun boş ve dayanıksız bir şey olduğu kanısına da kapılmamalıdır. “Gerçek” denilen şey, hakikî Gerçek’in bizzat kendisi olmamakla birlikte onun, hayâl düzeyinde, müphem ve belirsiz bir yansıması yâni başka bir deyimle Gerçek’in bir remiz, bir sembol aracılığıyla sembolik bir temsilidir. Rüyâlardaki sembollerin ardındaki gerçek durumu ö renebilmek için nasıl bu sembolleri yorumluyorsak, gerekli olan da: Gerçek’in hayâl düzeyindeki bir yansıması olan “gerçek” dediğimiz nesneyi de benzer şekilde yorumlamamız, daha doğrusu te’vil ederek aslına rücû’ ettirmemizdir. Yukarıda geçen: “Bütün insânlar (bu âlemde) uykudadırlar; ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar” meâlindeki hadîse dayanarak İbn Arabî: “Peygamber bu sözlerle bir kimsenin bu âlemdeki bütün gördüklerinin rüyâ gören bir kimsenin rüyâsı mesâbesinde olduğuna ve te’vîl edilmeleri lâzım geldiğine işâret etmiştir”15 demektedir.

    Rüyâda görülen bizzat Gerçek değil fakat onun var olduğu sanılan bir şeklidir. Bütün yapacağımız iş de bunu, orijinal ve hakikî durumuna rücû’ ettirmektir. Ve te’vîl de işte budur.

    Hadîsdeki “ölmek ve uyanmak” ibâreleri de, İbn Arabî’nin anlayışına göre, böyle bir te’vîl icrâ etmekten başka bir şey değildir. Bu hâlde buradaki “ölüm” biyolojik bir ölüm anlamında değildir. Bu, bir insânın hislerin ve aklın kösteklerini fırlatıp atması, doğal olayların ördükleri ince remizler perdesinin ardını görmesi gibi mânevî bir olaya; yâni, kısacası, fenâ denilen mistik deneyime delâlet etmektedir. Bir insân uykusundan uyanıp da gerçek gözlerini açarak etrâfına baktığında ne görür?

    Bu takdirde ne gibi bir senaryo seyreder? İşte bu hârikulâde sahneyi tasvir etmek ve bunun mâhiyetini açıklamak İbn Arabî’nin başlıca çabasıdır. Uyanık iken gördüğü âlemin tasviri onun dünyâ görüşünü oluşturmakta, bu âlemin yapısının ve tabîatının teorik açıklaması da onun felsefesini meydana getirmektedir.

    Şu hâlde, olayların oluşturdukları perdenin ardında kendini gizleyen ve “Gerçek” denilen şeyi kendine büyük ölçekli bir sembol kılarak var olduğunu îmâ ettiren Nesne nedir?

    Üstâd buna derhâl cevap vermektedir. Bu Mutlak’dır, gerçek olan Gerçek ya da Mutlak Gerçek’dir ki İbn Arabî buna Hakk demektedir. Buna göre “gerçek” denilen şey yalnızca bir rüyâdan ibâret olmakla birlikte büsbütün de vehim değildir. Bu ise, Mutlak Gerçek’in yâni Hakk’ın özel bir görünüşü, kendi zuhûrunun özel bir biçimi: bir tecellî’sidir. Bu, “fizik ötesi (metafizik) bir temele dayanan bir rüyâ’dır. İbn Arabî: “Varlık ve Oluş (Vücûd ve Kevn) âlemi bir hayâl olup gerçekte bu, Hakk’ın bizzat kendisi’dir”16 demektedir.

    Böylelikle, kendisine “gerçeklik” yakıştırılan ve çeşitli biçim, özellik ve hâllerden ibâret olan varlık ve oluş âlemi bizâtihi çok renkli bir kuruntu ve hayâl imâlâthânesidir; fakat aynı zamanda da, eğer bu farklı biçimler ve özellikler ayrı ayrı bağımsız birer varlık olarak değil de ancak Hakk’ın çeşitli tecellîleri olarak göz önüne alınırlarsa, bu, gene de Gerçek’den başka bir şey değildir. Bunu böyle idrâk eden ise, aslında, Tarîkat’ın (Allah Teâlâ’ya giden yolların) en derin sırlarına erişmiş bir kimse olur. Peygamberler keşif ehli kimselerdir. Tabîatlarının gereği olarak, alelâde bir beşerin yeteneği dışında kalan acâyip keşif ve ilhâmlara mazhar olurlar. Bu olağandışı keşifler sâdık rüyâ diye bilinmekte olup bunların sembolik bir mâhiyeti vardır. Genellikle bir peygamber kendi keşiflerinin aracılığıyla ve bunların ardında lâfla ifâdesi mümkün olmayan bir şeyi, Hakk’ın gerçek vechinden (neşet eden) bir şeyi idrâk eder. Bununla birlikte, gerçekten de, bir peygamber için sembollerle (rümûz’la) dolu “rüyâlar” yalnızca bu olağandışı keşiflerden ibâret değildir. Peygambere göre, gördüğü her şey ve hattâ günlük hayatta dahî temasta bulunduğu her şey bir remze delâlet etmeğe yâni sembolik bir mâhiyeti haiz olmağa müsaittir.

    “Her ne kadar (uyku ile uyanıklık) hâller(i) biribirlerinden hiç kuşkusuz farklı iseler de, Peygamberin uyanık iken idrâk ettiği her şeyin böyle bir mâhiyeti vardır”17. Peygamberin (eşyâyı hayâl kudreti ile gördüğü) uyku hâli ile (eşyâyı hisleriyle idrâk ettiği) uyanıklık hâli arasındaki biçimsel fark korunmakla birlikte her iki hâlde de idrâk olunan eşyâ gene de (O’nun indinde) yalnızca sembollerden ibârettir18.

    Şu hâlde hayatını böylesine olağandışı mânevî bir hâl içinde yaşamakta olan bir peygamberin, aslında bütün ömrü boyunca, bir rüyâ içinde rüyâda olduğu söylenebilir: “Bütün hayatı bir rüyâ içinde rüyâdan başka bir şey değildir”19. İbn Arabî’nin bununla kastettiği şudur:

    (her ne kadar avâm bu kevnî âlemin bir rüyâ olduğunun bilincine sâhip değilse de) mâdem ki bu kevnî âlemin kendisi gerçekte bir rüyâdır20, bu genel rüyâ ortamı içinde olağandışı sembolleri idrâk eden peygamber de bir rüyâ içinde rüyâ görmekte olan bir kimseye benzetilebilir.

    Fakat aslında bu, durumun en derin anlamda kavranması demektir. Ve yazıktır ki pekçok kimse bu idrâke erişemez; zîrâ onlar bu olaylar âlemini genellikle maddî olarak gerçek sanmakta ve bunun sembolik mâhiyetinin farkına da varamamaktadırlar. Hattâ peygamberlerin bir bölümü dahî bu konuda berrâk bir fehâmet sâhibi değildirler. Bu ancak Hazret-i Muhammed gibi kâmil bir peygambere âşikâr kılınmış olan derin bir Varlık sırrıdır. İbn Arabî bu noktayı, her birine mahsus fehâmet farkı açısından, Hazret-i Yûsuf ile Hazret-i Muhammed arasındaki tezâdı örnek alarak açıklamaktadır. Kur’ân’da Hazret-i Yûsuf’un, küçük bir çocuk iken, rüyâsında onbir yıldız ile Güneş ve Ay’ın kendisine secde ettiklerini gördüğü anlatılmaktadır (XII/4). İbn Arabî’nin düşüncesine göre bu olay yalnızca Hazret-i Yûsuf’un hayâlinde vuku bulmuştur. Hazret-i Yûsuf birâderlerini yıldızlar, babasını Güneş ve annesini de Ay şeklinde görmüştür. Bundan çok sene sonra Hazret-i Yûsuf Mısır’da artık kudretli bir vezir iken birâderleri önünde secde ettikleri anda kendi kendine: “Bu benim çok önceden görmüş olduğum rüyânın te’vîlidir. Onu Rab’bim gerçek kıldı” (XII/100) demiştir.

    İbn Arabî’ye göre işin buradaki can alacak noktası son cümlede bulunmaktadır:

    “Rab’bim onu gerçek kıldı”21, yâni “hayâl sûretinde gösterdikten sonra onu his âleminde de açıkladı”22. Hazret-i Yûsuf’un anlayışına göre bu, rüyâsında görmüş olduğu şeyin hislere hitâb eden bir sûrette tecessüm etmesi veyâ gerçekleşmesinin en son gerçekleşme olmasını gerektirmektedir. Hazret-i Yûsuf böylece eşyânın “rüyâ” bölgesini terk ederek “gerçeklik” düzeyine çıktığını düşünmektedir.

    Buna karşı İbn Arabî hissî varlıklar bakımından “rüyâ” ile “gerçek” arasında esaslı bir fark bulunmadığı düşüncesini ileri sürmektedir; Hazret-i Yûsuf’un rüyâsında görmüş olduğu daha başından itibâren hislere hitâb eden bir şeydi, zîra “hayâlin vazifesi hissedilen şeylerden (mahsûsat’dan) başka hiç bir şey üretmemekdir”23. Hazret-i Muhammed’in tutumu ise bundan çok daha derindir. Hazret-i Muhammed’in görüş açısından bakıldığında, rüyâsıyla ilgili olarak, Hazret-i Yûsuf’un başına gelmiş olanların doğru te’vîli şöyledir. Bir kere işe hayatın kendisinin dahî bir rüyâ olduğunu bilmekle başlamak gerekir. Kendisinin bile aslında büyük bir rüyâdan ibâret olduğunu bilmediği hayatında, Hazret-i Yûsuf özel bir rüyâ görmektedir (onbir yıldız, v.s..). Ve sonra bu özel rüyâdan uyanmaktadır.

    Yâni o büyük rüyâsında bu özel rüyâsından uyandığını görmektedir. Sonra da kendi kendine bu özel rüyâsını te’vîl etmektedir (yıldızlar = birâderleri, v.s…). Aslında bu (te’vîli dahî) o büyük rüyâsının devâmından başka bir şey değildir! O yalnızca büyük rüyâsında kendi özel rüyâsını te’vîl ettiğini görmektedir. Dolayısıyla böylece te’vîl ettiği olay da hisse hitâb eden bir keyfiyet olarak gerçekleşmektedir. Buna binâen Hazret-i Yûsuf da te’vîlinin doğru çıktığını ve rüyâsının da kesin bir sonuca erişmiş olduğunun zehâbına varmaktadır. Böylece artık kendisinin de rüyâsının tümüyle dışında bulunduğunu zannetmektedir.

    Oysa ki gerçekte hâlâ rüyâsı devâm etmekte ve kendisi de hâlâ rüyâ görmeğe devâm ettiğinin bilincine mâlik bulunmamaktadır24.

    Hazret-i Muhammed ile Hazret-i Yûsuf arasındaki tezâd Kaşânî tarafından, iknâ edici bir şekilde, şöylece özetlenmektedir:

    Anlayış derinliği bakımından Muhammed ile Yûsuf arasındaki fark şundan ibârettir.

    Yûsuf dış âlemdeki hislere hitâb eden sûretlere “gerçek” gözüyle bakmıştır. Oysa ki, gerçekte, hayâlen mevcûd olan bütün sûretler de istisnâsız hisler aracılığıyla kavranırlar; zîrâ hayâl zâten bir mahsûsat (hislere hitâb eden şeyler) hazinesidir. Hayâlen mevcûd olan her şey, her ne kadar bilfiil hislerle idrâk edilmese bile, gene de, hisse hitâb eden bir sûrettir. Muhammed’e gelince O, dış âlemdeki mevcûd hissî sûretlere de hayâl ürünleri ve bundan başka hayâl içinde hayâl gözüyle bakmaktadır. Zîrâ ona göre, kelimenin tam anlamıyla, yegâne “Gerçek”, tecellîlerin mihrak noktalarından başka bir şey olmayan hissî sûretlerde kendini zâhir kılan Hakk’dır. Bu nükte de ancak Allah’ta fânî olmak sûretiyle bu âleme ölündükten sonra (aslında unutkanlık uykusundan başka bir şey olmayan) bu hayattan uyanıldığında anlaşılır.

    Şu hâlde, İbn Arabî’nin felsefesinin hareket noktasını oluşturan ve “gerçek” denen şeyin yalnızca bir rüyâ olduğunu ifâde eden hükmü bir yandan normal şartlar altında tâbî olduğumuz bu âlemin bizâtihî Gerçek değil de bir vehim, bir hayâl, bir “adem-i hakîkat” olduğunu telkin etmektedir. Fakat diğer yandan bu, aslı, hislerimiz aracılığıyla idrâk ettiğimiz âlemin büsbütün de kuruntudan, tümüyle sübjektif (enfüsî) bir yapıdan, insân zihninin dışa doğru projeksiyonundan başka bir şey olmadığı anlamına da gelmemektedir. İbn Arabî’nin görüşüne göre, eğer, “gerçek” bir vehim ise bu sübjektif bir vehim değil, fakat objektif bir vehim yâni sağlam bir ontolojik temele dayanan bir ademi hakîkattır. Bu da bunun, kelimenin hiç değilse olağan anlamıyla, tümüyle bir vehimden ibâret olmadığını ifâde etmeğe denktir.

    Bu noktanın açıklığa kavuşması için İbn Arabî ile onu izleyenlere özgü temel bir kavram olan “Varlığın beş mertebesi” (Hazerât-ı Hamse)25 kavramına müracaat etmek gerekir. Bu mertebelerin yapısını Kaşânî kısaca şöyle açıklamaktadır26. Mutasavvıfların dünyâ görüşüne göre Hakk’ın kendinden kendine tecellîlerinde bir Huzûr’unu (hazır bulunuşunu) ya da “varlık bilgisi bakımından” (ontolojik) bir mertebesini temsil eden beş “âlem” veyâ “Varlığın beş mertebesi” tefrik edilmektedir:

    1. Zât mertebesi veyâ “mutlak adem-i tecellî mertebesi” ki buna Gayb-ı Mutlak ya da Sırrü-s Sır da denir27.

    2. Sıfatlar ve Esmâ (İsimler) mertebesi ki buna Ulûhiyyet makamı da denir28.

    3. Ef’al mertebesi ki buna Rubûbiyyet makamı da denir.

    4. Emsâl ve Hayâl mertebesi ki29 buna Âlem-i Misâl de denir.

    5. Hisler ve Müşâhede (ya da Şuhûd) mertebesi ki buna Âlem-i Şuhûd da denir.

    Alt mertebelerde bulunan nesnelerin daha üst mertebelerdekiler için semboller ya da sûretler mesâbesinde olmaları bakımından Varlığın bu beş mertebesi kendi aralarında organik bir bütün oluştururlar. Kaşânî’ye göre, böylece, (bütün bu ilâhî Hazerât’ın en alt mertebesi olan) Hisler ve Müşâhede kademesinde mevcûd ne varsa bunlar Emsâl ve Hayâl mertebesinde mevcûd olanların sembolleri; Emsâl ve Hayâl mertebesinde ne varsa bunlar da İlâhî Sıfatlar ve İsimler mertebesindeki şeyleri aksettiren birer sûret; ve her İlâhî Sıfat da İlâhî Zât’ın kendi kendine tecellîsindeki bir vechesi olmaktadır.

    Bu beş mertebe hakkındaki ayrıntılar ilerideki bölümlerde takdîm edilecektir. Burada yalnızca İbn Arabî’nin görüşüne göre bütün Varlık âleminin esas itibâriyle bu beş ilâhî tecellî mertebesinden ibâret olduğunu ve üst ve alt tecellî mertebeleri arasında ise, burada tasvir edildiği gibi, organik bir baş bulunduğunu bilmek yeterlidir. Bu hususu akılda tutarak şimdi meselemize dönelim.

    Varlığın en alt kademesi olan Hisler Âlemi’nde bulunan her şey ya da burada vuku bulan her olay, biraz önce sözü edilen sebepten ötürü, “zuhûrat”tır; bu öyle bir sûrettir ki bu sûretin içinde daha yüksekte bulunan Misâl Âlemi’ndeki bir hâl kendisini doğrudan doğruya ve, eninde sonunda dolaylı olarak da, Mutlak Sır kendini ifşâ etmektedir. Etrâfımızdaki Hisler Âlemi’nde bulunan eşyâya bakıp da onlara takılıp kalmamayı, aksine bütün Varlığın bu eşyânın ardındaki nihaî temelini görmeyi İbn Arabî keşif ya da mistik sezgi diye isimlendirmektedir30.

    Kısaca ifâde etmek gerekirse, “keşif” hislere hitâb eden eşyâyı haiz oldukları sembolik değerleri bakımından ele almak, idrâk etmek demektir. Bunu böyle yapan bir kimse bu âlemde ne görüp ne duysa her yerde Gerçek’in zahirî bir görünüşü ile karşılaşmış olur. Bu türden kimseler için bütün görüp geçirdikleri, İlâhî Varlığı izhâr eden bir sûret ve İlâhî Hakikat’ın bir vechesine özgü bir semboldür…

    Buna göre bir Resûl uyanık olduğu saatlerde yakaza hâlinde ne türlü bir keşfe mazhar olursa olsun bunun mâhiyeti uyuduğu zaman gördükleriyle aynıdır. Hiç kuşkusuz bu iki hâl, biri hislere hitâb etmek, diğeri ise hayâlde vuku bulmak hasebiyle biribirlerinden farklıdırlar. Fakat Resûlün gördüğünün, bunların arkasında bulunan Hakk’ın bir remzi (sembolü) ve bir sûreti olması hasebiyle, her ikisi de aynıdır31.

    Böyle bir ruh yapısına sâhip birisinin gözünde bütün “gerçeklik” âlemi kendi kendine yeten bir şey olmaktan çıkar ve çok esrarlı bir rümûz (semboller) ormanına, bir ontolojik yakıştırmalar sistemine dönüşür. Ve alelâde gerçeğinkinden bir üst kademede ortaya çıkan rüyâların da, hislere hitâb eden keyfiyetler olmak ama esas itibâriyle bir de sembolik bir mâhiyeti bulunmak hasebiyle, bu gerçeğin eşyâ ve olaylarıyla aynı mâhiyette oldukları ortaya çıkmaktadır. Bu görüş açısından, hislere hitâb eden nesneler âlemi ile rüyâlar âleminin her ikisi de sembollerin aynı bölgesidir. Bu bizim âlemimizdeki her şey Allah’ın bir zuhûrudur; O’nu ifşâ eder. Kaşânî’nin dediği gibi: “Gayb Âlemi’nden hareketle Şuhûd Âlemi’nde kendini izhâr eden her şey (kendisini ister hayâl anlamında, isterse de bir misâl hâlinde izhâr etmiş olsun) Allah’dan gelen bir ilhâm, bir tâlimat ya da bir bildiridir32.

    Bununla beraber, âlemin burada çizilmiş olan sembolik yapısına ancak pek kısıtlı sayıda kimsenin bilinci nüfuz edebilmektedir. Avâm (yâni halkın çoğunluğu) Varlığın en alt mertebesine yâni Hisler Âlemi’ne bağlı ve onunla sınırlı olarak yaşar. Bu, onların karanlık bilinçlerindeki yegâne varlık âlemidir. Onlar için yalnızca bu en alt Varlık mertebesi elle tutulur, kavranabilir bir mâhiyete sâhiptir. Ve bu kademede dahî, onları, etraflarındaki eşyânın sûretlerini “ta’bir” ettikleri vâki değildir. Onlar gerçekten de uykudadırlar.

    Fakat diğer yandan avâm da muhayyele kudretiyle donanmış olduğundan zihinlerde, çok nâdir hâllerde, bazı olağanüstü haller de vuku bulabilir. En az beklenilen bir ânda bunlara yukarıdan bir dâvet vâki olur ve bir şimşek gibi bilinçlerini bir baştan bir başa aydınlatır. Bu, onların yakaza hâli yaşamalarında ve rüyâlarında vuku bulur.

    Çoğu kere muhayyele, dış âlemde o ânda mevcûd olmayan ya da tümüyle hiç mevcûd olmayan bir şeyin zihinde hâzır olmasını temin eden melekeye delâlet eder. İbn Arabî’ye göre bunun farklı bir anlamı vardır. Tabiî, onun görüşüne göre de, muhayyele zâhiren mevcûd olmayan şeyleri zihnen mevcûd kılma kudretidir. Fakat bu, zihni, hiç bir yerde mevcûd olmayan Şeyleri görmeğe zorlayan çılgın bir hülyâ ve vehim değildir. Bu, hayâl kudretinin oluoturduğu temelsiz bir hülyâ da değildir. Gerçi karanlık ve perdeli bir biçimde bile olsa gene de Varlığın yüksek kademesindeki bir durumu görünür kılmaktadır. Bunu daha somut bir biçimde ifâde etmek üzere, bunun, “Misâl Âlemi”ne ait bir keyfiyeti hisse hitâb eden bir şekil ve sûrette takdîm ettiğini söyleyebiliriz.

    Misâl Âlemi, ontolojik açıdan, sırf his âlemi ile sırf ruh âleminin yâni maddî olmayan âlemin ortasında bir ara temas bölgesidir. Bu, Prof. Afîfî’nin tanımına göre33, gerçek olarak var olan bir âlem olup bunda eşyânın sûretleri “letâfet” ile “cismâniyet” arasında, yâni sırf mânevîlik ile sırf maddîlik arasında bir tavırda bulunurlar.

    Varlığın bu kademesinde var olan her şeyin, bir taraftan, his âleminde zâhiren mevcûd olan şeylerle ortak bir yanı bulunur; ama, diğer taraftan da, bunlar sırf idrâk âleminde mevcûd olan soyut bir biçimde “idrâk olunabilir” nesnelere benzerler. Bunlar yarı hissedilebilen, yarı da idrâk olunabilen özel nesnelerdir. Bunlar hissedilebilirler ama bunların hislere hitâbı olağanüstü zayıftır. Bunlar akılla da idrâk olunabilirler; ama bu kabib bir idrâk, nitelikleri Eflâtun’un “İdea”larının idrâki gibi saf bir idrâk değildir.

    Çoğu kere hayâl diye isimlendirilen nesne, kendine has sûretleri haiz olarak değil de eğri, dumanlı ve bütün bütün deforme olmuş bir biçimde insânın bilincinde zâhir olduğu şekliyle, bu âlemden başka bir şey değildir. Bu türlü elde edilen hayâller, tabiîdır ki, ontolojik bir temelden mahrum olup haklı olarak vehimler sınıfına girer.

    Bununla beraber bazen “Misâl Âlemi”, hiç bir deformasyona uğramaksızın, alelâde bir insânın bile bilincinde, gerçek olarak var olduğu oranda zâhir olabilir. Bunun en âşikâr hâli sâdık rüyâlarda görülür. “Misâl Âlemi” ezelî olarak mevcûddur ve her ân insânın bilincine tesir icrâ etmektedir. Fakat kendi yönünden insân da uyanık iken çoğu kere buna vâkıf değildir; zîrâ uyanık iken insânın zihni dış âlemin maddî kuvvetleri tarafından engellenmiş ve şaşırtılmış bulunmaktadır. Zihninin fiziksel melekeleri uykuda iken muattal kaldığından, hayâl melekesi de ancak bu hâlde kendine has tarzda faaliyette bulunabilir. Ve sâdık rüyâlar böylece husûle gelir.

    Bununla beraber, bir kimse uykusunda sâdık bir rüyâ görse bile bu daima hisse hitâb eden bir takım hayâller silsilesi olarak ortaya çıkar; ve ta’bîr edilinceye kadar da anlamsız kalır. İbn Arabî bunun tipik bir örneğini Kur’ân ve Tevrâd’da naklolunduğu vechile oğlunu kurban eden İbrâhim kıssasında görmektedir.

    İbrâhim bir gün rüyâsında oğlu İshâk sûretinde görünen kurbanlık bir koç görür. Gerçekte bu bir semboldü. Bu, önemli bir dinî ibâdetin yâni bir kurbanın Allh’a kurban edilmesinin ilk defa tesisi için bir semboldü. Ve bu ibâdetin de eninde sonunda insânın kendi nefsini kurban olarak takdîm etmesinin bir sembolü olması hasebiyle, İbrâhim’in de, rüyâsında görmüş olduğunu bu mânevî olayın hislere hitâb eden hadsî bir sûreti olarak ta’bîr etmesi gerekirdi.

    Fakat İbrâhim bunu “ta’bîr” etmedi. Ve az kalsın oğlunu kurban edecekti. Şimdi bu olayın İbn Arabî tarafından verilen açıklamasını izleyelim34:

    Halîlü-r Rahmân İbrâhim oğluna dedi ki: “Yavrucuğum; ben rüyâda kendimi seni boğazlarken gördüm” (XXXVII/102). Rüyâ ise, gerçekte, Hayâl kademesine ait bir şeydir35.
  • 1917 yılında Allahabad’ta doğan Indira, daha sonra bağımsızlığını kazanacak Hindistan’ın ilk başbakanı olacak Nehru’nun kızıydı. Ya aktif politik mücadelesinde veya hapiste olduğu için eve nadiren uğrayan bir politik liderin tek çocuğuydu. İyi okullarda okudu, Oxford Üniversitesinde tarih eğitimi aldı. Allahabad’taki çocukluk günlerinden beri tanıdığı İran kökenli Feroze Gandhi (Mahatma Gandhi ile bir akrabalığı yok) ile yakınlığı da İngiltere’deki yıllarında artıp evlilikle sonuçlanınca adı da artık Indira Gandhi oldu. Indira Gandhi, Hindistan’ın 1948’deki bağımsızlığından sonra ilk başbakanı olan babası Nehru’nun özel asistanı olarak sürekli yanında bulunmaya başladı.

    Nehru, Hindistan’da herkesin sevip saydığı bir isimdi. Tek adam rejimi kurma imkanı vardı ama o böylesi keyfi bir rejim yerine her inançtan Hintliyi eşit şekilde kucaklayan laik, demokratik ve kurumsal bir sisteme öncülük etmeyi tercih etti. Başında olduğu kurucu Kongre Partisi de merkez sol bir politik çizgide kaldı. Indira karizmatik bir lider olan babasının yanında tanındı, saygı gördü. Babası 1964 yılında öldüğünde Kongre Partisinin liderleri, Lal Bahadur Shastri’ye başbakanlık yolunu açtı. Indira Gandhi de Shastri’nin kabinesinde Enformasyon ve Yayıncılık Bakanı olarak girdi. Shastri, 1966 yılında kalp krizinden ölünce Kongre Partisinin liderliği için Indira Gandhi ve ülkenin bağımsızlık mücadelesinin liderlerinden Morarji Desai yarıştılar.

    Bu yarışı kazanan Indira Gandhi, başbakan olduktan sonra ise herkesi şaşırtan farklı bir kişilik sergilemeye başladı. Babasının aksine partide ve ülkede bütün ipleri elinde tutan, her konuda son sözü söyleyen kişi olmak istiyordu. Diğer seçilmişlere güvenmiyordu ve kendisine sadık bir dar daire ile hem partiyi hem de devleti yönetmeye başladı. Parti içinde itiraz edenlere farklı düşüncede olanlara karşı acımasızlığı, Hindistan’ı kuran Kongre Partisinin 1969’da bölünmesine yol açtı. Indira Gandhi’nin yeni Kongre Partisi, siyasi teamüllere, parti içi demokrasiye ve kurumsallığa büyük değer veren eski Kongre Partisinden çok farklıydı. Parti hızla siyasal bir hareket omaktan çıktı Indira Gandhi’nin kişisel iktidar aracına dönüştü.

    Indira’nın Yeni Kongre Partisinde yükselmenin, konum kazanmanın tek bir kriteri vardı artık; Indira Gandhi’ye ve ailesine mutlak sadakat ve itaat. Kongre Partisinin, sosyal programları sayesinde seçimlerde parlamentonun büyük bölümünü elinde tutmaya devam etmesi ve Nehru’nun kızı olmasının sağladığı karizma en azından ilk yıllarda Indira’nın işini kolaylaştırıyordu. 1971 seçimlerinde yoksullukla savaş temalı kampanyası ile 518 sandalyenin 352’sini kazandı ve mutlak çoğunluk elde etti. Bu seçim zaferi, ülkesini baş düşman Pakistan ile savaşma cüreti verdi. Aynı yılın Aralık ayında başlayan savaş, Doğu Pakistan’ın Pakistan’dan kopup Bangladeş adıyla yeni bir devlete dönüşmesi ile sonuçlandı. Bu zafer, onu daha da tartışmasız bir figure dönüştürdü. O da bu krediyi iktidarını daha da mutlaklaştırma yolunda kullandı. Önünde artık son bir engel vardı: hukuk.

    Parlamentodan, Anayasa ile güvence altına alınmış temel haklarda da değişiklik yapılabileceğine dair bir anayasa değişikliği geçirdi. Ancak 1973 yılında Hindistan Yüksek Mahkemesi, 6’ya karşı 7 oyla parlamentonun, temel hakları koruyan ilkelerinde değişiklik yapılamayacağına hükmetti. Indira Gandhi, kendisine destek veren 6 yargıçtan biri olan A.N. Ray’ı, kıdem teamüllerine aykırı olarak Hindistan’ın başyargıcı yaptı. Gandhi’nin bağımsız hukuku kendi kontrolüne alarak yok etme çabaları sonraki yıllarda yaşanacakların da habercisiydi. 1973 – 1975 yılları arasında ülkede politik ve sosyal gerilimler hızla arttı.

    Gandhi ve çetesinin gerilim ve sertlik stratejisi engelsiz sonuca ilerlerken, Gandhi’nin milletvekili seçildiği bölgede 1971 seçiminin sonucuna karşı açılmış küçük bir dava bütün hesapları alt üst edecekti. Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin kahramanlarından sosyalist politikacı Raj Narain, 1971 seçiminde Indira Gandhi ile aynı seçim bölgesindeki milletvekili koltuğu için mücadeleye girmiş ve kaybetmişti. Narain, Gandhi’nin, bölgeden aday olabilmek için milletvekili kanunun gerektirdiği şartları yerine getirmediği, Anayasanın ‘’eşit şartlarda seçim’’ ilkelerini çiğnediği, kamu kaynaklarını kullandığı ve seçime usulsüzlük karıştırarak haksız şekilde kazandığı gerekçesiyle dava açmıştı. Seçim bölgesinden aday olabilmek için yasal şartları yerine getirmediği açık olan güçlü başbakan Indira Gandhi için, kariyerist bir yargıcın çok rahatlıkla bertaraf edebileceği bir sıkıntı olarak kalabilirdi. Ama çok önemli bir sorun vardı; Davanın yargıcı, ‘şu kararı verirsem sonucu ne olur’ diye en ufak bir hesap yapmayan, hukuka ve adalete tavizsiz bağlılığıyla ünlü Jagmohan Lal Sinha’ydı.

    28 Mayıs 1975 günü, taraflar son savunmalarını yaptı ve yargıç Sinha, hükmünü açıklamak üzere davayı erteledi. Dava süresince bütün duruşmalarda her iddiayı not etmiş ve titizlikle iddiaların doğruluğunu araştırmış, delilleri ve tanıkları dikkatle incelemişti. Böylesi bir davanın karar sürecinde başına gelebilecekleri tahmin edebiliyordu. Vicdanı ile karar verebilmek için 28 Mayıs ile 7 Haziran arasında ailesi ve birkaç yakın meslektaşı dışında herkesle irtibatını kesti. Hiçbir telefona veya hiçbir görüşme talebine cevap vermedi. Bu da Kongre Partisinin milletvekilleri ve Gandhi’nin endişelerini artırıyordu. Ona ulaşmak için her yolu denediler. 7 Haziran günü başkentten gelen baş yargıç D.S. Mathur ile konuşmak zorunda kaldı. Aynı zamanda Gandhi’nin özel doktorunun da kardeşi olan baş yargıç bu görüşmede, Delhi’de Sinha’nın adının Yüksek Mahkeme üyeliği için geçtiğini duyduğunu ve kararını açıklamasının hemen ardından Yüksek Mahkeme üyeliğine atanmasının gerçekleştirilmesinin planlandığını iletti. Yargıç Sinha, bu ‘terfi’ imasının bir tür rüşvet olduğunu anladı. ‘Öylesi yüksek bir makam için küçük bir yargıcım ben’ yanıtı verdi meslek büyüğüne.

    Aynı gün ilerleyen saatlerde bu kez Allahabad başyargıcı Dehradun aradı onu. Sicil amiri olduğu için telefona yanıt vermek zorunda kaldı. Başyargıç, İçişleri Bakanı ve diğer birkaç yetkilinin kendisini ziyaret ettiğini ve bazı toplumsal olaylara neden olabileceği gerekçesini ilettiklerini belirterek, hükmün açıklanmasını Temmuz ayına kadar ertelemesini rica etti. Bu politik müdahalelerden son derece rahatsız olan Sinha, mahkeme sekreterini arayarak, mahkeme kararının 12 Haziran günü açıklanacağını derhal basına ve taraflara duyurmasını istedi.

    Gandhi hükümeti, yargının kararını durdurmak için Allahabad’a adeta yığınak yaptı. Yargıç Sinha’ya hükmün yazımında yardımcı olan katibin evine 11 haziran akşamı Özel Kuvvetlere bağlı bir birlik baskın yaparak, hükmün içeriğini öğrenmeye çalıştı. Katip Manna Lal, bilmediğini söyledi ki, gerçekten de kararın en önemli kısmını yargıç Sinha son dakikalara kadar metne eklemeyecekti. Özel Kuvvetler görevlileri, Lal’a yarım saat sonra eve yine geleceklerini, bu sürede kararı bulup çıkarmasının kendisi için iyi olacağı tehdidinde bulunarak gittiler. Lal, karısını bir akrabalarının evine bırakıp Yargıç Sinha’nın evine sığındı. Sabah, mahkemeye gitmeden önce üzerini değişmek üzere evine gitti. Çok geçmeden Özel Kuvvetler Birliği evi bir daha basarak tacize devam etti. Bir telefon bağlantısı kurarak Katip Lal’a, hattın diğer ucunda Hindistan Başbakanı Gandhi’nin olduğunu söylediler. Lal, yargıcına sadık kalarak görüşmeyi reddetti ve mahkemeye gitti. Lal’a yönelik baskı kararın açıklanmasından sonra da haftalarca sürecekti. Özel Kuvvetler, yargıç Sinha hakkında, kara propaganda olarak kullanabilecekleri kişisel ve özel bilgiler edinmek için katibini sürekli taciz ettiler. Dava süresince hükümetten baskı gören bir diğer isim ise Rajnarain’in avukatı Şanti Buşan’dı. Bir sosyal etkinlikte kendisi ile görüşen Adalet Bakanı, ona bakanlıkta üst düzey bir görev bile teklif etti. Ancak o da reddetti.

    12 Haziran sabahı, Allahabad Adliye binasının önü ana baba gününe dönmüştü. Yargıç Sinha, bütün kariyeri boyunca olduğu gibi o sabah da saat tam 10:00’da mahkeme salonuna girdi. Salona kısaca göz gezdirdikten sonra hükmünü okumaya başladı. Birçok yasal ve anayasal maddeye atıfta bulunduktan sonra, seçimde milletvekili seçim kanununun açıkça çiğnendiğini gösteren mevcut deliller ışığında bu yasal gerekçelere göre Rae Bareli seçim bölgesindeki seçimin geçersiz olduğuna ve bayan Indira Nehru Gandhi’nin milletvekilliğinin iptaline karar verildiğini duyurdu. Kararın geri kalanı salonda kopan uğultuda duyulmadı bile. Başbakanın avukatları ve bütün Hindistan şok yaşıyordu. 258 sayfalık gerekçeli kararında yargıç, Başbakan Gandhi’nin seçmene rüşvet dağıttığı ve inek, buzağı gibi dini motifleri seçim kampanyasında kullandığı suçlamalarından beraatine karar verirken, anayasaya aykırı olarak seçim çalışmalarında kamu kaynaklarını kullandığını, kamu görevlilerini seçim kampanyasında görevlendirdiğini ve usülsüz olarak seçimi kazandığının anlaşıldığına hükmederek, Başbakan Gandhi’yi 6 yıl boyunca seçimlere katılmaktan da men etti. Kongre Partisine de Indira Gandhi’nin yerine yeni bir aday belirlemeleri için 20 gün süre verdi.

    Indira Gandhi, kararı, Hindistan Yüksek Mahkemesine taşıdı. Ancak ilk derece mahkemenin kararına temel olan delil çok açıktı. Indira Gandhi yasada belirtilen şartları yerine getirmemişti. Yüksek Mahkeme, 24 Haziran günü, nihai kararını verinceye kadar Allahabad mahkemesinin kararının kısmen uygulanmasına ve Gandhi’nin bu sürede milletvekili ayrıcalıkları ve oy hakkından yararlanamayacağına hükmetti. Üst mahkemenin bu ara kararı, Gandhi’nin, Hindistan’ı artık yasalar çerçevesinde ve meşru zeminde elinde tutamayacağını farkettiği an oldu. Ve Indira Gandhi Hindistan demokrasisinin en kara dönemi için düğmeye bastı. O gece yarısı kendi etkisi altındaki cumhurbaşkanı Fakhruddin Ali Ahmed’e olağanüstü hal ilan ettirdi. Yaklaşık iki yıl sürecek hukuka ve demokrasiye darbe dönemini başlattı.

    The Times of India gazetesi bir sonraki gün ‘demokrasi’ için şu şekilde bir taziye yayınladı:

    ‘Ger Çek’in sevgili kocası, Özgür Lük’ün biricik babası, Güven, Umut ve Adalet’in ağabeyi D.M. Okrasi 26 Haziran günü hayatını kaybetmiştir.’

    Bu manşeti nedeni ile Time of India ilk sansüre uğrayan gazetelerden biri oldu. Indian Express, 28 Haziran’da boş bir başyazı ile çıkarak tepkisini gösterdi.

    Financial Express ise aynı gün Tagore’un ‘Fikrin Korkusuz Olduğu Yer’ başlıklı aşağıdaki ünlü şiirini tam sayfa basarak çıktı:

    “Duam budur; Fikrin korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu yerde
    Bilginin serbest olduğu ve dünyanın özel duvarlarla dar bölmelere ayrılmadığı yerde
    Sözcüklerin, doğruluğun derinliğinden meydana çıktığı yerde
    Berrak aklın nehrinin, ölmüş törelerin hazin çölünde yolunu kaybetmediği yerde
    Zekânın sürekli olarak genişleyen fikir ve eylemle senin tarafından sevk edildiği yerde
    Tanrım, sen benim memleketimi, işte bu özgürlük cennetinde uyandır.
    Benim sana duam budur.
    Allah’ım, bana sevinçlerimi ve üzüntülerimi kolayca kaldırabilecek gücü ver
    Bana fikre saygısızlık etmeyecek ve küstah kudretin önünde diz çökmeyecek gücü ver
    Bana başımı her günkü değersiz şeylerin üzerinde tutacak gücü ver.
    (Çeviri: Bülent Ecevit)

    Bu gazetelerin hepsine sansür uygulandı. Başbakan Gandhi’nin darbe rejimi ile temel hak ve özgürlükler askıya alındı. Muhalif liderler, muhalif partililer, muhalif gazeteciler, dernek ve sivil örgütlenmelerin binlerce üyesi kitlesel şekilde tutuklandı. Seçimler ertelendi. Politik partiler kapatıldı.

    Ülke genelinde en az 9 eyalet yüksek mahkemesi, bu olağanüstü hal uygulamaların hukuksuzluğuna hükmetti. Ancak Indira Gandhi’nin adamı başyargıç A. N. Ray ile kısmen kontrolü altına aldığı Ulusal Yüksek Mahkeme bütün bu kararları iptal etti. Keyfilik ve yetki istismarı artık en üst düzeydeydi. Örneğin Gandhi’nin oğlu Sanjay Gandhi, ülkenin en popüler şarkıcısı olan Kishore Kumar’dan Kongre Partisinin Bombay’daki mitinginde şarkı söylemesini istedi. Kumar bu isteği reddedince, Kumar’ın şarkılarının çalınmasına yasak getirildi.

    İlk dalgadaki binlerce tutuklamadan kurtulan muhalifler neredeyse tamamı ile sindi. Bu süre boyunca Gandhi, parlamentodaki fiili çoğunluğunu kullanarak, mahkum olmasına neden olan anayasa maddelerini değiştirdi. İstediği her yasayı çıkardı. Yasaların çıkma hızından memnun olmadığı için, parlamento içtüzüğünü değiştirerek yasama faaliyetini olağanüstü hızlandırdı. Bir süre sonra bununla bile uğraşmak istemeyince ülkeyi kararnamelerle yönetmesine imkan veren yasal değişikliğe gitti. Ancak bütün bunların hiçbiri Hindistan’ı kendisine bütünüyle boyun eğmeye ikna edemedi.

    İki muhalif hareket öne çıktı; Bunlardan ilki kısaca RSS denen Ulusal Gönüllü Organizasyonuydu. Daha sonra içinden milliyetçi Bharatiya Janata Partisini çıkaracak olan organizasyon 1925’ten beri faaldı. RSS, Olağanüstü Hal yasaklarını tanımadığını ilan etti ve sivil itaatsizlik başlattı. Mahatma Gandhi’nin şiddetsiz direniş kültürü olan ‘satyagraha’ya dayalı bir direniş örgütledi. Sansürlenen, yasaklanan kitaplar ve gazeteler yeraltında basılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Liderleri hapse giren diğer politik hareketlerin üyeleri de bu sivil direnişe katıldı. Farklı çizgilerden muhalifler ortak direnişe tek bir ortak hedef belirledi: Hindistan’ı yeniden demokrasi rotasına geri döndürmek. Lokal RSS direniş birimi olan ‘şakha’ların üye sayısı milyonlara ulaştı.

    Gandhi’nin darbe rejimini en fazla zorlayan bir diğer güç ise Sih azınlığın muhalefeti oldu. Bir anda bütün muhalif liderlerin tutuklanması, binlerce kişinin gözaltına alınması ülkeyi şok etmişti. Bu şaşkınlık anında ilk tepki bu dini azınlık grubundan geldi. Sih liderleri Amritsar’da toplanarak, Kongrenin girdiği faşizm eğilimine direnme kararı aldılar. Nitekim ülkede olağanüstü hale karşı ilk kitlesel protesto da Sihlerce, 9 Temmuz günü, ‘Demokrasiyi Koruma Kampanyası’ adıyla Amristar’da gerçekleştirildi. Basın açıklanmasında, ‘ülkenin yüzyüze kaldığı can alıcı soru, Indira Gandhi’nin başbakanlığının devam edip etmeyeceği değil, Hindistan’ın bir demokrasi olarak devam edip etmeyeceğidir’ denildi. Polis gösteriyi zor kullanarak dağıttı ve birçok Sih lideri tutukladı. Uluslararası Af Örgütüne göre, Gandhi’nin 20 aylık darbe rejimi döneminde 140 bin kişi tutuklandı. Bunların 40 bini, ülke nüfusunun sadece yüzde 2’sini oluşturan Sih azınlıktandı.

    Başbakan Gandhi, zor kullanarak Hindistan’ı avucunun içine alamayacağını gün geçtikçe farketmeye başladı. Mevcut dizginlenmiş haliyle bile hukuk bir engeldi. Ve darbesinin en cüretkar eylemine soyundu. Yüksek Mahkemenin ve yargının, yürütme ve yasama faaliyetleri üzerindeki anayasal denetim faaliyetini büyük ölçüde yok eden 1976 tarihli 42’nci Anayasa değişikliğini emrindeki parlamentodan geçirdi. Bu sırada Yüksek Mahkeme’nin ‘olağanüstü hal kararnameleri ile tutuklananların derhal yargı karşısına çıkarılması’ talebini, Gandhi’den gelen talimatla oy çokluğuyla reddetmesi kararına katılmayan, mahkemenin en kıdemli yargıcı Raj Khanna’nın muhalefet şerhi de ikinci bir hukuk şoku yaşattı. Çoğunluk görüşünü yazan kıdemsiz yargıç M. H. Beg, ‘’süresiz tutuklamaların olağanüstü hal koşullarına ve mevzuatına uygun olduğunu, tutuklulara iyi bakıldığını, her hangi bir kötü muamele yapılmadığını, iyi beslendiklerini’’ savunarak, habeas corpus (en kısa sürede mahkemeye çıkarılma hakkı) talebinin reddine karar verdiklerini açıklıyordu. Hindistan’ın yargı teamüllerine göre kısa süre sonra boşalacak Yüksek Mahkeme başkanlığına gelecek olan yargıç Raj Khanna ise, ‘’Hindistan anayasası, hayat ve özgürlük hakkını, yürütmenin mutlak gücünün merhametine bırakmıyor. Burada söz konusu olan artık bir kişinin mahkemeye çıkarılması hakkı değil Hindistan’ın bir hukuk devleti olup olmadığıdır. Yasaların, mahkemelerin otoritesi aracılığı konuşmasının engellenerek susturulup susturulmayacağı sorunudur. Birilerini mahkeme karşısına çıkarmadan tutuklu halde içeride tutmak, kişisel özgürlüklere değer veren herkes için kara bir lanettir.’’ diye yazdı. Yargıç Khanna, duruşmaya girmeden önce kız kardeşine, ‘’bugün vereceğim karar büyük olasılıkla benim mahkeme başkanı olmamı engelleyecek’’ kehanetinde bulunmuştu. Öyle oldu. Bir kaç ay sonra Hindistan Yüksek Mahkeme başkanlığına, Khanna yerine M. H. Beg atandı. Bu karar Hindistan’daki bütün baroları, yargı dünyasını ayağa kaldırdı. Yargıç Khanna, yargıya bu siyasi müdaheleyi protesto etmek için aynı gün istifa etti.

    Bu cüretkar hamleler, kamuoyunda Gandhi’nin popülaritesini aşındırdı. Gandhi, devlet içindeki müttefiklerini de hızla kaybetmeye başladı. İplerin hızla elinden çıkmak üzere olduğunu anladığı anda son bir çare olarak seçime gitmek zorunda kaldı. Olağanüstü Hal, bütün yasaklama ve tutuklama kararlarıyla 23 Mart 1977’de kaldırıldı.

    1977 baharında, ilk defa derli toplu bir muhalefetle, kamu kaynaklarını kullanamadığı eşit şartlarda bir seçimde rakipleriyle karşı karşıya gelen Kongre Partisi, tarihinin ilk seçim yenilgisini tattı. Indira Gandhi ve olağanüstü hal ilanının arkasındaki beyin olduğuna inanılan oğlu Sanjay Gandhi milletvekili bile seçilemediler. Kongre Partisi, kendi kalesi Uttar Pradesh eyaletinde bile milletvekilliği kazanamadı. Ve ülkenin bağımsızlığından beri ilk kez Kongre Partisi içinde yer almadığı bir hükümet kuruldu.

    Gandhi’nin gerçekleştirdiği darbe, Hindistan demokrasisinin, güçlü liderlerin manipülasyonlarına açık olduğunu ve hegemonik parlamento çoğunluğu karşısında korunaksız olduğunu farkettiği yıllar oldu. Kararlarını, kişisel kariyer hedeflerine veya halkın çoğunluğunun görüşlerine göre değil, anayasaya, yasalara ve hukukun temel ilkelerine bağlı kalarak alan bir kaç yargıcın bile varlığının, bir devletin devlet olarak varlığını sürdürebilmesi için ne kadar hayati olduğunu anladığı yıllar oldu. Nitekim, Yüksek Mahkeme üyesi yargıç Raj Khanna’nın gerçek boyutlardaki bir portresi, 1978 yılı Aralık ayında Yüksek Mahkeme binasına asıldı. Hindistan tarihinde daha hayattayken portresi mahkeme binasına asılan tek kişi olarak kalmaya devam ediyor. Yine 1999 yılında Hindistan hükümeti yargıç Khanna’yı en yüksek sivil nişan ile onurlandıracaktı.

    Üretken bir hukuk yazarı olan Khanna, 1981 tarihli ‘Hindistan Anayasasının Yapılışı’ kitabının sonunda şöyle yazacaktı:

    “Eğer Hindistan Anayasası, ülkemizin kurucu babalarından bize kalan bir miras ise, eksiksiz hepimiz, Hindistan halkı olarak, maddelerine sinen değerlerin koruyucusu olmakla mükellefiz. Anayasa bir kağıt parçası değil, herkesin uyması gereken bir yaşam tarzıdır. Daima uyanık kalmak, özgürlük için ödememiz gereken bir bedeldir. Çünkü, tarihin bize öğrettiği şu ki, insan soyunun ahmaklığı, her zaman gücün cüretkarlığına davetiye çıkarmaktadır.”

    Yargıç Raj Khanna’ın da, yargıç Jagmohan Lal Sinha’nın da hukuk tarihi hakkında ciddi bilgi sahibi oldukları anlaşılıyordu. Nitekim Indira Gandhi’nin yargılandığı davada yargıç Sinha, ‘ülkenin başbakanının verdiği kararların sorgulanamayacağı’ imaları karşısında hukuk tarihinin en önemli tablolarından biri olan yargıç Edward Coke ile İngiliz Kralı Birinci James arasındaki diyaloga atıfta bulunacaktı. Kral James’ın yasalara aykırı talebine direnen mahkemeye Kral’ın danışmanı, kralın ‘’legibus solutus (yasaların üstünde) olduğunu savunurken, bir başka danışmanı ise, kralın, ‘’rex est lex loquens (Kral yasanın kendisidir)’’ olduğunu ilan ediyordu. 10 Kasım 1607 sabahı yargıç Coke ile Kral James karşı karşıya gelecekti. Coke, yüzüne karşı, kralın yargısal kararlar alamayacağını söyledi. Kral da, ‘’yasaların akıl üzerine kurulu olduğunu, kralın da yargıçlar gibi bir aklı olduğunu ve dolayısıyla yargılama yapabileceğini’ savundu. Kral, eğer bunu yapamıyorsa bunun kendisini de yasalarla bağlı hale getireceğini söyledi. Yargıç Coke, ‘common law’un tam da bunu gerektirdiğini savundu. Yargıç Coke, Kral James’in keyfilik talebine karşı direnerek, sivil hakların İngiliz hukuk sisteminde kökleşmesine tarihi bir katkı yapacaktı.

    Gandhi’nin davasında gündeme gelen bir başka tarihi örnek ise Earl of Mansfield olarak bilinen İngiliz yargıçtı. Ülkenin kudretlerinin ve toplumun çoğunun karşı çıktığı kararlarıyla, örneğin İngiliz hukukunun köleliğe izin vermediğini ilan ederek bir gecede Londra’da binlerce kölenin serbest kalmasına yol açan kararı ile ünlü Lord Mansfield, devletin, radikal gazeteci, aktivist, politikacı John Wilkes’ı ‘kanun kaçağı’ ilan etmesini de yasal olarak hükümsüz hale getirecekti. Lord Mansfield, verdiği kararların toplumun çoğunluğunun hoşuna gitmeyeceğinin farkındaydı:

    “Yasalar, hükümetin, yargısal hükümlerimize etki etmesine izin vermiyor. Vereceğimiz kararların politik sonuçları ne kadar ürkünç olursa olsun önemi yok. Vereceğimiz kararın sonucu isyan olacaksa bile, bizler, ‘Fiat justitia, ruat coelom’ demekle yükümlüyüz. Vicdanımın yanlış dediği şeyi, sırf yığınlar ve medya beni alkışlasın diye yapacak değilim. Doğru olduğuna inandığım kararı almaktan kaçınmayacağım. Üzerime yafta ve hakaret yağsa da…”

    ‘Fiat justitia, ruat coelom‘ Latince bir söz ve ”adalet tecelli etsin de isterse bu karar dünyanın yıkılmasına neden olsun” anlamında kullanılıyor. 16’ncı yüzyıldan beri, yargıçların önlerindeki bir dosya hakkında kararlarını alırken, bu kararın politik, toplumsal sonuçlarına bakamayacağını, hukuk ve yasalar neyi gerektiriyorsa cesurca dosyaya uygulaması gerektiği öğüdü olarak hukuk metinlerinde yer alıyor.

    Davada gündeme gelen bir başka tarihi örnek ise, Bombay Yüksek Mahkemesinin 1800’lerdeki baş yargıcıydı. Bu yargıç, Bombay Yüksek Mahkemesinin aldığı kararın hükümetçe uygulanmaması üzerine 1 Nisan 1829 günü mahkemeyi kapattıklarını açıklayarak, yargısal faaliyet yapıyormuş tiyatrosuna girmeyeceklerini duyuracaktı.

    Hindistan’ın Başbakan Gandhi’ye karşı Yargıç Coke ile İngiliz Kral James arasındaki diyalogu konuştuğu yıllarda, ABD’de de aynı diyalog politik gündemin merkezine yerleşmişti. Watergate skandalı ile ortalığa saçılan bilgi ve belgeler, ABD başkanı Richard Nixon’ın yasaları defalarca çiğnediğini gösteriyordu. Ancak hem Nixon hem de bazı danışmanları, “ABD başkanı bir şey yapıyorsa bunun otomatik olarak yasal olduğu” teorisini savunuyorlardı. Ancak ABD Yüksek Mahkemesinin ikisi Nixon tarafından atanmış 8 üyesi oy birliği ile, başkan da olsa herkesin yasalara uymakla yükümlü olduğunu, aksinin ABD başkanına sınırsız ve keyfi bir yetki açmak olduğuna bunun da anayasaya aykırı olduğuna dikkat çekerek bu görüşü reddetti.

    Hindistan’da yaşananların, ABD’de bugünlerde bir kez daha gündeme gelmesi de yine tesadüf değil. ABD’nin başında yine kendisinin yasalarla ve anayasa ile bağlı olduğuna inanmayan, yasaları çiğnemekte çekince yaşamayan cüretkar bir başkan var. Adalet bakanına, gelir vergisi dairesine ve FBI’a, muhaliflerini soruşturmaları veya istemediği soruşturmaları kapatmak için baskı yapan bir başkan var. ABD Anayasası ve yasaları lehinde kararlar verdikleri için yargıçlara karşı halkı kışkırtarak açıkça meydan okuyor. Hakkında açılan bir soruşturmaya, ırkçı fay hatlarını kaşıyarak yanıt veriyor ve başınızı ağrıtırım mesajı veriyor. ‘Fiat justitia, ruat coelom’ sözünün bu aylarda sık sık Amerikan medyasında ve Amerikan Kongresinin kürsüsünde boy göstermesi bundan. Soruşturma makamlarının, yargıçların ve mahkemelerin duruşu, Amerikan demokrasisinin geleceğinde en belirleyici faktör olacak.

    Yargıç Jagmohan Lal Sinha’nın, vereceği kararın sonuçlarına hiç aldırış etmeden hukukun yanında sabit duruşu, Hindistan demokrasisini kısa süre gölgelense de tamamen yok olmaktan kurtardı. Çok dinli, çok kültürlü dev bir yoksul nüfusa sahip ülkenin altından kalkamayacağı iç çalkantılara sürüklenmesine engel oldu. Hindistan’ın, bir gün arayla benzeri şartlarda kurulduğu Pakistan’dan farklı olarak demokrasisini işletmesinde ve askeri darbeler yaşamamasında, yargının ve seçim kurulunun bu görece bağımsızlığının rolü çok büyük oldu.

    1975’te genç bir avukat olarak, Gandhi hakkındaki davayı izleyen Allahabad Yüksek Mahkemesinin emekli üyesi R. B. Mehrotra, yargıç Sinha’nın davayı nasıl ağırbaşlılık ve hukuka saygınlığına gölge düşürmeden yürüttüğüne dikkat çekiyor. Örneğin, başbakan Indira Gandhi’nin duruşmaya katıldığı günü anlatıyor. Yargıç Sinha, hiçbir koruma görevlisi veya polisin mahkeme salonuna, binasına ve hatta avlusuna giremeyeceği talimatı vermişti. Mübaşirlerden, başbakana da diğer bütün yurttaşlara uygulanan prosedürün, mahkeme teamüllerinin aynen uygulanması talimatı vermişti. Sadece yüksek olmamak şartıyla, başbakan için özel bir sandalye koydurtmuştu salona. Yine yargıcın talimatıyla avukatlar ve davayı izleyenler, başbakan mahkeme salonuna girdiğinde ayağa kalkmamaları konusunda sıkı sıkıya uyarılmıştı. Çünkü yargılama hukukunun evrensel teamülüne göre bir mahkeme salonunda kendisi için ayağa kalkılacak tek kişi, adaleti temsil eden yargıçtır.

    Yargıç Sinha’nın gelini Vibha da, kayınpederinin bu kadar önemli bir davayı bile, diğer davalarından hiç farklı görmediğini hatırlıyor. 12 Haziran 1975 günü Hindistan Başbakanının dört yıllık milletvekilliğinin geçersiz olduğuna karar verdikten sonra akşam evine geldiğinde diğer günlerdekinden farklı hiçbir duygu belirtisi ve davranış sergilememiş Sinha… Birçok meslektaşı da yargıcın apolitik, teknik hukuk kişiliğine dikkat çekiyor. Her davaya sadece hukuksal açıdan bakıyor, kararın ne tür sonuçlar doğuracağıyla ilgilenmiyor ve adaleti en üst düzeyde uygulamaya çalışıyordu.

    Gandhi’nin olağanüstü hal rejimi döneminde yoğun baskıya maruz kalan, defalarca saldırılara uğrayan Yargıç Sinha 1982 yılında emekli oldu. Ömrünün geri kalanını kitap okuyup küçük bahçesiyle meşgul olarak geçirdi. Hiçbir tartışmaya katılmadı. Konuşmadı. Sessizliğini sadece bir kez 2000 yılında, verdiği karardan nemalanan sonraki politik hareketleri kınamak için Hindustan Times’a yaptığı kısa bir açıklama ile bozdu:

    ”Gelecek nesiller, Olağanüstü Hal rejiminde yapılanlar için bir mazaret kabul etmeyecek. Ama peki ya sonraki iktidar dönemleri? Hayat ve özgürlük gibi temel haklardaki ihlaller büyük oranda sürüyor. Bir rapora göre sadece Uttar Pradesh eyaletinde 75 bin hak ihlali vakası var. Barışçıl gösteriler hala orantısız şiddetle karşılık görüyor. Göz altında ölümler rutin haber muamelesi görüyor. 1975’te bu cürümler Olağanüstü Hal mazareti ile yapılıyordu. Bugün resmen Olağanüstü Hal yok ama hala bu hukuksuzluklar var. Öyle görünüyor ki hiç ders alamadık. Bunlar çok tehlikeli işaretler. Bu şeytani kötülükleri bugün ciddiye alıp gerektiği gibi taşlamazsak, yeni ve çok daha sinsi Olağanüstü rejimler, hem de maskeli formda ortaya çıkar.”

    Jagmohan Lal Sinha, 2008 yılında öldüğünde bütün Hindistan arkasından göz yaşı döktü.

    Meslektaşları, gazeteye verdikleri ölüm ilanında, bir yargıcın arkasından söylenebilecek en güzel sözle uğurladılar onu;

    ‘Kim yaparsa yapsın, kime yapılırsa yapılsın her türlü adaletsizliğe karşı çıktı’.

    CEMAL TUNÇDEMİR