• Daha önce adını duymuştum sadece Nilgün Marmara'nın, hiçbir şiirini okumamıştım; tanımıyordum yani. Tanıdığım an bunca zaman niye tanımadım diye kendime kızıp boylu boyunca araştırdım. Nedense içimde koskocaman bir sevgi var yakın vakitte tanıdığım Nilgün'e karşı, burada olsaydı sımsıkı sarılmak isterdim ona, ve ne kadar imkansız olduğunu bilsem de o üzücü kararı vermesine engel olmaya çabalamak. Belki dertleşmek.
       
    Bence onun şiirlerini okurken hepimizin yaptığı bir hata var: kendi yaşamına son verdiğini, okurken sürekli aklımızın bir köşesinde bulunduruyoruz. Böyle olunca ister istemez bütün şiirlerini kasvetli, depresif bir örtü altında okuyoruz, hepsi bize 'intiharının ipuçlarını veriyor' gibi geliyor. Aslında bazıları veriyor da; bazı şiirleri ciddi manada iç karartıcı ve depresif. Tamam kabul, çoğu.

        Ancak bence şurada çok büyük haksızlık yapıyoruz: Marmara'nın intiharını, şairliğinin önüne geçiriyoruz ve yazının başında bahsettiğim hata da tam olarak bu. Onun şairliğini konuşalım, şiirlerinin güzel yönlerini, kelimelerle ustaca dansını konuşalım; -ona acıyarak- kendi yaşamına nasıl son verdiğini değil. Eminim yukarıdan bizi izliyorsa böylesini isterdi o da. Kimse, en azından sonsuza kadar, acınmayı istemez. Kaldı ki intiharı apayrı bir konu, ama bahsettiğim hatayı yapmamak için burada intiharının sebeplerini ve kişiliğini değil, ondan ziyade şiirlerini incelemek ve okumayı düşünenlere bir fikir vermek istiyorum.

        Kitabı bir çırpıda yalayıp yuttum, uzun zaman sonra bir günde bitirdim bir şiir kitabını. Başka bir sitede bir okuyucu şöyle eleştirel bir yorum yapıyordu: "kelimeleri inorganik". Bazı alışkın olmadığımız kelimeler var gerçekten de (değirmi, sevi, vb...) ama bunlara takılıp da şairliğine laf atmak neyin kafası anlamıyorum. Sen hiç İkinci Yeni okuma o zaman! Marmara'nın şiirleri İkinci Yeni kapsamında değerlendirilmelidir zaten kendisi yazın hayatının çoğunda Ece Ayhan, Cemal Süreya ile içli dışlı olmuş bir kişiliktir. Bu bağlamdan bakıldığı zaman gerçekten çok başarılı şiirleri var ki bunu içtenlikle söylüyorum. Zannediyorum kitapta 120 civarı şiir vardı, bunlardan gözüm kapalı 30 tanesine başyapıt derim. Geriye kalanlar da asla kötü değil, anlaşılması zor diyelim sadece birazcık. 10 yıllık bir süreçte yazmış bunları (günümüzde bir ayda kitap yayımlayan şairlere(!) nazaran diyorum). Kelimelerle dans etmek demiştim hatırlarsınız, Marmara bunu şiirin bütününde değil ama bazen iki ya da dört dize arasında öyle ustaca yapıyor ki sevdiğim yerlerin altını çizeyim diye kalemi bitirecektim neredeyse kitap boyunca. Özet olarak: 10 üzerinden 8 derim. İki puanı kırdım çünkü bence Türk edebiyatında 10/9'luk bir şair zaten yok, 10/10'luk bir tane var ama; Nâzım Hikmet. :)

        Nilgün Marmara'yı okuyun. Onun acılarını popüler kültüre yem malzemesi yapmayalım, kişiliğine, kararlarına ama en önemlisi de şiirine saygı duyalım. Okuyun, okutun.
  • "Beni yüzüstü gömün, çünkü yeterince gördüm!" (Hakan Günday)

    Böyle bir cevheri yeni yeni tanıyan benden, yeni yeni tanıyacaklara özel olsun bu inceleme;

    Şule Gürbüz, boş zamanlarını antika saatleri tamir ederek geçiren aynı zamanda akademisyenlik yapan bir yazarımız. Çok boyutlu ve çok katmanlı metinler yazmasının yanı sıra, karakter ya da kurguya değil daha çok düşünceye ve zihin akışlarına önem veren bir yazar. Edebiyatla harmanlanmış felsefeye de rastlayabiliyoruz, daha ziyade Varlık Felsefesi'ne. Bunda Londra'da almış olduğu Felsefe eğitiminin etkisi çok büyük. Anlayabildiğim kadarıyla birçok şeyin farkında olan nevi şahsına münhasır bir kişilik. Tek bir cümleyle dakikalarca düşündürebilir. Dili, insan zihnini meşgul eden sorular yumağından beslendiği için, çok yoğun. Yeraltı edebiyatıyla çok benzer de diyebiliriz. Gözlemlediğim, okuyucu toplama kaygısı olmayan, kendini bilen ve etrafını çevreleyen duvarlar arasında en ulaşılmaz yerleri bile sıvayabilen çok muteber bir yazar.

    Çoğumuzun gündelik hayatında var olan konuları, -ki hemen hemen hepsine farklı bir pencere açan- farklı bir bakış açısı katarak, en güzel haliyle kaleme almış. Öyle uzun mu uzun altını çizeceğiniz satırlar olacaktır. An itibariyle, zamana tanıklığına, öğrenilmiş çaresizliğine, kendisine, yoğun bir sevgi ve hayranlık beslediğim bir yazar oldu kendisi.

    Hepimiz hayatımızın bir döneminde durup düşünmüşüzdür; kimimiz kendini öldürmeyi, kimimiz de kendini öldürenleri... Şule de 'kendini öldürmeyi düşünenleri' düşünmüştür diyebiliriz. Anlamları genellikle derin dalmalar sonucu kendini ele veren cümlelerinde, alegorik bir anlatım mevcut. Öyle bir his uyandırıyor ki insanda, başıma gelebilir, başımdan geçti, başından geçmişti... Her cümlesini not aldırıyor. Her insanın kendini bulabileceği, farklı lezzetler alabileceği, farklı cümlelerin altını çizebeleceği şahane bir kitaptı. Hani sırf inceleme olsun, laf olsun torba dolsun diye yazmıyorum bunları; tanışmayan çok şey kaybeder kanısındayım. Yazar resmen gençken ölememişliliğinin manifestosunu yazmış. Ayrıca mizah tarzını da çok beğendim. Acıya gülümsememizi istiyor bizden. Hemen ardından 'yeter bu kadar'ı da eksik etmiyor. İğneleyici bir mizah tarzı var. Daha ben ne diyeyim... Görmüş olduğu değere bakınca, hak ettiği övgüleri şuraya sıralamaktan alamıyor insan kendini...

    Öykülerinde dünyaya, yaşama karşı kendi tutumlarını farklı farklı karakterler adı altında yer vermiş. Bazı noktalarda anlamak güç olsa da -genellikle ruha hitap noktasında- üzerine biraz düşündükten sonra, sayfayı çevirmemize müsaade ediyor. Kalemine ve insanın günlük yaşantısına çok hakim; sadece kadınların değil, erkeklerin de yaşam tarzına çok hakim biri.

    Birçok cümlesi insanın göğsüne çörekleniyor resmen. Ezberi kötü olan bir benim bile, hala birçok cümlesini beynimde feveran ettirmesi, son dört sayfasını okurken kapıldığım tarifi zor o hissiyat... sözcüklerinin büyüsüne kapılmam, bunların tümü Şule'nin tam bir söz ustası olduğunun delilidir. Hayatın-ın tüm meşakkatliliğine karşın, bu kadar güçlü kalabilen bu kadın profilini, tanınması hususunda, öncelikli olarak hemcinslerine tavsiye ederim. Tüm bu koşturmacalar içerisinde girmiş olduğumuz kılıkların bizleri uzaklaştırdığı, boşluk hisssini, yokluk hissini, hiçlik hissini satır satır işlemiş.

    " Hayat evlenmek demekti, karı ya da koca demekti, çocuk ve ev demekti. Gerisi hep bunların etrafında, bunları sağlama almak için bir tuhaf gezinme, eşinme, kurcalama idi. İnsanın belgeseli yapılsa seyredilemeyecek kadar gönül yorucu bir sıkkınlık verirdi." Syf:159

    Kitap 4 bölümden oluşuyor;
    1- Ruhuna Fatiha
    2- Akılsız Adam
    3- Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
    4- Rüya İmiş

    4 öykü karakterlerinin de çok benzerlik gösterdiğini söyleyebilirim. Her biri içinde yaşayan, içe dönük karakterler. Bunun için karakterlerin ayırt edici özellikleriyle not alarak ilerlemenizi tavsiye ederim.
    Örnek veriyorum: Hayırsız evlat, gamsız dost, yeni damat...
    Benim en beğendiğim ve bitmesini istemediğim öykü, 'Rüya imiş' başlığı altında olanıydı. Betimlemelerine okur kendini verebilirse çok şahane tablolar oluşturulabilir olduğunu düşünüyorum.

    Popülerleşmemiş olmasına da ayrıca sevindim. Biliyoruz ki popülerlik beraberinde farklı sıfatlar da doğurabiliyor. Herkesin okumasının yanlısı da değilim, ne yalan söyleyeyim... Çünkü, her insanın kendini bulabileceği ama her insanın bitirebileceği bir kitap değildi. Çok bariz belliydi ki; acının rengini, huyunu suyunu bilmeyenleri ilgi alakadar eden bir kitap değildi. Baba-çocuk ilişkisinden, karı-koca ilişkisinden, arkadaş-dost ilişkilerinden doğabilecek içsel, ruhsal ve psikolojik sorunları irdeleyerek, öykü halinde bizlere sunmuş. Bu tarz okumaların hitap ettiği okurlara yazılmış seçkin bir kitap. Anlayacağımız okur kitlesini-tiplemesini kendi seçmiş Şule. Zaten kitaplarının çok tutulmamasının en temel sebeplerinden bir nedeni de budur kanaatimce. Herkese değil 'bazılarına özel' yazmış olması. Okuyanlarının bir çoğuna dudak uçuklatmasının da bundan kaynaklandığını düşünüyorum.

    Esas itibariyle, kitabı uzun bir zamana yayarak okumamın; bana hem getirileri hem götürüleri oldu. Orta halli bir okuma sizlere tavsiyemdir. Ne çok hızlı ne çok yavaş, sindire sindire... Yazarı tanımak için güzel bir başlangıç olabilir.


    Kitabı bana hediye eden; شيماء
    Yazarı tanımam için çaba sarfeden; Habibe
    En az benim kadar Şule'yi merak etmiş ve inceleme isteyen dostuma; https://1000kitap.com/Muhammedckrr
    Şükranlarımı sunuyorum.

    İncelemeyi okumaya vakit ayırmış herkese teşekkür ediyorum. İncelemeye de Nilgün Marmara'dan ufak bir kıssa ile son vermek istiyorum;

    "Uçurumlar var,
    var uçurumlar diyorum ben
    insanla insan arasında,
    kendiyle kendi arasında,
    kendiyle başkası arasında..."
  • Nilgün Marmara...
    İlk önce hayatı okunmalı. Sonra bu eser ile birlikte Kağıtlar ve Daktiloya Çekilmiş Şiirler de alınmalı. Çünkü notlarda, o kitaplarda bulunan şiirler var.
    Nilgün Marmara'yı merak ediyorsanız ilk başta okunacak eseri bu kitaptır. Kendisinin rızası yoktu, eminimki de olmayacaktı bu kitabın basılmasında. Zaten bu yüzden 2016 gibi geç bir zamanda eksiksiz basıldı. Kırmızı Kahverengi Defter kitabının eksiksiz basımı bu kitap.
    Önsözünde eşi Kağan Önal'ın yazısı var. Kitabın sonunda da intiharından önce bıraktığı mektup yer almakta.
    Aslında hiç basılmaması gereken kitap deniliyor. Gerçekten de öyle...
    İçerikte; Tobruk'tan, sevdiklerine yazılan mektuplar, yazdığı bir oyun ve bir hikaye, okuduğu eserler hakkında aldığı bazı notlar, iç sıkıntıları var.
    Nilgün 'ü gerçekten anlamak istiyorsanız mutlaka okuyun. Yalnızca onun arzusunu gerçekleştirmek isterseniz de bir tek şiirlerini okuyunuz...
  • bu dünyanın ve edebiyatın erken kaybettiklerinden Nilgün Marmara'yı tanımak iç dünyasını anlamak için çok ama çok özel bir eser....kısacık cümlelere sığan koca bir yürek