Gökyüzü, tüm ihtişamını yitirmişti. Zerafet kendini karanlık bir mateme bırakmış, kol kola girmiş bulutlar, evladını toprağa vermiş bir annenin içindeki tarifsiz acıyı yansıtıyor, onun sessiz haykırışlarına gürleyerek karşılık veriyordu adeta.
Toprağın serinliğini göz yaşları ısıttı, bir kez bile kucağına alamadığı meleğine sarılıyormuş gibi sarıldı tazecik toprağa. Saatler geçmişti ama gidememişti, bir anne karnında kıpırdayan bu cana sırtını dönüp nasıl gidebilirdi ? Daha iki gün önce her şey bu kadar güzelken, nasıl olmuştu da en büyük acıyla sarsılmıştı ?
“Keşke.’dedi onca saat sonra ilk kez konuşmuştu. Ruhunun derinliklerinde barındırdığı en zor cümleyi kurdu ardından.
“Hiç gelmeseydin annem.’ Sesinin titremesi bir yana, fısıltısı gök gürültüsüyle birleşti. Bir anne evladının hiç olmamasını diler miydi ? Hiç gelmemesi, gidişini görmekten daha mı az acıtırdı ?
Kimse kalmamıştı mezarlıkta, yalnızca canı aynı şekilde yanan, bebeğinin babası vardı. Her şeyin kendi suçu olduğunu düşündüğünden toprak yığınına dahi dokunamıyor, donuk gözlerle izliyordu boşluğu. Aşık olduğu kadına bunları yaşattığı için kendini hiç bir zaman affetmeyecekti.
Birbirine bu denli aşık bu iki ruhun verdiği onlarca sınavdan, en ağır olanıydı, minik bebeğin melek oluşu.
Oysa hikayeleri de böyle bir acının ardından başlamıştı değil mi? Zihnimin sonsuz kiracıları yakında raflarda 🥰