• Albert Camus "Veba" hastalığını ete kemiğe büründürüp, bir yönetici olarak Cadiz şehrinin başına getiriyor. Eserde Veba'nın halka korku salarak, baskıyla, zorbalıkla, ölümle yönetmesine karşılık; cesareti, adalet duygusu, özgürlük inancıyla karşı koyan Diego'yu ortaya çıkarıyor. Veba ve Diego ana karakterler olarak karşımıza çıksa da Yargıç, Nada, Victoria gibi yardımcı karakterler temsil ettikleri düşünce bakımından hiç de yabana atılacak türden değil.

    Eserde İkinci Dünya Savaşı'nın ve o dönemin baskıcı yöneticilerinin etkileri ve Albert Camus'nun kurgu üzerinden bu olaylara eleştirisi görülüyor. Bir de halkın genelinin sahip olduğu inanca yönelik bir eleştiri var ki bu durum bizim toplumumuzu da oldukça anımsatıyor. Şöyle ki; hani deprem, sel gibi doğal afetlerin yaşandığında, halkın başına bir bela geldiğinde bunun sebeplerini insanların sapkınlığına, inançsızlığına dayandıran bir güruh varya, onlara yönelik bir eleştiri gibi. Bütün belalara karşı tek savunması dua olan, irade, kader, mücadele, tevekkül, takdir kavramlarını pek anlamayan insanların eleştirilmesi gibi. Hani "Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz" diyen Sabahattin'ciğimin eleştirisi gibi. Yani diyeceğim o ki eserdeki Diego sadece kilisede dua edip Tanrı'dan yardım istediği, Tanrı'dan zalimin belasını istediği için değil, korkusuzca zalimin üstüne yürüdüğü, Veba'nın yüzüne karşı haklarını haykırdığı ve inandıkları uğruna ölümü göze aldığı için başkahraman. Öyle olmasaydı figüran olurdu...

    Albert Camus'nun Can Yayınları tarafından yayımlanmış olan, çevirilerini Ayberk Erkay'ın yapmış olduğu beş tiyatro eserinde de muhteşem bir şiirsel anlatım şekli var. "Sıkıyönetim" bana göre, bu beş tiyatro eseri arasında şiirsel anlatımın zirve yaptığı ve en başarılı olan kitabı.

    Daha önce okuduğum "Gülnihal" ve "Gave" gibi, hatta kendi yazdığın "Asturya'da İsyan" , "Adiller" gibi başkaldırı ve isyanı anlatan tiyatro eserlerinde olan eksikliği, tatmin olmamışlığı bu eserinle giderdiğin için teşekkürler Albert...

    İyi okumalar...
  • “Of!” deyip, mezarından kalkan zombiler gibi kollarımı ileri uzatıp bir
    çırpıda yatağın içinde bağdaş kurup oturdum. Anlaşılan bu gün uykunun beni
    ziyaret edeceği yoktu. Hâlbuki eve gelirken uyku resmen gözlerimden akıyordu.
    Bunların sorumlusu hep ablam! Soo Bin i de onun ayarttığına adım gibi eminim!
    Ama şu an ablamı suçlamak bile içimdeki koca sıkıntıyı gidermeye yetmiyor, daha
    fazlasına ihtiyacım var ya da bir itirafa mı?





    Hızla, dağılan saçlarımı kabartıp, bir ton ağırlığındaki başımı ayaklarıma
    doğru indirdim. Nafile, bu böyle olmayacak!





    Başımı hızla geriye doğru atıp, kabarık saçlarımı geriye doğru yatırdıktan
    sonra el yordamıyla yatağımın yanındaki ufak masanın üzerinde telefonumu
    aramaya koyuldum. Birkaç şeyi devirdikten sonra nihayet elime geçirdiğim
    telefonun tuş kilidini açıverdim. İçimde ufak tereddütler yaşasam da kalbimde
    taşıdığım koca boşluktan büyük olmadıkları kesindi.





    Derin bir nefes alıp, telefon rehberinde ufak bir gezinti yaptı parmaklarım.
    Sonunda aradığı ismi bulunca arama tuşuna basıp, karşı tarafın telefonu
    açmasını bekledim.





    “Min Jii?”





    Titreyen ellerimle zor tuttuğum telefonu iyice kulağıma yaklaştırıp,
    konuşmaya başladım.





    “Nasılsın?”





    Kabul ediyorum, gecenin bu saatinde sorulabilecek en saçma soruydu. Alt
    dudağımı ısırıp karşıdan gelecek cevabı dinlemeye koyuldum.





    “Ne?”





    Evet, böyle saçma bir soruya alınabilecek en saçma sorulardan biriydi işte
    bu!





    “Uyuyor musun?”





    Ah! İkinci saçma soru! Kısa bir sessizliğin ardından cevap gecikmedi.





    “Sence?”





    Yüzümü buruşturup, dudaklarımı kemirmeye başladım.





    “Yani… şey, ben…”





    “Min Jii, sen iyi misin?”





    Derin bir iç çekişin ardından cümleler dudaklarımdan dökülmeye başladı.





    “Sanırım değilim.”





    “Min Jii…” diye inleyen sesini duyduğumda artık bir şeyler kontrolden çoktan
    çıkmıştı.





    “Lütfen beni dinle Woo Jin, tek kelime etme. İçimde koca bir boşluk var ve
    bunun sorumlusunun sen olduğunu düşünüyorum. Beynimin içinde binlerce soru
    dolanıp duruyor ve ben hiçbirine cevap veremiyorum.“





    Derin bir nefesin ardından, ellerim çarşafa çeşitli işkenceler yaparken
    devam ettim.





    “Ben neden böyle oldum Woo Jin?”





    “Min Jii farkında olmadan seni kıracak bir şey mi yaptım?” dedi telefonun
    ardından bile anlayabildiğim hüznüyle.





    “Bana çok büyük bir şey yaptın sen ama iyilik mi kötülük mü bilmiyorum.”





    Karşıdan cevap gelmeyince konuşmaya devam ettim.





    “Sen yanımda yokken mutluyken bile mutsuzum. Sensiz en iyi anı bile kavga
    ettiğimiz tek bir saniyeye değişemiyorum. Neden en güzel anılarımı hatırlamaya
    çalıştığımda senin yüzün geliyor gözlerimin önüne? Neden seni gördüğümde
    midemin içinde uçuşmaya başlayan kelebeklere mani olamıyorum? Bana ne yaptın
    sen?”





    “Kelebek mi?” dedi heyecanlı ve şaşkın sesiyle.





    “Evet, binlerce, milyonlarca kelebek…”





    Karşı taraftan en ufak bir ses gelmedi. Usulca iki büklüm olduğum yataktan
    doğrulup, yastığıma doğru başımı uzattım. Ağır başım yastığın içine gömülürken
    devam ettim.





    “Ne zamandan beri oradasın bilmiyorum bile. Gerçekten bana ne yaptın sen?”





    Gözlerimi usulca kapadım.





    “Ne zaman kendime söylediğim en büyük yalan oldun?”





    Karşı taraftan en ufak bir ses bile gelmedi. Bir müddet sonra telefondan
    meşgul sesini duydum. Telefonu kulağımdan uzaklaştırdığımda kapalı gözlerimden
    yola çıkan bir gözyaşı damlası süzülerek yanağımdan geçti.





    “Neden seni sevdiğimi kendime itiraf etmek bu kadar zor?”
  • "BİRAZ DA SEN AĞLA"

    Her şeyden önce, savaşlarla ilgili kitapların kıymetini daha iyi anlamama vesile olan Ebru Ince ablaya bir selam.

    Bugün 10 Kasım, ömrünün büyük kısmı vatan müdafaası için cephelerde geçmiş Atatürk ve milletimizin gazi ve şehitlerini rahmet ve minnetle anıyorum. Klasik bir cümle ama bizim ihtiyacımız hiç bitmeyecek klasik olana..

    Savaş.. Soğuk bir kelime.. İnsanlar her savaşta biraz daha acımasızlaştı. Şolohov, 2. Dünya Savaşından kesitleri hikayeleştirmiş bu kitabında, çok sevdim yazarı ve anlatım tarzını. 5 kısa hikaye var kitapta, biraz anı, biraz kurmaca diye düşünüyorum, yaşanmış veya yaşanmış olması muhtemel gerçekçi insan hikayeleri..

    Kitaba ismini veren , Yaşam Bu Mu hikayesini ağlaya ağlaya okudum ve utanmıyorum bunun için. Ağlayamazsak halimiz nice olur bilmiyorum..

    Bu kanlı ve zalim savaşın kurbanlarından sadece bir tanesi olan genç bir adamın hikayesi, bir Rus gencinin. Çoluk çocuğunu evde bırakıp mecburen cepheye giden, sonra Almanlara esir düşen, bir şekilde kurtulan ama artık hayatını ruhen kaybetmiş bir adam..

    Alıntılar paylaşmak istiyorum.

    "Bazı geceler uyku uyumadığın ve gözlerini karanlıkta açıp hiçbir şey görmeden baktığın zamanlarda kendi kendine sorarsın: Niçin hayat beni bu kadar yıktı,hangi suçum için beni cezalandırıyor, bu soruma hiçbir zaman bir cevap bulamadım. Ne karanlıkta, ne gün ışığında, zaten bir cevap da beklediğim yok ya ! "
    "Memlekette kalan babam,annem,küçük kız kardeşim açlıktan öldüler, yalnız ben kaldım. Ailemden birini bulmak için bütün dünyayı dolaşabilirdim.Hiç kimsem kalmamıştı, bir kendim bile yoktu."
    "Üstlerimiz trene binmek komutunu verdiler,birdenbire göğsüme düştü,boynuma asıldı,sonra yıkılan bir ağaç gibi titremeye başladı Çocuklar ona anlatmaya çabaladılar, ben de öyle, fakat hiçbir şey fayda etmiyordu. Başka kadınlar kocaları ile, oğullarıyla konuşuyorlardı, benimki bana yapışmıştı, tıpkı dalda bir yaprak gibi ve sadece titriyordu, bir söz söylemiyordu."

    "İki kere yaralandım. İkisinde de hafif yaralar almıştım. Birincisinde kolumdan ikincisinde bacağımdan. Birincisi uçaktan atılmış bir kurşunla, ikincisi de bir obüs parçasıyla olmuştu. Kamyonumu kalbur gibi delik deşik etmişlerdi, ama ağabey,ben her zaman kurtuluyordum. Günün birinde o kadar iyi kurtuldum ki nihayet iflahımı kestiler, yani beni esir aldılar."

    "Kendi kendime 'işte ölümüm yaklaşıyor' dedim, doğrulup oturdum. Sonra kalktım, yattığım yerde ölmek hoşuma gitmiyordu. Birkaç adım yaklaşınca içlerinden biri omuzundaki kayışını indirdi otomatik silahını eline aldı. Bak ağabey,insan ne tuhaftır, içimde ne korku ne panik kaldı, hangi tarafımı kalbura çevirmesinin bence çok önemi varmış gibi yalnız kendi kendime 'şimdi kısa bir yaylım yapacak,ama acaba başıma mı nişan alacak yoksa göğsüme mi?' diye sordum."

    Kahramanımızı ve yanındaki birkaç askeri yakalayıp esir alırlar, bir kiliseye kapatırlar. İçlerinden birinin beni okurken mahfeden çaresizliğini aktarıyorum,

    "Yapamam. Allahın evini kirletemem. Ben insanım, iyi bir Hristiyanım, arkadaşlar söyleyin ben ne yapayım? Askerleri bilirsin, içlerinden biri gülüyor,diğerleri onu azarlıyor,başkaları da derdinden kurtulması için ona çeşitli öğütler veriyordu. O gece bu manyakla çok alay ettik, fakat işin sonu güzel olmadı, zavallı kendini tutamadı, kapıya vurmaya tekmelemeye başladı,çıkmak istiyordu. Çok ısrar ettiği için cevabını da aldı. Bir faşist kapının öte tarafından yaylım ateşi açtı, dini bütün çocuk hemen öldü. Onunla birlikte üç kişi daha. Bir kişi de ağır yaralandı, sabaha karşı o da öldü."

    Asker olmadan önce , muhtemelen her pazar gittiğine benzer bir kilisede, en insani tuvalet ihtiyacını karşılayamadığı için ölüme giden bir adam. Şehitlik diye bir şey varsa bu olsa gerek, bunun dini, dili, ırkı olur mu?

    Biraz daha alıntı,

    "Yahudi misin diye soruyor, sen istediğin kadar hayır demekte inat et, dinleyen kim? İnsana, 'çık sıradan' diyorlar ve işini bitiriyorlar."

    "Esirken çektiklerimi anlatmak, bana onları hatırlatmaktan daha acı geliyor. Orada çektiğin orada tahammül ettiğin tabiat dışı acıları ve bu kamplarda ölünceye kadar işkence çekmiş arkadaşlarını tekrar düşündüğün zaman yüreğin göğüs kafesinden gelip boğazına tıkanıyor ve orada çırpınıyor. Nefes almakta güçlük çekiyorsun."

    "Beni neden istediğini sormaya lüzum yoktu. Canıma okumak içindi. Bunun ne demek olduğunu anlayan arkadaşlarıma veda ettim, içimi çektim ve yürüdüm. Avludan geçtim, yıldızlara baktım,onlara da veda ettim."

    "Son iki sene içinde insan gibi muamele görmeyi unutmuştum. Bak ağabey, sana söyleyeyim ondan çok daha sonra hatta bugün bile ne zaman bir üst karşısına çıksam sanki beni dövecekmiş gibi, omuzlarımı kaldırır,başımı arasında saklamak isterim.Alışkanlık meselesi. Onlar faşist kamplarında bizi böyle alıştırmışlardı."

    Sonra bütün bunlarla kalmaz bir de mektup alır memleketinden,

    " Bir mektup aldım komşumuzdan.Almanların uçak fabrikasını bombaladıklarını, bu sırada bir bombanın doğrudan doğruya bizim evin üstüne düştüğünü, bomba düştüğü gün,İrina ve çocukların o sırada evde bulunduklarını ve sonra onlardan ufak bir parça bile bulunmadığını yazıyordu. Bu mektubu sonuna kadar okuyamadım. Bu haber bana taş gibi çarpmıştı, gözlerim karardı, kalbim göğsümün içinde büzüldü sıkıştı top gibi bir şey oldu ve bir daha da açılmadı."

    "Bütün sevdiklerimi her gece rüyamda görüyorum.Her zaman şöyle görüyorum : Ben tel örgüler arkasındayım, onlar öte tarafta, İrina ile çocuklarla şundan bundan konuşuyorum fakat tel örgüleri biraz açıp onların yanına gitmek istediğim zaman kayboluyorlar. Tuhaf olan şurası ki gündüzleri her şeye iyi tahammül ediyorum, ne iç çekiyorum ne ah ediyorum ama gece uyandığım zamanlar yastığımın gözyaşından sırsıklam olduğunu görüyorum."

    Sonra, kendisi gibi bütün yakınlarını kaybetmiş bir çocuğa rastlar bu adam, yanına alır ve evladı sayar onu. Ne acılar çekilmiş ve neler yaşanmış neler..

    Diğer 4 öykü de, Yabancı Kan, Aile Babası, Mişka ve Bostan Bekçisi. Hepsi de yine savaş odaklı.

    Yazarın herhangi bir kitabını okumanızı tavsiye ederim, ihmal edilmiş ve çok az okunmuş, ben okumaya devam edeceğim savaşları anlatan kitapları. İnsan olduğumuzu hatırlamak için ihtiyacımız var çünkü bu kitapları okumaya..
  • Ferîdüddîn Attâr, bu eserinde Süleyman Ve Belkıs arasındaki aşk elçisi olarak Kur'ân-l Kerîm'de bahsi geçen hüdhüd kuşunun 'Sîmurg'a ulaşmak üzere diğer kuşlara rehberlik etmesini hikâyeleştirir, Hüdhüd, yolculuk boyunca kuşların soru ve itirazlarına cevaplar verir ve onları ikna etmeye çalışır. Kuşlar, hayatlarını terk edip manevî bir yolculuğa çıkmamak için bin tane bahane öne sürerler. Hüdhüd, pek çok hikâye ile onları ikna etmeye çalışır ve kuşlar nihayet, yedi zorlu vadiden geçerek yolculuğa çıkmayı kabul ederler. Sadece otuz kuş hedefe varmayı başarabilir. Ve hedefe vardıklarında karşılarında kendilerini, yani Sîmurg'u görürler. Farsçada "otuz kuş" demek olan Sî-murg, kendilerinin sadece bir çeşit yansıması ya da gölgesidir. Attâr, İran edebiyatının en güzel kelime oyununu yaparak, kişinin kendi varlığından geçerek Allah'ta fenâ bulmasını anlatmaktadır. Bu eser, 1860 yılında Fransız Oryantalist Garcin de Tassy tarafından tercüme edilip uyarlandıktan sonra Avrupa'da tanınmaya başlamıştır ve büyük ilgi toplamıştır, O zamandan bu yana eser abartılı denecek kadar çok defa gözden geçirilmiştir.
  • https://www.youtube.com/watch?v=sOgoH3jkjDs

    Ruknettin'in aynalarda ağladığı kadar var.

    Bir mevsimin kıyısından tutarsan Ruknettin
    Kurak ovalara yağmurlar yağar,
    Ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,
    Kalbin şiir olup vadilerini sular.

    Senin de vadilerin vardır Ruknettin!
    Kehanetler kurarsın,yağmalarsın kendini
    Kurtarıp o yangında ilk önce kalbini
    Niyedir,aynalarda azalır sesin.

    Doktorum
    Ben bu kalbimi sarınır örtünürüm
    Kış gecelerinde o nu yakar ısınırım
    Üşürsem helak olacağımdan korkarım.

    Doktorum
    Gayya kuyusuna inmek istemem
    Bana bir ip uzat,yağmurlar istemem
    Aynaları kırarım,suretimi istemem
    Mevsimler dönedursun,bu dünyayı istemem
    Ben Allah'ı isterim.

    Ben hep aynalardan geçerim doktor
    Aynalar benden geçer.
    Araf'tan bir sepet sarkıtırım aşağı,
    Doluşur içine narin böcekler
    Yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler
    Üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı
    Ben hep aynalardan geçerim doktor!

    Günahları için ağlayan kim varsa
    Kanatlarıyla okşar onu melekler

    Hep böyle midir
    Kalbin hep böyle yavaş mıdır Ruknettin?
    Aynalar sana bir savaş mıdır Ruknettin?
    Yarin dudaklarından trenler geçer de
    Kalbiyin istasyonunda durmaz mı
    Sen hiç satrançta yenilmez misin
    Atına binip hep gider misin
    Bilmez misin,atından ayrı düşen bir vezir
    Zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı
    Ve nihayet şahlar da aynalardan geçer
    Bir sen mi kalırsın bu rüyada Ruknettin
    Herhalde hep böyledir
    Bu dünya sevenlere bir tuzaktır Ruknettin!

    Buraya kalbinizi kuşatmaya geldiydik
    Konuşmayı unuttuyduk,hal diliyle söylediydik.
    Dua okuduyduk,yağmur dilediydik
    Kalbinizi kuşatmaya geldiydik.

    Hoşgeldiniz.Buyrun.İşte kalbim.
    Adımı unuttuğum zamanlarda RUKNETTİN'im
    Gövdesi ihlal edilmiş bir yetimim.
    Şu kapıdan buyurun, az ilerisi kalbim.

    Benim kalbim bir ıslahevidir doktor.
    Yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde
    Benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir kuştur
    Uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde
    Kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor
    Tıkanır,ölür metropollerde.

    Bir çiçeği uyandırmak için mi
    Söner bu ateşgahlar
    Kaldırmak için mi yeraltını
    O derin uykusundan
    Kurur bu göl
    Ne var ve ne oluyor
    Neden türkü söylüyor fesleğenler
    Uzakta biri mi göründü
    Biri İncil okurken düşüp bayıldı mı
    Bir rüya mı gördü yalnız keşişler
    Ne oldu?

    Adım Ruknettin,tanışıyor olmalıyız
    Bir çay ocağında ya da bir merdiven başında
    Sunmuş olmalıyım kalbimi size
    Bakın!demiş olmalıyım henüz avladım O'nu
    İgvanın zehrini boşalttığı kuyularda.
    Yalnız günah parlar zifiri karanlıkta
    Ve kuyudan kuyuya bir yol yoktur
    Bir avcı tüfeğini doğrulttuğunda
    Ay gibi ışıdığında bir aşk
    Bir mevsim yönünü şaşırdığında.

    Hayret etmiş olmalısınız,kalbim
    Hezarfen misali havalanınca.

    Korkarım sevgili doktor,bu mektuba kendimi üzerek başlayacağım
    Çabuk büyüyen bir çocuk gibi,
    Ceplerimin nerede olduğunu unutacağım önce
    Ve mazi gizlenecek bir yer bulamayacak kendine.
    Sonra bir menekşeyi teheccüde kaldırmayı unutacağım.
    Unutacağım,hangi şehirde durursam yar beni karşılar.
    Nerede ölürsem bahtıma idamlar çıkar
    Gülümseyen bir arap olacak yüzümün size bakan tarafı,
    Terkedip gitmelerin ağırlaştığı bir güz olacak öte yarısı.

    Alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak
    Ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet
    ''gönüllü mağlupları olacak hayatın'' doktor.
    Yarından korkan adam,Ruknettin böyle söyler.

    Siz doktor,yazabilir misiniz bir gülü yeniden
    Alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa
    Kabaran yağmuru yeraltına
    Ve bir aşkı ayrılığa
    Yakıştırabilir misiniz doktor
    Kanatlarında hüzün ve manolya taşıyan
    Kuşlarla konuşabilir
    Ve trampetimi geri verebilir misiniz bana?

    Ah kalbin moğolları ! size verecek ne kaldı
    Bir kitap olup yandı da o
    Külünden zehir kaldı
    Bir hayal olup uçtu da
    Gökte melekler bağırdı
    ''eve dön,eve dön!''

    Döndüm ki;şehrin ağrıları üstüme kaldı
    Bulvara uzanmış diskotek kızları/o melul orospular/
    Süpermarketler,bankalar
    /yani toplu insan mezarları/
    Üstüme kaldı.

    Size ne denir ey kalbin istilacıları
    Barbar denir,'bir hayal yıkan'denir.
    Alın O'nu da götürün,bir kalbim kaldı.

    Bir ilkokul atlasında gemilerim yandıydı
    Cenevizden geliyordum,elimde mektuplarım vardı.
    Elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı
    Bir mevsimin ortasında kalakaldıydım

    Bakkaldan manavdan değil,
    Cenevizden geliyordum doktor
    O kızın saçlarından geliyordum
    Yitirilmiş bir mahkemeden
    Galiba kalbimden geliyordum.

    Bir güle boyun eğdiren nedir
    O aşk değilse
    Nedir kalbe çıkartılan
    Tutuklama emri,
    Aşk değilse.
    Ah,o sığınaklardan
    Yitikleri toplayan
    Ve düşlere vuran gemi
    Nedir aşk değilse

    Size kendimden bahsediyorum doktor
    Biraz yağmur kimseyi incitmez.

    İyi ruhların arasında dolaşan
    Bir gölgeden sözediyorum.
    Acıdan çatlamış kalbi
    Soğuğa dayanıklı kılan bir bilgiden
    Terkedilmiş şizofrenleri
    Kendine çeken vadiden
    Keşişlerin hüznünden
    Ve bir aşk yüzünden
    Ayları karıştıran kişinin
    Tababet-i ruhiyyesinden

    Size kendimden bahsediyorum doktor
    Ben kar yağarken ıslanmam.

    Benim öbür adım rüzgar
    Uğradığım orman
    Değdiğim kalp uğuldar.

    Deki bulunur elbet
    İyi bir hal üzre kaybolan kişi
  • Yeraltından Notlar

    Önce derin bir "off" çeksek yeridir, şimdi başlayabiliriz:

    Toplumdan nefret ettiği, korktuğu, tiksindiği ve aşağılık gördüğü için kabuğuna çekilmiş, başka bir deyişle yeraltına kendini gömmüş, bu yabani yalnızlığında affedici olamadığı için kendisiyle alay edenlere aşırı bir nefretle intikam duyguları beslemiş,kendini esir ettiği kapanında ruhsal çelişkilerle acının doğruğuna varmış ve bu acıdan da şeytanca haz almaya başlamış birini nasıl anlatabilirim? Normal insanı, tabiat ananın özene bezene yarattığı dar kafalı ahmak olarak görüp onu kıskanan, aynı zamanda üstün anlayışlı kendisini bir fare sayarak deliğine kaçmış birini, nasıl anlatabilirsiniz? Ne iyi, ne kötü, ne alçak, ne namuslu olabilmiş, kendini şehvetle atalete teslim etmiş birini? Haşare olmayı istemiş ama bunu dahi başaramamış birini. Yaptığı her eyleminden sonra pişmanlık duyan, kah insanları küçümseyip kendini üstün gören, kah kendini küçümseyip insanları üstün gören ama her halde de kimsenin yüzüne bakamayıp bakışlarını kaçıran, utangaç, suratını çirkin, tiksindirici bulan ve kendisine de herkesin böyle baktığını düşünen, pantolonu lekeli, kılıksız hasta bir yeraltı adamını nasıl anlatabiliriz? Kendisini rahatsız etmesinler diye bütün dünyayı bir kapiğe satabilecek; kıyametin kopması ve çaysız kalması arasında iki seçenecek bulunsa, dünya umrunda olmayacak biri o. Birazcık nükteli, fazlasıyla hırçın ve ısdırap dolu ve çelişkili bir ruh. Ne kadar hakir görse de, utana sıkıla ruhsal bunalım ve krizlerinden dolayı kendisini sefahat alemlerine ara sıra atan, pireyi deve yapan, masum olmasına karşın kendisini suçlu bulan, "canlı hayatı" iğrenç nitelikte bellediği için kabuğunda rahat eden, aynı zamanda "canlı hayatının" nasıl olduğunu bilmediğini söyleyen ve o "iş güç sahipleri", o "normal" insanlardan dahi, daha "canlı" olduğunu belirtip hemen ardından ölü olduğunu vurgulayan kaos ve çelişkiyle dolmuş bir "anti-kahraman" o.

    O kötü bir adam, hasta bir adam, çirkin bir adam.Yeraltında ısdıraplı düşünceleriyle, çelişkileri, uyumsuzluklarıyla ruhunu darmadağın eden derbeder bir yalnız adamın kitabı okunmaya fazlasıyla değer. Açıkcası, söylemek gerekirse, gerçekten kendimi bulduğum, beni anlattığını düşündüğüm, psikanalizimi yaptığını söyleyebileceğim bir Dostoyevski romanı. Aranızda kalantor varsa ,okumasın asla, o kalburüstü iş sahiplerinden, hayatını rütbe adına harcayanlardan ölesiye nefret ediyor.

    Kitabın tamamını alıp yapıştırasım geliyor, buraya alıntı olarak ama birkaç taneyle yetinelim:

    "Aklı takdir etmemek mümkün değil tabii, ama onun kendi çerçevesini hiçbir zaman aşamadığını, insanın yalnız kafa ihtiyaçlarına cevap verebildiği de kabul etmek lazım; halbuki arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir."

    "Bir kere kendini duygularına kaptır,bir anlığına şuurunu susturup,düşünmeden, esas aramadan hareket et, nefret et, birini sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın.Sonuç: Sabun köpüğü ve atalet."

    "Çevrenize bakın bir kere: kan gövdeyi götürüyor, hem de keyifli keyifli, şampanya gibi akıyor.İşte size Buckle'ın da yaşadığı on dokuzuncu yüzyılımız. İşte büyük Napolyon ve bugünkü Napolyon. İşte Kuzey Amerika'nın ebedi birliği. İşte nihayet karikatür gibi Schlezwig Holstein... Medeniyet neyimizi yumuşatmış? Medeniyetin insanda duygu çeşitlerini artırmaktan başka işe yaradığı yok."

    "Elimizden kitapları alsalar o saat şaşkınlık içinde kendimizi kaybederiz. Ne tarafa yürüyeceğimizi, kimden yana çıkmak, kimi saymak, kimi hor görmek gerektiğini bilemeyiz."

    “Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ızdırap mı daha iyidir?"

    "Hayatta erdemin ve aklın canlı örnekleri olan allamelere, insan severlere bol bol rastlanır; bunların gayesi, ömürlerini elden geldiği kadar erdemli, temkinli geçirmektir, varlıklarıyla etrafa adeta nur saçarak, dünyada erdemli ve temkinli de yaşanabileceğini göstermek peşindedirler sanki. E, sonra? Sonrası malum, bunların birçoğu, ömürlerinin sonuna doğru da olsa, er geç sürçüp tamiri imkansız bir çam deviriverirler. Şimdi sorarım size: Böyle garip nitelikleri olan insanoğlundan ne beklenebilir?"

    "Tekrar ediyorum: Bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal kimselerdir. Nasıl açıklamalı? Bakın şöyle: Bu çeşit insanlar akılları kıt olduğu için herhangi bir konuda ana sebepleri araştırmadan hemen el altındaki ikinci derece sebeplere bağlanıverir ve doğru hareket ettiklerinden emin oldukları için de rahatlarlar; en önemlisi de budur zaten."

    "Bütün bu inlemeler, bir yandan ağrılarınızın küçültücü gayesizliğini anladığınızı gösterir; öte yandan varlığını umursamadığınız halde, kılı kıpırtamadan sizi hırpalayan tabiat anaya karşı yükselen şikayettir."

    "İşte ben, içi dışı bir insanı, tabiat ananın şevkatle, özene bezene yarattığı, gerçek, normal insan olarak görürüm. Böyle bir adamı delicesine kıskanırım. Ahmak olmasına ahmaktır; bunu aksini iddia edecek değilim, fakat normal adamın ahmak olması gerekmediği ne malum?"

    "Bana en çok dokunan, suçlu olsam da olmasamda her zaman bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi. Bu, ilkin çevremde herkesten akıllı olmamdan ileri geliyor."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık. İnsana, gündelik hayatını sürdürmesi için gereken anlayışın yarısı, hatta dörtte biri dahi, yeryüzünün en soyut, en inatçı şehri olan Petersburg'da oturmak gibi katmerli bir felakete uğramış, talihsiz on dokuzuncu yüzyıl aydınımıza yeterdi."

    "Evet efendim, on dokuzuncu yüzyıl adamı en başta karaktersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur; karakter sahibi, çalışkan bir insansa oldukça dar kafalıdır."

    "Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır."

    "" Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız. ""

    Sevgili okuyucularım, her şeyin tam anlamıyla farkında olmak bir hastalıktır; hem de tümüyle gerçek bir hastalık."

    "Yoksa dünyaya gelişimin biricik sebebi, varlığımın sadece bir yalan olduğu neticesine varmak mıdır? "

    "Ciddi ciddi konuştuğumuz halde bana önem vermek istemiyorsanız öyle olsun. Yalvaracak değilim. Nasılsa yeraltım var."

    "Bilmedikleriniz arttıkça sızılarınız o ölçüde çoğalır."

    "Elekle su taşımak her zeki adamın kaderine yazılıdır."

    "insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimi çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir"

    "Hayır efendim , asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben.."

    "kim olursa olsun, insan daima , her yerde, akılla çıkarın buyurduğu gibi değil, kendi canının istediği gibi hareket etmeyi sever; arzularımızın çıkarlarımıza ters düşmesi de mümkün, hatta bazen zorunludur.."

    "“Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım.”"

    "İnsanın kasıtlı ve bilinçli olarak zararlı, anlamsız, hatta son derece ahmakça bir isteğe kapıldığı tek bir durum vardır. Bu ne kadar anlamsız olursa olsun, istemek hakkına sahip olmak, yalnızca akla uygun olan şeyleri istemek zorunda olmamak isteğidir."

    "Ne ben bir kimseye benziyordum, ne de bir başkası bana. "Onlar hep birlikte, bense onlardan farklıydım" diye derin düşüncelere dalıyordum. Bundan da anlaşılıyor ki, henüz çok toydum."

    "Herhangi bir sebeple bu doğa kanunlarından biri; örneğin, iki kere ikinin dört ettiği, benim hoşuma gitmiyorsa, bundan kime ne?"

    " Bazen sevginin sevdiğimizin bize gönül rızasıyla bağışladığı, kendine zorbalık etme hakkından ibaret olduğunu düşünüyorum."

    "Henüz on altı yaşında olduğum halde kabuğuma çekilmiş, onları hayretle inceliyordum; daha o zamanlar bile görüşlerin darlığı, uğraştığı şeylerin, oyunlarının, konuşmalarının manasızlığı beni hayrete düşürüyordu. O kadar önemli olayları fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister istemez onları kendimden aşağı saymaya başladım."

    "En büyüğünden en küçüğüne kadar dairemizdekilerin hepsinden nefret ediyor, onları küçümsüyordum, ama aynı zamanda onlardan korkar gibiydim. Bazen birdenbire kendimi hepsinden üstün gördüğüm olurdu. Bu hal bana durup dururken geliyordu; ya küçümsüyor ya da kendimden çok üstün görüyordum."

    " Karnım açken "tokum" diyemem; uzlaşmayla avunmayacağımı, sırf tabiat kanunlarına göre oluştuğu ve gerçekten var olduğu için de kısır döngüyle yetinemeyeceğimi biliyorum."

    " Arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir. Gerçi bu çoğu zaman hayatımıza beş para etmez bir şekil veriyor, fakat gene unutmayalım ki hayat hayattır, karekökü almak değil."

    "Hür iradesi, arzusu olmayan, istemeyi bilmeyen insanın org silindiri üzerindeki bir cıvatadan ne farkı vardır ki?"

    "Bir dakika geçince kendi kendimi yiyerek, bütün bu pişmanlıkların, duygulanmaların, değişme antlarının hepsinin yalan, kocaman bir yalandan başka bir şey olmadığını anlıyordum."

    "Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boğun eğmeye de razı olamam"

    "'' Aklın çıkarla ilgili konularda aldandığı olmuyor mu ? İnsan refahtan başka şeyi de sevemez mi? Belki ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyordur? Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür, insanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için dünya tarihine başvurmaya lüzum yok, hayatın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize danışın, yeter.''

    "Bizim için, insan olmak, etiyle kanıyla, kemiğiyle insan olmak bile zor. Bundan utanıyoruz, bunu ayıp sayıyoruz. "Genel bir insan" denilebilecek, nasıl olduğu belirsiz bir şey olmaya çalışıyoruz. Aslında biz ölü doğmuş kişileriz. Aslında çoktandır canlı olmayan babalardan çoğalıyoruz ve bu durum giderek hoşumuza da gidiyor. Bir kolayını buluversek, neredeyse doğrudan doğruya düşüncelerden doğmayı sağlayacağız."

    "Rahat rahat yaşayıp vakarla ölmek, bundan daha enfes ne vardır! Salıvereceğim göbeği, üç kat gerdanımı ve ayyaş burnumu sokakta görenler, ''Şu kalantora bakın, amma esaslı herif!'' derlerdi. Ne olursa olsun, yaşadığımız şu olumsuz devirde böyle gönül okşayıcı sözler duymak hoştur baylar."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık."