• 127 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Kadın ve Feminzm

    Dünyada ve Türkiye 'de Feminizm(Feminizm' in Tarihçesi)

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Feministik düşünceyle tanışmam Üniversite yıllarıma dayanır. "Kadın ne değildir? "in tanımını bana öğreten yine kadınlar olmuştur. Fakat gördüğüm kadarıyla kadının ve kadın haklarının tüm dünyada geri plana atılmasının en büyük sebebini de şahsen yine kadınlara bağlıyorum.

    Köleler, köleliklerinden memnunlarsa eğer, onlara özgürlüğü anlatmanın pek bir yararı olmayacaktır. Çok defa kadın haklarıyla alakalı yazılar kaleme aldığımda ne ilginçtir ki ilk karşı çıkanlar kadınlar olmuştur.

    Aşağıda paylaşacağım yazıyı özellikle kadınların okumasını istiyorum. Ben yazıyı olduğu kadarıyla sadeleştirip, düzenledim. Lütfen işinizi gücünüzü bırakın ve 10 dakikanızı ayırın. Zira Erkekler Feminizmle ilgilenmezler. Yahu zaten dünya onların elinde. Keyifleri gıcır. Ne yapsınlar sizin Feminizminizi değil mi? Siz ilk önce Feminzmi öğreneceksiniz ki onlara anlatabilesiniz. Buyrunuz...


    Feminizm, yani kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği öneren ideolojide ve tarihsel olarak üç dalga ile açıklanır. Bu üç dalga, kronolojik olarak gerçekleşmiştir. Ancak bu üç dalga aynı zamanda pratik ve ideolojik farklılıklar gösterir. Özellikle 2. ve 3. dalga feministler, eylemleri, kamuoyuna müdahaleleri ve fikirsel farklılıklarıyla feminist hareket içinde bir ayrılık gösterir.

    Bu yazımızda, hem dünya hem de Türkiye açısından feminist kazanım, deneyim ve fikirleri anlatmaya çalışacağız.

    Tarihsel olarak 1. dalgadan çok önce, ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu kitabı ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kadınlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..” Wolstonecraft, daha sonra da hem kadın hakları, hem de diğer muhalif hareketler içinde yer aldı. Bir dokuma işçisinin kızı olan Wolstonecraft, hukuk alanında da çalışmalar yaptı. 1797 yılında evlilik dışı çocuğu Mary Shelly Wolstonecraft’ı doğururken öldü. Mary Shelly Wolstonecraft daha sonra ilk bilimkurgu roman sayılan “Frankestein”ı yazacaktı.

    1. Dalga: Medeni Kanun Talepleri ve Siyasal Haklar

    1. Dalga feminizm genel olarak iki talep üzerinde mücadele etti. Kadınlar için oy, eğitim ve mülkiyet hakkı.

    Kadınlar için oy hakkı meselesi

    Avrupa’nın kimi yerlerinde ufak da olsa bir mülk sahibi olanlar dışında kadınlar için oy hakkı yoktu. Amerika’da ise, sadece siyahların ve kadınların oy kullanması yasaktı, ancak bu durum daha sonra değişerek siyah erkeklere oy hakkı tanındı. Kadınların Parlamento’ya girme şansı ise neredeyse yok gibiydi.
    Oy hakkı için mücadele Amerika’da, siyah kadınların beyaz kadınlarla mücadele etmesi ile başladı. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında mücadele eden kadınlar, önce sadece siyahlar ve siyahların kölelik karşıtı hareketine destek veren kadınlardan oluşuyordu. Siyah kadınlar, kölelik karşıtı harekette tanıştıkları kendilerine destek olan beyaz kadınlar ile aynı kaderi paylaştıklarını anlamışlardı. Bu, iki ırktan kadınların beraber mücadele etmeye başlamasının en önemli nedenlerinden biridir. Bir diğeri, siyah kadınların kölelik karşıtı hareket militanlarına ilk kez oy hakkı için mücadele etme fikrinden bahsettikleri zaman, siyah erkeklerin kendilerine yüz çevirmesi oldu. Zaten oy hakkı kazanmış olan siyah erkekler, kölelik karşıtı mücadelede yanlarında görmeyi sevdikleri ama asıl yerlerinin evleri olduğunu düşündükleri kadınların kendi hakları için mücadele etmesi gerektiğine inanmıyordu. Böylece Amerika’da kadın hakları için mücadele eden kadınlar bağımsızlaştı ve hem siyah hem beyaz kadınların desteğiyle hareket etti. Bu kadınlar hem medeni hem siyasi haklar için, hem de ırkçılığa karşı bir arada mücadele ediyorlardı.

    Fransa’da kadın oy hakkı için mücadele eden kadınlara “süfrajetler” deniyordu. Zaten 19. yy boyunca “eşit işe eşit ücret”, evlilik ve ailede eşit haklar, kadınlar için çalışma yaşamı, kadınların kamu görevlerinde çalışabilmesi gibi haklar üzerinden mücadele eden kadınlar vardı. 1881 yılında kadın süfrajetler Kadın Yurttaş isimli dergiyi çıkarttı. Süfrajetler tüm feminist hareket içinde o dönemde en çok aşağılanan, en çok baskı gören fraksiyon oldu. Gazetelerde her gün “ne kadar çirkin” olduklarını gösteren karikatürler, hepsinin aslında “sevici” (lezbiyen) olduğu iddiaları, evlerine girerken veya sokakta taşlanarak gerçekleşen örgütlü saldırılar yüzünden bu kadınlar işlerini kaybetti, aileleri tarafından dışlandı. Bir erkek için eşinin süfrajet olması hem bir utanç kaynağıydı, hem de boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Hatta, çocuklarını görme hakları bile çoğunlukla ellerinden alınıyordu. Süfrajetler sokakta yalnız gezemezdi. Ancak tüm bu baskı, süfrajetleri yıldırmaktan çok güçlendirdi ve çok daha militan bir hale getirdi.

    Fransa’daki diğer feminist hareketler ise kadıların oy hakkı olması halinde rahipler tarafından yönlendirileceklerine inanıyorlardı ve 1904’e kadar oy hakkı mücadelesine uzak durdular.

    1904 yılında ABD ve İngiltere ortak bir örgütlenme içine girdi: Uluslar arası Kadın Oy Hakkı Birliği (The International Woman Suffrage Alliance – IAW). Bu örgüt hem kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkan komitelerle mücadele ediyor, hem de milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde enternasyonalist bir politika izliyordu. Birliğin çeşitli batı ülkelerinde şubeleri kuruldu. Ancak bu yasal bir mücadeleydi. Yine oy hakkı için İngiltere’de Emmeline Pankhurst ve kızları Christabel ile Sylvia Pankhurst tarafından kurular Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği (Women’s Social and Political Union) çok daha radikal eylemlilikler gerçekleştirdi. Bu birlik cam kırma, bomba atma, yangın çıkarma, meclis toplantılarını engelleme, açlık grevi hatta intihar gibi siyasal yöntemler kullanmaktaydı. Sylvia Pankhurst daha sonra hem işçi sınıfı için mücadele etmiş, hem de 60’lı yılların 2. dalga feminist teorilerinin yasal haklarla sınırlı kalmayıp ev işlerinin ortaklaşması, ailenin sorgulanması ve “özel alan politiktir” sloganın hem savunma hem de gerçek hayata geçirmede öncüsü olmuştur.
    Yine aynı dönem oy hakkı için mücadele eden kadınlar fuhuş için bir araya gelip bu alanda da mücadele etti. Kadın Konseyi’nin 1913 kongresinde İngiliz Süfrajeti Millecet Garret Fawcett, fuhuşu, “erkeklerin parasal çıkarı için kadınların zorunlu köleliği” olarak tanımladı. Birinci Dünya Savaşının Başlaması ile erkeklerin silah altına alınması, kadınların ise silah fabrikalarında çalışmaya başlaması iki önemli meseleyi gündeme getirdi: Barış ve emekçi kadınlar. İşyerlerinde kreşler açılmaya başlandı ama bu sadece daha fazla kadının ücretli emeğini kullanabilmek için yapılmış bir düzenlemeydi. Kadın, tarihte her zaman olduğu gibi ucuz emek anlamına gelmekteydi. Feministler, 1918’de Versailles Antlaşması ve Milletler Cemiyetine “eşit işe eşit ücret” ilkesini koydurmayı başardı. Bir tarafta da kadınlar barışı sağlamak için uluslar arası bir örgütün kurumasını talep ediyorlardı. Kadınlar barış için örgütlendi, savaşan ülkelerdeki kadınlar barış için birlik oldu ve birbirlerini kız kardeş olarak görmeye başladı.
    Bütün bu olanlar işçi kadınların militanlaşmasına sebep oldu. Silah fabrikalarında çalışan kadınların grevleri sıklaştı. Bu mücadeleler sonunda kadın işçilerin ücretlerinde artış sağlandı. Ancak savaş sonrasında askerden dönen erkeklere iş imkanı sağlamak için kadın işçilerin işten çıkarılmaya başlanması, bu işçilerin çok düşük ücretlerle çalışmaya başlamasına sebep oldu. Oysa savaş sırasında kadın ve erkeklere verilen ücret arasındaki farklar önemli ölçüde azaltılmıştı.
    Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde aralarında ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya’nın da olduğu 21 ülkede kadınlara oy hakkı koşulsuz verilmişti. Türkiye de bilindiği gibi 1934 yılında kadınlara oy hakkı verdi ancak, Türkiye’de 1. dalga deneyimlerine birazdan yer vereceğiz. Fransa’daki feministler ise, kızların eğitimi, ücret eşitliği ve kadınların devlet memurluğuna girmesi için verdikleri mücadelede büyük zaferler elde ettiler. Bir yabancı ile evlenen kadınların milliyetlerini koruyabilme yasası çıkarıldı ki bu, dönemsel olarak büyük bir kazanımdı. Evlilikte erkeklere büyük ayrıcalıklar veren Fransız Medeni Kanuna göre bu başarıyla, ilk kez Fransız kadınlar kocalarının onayı olmadan kimlik belgesi çıkarabilecekti. Ancak siyasal haklar açısından başarılı olamadılar. 1936’da Lêon Blum, hükümetinde dört kadına görev verdi ama kadınların oy hakkını tanımayı reddetti.

    Sovyetler Birliği’nde ise, durum bambaşkaydı. Batılı kadınların hakları için didindikleri bu dönemde, Rus kadınları haklarına kavuşacakları 1917 Devrimi için erkeklerle yan yana mücadele etmekteydi. Gerçekten de SSCB’de 1940’dan önce kadınlar büyük kazanımlar elde etti.


    Bolşevik Devrimi’nin ilk sosyal içerikli kararları, doğumdan önce ve sonra 16 haftalık izin ve ücretsiz sağlık hizmeti, mal varlığı yönetiminde kadınlara eşit haklar tanınması, meşru ve meşru olmayan çocuklar arasındaki farkların kaldırılması ve boşanmanın kolaylaştırılması oldu. Bolşevik Devrimi yapıldıktan sonra kadınlar Beyaz Ordu’ya karşı gerilla savaşında subay ve er olarak yer aldılar. Komünist Parti’de Genotdel isimli bir kadın komsomolu kuruldu. Aydınlar ve komünist siyasiler ev işi ve çocuk eğitimi gibi işler kadınların üstünde kaldığı sürece mutlak bir eşitlikten bahsedilemeyeceğini düşünüyorlardı. Bu, sadece yasal haklar değil, toplumsal cinsiyet rol ve görevlerinin de yıkılması yolunda mücadele edilmesinin yolunu açtı. Böylece aile görevleri kamulaştırıldı ve ortak işler için komünler kuruldu.
    Ancak iç savaştan sonra öncelik, üretkenliğe verildi. Özellikle annelik meselesinde savaşın etkisi var, nüfus azaldı ve çocuk doğurmak gerekti. Bu, kadınlara verilmiş hakların yavaş yavaş geri alınmasına neden oldu. Fabrikalarda kreş ve yuvalar kapatıldı. 1929’da Genotdel örgütü dağıtıldı. Hemen ardından 1930’da kabul edilen aile yasası ile geleneksel aile yapısı yeniden getirilmeye başlandı. Rusya kürtaj hakkını ilk defa kabul eden ülkelerden biriydi ve 1936 yılında bu hak geri alındı. Kadınlar çok sayıda çocuk doğurmaya teşvik edildi ve hatta 10 ve üzeri çocuk doğuran kadınlara analık nişanları takıldı. Analık yüceltilmeye ve kadının yerinin ev olduğuna yönelik propagandalar yükseltildi. Yine de Sovyetler Birliği’nde kadınlara eğitim, ücretli iş ve spor gibi alanlar kapatılmadı.
    Sovyetler Birliği örneği bu açıdan Türkiye’ye çok benzer. Tıpkı SSCB’de olduğu gibi, Türkiye’de de devrim sonrası dönemde kadınlar erkeklerin yaptığı her işte yer almaya teşvik edildi. İlk kadın pilotun göreve başlamasından, doğuya giden kadın öğretmenlere övgüler düzen romanlara, kadın sporculara verilen ayrıcalıklara kadar her şey, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların önemli kazanımlarıydı. Ancak yıllar geçtikçe yine analık yükseltildi ve kadınlar evlere yöneltildi. Tek bir farkla, SSCB’de bu durum, savaş sonrasında, ihtiyaçtan gerçekleşmişti. Türkiye’de ise aksine kadınların kazanımları savaş sonrasında arttı, daha sonra geri alındı.


    Türkiye ve SSCB’nin kadın mücadelesi açısından bir başka benzerliği de, hükümet tarafından büyük bir düşmanlıkla karşılaşılması oldu. Tıpkı SSCB’nin kadın hakları militanlarına baskısı ve kadın haklarını devrimle beraber getirmesi gibi, Türkiye’de feminist kadınları dışlamış, mücadelesine sokmamış, kadınların istediği hakları devrimle beraber vermiş, ancak yıllarla beraber geriye dönüş başlamış.
    Devrim dönemlerinde kadınlara “hakkınızı alamazsınız, ancak biz veririz” diyen hükümetlerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’de 1. dalga feministler içinde en önde gelen isim Nezihe Muhiddin’dir. Nezihe Muhiddin, 19. yüzyıl sonlarında doğmuş, iki kez evlenmesine rağmen babasının soyadını muhafaza etmiş, sosyoloji, psikoloji gibi alanlarda çalışmalar yapmış, sahnelenen eserler yazmış bir kadın düşünür. Ancak daha da önemlisi, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucularından Nezihe Muhiddin, cumhuriyetin ilanından önce, cumhuriyeti kadın haklarının alınması için çok uygun bir zemin olarak görür. Bu amaçla Kadınlar Halk Fırkası’nı kurar. Parti programında kadınların milletvekili, hatta asker olması talepleri yer almaktadır.ancak bu talepler aşırı bulunduğu için, parti kapatılır. Hemen ardından talepler daraltılarak, Türk Kadınlar Birliği kurulur. Kadınların seçme ve seçilme hakkının olmadığı ilk seçimde dernek tepki olarak Nezihe Muhiddin’i aday gösterir. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Havva'nın kızları, Meclis'e girip yılın manto modasını tartışacak” diyerek alaya alır. Saldırılar bununla da bitmez. Dönemin medyasının yoğun saldırısına maruz kalır Nezihe Muhiddin. Bir süre sonra seçme ve seçilme hakkı kadınlara tanınır ancak, son derece militan bir hayat yaşayan, iyi bir hatip, devrimci ve radikal bir kadın olarak hatırlanan Nezihe Muhiddin, önce Türk Kadınlar Birliği’nden daha sonra da siyasetten, hükümet kararıyla uzaklaştırılır.

    2. Dalga: Cinsellik ve Doğurganlığın birbirinden ayrıştırılma mücadelesi

    Batıda gerçekleşen gelişmeler, doğum kontrolünü güvenli ve kolaylaştıran yöntemler geliştirilmesine sebep olmuştu. Bu durum, kadınların hamilelik riski olmadan cinsellik yaşayabilecekleri anlamına geliyordu. Doğum kontrolü için, yasal olduğu ülkelerde kürtaj, yasal olmayan ülkelerde ise gizli gerçekleşen, tehlikeli, kısırlığa ve hatta ölümlere sebep olan çocuk düşürme yöntemleri dışında da alternatifler üretilmişti. Ancak bu uygulama ve ilaçlar pahalıydı. Kadınlar, bu olanakların tüm kadınların hizmetine sunulması ve pek çok ülkede geçerli olan baskıcı yasaların ortadan kaldırılması için mücadele etmeye başladı.

    2. dalganın başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle (bu tespit daha sonra poüler bir slogan olacaktı) 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın doğulmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).
    Toplumsal cinsiyet kavramı kendi başına çok şey ifade ediyordu. Ama teori ilerledikçe, toplumsal cinsiyetin aslında sadece sonuç olduğu görüldü. Aile üzerinde gerçekleşen ekonomi-politik sistem, patriyarka, toplumsal cinsiyeti meydana getiriyordu ve aslında kendisi çok daha büyük bir sorundu. Aile içinde, ata-erkillik de denilen, babanım ev içinde harcanan tüm emeğe ücretsiz el koyması, yani kölelik, bir tür sömürü ilişkisi doğuruyordu. Bu emek, gerek ev işlerinin, gerekse babaya ait herhangi bir mülk veya işletmenin (tarla, bakkal vb.) kimi işlerinin, kadın ve çocuklar tarafından hiçbir ücret talep etmeksizin yapılmasıydı. Aile işletmelerinde elde edilen kara veya evde çalışan kadının ücretine babanın el koyması ve bu emeğe sadece boğaz tokluğuna sahip olmasının yarattığı kölelik sistemi, feministlerin en çok tartıştığı konulardan biri oldu. Bu emeğin artı değer oluşturup oluşturmadığı konusu ise yine feminizm içinde kimi ana akımlar yarattı, ama bu konuya daha sonra değineceğiz. Beavoir, kadın siyasetini ve feminizmi derinden etkilerken, feministler kürtaj ve doğum kontrolün yasallaşması için mücadeleye devam ettiler. Bu mücadeleler özellikle Kuzey Avrupa ve ABD’de güç kazandı. Fransa’da feministler, 14 yıl süren zorlu bir mücadele verdiler ve 1967’de doğum kontrolü yasallaştı.


    ABD eyaletlerinin çoğunda doğum kontrolü yasallaşmıştı. Genel olarak aşırı muhafazakâr kesimler hariç herkes doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasına sıcak bakıyordu. Ancak, bugün bile hiçbir doğum kontrol yönteminin gebelikten yüzde yüz korunma sağlayamadığını düşünürsek, kadınların “cinsellikle doğurganlığı birbirinden ayrıştırmak için” kürtaj hakkını kazanmaları gerekiyordu. Kaldı ki, daha önce de bahsettiğimiz gibi, kürtajın yasak olduğu ülkelerde kadınlar tehlikeli yöntemlere başvuruyorlardı ve bu yöntemler ölümle bile sonuçlanabiliyordu. Feministler İngiltere’de 1967 yılında kürtaj hakkını kazandı.


    Amerikalı feministler hem propaganda yapıyor, hem de gerek gizli kadın doğum uzmanlarıyla anlaşıp illegal ama sağlıklı kürtaj olanakları sağlayarak, gerek özel eğitim almış kadınların çalıştığı feminist sağlık kliniklerinde doğum kontrol eğitimleri vererek somut adımlar atıyorlardı. ABD’de kürtajın yasallaşması 1973 yılında gerçekleşti. Bu gelişme diğer ülkelerde de tekrar etti. Ancak kürtajın yasallaşması, kürtaj olmak isteyen kadınlar için mali kolaylık ve uygun sağlık koşullarında kürtaj yaptırma olanağının sağlanması anlamına gelmiyor. 2. dalga feministler bu konuda da mücadele etti. Dünyanın her yerinde muhafazakârlar bu konudaki yasaların yeniden gözden geçirilmesi talep etmeye devam ediyorlar. ABD’de 1978' de kürtaj uygulayan 15 klinik, yangın çıkarma, saldırı, bomba koyma gibi eylemlerle protesto edildi ve bu tür eylemler artık seyrekleşmekle beraber hala devam ediyor. 68’ sonrasında ABD ve Avrupa’da yaşayan genç kadınlar, kendilerinden önceki kuşak gibi anti-faşist mücadele içinde yorulmamış, yine kendilerinden önce gelen kuşakların kazanımlarıyla iyi eğitim görmüş olarak mücadeleye katıldılar. Çünkü bu kadınlar, gördükleri eğitime rağmen hala karı-anne gibi görülüyorlardı ve bunu kabullenmek istemiyorlardı. Yine bu kadınların teoride ve özellikle de pratikte en önemli yol göstericileri, “özel olan politiktir” oldu.
    “Özel olan politiktir”, birkaç manada önemliydi. Öncelikle, kadınların sahip/mahkum oldukları en önemli alan özel alandı. En büyük ezme/ezilme ilişkileri, sömürü ve toplumsal cinsiyet rollerini var eden patriyarka, evden ve aileden, yani hiçbir kamusal aracın müdahalesine imkan verilmeyen “mahrem”den geliyordu. Kadınlar için kamusal alan yasaktı ve aynı zamanda, feministler için en büyük mücadele alanı özel alan oldu. Kamusal alan/özel alan tartışması ve tespiti çok önemli bir gelişmeydi. Daha sonra, özellikle feminist edebiyat alanında başarılı olmuş Kate Millet, Fahişelik Dosyası isimli kitabında, özel alanın politikasını yapmaya başladı. Kitapta kimisi uzun zamandır seks işçiliği yapan, kimisi birkaç kez çıkarları için erkeklerle yatmış çeşitli yaş, ırk, ilgi alanı ve sınıftan kadın, deneyimlerini anlatıyordu. Yazar da, bir zamanlar pek hoşlanmadığı bir erkekle, sırf onu şık restoranlara götürdüğü için çıktığını anlatıyordu. Yani kendisi de, anlatanların bir parçası olmuştu. Üstelik, fahişeliğin ne ayıp bir şey olduğunun, ne de sadece para karşılığı seks yapmakla açıklanabileceğinin ispatıydı. Bu kitap sadece feminizm açısından değil, aynı zamanda akademik anlamda da önemli bir çalışmaydı çünkü, ilk defa “deneyim”, bir bilimsel veri olarak kabul edilmektedir. İkinci etkisi, pratikte oldu. Feminizm yalnızca kadınlarla yapılıyordu ve her kadın içindi.

    Kadınlar cinsel taciz/tecavüzden aile içi şiddete, cinsel haz alma tercihlerinden cinsel yönelimlere dair her şeyin konuşulması, toplumsal baskılarla yasaklanmış her şeyin politikasını yapıyorlardı. Ancak geçmişten gelen alışkanlıklar, kadınların birbirlerini yargılamadan örgütlenmesini zorluyordu. Bu durum, şu anda da süren ve hemen her feminist grubun kabul ettiği “bilinç yükseltme” pratiklerini beraberinde getirdi. Bilinç yükseltme, temelde belli bir sayıda kadından oluşan küçük grupların, kendilerinden, alışkanlıklarından, utançlarından ve deneyimlerinden bahsederek, hem birbirlerini ve kendilerini tanımaya, hem de toplumsal cinsiyet rollerinin tek tek kişiler üzerindeki etkisini sorgulamaya, bu şekilde de birbirlerini yargılamadan “kız kardeş” olmaya yarıyordu. Kız kardeşlik (sisterhood), 68’ sonrası feministler açısından yoldaşlık demekti ve çok önemli bir gelenek olarak hala sürmekte.

    Kız kardeşlik yoldaşlık demekti fakat bir taraftan da, sömürü ile şekillenen aileye karşı, bir başka aile ve başka bir kardeşliğin politikasını yapmak anlamına geliyordu.
    Türkiye’de 2. dalga feministler 80 sonrasında gerek politikada, gerek kamuoyu gündeminde yer almaya başladı. Feminist kadınlar 12 Eylül sonrasındaki sessizliği bozan ilk hareket oldu. 80 öncesinde İKD (İlerici Kadınlar Derneği) kadın hakları için çalışan bir organizasyondu ancak, temel aldıkları ideoloji sosyalizmdi. Yine de İKD sadece kadınların katıldığı bir dernekti ve kadın kadına mücadele açısından Türkiye’deki ilk deneyimdi. Zaten önceden İKD’li olan bir çok kadın, 80 sonrasında feminist hareket içinde yer aldı.

    Türkiye’de feministler önce Somut gibi sol dergilerde yazmaya ve feminist fikirlerin tohumlarını yaşadıkları ülkede atmaya başladılar. Ancak ilk feminist örgütlenme 1984 yılında kurulan Kadın Çevresi oldu. Kadın Çevresi feminist bir yayıneviydi ve feminist bir literatür oluşturmak için kitap basıyordu. Bununla beraber Kadın Çevresi sadece bir yayınevi olarak kalmadı. Aynı zamanda feministlerin ve feminizm üzerine düşünmeye başlayan kadınların birbirini bulduğu bir örgütlenme haline geldi. Daha sonra bilinç yükseltme toplantılarını, feminist dergileri ve kampanyaları örgütleyecek olan kadınlar burada tanıştı ve aktif olarak feminist siyaset üretmeye başladı.


    Kadın Çevresi’nde tanışan kadınların ilk çıkardıkları yayın Feminist oldu. 87-90 yılları arasında çıkan Feminist, hem şekilsel hem içerik olarak daha önce Türkiye’de yayınlanmış hiçbir dergiye benzemiyordu. Gerek boyutları, gerek kullanılan renkler, gerek iç tasarımı ama daha önemlisi içeriğiydi. Feminist, teorik bir dergi değildi, ancak feminist teori açısından çok doğru bir dergiydi. Dergide sadece yorumlar değil, kişisel deneyimler de anlatılıyordu ki bu da özel alanın politikasının yapılmaya başlanması demekti. Feminist’i çıkaran kadınlar kendilerini çeşitli sol siyasi görüşlere yakın hissetseler bile, bu dergide sadece feminizmle ilgili yazılar yayınlanıyordu.

    Türkiye’deki 2. dalga feministler konuları farklı olsa da tıpkı yurtdışındaki kız kardeşleri gibi çeşitli kampanyalar organize ettiler. Bunlardan ilki Dayağa Karşı Kampanya oldu. 1987 yılının Nisan ayında Çorum’da bir hakimin şiddet nedeniyle boşanmak isteyen üç çocuklu bir kadının bu talebini, “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gerekçesiyle reddetmesi üzerine kampanya başlatıldı. İlk eylem 17 Mayıs’ta gerçekleşti. Bu aynı zamanda 12 Eylül sonrasında gerçekleştirilen ilk miting oldu. Daha sonra Kariye Şenliği ve Bağır Herkes Duysun kitabı ile kampanya devam etti. Kampanyanın sonunda ünlü Mor Çatı kuruldu. Bu kampanya ile özel alan olarak görülen “hane”, kamusal alanda tartışılmaya başlanıldı. Hemen ardından gelen cinsel tacize ya da sarkıntılığa karşı kampanya ve “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, Türkiye’de kadın kurtuluş hareketinin gerçekleştirdiği en radikal eylemlere sebebiyet verdi. Cinsel tacize karşı yürütülen kampanyanın sembol mor iğneydi. Mor kurdeleler bağlanmış büyük iğneler, tacize karşı kadınların kendilerini taciz eden erkeklere batırması için vapurlarda ve kamuya açık mekanlarda feministler tarafından dağıtıldı. İğne, ilginç bir semboldü çünkü cinsel tacize karşı silah sayılabilecek bir şeyin kullanılmasının meşru müdafaa olduğunu anlatıyordu. Yakaya takılan iğneler, beraberinde meyhane ve kahvehane baskınlarını getirdi. Bir grup feministin, sadece erkeklere mahsus alanlara baskın yapıp oradaki erkeklerle konuşması, basında büyük tepki uyandırdı. Ancak bu gün bile, şehirli kadınların birçok içkili mekanda eğlenebildiğini düşünürsek, 89 yılında yapılan bu kampanyanın etkilerinin ne kadar büyük olduğunu anlarız. Ayrıca kampanya genel olarak, bir kadın nasıl giyinirse ve ya davranırsa davransın, cinsel tacizin hiçbir özrü olmayacağını ve tecavüzden farkı olmadığını anlatıyordu. Ancak somut hedef olmaması, kampanyanın çok uzun sürmemesine neden oldu.
    “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, 90 yılında başladı. Büyük ölçüde TCK’nın 438. maddesine yönelikti. Bu maddeye göre, seks işçisi kadınlar tecavüze uğrayınca üçte iki ceza indirimi uygulanıyordu. Sebep olarak, zaten “iffetsiz” olan kadınların tecavüzü hak ettiği ve “iffetli” kadınlara göre çok daha az hasar aldığı öne sürülüyordu. Feministler, sadece seks işçisi kadınlara tecavüzün meşruluğunu değil, kadınların iffetli-iffetsiz ayrımına tutulmasını da protesto ediyordu. Daha sonra da çok sık duyulacak olan “Bedenimiz Bizimdir” sloganı ilk kez bu yıllarda kullanılmaya başlandı. Kampanya, İHD ve Baro’nun da katkılarıyla yasanın kaldırılmasıyla son buldu.


    90’ların ortasında, feministler sokaklardan çekildi. 2. dalga, pratikte bir dönemdi ve belli ana başlıklar altında sürdürülen kampanyalar ile sona erdi. Ancak teorik olarak, halen devam etmekte. Çünkü hemen ardından gelen 3. dalga ile arasında çok büyük kavramsal farklılıklar taşıyor. Bu yüzden hem Türkiye’de hem dünyada kimi feministler kendilerini ideolojik olarak 2. dalga’ya, kimileri 3. dalga’ya dahil hissediyor. Bunun yaş ve kuşak farkı ile de ilişkisi bulunmakla birlikte, temel fark kimlik meselesi ve toplumsal cinsiyetin algılanışı.

    3. Dalga: Kadın Kimliği ve Diğerleri...

    3. dalga feminizm dünyada 90’ların ilk yarısı, Türkiye’de doksanların sonu itibariyle başladı. Ancak önce, bu kuşak kadınların durumunu görmeye çalışalım. 70’ler ve sonrasında doğan kadınlar, feminizm duymuştu ve ne olduğuyla ilgili yanlış/doğru fikir sahibiydi. Kimi kadınlar feminizmi saldırgan, lezbiyen/frijit/erkek düşkünü/erkek düşmanı kadınların politik aracı olarak görüyordu. Bir önceki kuşağın uğrunda mücadele ettiği talepler kazanılmıştı. Feminizm güç kaybetmişti, elde edilen haklar vardı ve bunlar kaybedilmiyordu ancak mücadele durgundu. Patriyarka araçlarıyla bir yandan kutsal ailenin propagandasını yapıyor, bir yandan gençlik ve güzelliği yüceltiyordu. Muhalif politikalar ise kimlik ve farklılıklar gibi konularda söz etmeye başlamıştı. O yüzden feminizme ilgili birçok kadın kimlikçi bir feminizme yakınlık duymaya başladı.

    İşte bu noktada, 2. dalga feministlerle ayrımlar başladı. 2. dalga feministler, tek ortak noktası kadın olmak olanların verdiği bir mücadele arzuluyorlardı. Yani ırk, cinsel yönelim veya ekonomik sınıf ayrımı mücadelenin içinde yok sayılıyordu, çünkü bu farklılıklar kadınların aynı baskıyı görmesine engel değildi. Örneğin her kadın tacize uğrama tehlikesi ile karşı karşıyaydı. 2. dalganın söylediği diğer bir şey de, toplumsal cinsiyet rollerinin bütünüyle yıkılması gerektiğiydi. Bu yüzden mücadele “feminen” söylemlere tamamen kapalıydı, ne kadınlıkla ne de erkeklikle ilgili durumların yüceltilmesini istiyordu. 3. dalga ise, tamamen farklılıkların dile getirilmesi ile varolmak istiyordu. Örneğin, lezbiyen kadınlarla heteroseksüel kadınlar, ezme/ezilme ilişkileri yaşıyordu 3. dalga feministlere göre. Önce bu farklılıkları görmek ve ortak noktalar üzerinden siyaset yapmak gerekiyordu. Bu kimlikler biyolojik sebepler de, kapitalist veya partiyarkal ilişkilerle de oluşsa, bu kimliklerin kabulü gerekiyordu. Tam bu noktada, 2. dalga’nın toplumsal cinsiyet rollerini yıkma talebi ile çelişildi. Kadın olmak hem bir cinsiyet rolü, hem bir kimlikti. Erkek kimliği eril iktidara sahip olduğu için doğal olarak ezen oluyordu, ancak kadın kimliğinin böyle bir ezme misyonu yoktu ve bu yüzden rahatlıkla yaşatılabilirdi.


    3. dalga feministler kendilerinden önce gelen kuşağı evrenselci, farklılıklara karşı duyarsız, orta sınıf ve heteroseksist olmakla suçluyor. Bu, bir açıdan doğru olabilir çünkü gerçekten de 2. dalga feministler taleplerini gündeme getirirken varolan farklılıkları yok saydı. Bu taleplerin gündeme getirilmesi 3. dalga’nın başlangıcına denk gelir. Ancak başka bir taraftan 2. dalga, sadece hak eşitliği ile sınırlı kalmayan bir eşitlikçilik anlayışı ile hareket etti ve buna çok özen gösterdi. Önceden görmediği konulara karşı, 3. dalga’nın da etkisiyle çok duyarlı oldu. Aslında temel olarak, 2. dalga, mutlak eşitlik isterken, 3. dalga, farklılıkların değerli olduğuna vurgu yapıyordu. Bu da, yepyeni bir dünya kurulsa bile, farklılıkların muhafaza edilmesi anlamına geliyordu. Daha öncede belirttiğimiz gibi, 2. dalga feministler Wolstonecraft’ın şu sözlerini slogan haline getirmişti: “Kadın ve erkek arasında cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”
    Türkiye’de 3. dalga, Kürt kadınlar örgütlenmesi ile başladı ve devam etmekte. Türkiye’de negatif bir durumda olan Kürt halkında kadın durumu, ilk kez Saddam Hüseyin’e yönelik intihar eylemi sırasında yakalanan ve öldürülen Leyla Kasım ile anılmaya başlandı. Bu olay ve Kürt kadınların örgütlenme çalışmaları ile ilk kez, bu coğrafyada yaşayan Kürt kadınların yaşadıkları görünür oldu. Bir taraftan Kürt halkının yaşadığı zorluklar, bir yandan patriyarkal aile yapısı, bu kadınları önce Kürt hareketine yöneltti. Bir çok Kürt kadın gerilla/terörist olarak dağa çıktı. Bu hem aileden bir kaçıştı hem de yaşanılan zorlulara karşı mücadele yöntemiydi. Başta hem aileler kızlarının evden çıkmasına tepkiliydi hem de erkek gerillalar/teröristler kadınların hantal olduğu gerekçesiyle yanlarında istemiyordu. Ancak bu durum zamanla aşıldı, hatta örgütün içinden bir grup kadın Partiya Jinana Kurdistan’ı (Kürdistan Kadın Partisi-PJA) kuruldu. Bu örgüt hem ulusal kurtuluş mücadelesi hem de kadın kurtuluş mücadelesi veriyordu. Örgüt başta feminizme uzak dursa da, ilerleyen yıllarda kadın kurtuluş mücadelesine daha sıcak bakmaya başladı.
    Legal alanda ise, Kürt kadınları mücadeleye devam etti. Bu kadınlar feministler ile yakın bir ilişki içindeydi. Dicle Kadın Kültür Merkezi, başta Yaşamda Özgür Kadın adıyla çıkan ama kapatılınca “Özgür Kadının Sesi” ismiyle yayın hayatına devam eden dergi, en somut örnekler.


    Daha sonra Roza ve Jujin dergileri, hem Kürt kadının sesini dile getiriyordu, hem de feminist bir perspektife sahipti. Bu durum, taciz, tecavüz, ensest gibi konularda söz söylemeleri ve tüm kadınlara açık olduklarını söylemeleri şeklinde gerçeklik buldu. Tam bu noktada Kürt hareketinden bağımsız ama bağını koparmayan bir mücadele başlamış oldu ve halen sürmekte.

    Elbette sadece Kürt kadınlar, kendi kimlikleri üzerinden siyaset yapmaya başlamadı. Çeşitli eşcinsel hakları örgütlerinde mücadele veren kadınlar, feminist hareketle ilişkiye geçti. Ama bambaşka bir tarafta, ilk kez Müslüman kadınlar kendi hakları için mücadeleye başladı. Buna ilk örnek üniversitelerde türban yasağı ile başlayan protestolar olarak görülebilir. Ancak sadece bu değil. Bu sadece en bilinen örnek. Türban yasağına karşı gerçekleştirilen protestolar feminist kadınlarla Müslüman kadınların en önemli ve en çok bilinen teması sayılabilir. Ancak dönem Müslüman kadınlara destek veren feministlere, karşı taraftan hiçbir destek gelmemişti daha sonraları. Fakat bazı kadınlar, kendilerine feminist demeseler de, feminist kadınlarla ortak talepleri olduğunda mücadele etti. Bunun en önemli istisnası Gonca Kuriş oldu. Gonca Kuriş, türbanlı bir kadındı, kendisinden “ben imanlı feministim” diye söz ediyordu ve bir yandan kadın hareketi içinde, bir yandan muhafazakar çevrede söz sahibiydi. Ancak muhafazakar çevre onun hem Müslüman, hem feminist oluşuna hoşgörüyle yaklaşmadı. Gonca Kuriş, İBDA-C tarafından kaçırıldı ve öldürüldü. Feminist hareket Gonca Kuriş’e sahip çıktı ve onu öldürenleri protesto etti.


    İdeolojik farklılıklar gösterse de, feminist kadınlar yakın zamanda hep birlikte kampanyalar gerçekleştirdiler.
    Bunlardan bir tanesi göz altında taciz ve tecavüze karşı oldu. Politik sebepler dolayısıyla gözaltına alınan kadınların taciz ve tecavüze uğruyor olması görünür kılındı. İlk kez Asiye Güzel’in davası ile başlayan kampanya, daha sonra da kimi davalar açılması ile devam etti. Feminist kadınlar konuyla ilgili protesto eylemleri gerçekleştirdi ve devletin “erkek” bir kurum olduğu, patriyarkanın devamı ve güçlenmesini sağlamak için her zaman çalışacağı söylemi dile getirildi. Bu davalar bugün hala sürmekte.

    İkinci kampanya, yani töre cinayetlerine karşı yürütülen kampanya, kamuoyunda çok daha geniş yankı uyandırdı. Öyle ki, kampanyanın güçlendiği dönemlerde, töre cinayetleri sanki yeni gerçekleşen olaylarmış gibi anlatılıyordu. Oysa bu gerçek, yüzyıllardır bu topraklarda yaşanıyordu, ancak feminist mücadele görünür kılınmasına yol açmıştı. Tecavüze uğrayan ve hamile kalan, çocuğu doğurmak için İstanbul’a kaçan, ancak burada çocuğunu doğurduktan sonra ailesi tarafından bulunan, sokakta yediği ilk kurşunlarla ölmeyen ancak kaldırıldığı hastanede hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için tekrar bulunup öldürülen Güldünya Tören, kampanyanın en önemli sembollerinden biri oldu. Güldünya’nın naaşı ailesi tarafından kabul edilmediği için feministler tarafından alındı ve cenazesinde de yine feministler vardı. Ancak hakim Güldünya’nın çocuğunu ailesine teslim etti.


    Kampanyanın iki talebi vardı. Bunlardan biri, yeni TCK kanunu ile ilgiliydi. Öncelikle, daha önce namus cinayetine uygulanan yasanın değişmesi ile ilgiliydi. İkincisi ise, ailesinden kaçanlar için sığınak yapılması talebiydi.


    Mor Çatı gibi feministlerin emeğiyle yürüyen özerk sığınaklar ise şu anda kapalı ancak halen danışma hizmeti veriyor. Yasanın değişmesi ile ilgili karar ise, bir başka kampanya ile bağlantılı. Yeni TCK ile, 2001 yılından sonra yapılan evliliklerde, boşanma sonrasında evlilik sırasında edinilen tüm mal varlığı paylaşılıyor. Bu da, kadınlar için büyük bir avantaj sağlıyor. Ancak, 2001 yılından önceki evlilikler için bu geçerli değil. Hem namus cinayetine ceza indiriminin iptali hem de 2001 yılından öne gerçekleşen evliliklerde de mal paylaşımı maddesi için 2004 kasım ayında feministler meclise bir yürüyüş gerçekleştirildi. Protestoların sonunda, namus cinayeti ile ilgili kazanım gerçekleşti ancak mal paylaşımı yasası değişmedi. Bunun üzerine tüm Türkiye’de özel eğitim almış kadınların gerçekleştirdiği seminerlerle kadınların yeni TCK’dan yararlanmaları için yapmaları gerekenler anlatıldı.


    Hem Türkiye’de hem dünyada bu gün, kimi feministler kadın sorununu kapitalizm ile ilişkili görürken, kimi feministler, politik görüşleri ne olursa olsun, bu iki durumu birbirinden ayırıyor. Türkiye’de şu anda üç ulusal yayın (Amargi, Feminist Çerçeve ve Pazartesi Dergisi), bir çok yerel yayın çıkıyor. Amargi, Feminist Kadın Çevresi gibi örgütlenmeler, kimi partilerin kadın kollarında çalışan feminist kadınlar ve birçok bağımsız kadın, mücadeleye devam ediyor. Ayrıca dünyanın her yerinde feminist politika üretilmeye devam ediliyor.

    Kaynak: https://www.anarkismo.net/article/4070
  • 304 syf.
    Takip: Darok denen şamanın Delkarna Sarayının hazinesinden bir parşömen kağıdı almasıyla başlar her şey. Darok parşömeni şatodan çıkarırken epey bir zorlandı. Başta bir arıya dönüşerek ve insan ebatında bir ak kartala dönüşerek düşmanları olan Delkarnalardan parşömeni almayı başarır...
    Bu olaydan sonra sultanlık sarayında parşömen kağıdını kimin çaldığı ve nasıl çaldığıyla ilgili sarayın büyücüsü Derian olayla ilgili en olası görüşü ortaya atar. Bunun bir şamanın yaptığına önce bir arıya dönüşüp parşömenin olduğu odanın kapısını açtığını sonra tekrar bir insana dönüşüp parşömeni alıncada, kaçtığı esnada bir kartala dönüştüğünü söylüyor. Darok parşömeni alınca arkadaşlarının yanına gidip Gura Kaptanın gemisiyle yola çıkarlar. Bu esnada Delkarlar sarayında sultan öncülüğünde Derian, Olein, Terikan ve Başkomutan Gadek ile birlikte toplanırlar. Bu toplantı sonucu sultan Alterus Derian ve Olein'nin birlikte parşömeni bulmalarını ister... Sonrasında on iki katlı bir araba ve otuz iki süvariden oluşan ordularını hazırlayınca sarayın gizli örgütü olan Zincir Örgütünün başı Olein ve büyücü Derian yola çıkarlar. Derian buna çok sevinir. Çünkü, Oleine'e karşı ne hissettiğini tam anlamlandıramasa da ondan hoşlanmaktadır. Ve onunla bu yolculuğa çıkmak onu epey heyecanlandırmaktadır... Bu yolculukta Derian Olein'nin ne kadar cesur olduğunu bir kez daha anlamış, Olein de Derian'nın sultana ne kadar bağlı olduğunu ve işini hakkıyla yapmak için ne kadar uğraştığını görmüştür.

    Onlar ilerlerken Karou yanlarına gelir. Ülkedeki Nasraların gözbebeklerini siyaha çevirerek kendilerini gizlediklerini bunu anlamak için bir büyü geliştirdiğini söyler. Onlar daha uzaklaşmadan herkese bu büyüyü yapacaklarından onlara da yapması gerektiğini söyler. Başta Derian kontrolden geçti, gözlerini kapatıp kendini büyülü sözlere bıraktı, garip şeyler hissetti. Ama kontrolden başarılı geçti. Garip şeyler hissetmesinin sebebi ise; hafif gözbozukluğuna sahip olmasıymış, büyü sırasında bu da tedavi edilmiş. Daha sonra Olein de kontrolden başarılı geçince tüm askerler bir teki hariç bu kontrolden başarılı geçmiştir. O kişi de başına gelecekleri bildiği için uzaklaşmaya çalışırken arkadaşları tarafından öldürülür.
    Orduları akşam olunca bir ormanda dinlenmeye karar verir. Bu esnada Derian iki süvarinin, Nasra çetesi kılığına girmiş askerlere para verdiğini görür. Bunu Olein'e anlatır. Olein bunu sultana haber verir, sultan bu işten haberi olduğunu söyleyip, kendi işlerine odaklanmalarını ister. Sultan daha sonra Gadek'i odasına çağırıp neden böyle bir şey olduğunu sorar. O da "Birlik zaten zorunlu olarak o rotadan ilerleyecekti, yol üzerinde küçük bir işi halletmelerinin sorun olmayacağını düşündüm." der. Sultan onu sert bir şekilde uyarıp ve işine dönmesini ister.


    İki Kızın Hikayesi: Natensi sabah yumurta ve ekmek almak için abkadı ve amcası uyanmadan pazara gider. Orada Gadulayla sohbet ederken, at üstündeki bir süvarinin pazarda yarattığı angaryadan nasibini alacakken Gadulo'nun sayesinde kurtulur...Bu süvari getirdiği haber yüzünden çevredeki köylerde bulunan Nasralı çetelerce saldırıya uğramıştı. Etrafını göremediği için böyle bir angarya yarattığını köydekilere anlatır. Tabii bunu Natensi duymadan eve gider, olanları ablasına endişelenmemesi için tamamıyla anlatmaz. Ablasına Nasralıların kuyruğu var mı diye sorar. Daha sonra köyde olanlardan haberdar olan amcaları morali bozuk bir şekilde eve gelir.

    Natensi ve Eymar bir akşam Nasralı çeteler trafından Kaptan Gura'nın gemisine götürülürler. ilk defa bir gemi gördikleri için çok şaşkındırlar. Hem korkuyorlar hem de onların kaçıranların onlara çok iyi davranmalarına hayret ediyorlardı.

    İki kardeşi kaçıran Darok ve Gura Kaptan başta Eymar'a her şeyi anlatırlar. Amcalarıyla iyi bir müttefik olduklarından söz ederler... Ve ona amcasının yazdığı mektubu verirler. Mektupta amcaları babalarının bir Delkar olduğunu ama bir Nasra kızı sevdiğini iki ailenin buna saygı duyduğunu ama toplumun annelerini kabul etmesi için annelerine bir büyü yapılarak gözbebeklerinin siyah yapıldığını, bu yüzden onların da gözbebekleri Nasralı bir anneden doğdukları için beyaz olduğunu ama doğar doğmaz büyü yapılarak gözbebeklerini siyaha çevirdiklerini anlatır...Şimdi de duyduklarına göre Delkar Sarayında bunu açığa çıkaracak bir büyü bulduklarını onları da bu yüzden güvende tutmak için çok güvendiği Gura kaptan ve Darok'a teslim ettiğini söyler. Bütün bunlardan sonra Eymar ağlar ama durumu da güvende olduğunu da anlamış olur. Kardeşine de korkmaması ve oradakilere güvenmesi gerektiğini söyler.


    Kiralık Kılıç: Ayron köylerine Delkarlı çetelerce yapılan katliamdan kurtulup, onun oeşindeki çetrlerden kaçmaya çalışırken, ormanda onlara esir olur. Tam bu esnada Kaye denen Kiralık Kılıç onu çetelerden kurtarır. Onu güvenli bir yere götüreceğini söyler. Yolda Ayron'un köylüsü Durkayla karşılaşırlar. Başta Kaye buna sevinir. Ama Durkan'nın Ayron'nu zorla yanına alıp onu Nasralı bir çete yapmak istediğini söyleyince ve kızın bunda isteksiz olduğunu anlayınca bir Nazkor ayısına dönüşerek onu kurtarır... Abla kardeş olarak Kaye'nin güvenli dediği yere doğru yol alırlar.


    Setiran Limanı: Gura Kaptan ve Darok hazırlıkları yaparken Kaye yanlarına gelir. İki şaman yıllardır birbirlerini göremedikleri için özlemlerini giderirler. Kaye Kılıçbalığı adındaki gemilerine binmeyeceğini yanında getirdiği Ayron'u onlara emanet etmek istediğini söyler... Bu sırada Olein ve askerleri gemi limana yaklaşmadan limana komşu tepeyr yerleşmişlerdi. Saldırmak için uygun anı bekliyorlardı. Askerler Orsalin' ni yani sultanın baş düşmanını orda görünce çok şaşırdılar. Aralarından biri hesapta yokken ona saldırmaya çalıştı ve ortalık kızışmaya başladı. Orsalin'i korumaları korudu. Olein çatışmanın başladığını anlayınca kendilerine yardıma gelecek gemileri beklemeden saldırımaya başladılar. Derian gördüğü şamanı Karuo'ya gösterir sonrasında ikisi de Darok'a saldırmak için hazırlanırken Olein ve Kaye savaşıyorlardı. İkisi de karşılarında ilk defa bu kadar güçlü bir rakip görüyorlardı. Kaye Olein'i tanıdı. Sen "şaman avcısı olan kadınsın" deyip tüm gücüyle bir ayı olmaya çalıştı ama Olein'nin taşıdığı efsunlu kolye yüzünden bunu başaramıyordu. Muhtemelen Olein bunu ölmüş bir şamandan almıştı. Karou bu esnada onlarca yaşlının, çocuğun, hem Nasra hem de Delkar tarafının zülmünden kaçan yüzlerce insanın bulunduğu gemiye bir gülle attı. Orada olanların çoğu hayatlarını kaybettiler. Kaye bunlar arasında Ayron'nun da olduğunu anlayınca Karou'ya doğru koştu o esnada Oleinden uzaklaştığı için ayıya dönüşmeyi başarabildi ve Karou'yu parçaladı. Bu sırada Derian kaçmayı başardı. Sonrasında Olein de uzaklaşmanın daha iyi olacağını düşünerek oradan uzaklaştı... Daha sonra ikisi birbirini bulup, sonrası için plan yapacaklardır.
    Eymar ayıdan tekrar insana dönüşen Kaye'yi tedavi ediyordu. Eymar bir şifacının yanında çalıştığı için önceden bu işlerden anlıyordu ve yaralı olarak kurtulanlara yardım eden şifacıya yardım ediyordu... Bu sırada Kaye'nin Darok'un kardeşi olduğunu öğrenir ve bu şaşkınlık içinde gemilerinde ilerlemeye başlarlar.


    Torin Prensliği: Kaptan Gurave Darok'un himayesindeki insanlarla dolu olan Kılıçbalığı adındaki gemileri şamanların atası Melkara'yı bulmak için Torin Prensliğine doğru ilerlerler. Melkara'yı bulmalarının amacı ise kapalı hücrede tuttukları Zorgoydu. Zorgo çok zaman önce Delkar ülkesinde Nasralar ve Delkarlar tarafından katliama upraya bir harnandı. Darok'a göre gemideki barış yanlısı insanları ancak onların ülkesinde rahata kavuşturabilirdi. Bu ülkenin yerini de ancak çok zaman önce Delkar ve Nasraların birleşerek gerçekleştirdiği katliamdan sağ kurtulan ve batmak üzere olan bir gemiden son anda Gura Kaptan tarafından kurtarılan Zorgo biliyordu. Ama atalarını yok eden insan ırkına Zorgo güvenemiyordu. Onlar da kendisine zarar vermemesi için onu bir kafese koymuşlardı. Ama onun sadece Melkara'yla konuşacağını bildikleri için onu ancak Melkara'nın ikna edeceğini anlayıp onu ikna ettikten sonra harnankar ülkesine gidebileceklerini düşünüyorlardı... Bu amaçla yola çıktılar. Yolda bir ormanda Oranekler adında vahşi yaratıklarla karşılaştılar. Onların saldırısına uğradılar ama neyseki bulmaya geldikleri Melkara dev bir yaratığa dönüşerek onları yok edebildi. Sonrasında bir sineğe dönüşüp ordan uzaklaştıktan sonra gerçek haline dönüp şaşkınlık içinde onların yanına gelir. Olup bitenleri Darok'tan öğrenir. Eymar ve Natensi'yi yanında getirmesinin nedenini açıklar. Zorgo'yla olan sorunlarını bunun ancak kendisinin çözebileceğini söylerler çünkü Melkara harnanların atalarını yok olmaktan kurtaran kişiydi ve tüm harnan halkı bunun farkındaydı. Melkar Zorgo'yla konuştuktan sonra Zorgo ataları için çok şey yapan Melkara'ya güvenip ülkelerinin yolunu göstereceğini söyler. Tam yola çıkacakları sırada sultanın askerlerinin donanmasını çok yakınlarında fark ederler. Başta bir şansları olmadığına kanaat getirirler. Daha sonra Melkara'nın Yavurta Örümceğine dönüşmesiyle bir kurtuluş olduğını anlarlar. Kaye ve Darok da birer kartala dönüşerek ateşlenmiş iki gülleyi düşman gemilerinin mancınıklarına atmak için havalanırlar tam bir işbirliği içinde dülmandan kurtulmayı başarırlar... Düşman yaralılarını düşman gemisilerine aldıktan sonra kendi yaralılarını toplanıp hazırlanıyorlarken Melkara'nın bir tahta parçası üstünde çok bitkin olduğunu görürler. Çünkü, Melkara'nın onları kurtarmak için asırlarca biriktirdiği bilgi ve ilmini son zerresine kadar kullandığı için kendine gelmesi uzun olacaktı. Onlar da bunun farkındaydı.

    Bilinmayene Yolculuk: Sultanın emrindeki büyücüler halkın arasına karışmış Nasraları bulmak için bir köye baskın yaparlar. Orada Nasra bir çetenin çok eskiden başka bir Nasralı çetenin öksüz kalan çocuğunu Nasralara düşman olmayan Azarna adında bir kadına vermişti. İşte Delkarlı askerler onu zorla alıp, tutsak aldılar. Köyde buna üzülen de oldu, tepkisiz kaln da Delkar askerleri gibi düşünenler de vardı... Bu durumu Ulkon adında bir çocuk mağarada gizlenen Nasra çetelerine bildirir... Onlar da o esnada Nasra ve Delkarlarla işbirliği içinde olan Herioyla konuşuyorlardı. Bundan sonra bağımsız bir Nasra ülkesi için hızlanmaları gerektiğine karar verdiler.
    Derian ve Olein de ülkedeki kaosu düşünerek Kaptan Gura'nın gemisinin peşindeydiler. Kaptan Gura'nın gemisinde ise durumlar iyileşmeye başlıyordu. Eymar ve Zorgo sohbet edip, kendileri dışında da burada Nasralar arasında yalnız hissedenlerin olduğunu anladılar.

    Kaplan Adası: Gidecekleri uzun yolda erzak ve yenilecek hayvan bulmak için Zorgo'nun tarif ettiği Kaplan Adasının yanında buldular kendilerini... Şaşırmışlardır. Orada ikiye bölündüler; Kaye, Darok ve bazı korsanlar adaya gitti geride kalanlar ise gemide bekledi. Ama adada kendilerini şaşırtan Maymun Adamlar ve kaplanlara rastlamışlardı. Onların tuzağına düşmüşlerdi. Ama içlerinden bir kaplanın Kaye'yle akıl üzerinden görüntüler göndermesiyle bunların bunların kötü olmadıklarını onlardan istediklerine karşılık, yavru bir kaplanı kurtarmaları gerektiğini anladılar. Ve Maymun Adamların kaplanları değil, kaplanların Maymun Adamları evcileşttirdiğini gördüklerinde şaşkına dönmüşlerdi. Kaye yavru kaplanı kurtarmak için gösterilen mağaraya indi orada iradesini yok edecek bir kokuya maruz kaldı. Başta halüsinasyon gördü. Oleinle savaştığını ona yenik düştüğünü ve bunun en büyük korkusu olduğu için bundan utandı.
    Derian ve Olein ise Yüzen şehre gelmişlerdi. Gura kapta'nın gemisine yaklaştıklarını anladılar. Bu şehirde kimsenin olmaması şaşırtmıştı onları. Askerleri orada bazı notlar bulmuş, bu notlar üzerinde eskiden burada bir salgın hastalık olduğundan söz etmişler, bunun üzerine Olein bazı askerlerin güvertede bekletilip sonra denize atılmasına karar verdi.
    Bu arad sultanın oğlu Torin'nin yanına Başkomutan Gadek gitmişti. Ülkede olanlardan, babasının planlarından, ondan yapmasını istediği şeylerden bahsetti. Tabbi ki babası gibi düşünmeyen Torin'nin canı sıkılmıştı bunları duyunca. Gadek gittikten sonra danışmanı Kanara geldi. Prens ona her şeyi anlattı. Be bir Nasra olduğu için onun adına endişelendiğini ondan vazgeçmek istemediğini söyledi...

    Harnan şehri:Ve sonunda gemidekiler amaçları olan Harnenik Şehrini sisli bir gecede Zorgo'nun dikkati sayesinde buldular. Bu sırada Melkara da iyileşmiş, Kaye o zamana kadar başlarından geçenleri ona anlatır. Melkara ve Zorgo meclis başkanı olan Zorgo'nun dostu olan Norlo'yla görüşürler. Olanları anlatırlar. Şehir halkı Melkara'ya ve şamanlara karşı çok minettard, bu minettarlıklarını onların istediklerini yerine getirmekle sağlamaya çalışıyorlardı... Gemidekilerin kalabileceği bir yer ayarlayıncaya ve halkın bununla ilgili düşüncesini anlayana kadar Zorgo ve Melkara dışında herkes gemide kaldı...
    Bir gün sultanın gemilerini fark ettiler harnanlar. Gemidekiler epey kaygılandı onları nasıl bulduklarına şaşırıp harnanları da tehlikeye attıkları için üzülüyorlardı. Ama neyseki harnanlıların bunu için alınmış önlemleri vardı... Düşmana önce onlar saldırdı. Sultan askerleri neye uğradıklarını şaşırarak yok olmaya başlamışlardı ki Derian, Olein'e olnları ve parşömeni alanların saklandığı şehri sultana yüzüğü aracılığıyla haber vermesini istedi. Olein aldığı büyük darbe yüzünden gücünü toplayamıyordu. Derian kendisi yüzüğü alıp bunu gerçekleştirmek istedi Olein buna kaln gücünü kullanarak karşı çıktı. Ve Derian'ı istemese de öldürmek zorunda kaldı...
    Düşman gemisinin içinde Olein'i fark eden Melkara kartala dönüşerek onu karaya çıkardı. Arkadaşlarına zarar vermemesi için de ellerini, kollarını bağladı. Kaye beklediği günün geldiğini Olein kendine gelir gelmez onu öldüreceğini söylüyordu. Olein kendine gelince iki kadın arasında ve oradakiler arasında tartışmalar oldu. Çünkü bilmedikleri şeyler vardı. Sonrasında Melkera'nın orada olduğunu gören Olein olan biteni anladı. Melkara Olein'e bir can borçlu olduğunu, onun için onu kurtardığını , onu aslında sultandan nefret ettiğini, farklı yollarda olsalar da aynı menzile gitmeye çalıştıklarını anlattı. Olein başından geçenleri, kendini ve amaçlarını belli etmemek için insanları ve şamanları öldürmek zorunda olduğunu anlattı. Tabii buna hepsi kuşkuyla baktılar Melkarna dışında o Olein'nin ne yapmaya çalıştığını gayet iyi biliyordu.
    Olein daha sonra ya kendisini öldürmelerini ya da parşömeni vermeleri gerektiğini, çünkü amaçlarını gerçekleşmesi için başka bir seçeneklerinin olmadığını anlattı. Melkarna parşömeni vereceğini ama içinde ne olduğunu öğrenmek istediklerini söyler. Olein de içindekini bilmediğini ama şifreyi bildiği için parşömenin içinde bulunduğu kutuyu açar. İçinde kaşif Oregtorn tarafından "perg" denilen bir adanın haritası olduğunu görürler...
    Daha sobra Olein Kaptan Gura'nın gemisinde kensisine casusluk yapan Redie'yi de yanına alarak Delkarna'ya dönmeden önce ona hala öfkeli olan. Kaye'ye Redie'yle iletişim kurduğu yüzüğü ona verir. Perg'e giderlerken açık denizlerde onlara yardımcı olacağını, aynı zamanda Olein hayallerini gerçekleştirdiğini bu yüzük sayesinde haber vereceğini ve sonrasında herkes mutluluk,huzur ve barış içindeyken gelip Kaye'nin kendisini öldürmesini isteyeceğini söyler. Olein öldürdüğü onca insanın kabuslarını görmekten anca böyle kurtulacağını söyler.
    Darok ve Kaye iki kardeş şaman bulmak için yola çıktıkları Per'in herkesin barış, huzur içinde yaşadığı bir yer olduğunu umut ederek yola çıkarlar.

    Eserde Aktarılan İletiler:
    1)"Koledion bile, o eşi benzeri olmayan kahraman bile ölümün karşısında duramadı."(syf-48- Üzüntü, veda temaları)
    Burada Arterus yanına gelen Başkomutan Gadek ile konuşması sırasında böyle bir cümle kullanıyor. Demek istediği kimsenin ölüm karşısında direnemeyeceği elbet bir gün sultan da olsa öleceğini anlatmak istemiş. Yazar bir nevi bunu kitabın tamamına aktarmış ve bunu bir nutuk çekerek değil kitapta genelde üst mevkilerdeki kişilerin konuşmalarıyla vererek bunu "davranışçı yaklaşıma" göre aktarıyor diyebiliriz.


    2)"'Çıkmasa iyi olur,' dedi Arterus. Askeri kararlarını sorgulamam, ama sonuçlarını sorgularım." (syf-50- bağışlama, sorumluluk temaları)
    Burada aslında yazar sistemi eleştirmektedir bazı insanların neden sistem karşıtı olduğunu dikkatli okuyuculara sezdirerek aktardığı için "yapılandırmacı yaklaşıma" göre ileti aktarılmıştır diyebiliriz.


    3)"Herio gibi adamlar sadece çıkarlarına sadıktır"(syf-55- kişilik tipleri taması)
    Yazar burada ikiyüzlü insanların tek amaçlarının çıkarları olduğunu belirmiştir. Herio burada söz konusu karşıt iki grubada menfaatleri gereği yardım etmektedir. Bunu yazar kitapta Herio'nun bazı davranışlarıyla zaten belirtiyor. Burada özet geçmesi iletiyi "davranışçı yaklaşıma" göre aktardığını gösterir.



    4)"Bunun olmasını istemem, ah, hem de hiç, ama Delkarna'nın geleceği duygularımızdan önemli."/"Anlamlı bir ideal için savaştığını düşünmek duygularına hakim olmasını sağlamıştı." /"Görev doğrudan ve yanlıştan önemliydi, zaten doğru olan neydi ki, birine göre doğru olan diğerinin gözünde yanlışa dönüşüyordu. Kafasındaki karmaşadan ancak bu inanca sımsıkı tutunarak kurtulabilirdi."(syf-56/142/216- vatan sevgisi, millet sevgisi, bayrak sevgisi, sorumluluk temaları)
    Bu sözüyle Alterus eğer ki Torin kendisine karşı çıkarsa toprakları diğer iki çocuğu arasında mecburen paylaşacağını dile getiriyor. Ve aynı zamanda bir amaç uğruna ölmenin kutsiyetinin kişiyi nasıl ayakta tuttuğundan söz ediliyor. Burada vatan sevgisinin her şeyden önce geldiği anlatılmak isteniliyor. Bunu yazar "yapılandırmacı yaklaşıma" göre yapmaktadır.



    5)"Hepsini sürmeli buralardan. Ataları neydi ki bunlar ne olsun." /"Bütün insanlar aynı değil Zorgo. Asırlar önce yaşananlar yüzünden hepimizden nefret edemezsin."/"Biz harnanlar çocuklarımıza sürekli bu acılı öyküleri anlatarak belki de iyi bir iş yapmıyoruz, bilemiyorum. İnsanlara karşı kendilerini kollamaları için yapıyoruz bunu, ama nefreti de canlı tutmuş oluyoruz." (syf-63/161/218- insan sevgisi, geçmiş, gelecek temaları)
    Delkarların Nasraların köylere yaptığı saldırılardan sonra söylenen bir söz. Burada geçmişte Nasraların atalarının yaptığı hataların şimdiki nesile ödetilmeye çalışılması anlatılmaktadır. Bunu yazar kitabın tamamında Nasralar ve Delkarlar sonrasında Harnanlar(Zorgo) üzerinden, bu üç milletin birbirinden ayrılmaz yazgısı üzerinden sezdirerek aktardığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.


    6)"Kalabalıkta önce bir uğultu, sonra derin bir sessizlik oldu. Nasralara duydukları tüm nefrete rağmen, bu uygulama onlara bile ağır gelmişti." (syf-65- empati, insan sevgisi temaları)
    Sultanlığın kararına göre tüm Nasraların alınlarına asla çıkarılamayacak bir damga vurulacakmış, bunun üzerine Nasra çetelerinin yaptıkları saldırılara rağmen Delkar halkı içinde derin üzüntü duymuşur. Bunu yazarın kitapta bu şekil belirtmesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapar.



    7)"Kavga ederken büyüklerin Nasra kelimesini küfür yerine kullandıklarını de az işitmemişti. Gadulo, gençliğindeki yolculukları sırasında pek çok Nasra tanıdığını söylerdi, bizden farkları yok derdi, sadece gözbebekleri beyaz ve galiba ortalamada biraz kısa boylular, hepsi o kadar işte... Ama öğretmeninin anlattıkları çok farklıydı, Nasraların kolayca şiddete sapabildiğini, kan dökmekten hiç kaçınmadıklarını okulda defalarca dinlemişti."/"Bir Nasra olduğunu duymak onu pek etkilememişti, Nasraların kuyrukları olmadığını öğrendikten sonra Delkar ya da Nasra olmanın ne fark edeceğini zaten pek anlayabilmiş değildi."(syf-66/67/89- insan sevgisi, empati temaları)
    Natensi'nin ablasına Nasralar hakkında soru sormasıyla aralarında geçen konuşma sırasında böyle bir diyalog geçer. Bununla aslında bir çok milletin gerçeğine de işaret etmektedir.Yazar bu iletiyle aktarmak istediğini insan sevgisi çercevesinde "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    8)"Eskiden bizim atalarımızla onların ataları savaşmışlar. Bizi sevmemeleri sadece geçmişte yaşanmış olaylardan. Cahiller dedim ya sana." (syf-70/71 geçmiş zaman teması)
    Yine iki kardeş arasındaki konuşma sırasında söylenmiş bir söz. Yazar burada geçmişte yaşanılanların bedelini şimdiki kuşağın ödediğini bunun da sebebinin cahilik olduğunu anlatmak istemektedir bunu kitaptaki karakterlerin konuşmalarıyla vermesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapmaktadır.



    9)" Ben sadece bir şamanım, diye gülümsedi Darok. 'Bunun ötesini hiçbir zaman önemsemedim. Çünkü şaman olmayı kendim seçtim, Nasra ya da Delkar olmayı ise seçemezsin. Öyle doğarsın, kimse tercihini sormaz. Kendi seçmediğim bir şeyle tanımlanmayı kabul etmiyorum'."/"Bu çatışmalarda iki taraf da birbirine kötü şeyler yaptı, diye başını salladı Darok. İnan bana, onların da sana anlatabileceği bir sürü acı öyküsü var. Ama Nasralar ve Delkarlar isimli iki kişi yok bu olayda. İki halk da birbirinden farklı on binlerce insandan oluşuyor. Bazıları zayıf, bazıları güçlü karakterde, kimi bencil ve zali, kimi yardımsever ve sevgi dolu. Nasralar Delkarları katlediyor ya da Delkarlar Nasralara zulmediyor demek doğru değil. Bazı Delkarlar bazı Nasraları, bazı Nasralar ise bazı Delkarları öldürdü, tek diyebileceğimiz bu. Bir kişiye sevmediğimiz insanlarla aynı milletten diye kötü gözle bakamayız, bunu kendileri seçmiyor, değiştiremezler de." "Ben seni kurtardım.Bir Nasra kızını değil. Sana baktığımda bşr Nasra görmüyorum, sadece Ayron'u görüyorum. Korunmaya ihtiyacı olan küçük ve tatlı bir kız. Sen de bana baktığında bşr Delkar görme. Sadece Kaye' yi görmeye çalış. Böylesi daha iyi." (syf-91/94/95/105- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Bence bu ileti kitabın ana teması olan insan sevgisi çercevesinde oluşmuş olup kitabın tamamına hakim olan iletidir. Yazar bunu Delkarlar ve Nasralar arasındaki geçmişten gelen çatışmlar üzerinden "yapılandırmacı yaklaşıma" göre iletmektedir.



    10)"'Ailen ve köydekiler öldüler,' dedi kadın soğuk bir sesle. Ölmek bir zafer değildir."(syf-103- yaşama hakkı teması)
    Kaye' nin Ayran'a yaptığı konuşmadan alınan bir kesittir. Ölmenin kolay olduğu asıl yapılması gerekenin ve zafer olcak olanın zorluklar altında yaşamayı sürdürmek asıl önemli olan budur demek istemiştir. Yazar bu iletiyi hem Ayron üzerinden hem de Olein'nin hayat hikayesi üzerinden sezdirerek aktardığı için aktarma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    11)"İnsan bazı idealler için fedakarlıkta bulunmayı göze almalı. Bunu en iyi siz şamanlar bilirsiniz."(syf-125- sorumluluk, takdir etme temaları)
    Yazar bu iletiyi Darok, Kaye, Melkara, Olein ve Gura Kaptan'nın hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmaktadır.



    12)" Hayır, kaza değildi. Karuo yaptı. Bilerek ve nişan alarak. Onu durdurmaya çalıştım, ama beni dinlemedi. Çok kötü bir iş yaptı Olein, tüm o yaşlılar ve çocuklar...Bu bizim yolumuz değil, bu Sultan Arterus'un, şanlı Koledion'un yolu değil...Olein hemen karşılk vermedi. Saray zindanlarında yılardır süregelen, bazılarına bizzat iştirak ettiği ilkenceleri düşündü, çoğu o kayıktakiler gibi silahsız köylülere, çetelere hakkında bilgi almak için yapılıyordu. Bu sultanın yolu değil, diye içinden tekrarladı, Derian yanılıyordu, bu onun pek çok yolundan biriydi."(syf-144/145-yaşama hakkı, üzüntü, sitem temaları)
    Yöneticilerin idealleri ile onların idealleri için çalışanların yaptıkları farklı olabilir. Birileri bir şeyin farkında değilken, ki bunlar başkasının amaçları uğruna ölmeyi göze alanlardır. Birileri de her şeyin farkındadır ve planladığı şeyler için uygun anı beklemektedir. Yazar bunu özellikle Olein'nin hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmıştır.



    13)"Geçmişte harnanlar katledilirken Nasralar Delkarlarla işbirliği yaptılar. Hatta bazı eskiler bizi en çok öldüren Nasralardı derler. Şimdi Delkarlar onları katledecek diye oturup ağlayacak değilim. Herkes ettiğini bulur."(syf-162- geçmiş, şimdi, gelecek ve yaşama hakkı temaları)
    Burada yazar birçok millete ait bir gerçeğe işaret etmektedir. Bunu Zorgo'nun geçmişte yaşanılanlar yüzünden tüm insanları aynı kefeye koyması üzerine Gura Kapta'nın onunla konuşması üzerine "yapılandırmacı"olarak aktarılan bir iletidir.



    14)"Zaman ilerledikçe şunu fark ettim, bugün zayıf olan, birkaç nesil sonra güç kazandığında, başkalarına kendisine yapılan zulmün aynısını yapmaktan geri durmuyordu. Buna defalarca şahit olduktan sonra, verdiğim mücadelenin anlamını sorgulamaya başladım."(syf-177- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Burada aslında dünyada yaratılmaya çalışılan ve başarılı olunan sisteme bir gönderme yapılıyor. Bunun farkında olan Melkara'nın da yaptıklarının nedenini sorgulamaya başlamasını sağlıyor. Bunu yazar hem Melkar hem de Kaye ve Darok üzerinden "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    15)" Birilerine faydası dokunmayacaksa, ilmin ne anlamı var ki?"(syf-180- bilim teması)
    Burada her şeyin farkına varan insanların kendilerini her şeyden soyutlayıp salt ilme adamlarının yanlışlığı anlatılmak istenmektedir. Bunu da melkara'nın köşeye çekilmesinden sonrasında tekrardan barış yanlısı insanlar yardım etmek için mücadeleye başlamasıyla yazar "yapılandırmacı" olarak bu iletiyi aktarmaktadır.



    16)"Galiba biz şaman olduğumuz için iyi şeyler yapmıyoruz, iyi şeyler yapmak istediğimiz için şaman oluyoruz. Bu içimizde olan bir şey..."/ " İnsanlarda en dibe düşme potansiyeli olduğu kadar yüce şeyler yapma potansiyeli de vardı ve kendisi asırlar önce şaman olmayı seçerken, insan denen varlığın genelde olduğu şeye değil, isterse olabileceği şeye duyduğu sevgiyle bu kararı almıştı." (syf-183/193- karar verme, kendini tanıma temaları)
    Burada bazı insanların içindeki iyiliğe işaret edilmektedir. Görev gereği değil de içlerindeki iyilik gereği bunu yapmalarına işeret etmektedir. Yazar bunu şamanlar üzerinden sezdirmeden aktardığı için "yapılandırmacı" olarak aktarmıştır diyebiliriz.



    17)"Ben ne yaptıysan doğru olduğu için yaptım!"(syf-274- insan sevgisi, özgürlükler teması)
    Bu sözü Olein Derian'ı öldürmek zorunda kaldığı zaman söylüyor. Onun aksine görev gereği değil, doğru bildiği şeyi yaptığını dile getiriyor. Yazar bu gerçeği gerçekte birbirine zıt iki karakter üzerinden vererek anlatmak yerine bir durum üzerinden sezdirdiği için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    18)"Yollarımız farklı olsa da, hepimiz aynı menzile gitmeye çalışıyoruz."(syf-278- insan sevgisi, dayanışma temaları)
    Burada barış yanlısı insanların farklı yollardan olsa da hep aynı amaç için "barış, huzur, mutluluk" için mücadele ettiğinin üzerinde durulmaktadır. Kitapta bu düşünce şamanlar, Olein çizgisinde sezdirilerek aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    19)"Gücü elinde tutanlar çıkarları için halkı birbirine kırdırıyor."/"Arterus bu sistemin bir ürünü, her şeyin tek sorumlusu değil. O giderse yerine gelecek çocukları ondan daha iyi olmayacak."(syf-280/281- insan sevgis, insan hakları temaları)
    Burada aslında tüm dünyada var olan büyük bir soruna işeret ediliyor; gücü elinde bulunduranların egemenliğine dikkat çekiliyor. Sultan Arterus'un böyle bir sistemin ürünü olduğuna dikkat çekiliyor. Bu görüşler kitapta birebir değil de kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucunun çıkaracağı anlama burakılarak aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı yaklaşım" diyebiliriz.



    20)"Orada kimse kimseyi incitmez, farklı olduğu için dışlanmaz. İnsanlar birlikte kardeşçe, dostluk içinde yaşarlar. Kan dökmeden, kavga etmeden..."(syf-294- insan sevgisi, insan hakları, umut, heyecan, rüya, düş, hayal temaları)
    Parşömen kağıdının üzerinde haritası çizilen Perg'e gitmeden önce Darok ve Kaye'nin orası hakkındaki dileklerini dile getirdikleri konuşmadan alınan bir kesittir. Kitabın temelinde aktarılmak istenilene vurgu yapılmıştır. Kitapta bu olay ve kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucuya aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    Değerlendirme:
    Kitabı içerik yönünden değerlendirmek gerekirse,
    Kitap şu an dünyanın gözü önünde Orta Doğu'da, Kırım, Irak, Suriye, Pakistan, Afganistan, Doğu Türkistan ve daha bir çok yerde yaşanılanlarda insanların kendilerinden olmayanlara karşı duruşlarına bir nevi işaret ediyormuş gibi geliyor insana kitabı okurken... Kitap genel olarak insanların mutluluk, huzur, barış içinde yaşamalarının çok zor olmadığını bunun için sadece "insan olmak" gerektiği ve bunun gereklerini yerine getirmek gerektiği üzerinde duruyor. Ve bunu kitapta sık sık vurgulamaktadır, bir nevi yakın tarihte yaşanılanlar yüzünden sesini insanlara duyurmaya çalışmaktadır gibi geliyor insana. Bazen hayatımızı anlamlı kılmak için uğruna mücadele edeceğimiz amaçlar seçtiğimize bunlar gerçekleştirmek istediğimizde doğru ya da yanlış olduğuna bakmaksızın sadece görev olarak bunu yapmak istediğimize ve bunun belki de hayattaki en büyük yanlışlardan birisi olduğunu anlatmak istemektedir. Böyle yaparak aslında hayatımızı ne kadar anlamsızlaştırdığımızı vurgulamaktadır. Yazar sade bir dil ve akıcı bir üslup kullanmıştır. Betimleme çok az kullanmıştır. Bu kitabı birazcık olsa edebi yönden geri planda bırakmıştır diyebiliriz.
    Kitap yapı ve içerik yönünden sıkılmadan bir solukta okunacak türden bunu da yazarın anlatımına borçluyuz diyebiliriz. Betimlemelerin azlığı ya da vurgulanan iletiyi çok sık tekrarlaması kitabın eleştirilecek yönleri arasında olsa da Türkiye' de fantastik/kurgu kitap türünün durumu göz önüne alındığında Barış Müstecaplıoğlu'nun bu kitabı yadsınamayacak bir öneme sahiptir. Fantastik kurgu kitap okumayı sevenlerin yanında benim gibi Türk yazarlara bu konuda ön yargıyla yaklaşanların okuyup bu konuda yanıldıklarını görecekleri bir kitap Şamanlar Diyarı. Bir çok milletin gerçeğini yansıtması açısından sosyal olay ve olgulara duyarlı insanlar için ilgi çekici olabilir.
  • Ahlakın Güzelleşmesinde Yeni Tarz: İmam Nursi Modeli


    I. PSİKOLOJİNİN BUGÜNÜ

    İnsan ruhunun derinliklerini ve zenginliğini tanıma çabası insanın yaradılışından beri vardır ve var olmaya devam edecektir. Psikiyatri ve psikoloji insanı ele alan diğer bilim dallarından farklı olarak ruh ve beden ilişkisinin getirdiği çelişkiye çözüm aramak zorunda kalmıştır. Son yıllarda doğa ve genetik bilimindeki gelişmeler, fizyolojik psikolojinin beyin işlevlerinin neler olduğunun daha fazla bilinebilir olması insanı etkilemek isteyenlerin çok dikkatini çekmiştir. İnsan beyni nöron denilen hücrelerden oluşurken, bilgisayarlar silikonlardan oluşurlar. "Bir model geliştirerek beyindeki bilgileri bilgisayara, bilgisayardaki bilgileri beyne nakledebilir miyiz?" sorusu artık hayal olmaktan çıktı. İnsan beynine mikroçip koyarak onu yönlendirebilir miyiz? İlaç vererek onun davranışlarını değiştirebilir miyiz? soruları akademik araştırma konuları arasındadır.

    GELECEK BİLİMİ

    Bilim dünyasının yeni bir projesi var. Bu proje "Beyin projesidir." Genom projesi tamamlanarak evrenin sırları konusunda önemli bir adım atıldı. Beyin projesinin tamamlanması için 30 yıllık bir süre belirlendi. İnsanlığın sırlarının anlaşılmasında "Nasıl düşünüyoruz" sorusu önemli bir hedef olmuştur ve çalışmaları bu noktalara getirmiştir.

    Önemli çalışmalar yapan"World Future Society"(Dünya Gelecek Derneği) öğrenmenin gelişmesi, okul eğitimi ve onunla yakından ilişkili olan IQ zekâsı konusunda ilginç görüşler öne sürmektedir. Bu görüşler şu şekildedir:

    1- Şimdiye kadar yapılmış en büyük makine olan İNTERNET giderek büyüyecek ve önem kazanacaktır.

    2- Beden gücünün yerini mekanik makineler aldı. Bilgisayarlarda zihinsel çalışmaların yükünü azaltacaktır.

    3- Bilgi teknolojisi dünyanın her yerine yayılacak, aletleri küçülecek ve herkes taşıyabilecektir. O kadar küçülecek ki bedeninize bile yerleştirilebilecektir. Ürünleri tanıtmak için bu aletler bedava bile verilecektir.

    4- Yeni bir Dünya kültürü oluşacak, mevcut kültür ve dillerden pek çoğu yok olacaktır. Bu durum ise beklenmedik olaylar ve tehlikelere neden olabilecektir.

    5- Akıllı evler oluşacak, bundan sonra büro gökdelenler gereksizleşecektir. İnsanların çoğu kırsal kesime ve tatil yörelerine yerleşecek, bilgi teknolojisi ile işlerini yürütecektir. Evler çok çekici şekilde olacak, bu nedenle dışarı çıkmak istemeyen insan yeni bir yalnız yaşam türü oluşturacaktır.

    6- Yeni yaşam türü insanı antisosyalleştirecek, ardından suç davranışlarında belirgin artışlar oluşacaktır.

    7- Klasik zekâya dayalı olan klasik okul eğitimi şekil değiştirecek. Her alanda paketlenmiş eğitim yardımları alınabilecektir. Okul eğitimi bebeklik çağından başlayacak "Yaşam boyu" eğitim düşüncesi yaygınlaşacaktır. "Uzaktan eğitim" sistemi bütün dünyaya yayılacaktır.

    8- Okul sınıfları çok farklı, yetenek ve ilgileri olan öğrencileri bir araya getirecek daha çok sanal gerçekler konuşulacaktır.

    9- Depolanmış bilgi kaynakları genç kuşağın daha kolay ulaşabileceği hale gelecek, daha çok bilgi sahibi olmak yerine daha az bilecek , ancak bilgiye istediği anda ulaşacak.

    10- İnsanlığın bugüne kadar edindiği bütün bilgilerden kendi çalışmaları için yararlanabilecektir.

    11- Eğitim kişisel tempoya göre tamamlanabilecektir.

    12- Disiplinli, ama eğlenceli eğitim felsefesi yerleşecek, öğretmenlik görevi öğrencilerdeki yıkıcı ve oyuncu eğilimleri denetleme önceliğine dönüşecektir.

    13-Gerçekler yerine sanal birdünyada yaşanacak bencillik, kumar, kişisel çıkar tutkunluğu daha büyük toplumsal sorun haline gelecektir.

    GENEL SİSTEMLER KURAMI

    İnsanın var oluşunun anlaşılma çabaları evrenin somuttan soyuta genel bir sistem bütünlüğü içerisinde olduğu tezini güçlendirmektedir. Madde-enerji toplulukları ve yer zaman sürekliliği aşamalı (hiyerarşik) bir düzen içerisindedir. Sub-atomik parçacıklar, atom, hücre, insan, aile, toplum, dünya, evren şeklinde birbiri içindeki daireler sisteminde yerimiz nerededir? Somut sistemle soyut sistemlerin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Decart "Düşünüyorum öyleyse varım" diyerek duyguları önemsememişti. Zeki ama başarısız, bilgili ama ahlâksız insanların giderek çoğalması duyguların eğitimini ön plana çıkardı. Duyguların eğitiminin şansa bırakılamayacağı ortaya çıktı.

    Klasik psikanaliz ve 20. yüzyılın başındaki baskın psikolojik görüş Freudiyen görüştü. Bu görüşlere göre baskı, gerilim ve zorlama ruhsal bozukluklara yol açıyordu. Bu sebeple temel psikolojik ihtiyaçların giderilmesi için hoşgörülü eğitimle çocukların dürtülerinin boşalımına imkan sağlanmalıydı. Genç beyinler fazla bilgilerle yüklenmemeliydi. Cinsel doyum erken yaşlardan itibaren sağlanmalıydı. Böylece insanların ruh sağlığı daha iyi olacaktı.

    Ancak psikolojik gözlem, psikiyatrik bulgular yukarıda saydığım beklentilere karşı tam tersi sonuçlar elde etti. Örneğin: En ağır ruhsal bedensel zorlamaların yükü altında kalmış İkinci Dünya Savaşı sürecinde nevrotik ve şizofrenik dediğimiz ruhsal bozukluklarda artış olmadı. Sadece savaş stres reaksiyonları yaşandı. (Genç 1981) Buna karşılık savaşı izleyen yıllarda toplumlar istenilen refah düzeyine eriştikçe depresyonlarda, varoluş nevrozlarında artış oldu. Emeklilik depresyonu arttı. Yaşamın anlamsızlığı görüşünden kökenini alan yeni ruhsal bozukluklar ortaya çıktı. (Alexander,1960) Çağdaş insan giderek toplumdan kopuyordu. İntihar olayları artıyordu. Bazı insanlar anlamsız gördükleri yaşama heyecan katmak için suç işliyorlar, uyuşturucu kullanıyorlardı.

    ABD, Dünya nüfusunun %5'ini oluşturduğu olduğu halde Dünya kaynaklarının %25'ini kullanıyor. Zengin Dünyalılar Ay'a giderken, yoksul Dünyalılar açlıkla ölüm savaşı veriyor. Buna karşı zengin Dünyalılar bilgili ama mutlu değiller. O halde ruh sağlığı politikaları yeniden düzenlenmeliydi. Freud hayatının son yıllarında "Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir." derken bu gidişi vurgulamaya çalışmıştı.

    DUYGULAR MANTIKLI OLMAK İÇİN GEREKLİDİR

    Bir insan, hayatında önemli kararlar verirken, yatırım yaparken, evlenirken duyguları ile de hareket eder. Bir ülkede karar mekanizmasının başında bulunan kişiler korkularının etkisi altında iseler çok adaletsizlikler yapabilirler.

    Duyguların Biyolojik Temelleri

    Korku, öfke, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, kıskançlık, kuşku, düşmanlık, tiksinme, üzüntü gibi temel duygular beyin beden ilişkisinde farklı sonuçlar doğurur. Öfke anında kalp atışı hızlanır, çevik hareket sağlayabilecek güçte enerji açığa çıkar. Korku anında kan kaçmayı kolaylaştıracak şekilde bacaklara toplanırken yüz solar. Mutluluk anında bazı beyin alanlarında metabolizma artışı yaşanır. Sevgi duygusu ile parasempatik sistem harekete geçerek vücutta gevşeme oluşur. Üzüntü anında beyinde enerji azalması yaşanır. Uzun süren üzüntünün depresyona yol açması durumunda metabolizma yavaşlar, geri çekilme yaşanır. Bu durum, organizmanın sonuçları değerlendirmek, yeni başlangıçlar yapmak için kendini güvende hissedeceği içe dönüklüğe gidişinin işaretidir. Kaygı durumunda korkuya benzer bir tepki oluşur, beynin duygularla ilgili alanında enerji artışı yaşanır, sempatik sistem uyarılır. Vücut "savaş-kaç-yaklaşan tehlikeye odaklan" şeklinde dikkatini arttırır.

    Duygusal Körlük

    Beynin orta bölgesi limbik sistemdir. İnsanın öğrenme ve hatırlama süreçlerinin önemli bir kısmı bu bölgenin ürünüdür. Badem büyüklüğündeki Amigdal ise duygusal durumların uzmanıdır. Amigdal'i alınmış olan hayvanlarda korku, öfke, yarışma, işbirliği güdüleri kaybolur. Amigdal bölgesi Epilepsi hastalığı nedeniyle çıkarılmış bireylerde duygusal körlük oluşur. Bu kişiler neşe, sevinç, üzüntülü olaylar karşısında kaygısız kalırlar. Çok iyi konuştukları halde sevgi, şefkat hissetmezler. Karşı tarafın çektiği acıya karşı duyarsız kalırlar. Acıma duyguları körelmiş gibidirler.

    New York Sinir Bilimleri Merkezinde çalışanDr. Joseph Le Doux duygusal beyinde Amigdalin rolünü ilk keşfeden sinir bilimcidir. Beyin haritası yöntemi ile çalışarak duygusal beyin devrelerini çözüp eski bilgileri değiştirdi. Beyin kabuğunun daha karar aşamasındayken amigdal bölümünün denetimi nasıl elinde tuttuğunu açıkladı.

    Ön beyin (prefrontal loblar) ile Amigdal ilginç bir birliktelik gösterir. Anlama, kavrama, dikkat, karar verme, plan yapma, strateji üretme beyin ön bölgesinin işlevidir. Amigdal duygusal öneri gönderiyor, ön beyin bunu süzgeçten geçiriyor. İkiside bilinçli çalışma disiplinine sahipse akıl ve mantık birlikteliği ortaya çıkıyor.

    Sağ ön beyin korku-öfke gibi olumsuz duyguların yeridir. Sol ön beyinde onu denetler. Sol prefrontal korteksi hasarlı, inmeli hastaların ileri derecede kaygı-korku içinde oldukları, hasarı sağ tarafta olanların beklenmedik ölçüde mutlu oldukları bilinen gözlemlerdir. Sağ ön beyni ameliyatla alınmış erkeğin ameliyattan sonra kişiliğinin değiştiğini, şefkatli bir insan haline geldiğini eşler söylerler. (Mutlu koca vakası) Aynı şekilde psikiyatri pratiğinde öfkeli, kıskanç, kuşkucu kişilerin beynin bu bölgesinde kimyasal iletiyi değiştirici ilaçlarla sakin ve kontrollü hale geldikleri bilinmektedir.

    İnsan beyninde düşünce ve duygunun buluştuğu çizgi Prefrontal - Amigdal devresidir. Amigdal'e depolanmış ve kayıtlı duygularla, akıl süzgecimiz olan ön beyin bölgeleri çocukluk çağından itibaren iyi kimyasallarla ve doğru sinirsel networkla şekillendirilirse akıl ve sevgiyi beraber kullanan insanlar ortaya çıkacaktır.

    AHLÂKIN BİYOLOJİK TEMELLERİ

    Bilimsel çalışmalar sinir sistemi, sinir iletileri ve beyin kimyası ile dini ve ahlâki deneyimlerin arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyorlar. Bilimle din arasında köprü kurabilecek bu çalışmalarla önemli bulgular elde edildi. Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Andrew Newberg Tanrı'nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne sürdü. SPECT beyin haritalama yöntemi ile yaptığı çalışmalarda Tibetli Budistlerin derin transa geçtikleri sırada radyoaktif boya şırınga ederek yaptığı deney sonunda beynin belli bölgelerinin değişime uğradığını saptadı. "İnsanlar ruhani deneyimler geçirirken evrenle bütün olduklarını hissederler ve kendileri olma duygusunu kaybederler. Bunun nedeni beynin o bölgelerinde neler olduğu ile ilgilidir. Şu halde o bölgeyi belirler ve bloke ederseniz, kendimizle dışımızdaki dünya arasında sınır kalkar."

    Milyonlarca insan dini inançlarının hayatlarını değiştirdiğini söylerken herhalde beyinlerinde bazı programların değiştiğini söylüyorlar.(Hürriyet, 18.06.2001)

    İngiliz Doğabilimci Edward O. Wilson "Atlantic Monthly"dergisi Nisan 1998 sayısında bir makale yayınladı. Ahlakın biyolojik temelleri (The Biological Basis of Morality) isimli makalede Wilson dinin sadece sosyal hayata ait bir olguolmadığını aynı zamanda genlerimizde yazılı bir gerçek olduğunu iddia etti. 6 Temmuz 1998 tarihinde Newsweek dergisi de konuyu sorgulayan ikiaraştırma yayınlıyor.

    Edward Wilson Harvard Üniversitesinde de mukayeseli zooloji müzesinde çalışıyor. Ömrünü karıncaların hayatını inceleyerek geçiriyor. Tezi bilimsel metodolojiyi değiştirecek boyutta bir tez. Bilginin Birlikteliği (Consilience, Knopf yay.) kitabında yazarı tartışılacak çarpıcı görüşleri var.

    Ahlaki değerlerin dini veya din dışıda olsa aşkın yani insan aklında üstün bir yerde olduğunu savunuyor. Sosyal olguların sinir sisteminin anlaşılması ile çözülebileceğini, sinir sistemi genetik bilimini, genetik bilim biyokimyayı biyokimya da insan davranışını açıklıyor. Böylece her şey doğa bilimlerine indirgeniyor.

    Wilson, insanoğlunun genetik uyaranlarını dinlediği zamana hlâki öğretilere uygun davranacağı ve kendi menfaatini koruyacağını savunuyor.

    Wilson'ın bu görüşü Antonio Domasio ve Le Doux'un görüşleri birbirini destekliyor. Bütün bilgiler ve psikososyal yaşantılar beyinde belli bölgelerde kimyasal harflerle yazılıdır. "Bütün bunları yöneten, yönetici (Executive) bir gen mi var? Doğaüstü güç, beyni nasıl etkiliyor?" sorularına dikkati çekiyor. Dinin biyolojik bir ihtiyaç olduğu, ruhsal deneyimlerin insanda huşu duygusu uyandırmasının biyolojik bir temeli olduğu görüşleri gittikçe doğrulanmaktadır. Yaşamı ayakta tutan her şeyin biyolojik temeli olduğu Din ve Tanrı ihtiyacının da biyolojik temeli olduğu tezini savunanların bir kanıtı da tarihte dine karşı yapılan eylemlerin uzun vadede daha çok dindarlaşma sürecini hızlandırma olgusudur. Bunun hangi din ve inanç olacağı kültürel yapının öğretisine bağlıdır.

    Moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki muazzam ilerleme, her türlü duygunun genler tarafından salgılanan enzimlerin yönlendirdiğini söylüyor. Kalbin sadece beyne kan pompalayan bir pompa olduğu; insanın duygu, düşünce ve davranışlarının yönetildiği organın beyin olduğu kanıtlandı.

    Sosyal bilimlerle uğraşanlar genleri dikkate almak zorundadırlar. Toplumda psikolojik müdahaleler yapmak isteyenler de artık genleri göz önüne almak zorunda kalacaklardır.

    II. KÜRESELLEŞME VE AHLÂK

    Şu anda Dünya da 1.300.000.000 insan açlık sınırında bulunuyor, önlem alınmazsa eğer 2020 yılında bu sayı 3.000.000.000 bulacak. Dünyanın bir köşesinde umutsuzluk, şiddet, adaletsizlik, açlık, yoksulluk yaşanırken, diğer tarafında bolluk içerisinde müreffeh bir hayat var. Dünya nüfusunun % 20'si olan Batı toplumları Dünya kaynaklarının % 80'ini tüketiyorlar.

    Haçlı seferleri dini seferler olarak biliniyordu, gerçekte ise o bir kılıftı. O tarihlerde Batıda açlık, sefalet ve yoksulluk vardı. Doğu ise zengindi. Seferlerin dini değil ekonomik ve siyasi gerekçeleri vardı. Şimdi Doğudan Batıya göç başladı. TIR'ların altında ve kum motorları ile insanlar Batıya göçmeye devam ediyor. Önlem alınmazsa vize ve silahlar bu göçü durduramayacak.

    Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde sade insanlar yaşanan adaletsizliği, haksızlığı daha fazla görmeye başladılar. Önceleri kader diyerek sineye çekilen durumlar artık öfke ve isyan fırtınaları oluşturuyor.

    Batıda da durum çok farklı değil. "15 Eylül'de CNN Int. de altı yaşındaki kız çocuk soruyor; kuleler neden bombalandı, bu insanlar bizden neden nefret ediyorlar."

    Ya Adalet, Ya Şiddet:

    İnsanlık tarihinde hep adaletsizlikler oldu. Feodal düzende zengin azınlık; surlar, şatolar arkasında yaşarken sefil çoğunluk kaderine razı bir hayat içindeydi. Bu yüzyılda insanlık uyandı, sade insanlarda, her şeyi görebilir oldular. Böylece toplumsal talep arttı. HABİTAT II. Toplantısında, sivil toplum örgütlerinin hükümetlerin ortağı olması, hesap sorması ve sorgulaması benimsendi.

    İnsanlık uyanmışken ve insaniyetin getirdiği nimetleri tatmışken bunu güzel yaşamak için adaletli bir global düzene ihtiyaç vardır.

    ABD dünyanın tek büyük gücü oldu. Batı değerleri dünyaya hâkim oldu. Bakalım bu durum dünyaya asgari mutluluğu sağlayabilecek mi? Hiç olmazsa hayatın yaşamaya değer olduğunu gösterebilmek için bir yorum, bir inanç insanlara kabul ettirebilecek mi? Toplumsal barış ve bireysel mutluluğu sağlamak için kendi değerlerinin yetersiz olduğunu görüp Doğu değerlerinden yaralanacak mı?

    Batı değerleri hep aklı rehber aldı. Doğu değerleri duyguları ön planda tuttu. ABD Batı akılcılığı ve Doğu ahlâkı ortak zemininde insanlığı buluşturup küresel mutluluğu sağlayabilir.

    İnsanların barış içinde beraber yaşayacağı küresel bir düzen için seküler ahlâki öğretilerin ve bütün dinlerin uzlaştığı insani değerlere ihtiyaç vardır. Işık hızını geçme gayretleri iyi insanların elinde olmazsa tarihin sonu felaket olur. İyi insanlar-kötü insanlar mücadelelerinde küresel ahlâk, şiddet içermeyen kültür, insanlık bilinci, adil ekonomik düzen ve paylaşma ahlâkı çoğunluğun kabul ettiği altın standart haline gelmezse ne yazık ki küresel barış olamayacaktır.

    III. KÜRESEL NARSİSİZM

    Narsisistik (özsever) kişinin temel özellikleri şunlardır; gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanırlar ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.

    Egosu büyük ama her şeyi küçük olan bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak sadece kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.

    Rekabeti çok kullanırlar, sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.

    Diğer insanlar narsisistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.

    Liderle rarasında narsisistik kişi çoktur. Liderliğin bittiği yerde narsisizm başlar.

    En büyük Narsisist Hitlerdi!

    Sezarların çoğu, Napolyon, Mussolini, Kleopatra, Nemrud, Firavun, Stalin gibi kişilerin hepsi heykeli dikilecek narsisistlerdi. Bunlardan biri olan Hitler Darwin'den etkilenerek kendi ırkının üstünlüğünü, diğer ırkların değersizliğini doktrin haline getirdi (Nazizm). Bu doktrine halkına inandırdı ve insanlık tarihinin en kanlı savaşının çıkmasına neden oldu.

    Narsisistik kişiler çoğalıyor mu?

    Teknolojik başarı, insanlığın eski çağlara göre daha zengin olması insanların egolarının kabarmasına neden oldu. Tanrıya ne gerek var diyen insanlar çoğaldılar ve bunu bilim adına ifade etmeye başladılar. Eski çağlarda değer vermemek ve inançsızlık eğitimsizlikten ileri geliyordu. Bugün bilim ve teknoloji adına dine gerek olmadığı ve hesap vereceğimiz doğaüstü gücün olmadığı duygusu gelişti. Bir insan düşününüz, kendisi narsisistik özellikte ve yaptıklarından hesap verme duygusu taşımıyor. Bu kişi kendi çıkarı için her şeyi yapabilir. "Beni inorganik maddeler yarattıysa, ona hesap vermeyeceğime göre canımın istediğini yaparım" felsefesi gelişti. Bireysellik bencilliğe dönüştü. Kendi çıkarını kutsallaştıran insan başkalarına neden yardım etsin ki!

    "Kuvvetliysem zayıfı yok etmem hakkımdır. Ben özel ve önemliyim, başkası açlıktan ölse bana ne, ben tok olduktan sonra" anlayışı bu kişilerin ego idealleri oldu. Zayıf insan ve milletleri çalıştırıp sırtlarından beslenmek bu görüş sahiplerinin doğal haklarıydı.

    Böyle bireyler insanlık tarihinde hep oldu. Semavi mesajlar ise bu kişilere karşı zayıfları sürekli korudu ve yol gösterdi. Haklarını doğru yöntemlerle savunmayı başaran zayıflar ezilmekten kurtuldu ve toplumsal barış böyle sağlandı.

    Peki günümüzde ne olacak? Narsisistik bireyler eski çağlara göre daha çok ve fazladan ellerinde teknolojik güçlerde var. İşte bu durumda küresel narsisizme karşı küresel bir faaliyet gerekiyor. Ahirzaman dininin bu küresel tehlikeye bir çözümü olmalı.

    Bediüzzaman'a göre bu formüller Kur'an-ı Kerim'de vardı. Bir dönem Imam-ı Rabbani'nin Mektubat'ını, Abdülkadir-i Geylani'nin Fütuhul Gaybi'sini nefis terbiyesi için okuyor. Fakat nefsi ikna olmuyor. Daha sonra "Ulum-u felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki,.. " diyerek bu asrın nefsi özelliklerine uygun olan eserlerini yazmaya başlıyor. Bu çalışmaları "Tevhid-i Kıble et" diyerek doğrudan Kur'an-ı Kerim'den yorumlar çıkararak yapıyor.(Yirmi Altıncı Lem'a)

    IV. MACHIAVELLI'NİN DERİN ETKİSİ

    Niccolo Machiavelli (1489-1527) "Hükümdar" isimli kitabı ile siyaset biliminin kurucusu olarak anılır. Machiavelli'nin bu kitabını Hitler, Napolyon, Mussoline, Stalin hep başucu eseri olarak bulundurdular. Siyasetçilere ilham kaynağı olan bu kitap, aslında siyasi ahlâkı tanımlıyordu.

    Kitabın ana fikri şudur. "Devlet menfaatleri uğruna her şey mübahtır. Devlet hayatı ile özel hayatın ahlâki ölçüleri birbirinden farklıdır". "Gayenin vasıtayı meşru kılacağı" herkesin bildiği görüşüdür.

    "Zalimlik; bir hükümdarın tebâsını birlik halinde ve itaatkâr tutabilmek için kullandığı silahlardan biridir. Bir-iki ibretli örnekle kan döken hükümdar, sonunda daha büyük kan dökülmesine yol açacak kadar yumuşaklık gösteren birinden daha merhametli olacaktır. Hükümdarın şiddeti fertlere zarar verir. Hükümdarın gereksiz yumuşaklığı devlete zarar verir",

    "Hükümdarın korkutucu olması sevilmesinden daha emniyetlidir."

    "Dürüstlük övgüye değerdir. Fakat siyasi iktidarın muhafazası için hilekârlık, ikiyüzlülük, yalan yere yemin zorunludur. İnsanların hepsi iyi olmadığı için hükümdarın da iyi olması gerekmez. Hükümdar sözünde durmamayı izah için her zaman makul bir sebep bulur. Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."

    Machiavelli Hükümdar isimli eserinde olması gerekeni değil olanı ele aldığını söylüyordu. Machiavelli'nin hararetli okuyucular listesinde bugün dünyayı yönetenlerin olduğunu gördükçe, küreselleşmeyi savunanların Machiavelli'de çok faydalı öğütler bulduklarını söylemelerini toplumsal barış için büyük tehlike olarak değerlendiriyorum. Bu anlayış kişileri siyasi başarıya götürebilir, fakat uzun vadede sonuç toplumsal ahlâkın bozulması ve barışın zarar görmesidir. Bir kazanıp on kaybetmektir. I. ve II. Dünya savaşlarında Machiavelli'nin büyük ahlâki sorumluluğu vardır. Despotizmi savunanlar bu fikirlerden çok yararlandılar. Doğu despotizminde de bu ahlâkın eserlerini görüyoruz. Emevi saltanatı bunun bir örneğidir.

    V. KÜRESEL TEHLİKE VE DUYGUSAL ZEKA

    İngiltere'de intiharla gelen ölümler trafik kazalarından fazla, Norveç'de uyuşturucu ile meydana gelen ölümler trafik kazalarından fazla. Her yüz ABD'liden 3'ü şiddet içeren bir suçun kurbanı. ABD'de de kadınların % 65'i, erkeklerin % 80'i abartı derecesinde alkol kullanıyor. 1999 yılında boşanma oranı %75'e çıktı. Çocuk suç çetelerinin 750.000 üyesi var. SAMHSA raporunda 3.000.000 gencin ölümü düşündüğü belirtiliyor. ABD'de son 10 yılda ölüm cezasına çarptırılan mahkum sayısı % 57 arttı. (Psychology Today, Haziran 2002)

    New York Times'in haberine göre Norveç'de 1999'da dünyaya gelen çocukların % 49'ü evlilik dışı doğumlardan oluşuyor. Bu oran İzlanda da % 62, İngiltere de % 38, Fransa da % 41 seviyesinde. En dindar olarak bilinen İrlanda da ise 1999 da doğan 100 çocuktan 31'i evlilik dışı. Cinsel suçların kurbanlarının % 71'i 17 yaşının altındaki çocuklardan meydana geliyor.

    Yukarıdaki rakamlar Batılıların duygusal profillerinin iyi olmadığını gösteriyor. Evlilik, toplumsal yaşam gibi duygusal paylaşım gerektiren konularda başarılı olamıyorlar.

    Bir sinir bilimci olan Antonio R. Damasio "Descartes'in yanılgısı" isimli kitapta duygu, akıl ve insan beynini araştırırken beynin duyguları yöneten hücrelerini tanımladı. Duyguların eğitimini şansa bırakmakla hata yapıldığında itiraf etti.

    Daniel Goleman "Duygusal Zekâ" isimli kitabının girişinde şöyle diyordu: "Son on yılda ailemizde, çevremizde ve toplum hayatımızda duygularla baş edememe, umutsuzluk, tahammülsüzlük ve evlilik içi şiddet arttı. İnsanlar 'İyi günler' yerine 'gel boyunun ölçüsünü al' diyorlar."

    AHLÂKA AYKIRILIK ÖLÇEĞİ

    New York Üniversitesinde Psikiyatri Doçenti Dr. Michael Welner belki insanlık tarihinde ilk defa "Ahlâka aykırılık ölçeği" geliştirdi. Gerekçesi de adi suçların, cinayetlerin artması, sadist, kana susamış, hor gören insanların fazlalaşması ve kendinden başkasını düşünmeyen insanların hızla artması karşısında psikiyatrinin kötülüğü tanımlama yeteneğini belirlemekti.

    Duygusal Zekâ Nedir?

    1- Öz bilinç: İnsanın kendisini tanıması.

    2- Öz denetim: İnsanın kendisini yönetmesi. Hedefini belirleme, kendisini harekete geçirme, dürtü ve isteklerini kontrol edebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, ruh halini düzenleyebilme.

    3- Empati kurabilme: Diğergâmlık, başkasının istek ve ihtiyaçlarını anlayabilme

    4- Uzlaşma yeteneği: Sorunlar karşısında ben-merkezci davranmadan uzlaşma odaklı çaba içinde olma. Kavga ve mahkeme arayışından vazgeçme

    5- Umut besleyebilme:

    İşte ABD'liler Semavi Ahlâk'da geçen sabır, tevekkül, affedicilik Allah'ın rahmetinden ümit kesmeme, alçak gönüllü olma, verici olma gibi özelliklere deneme-yanılma yolu ile geldiler.

    KÜRESEL AHLÂK İLKELERİ

    Dünya dinleri parlamentosu 1993 yılında Chicago'da kabul ettiği Küresel ahlâk deklarasyonunda başlıca şöyle diyor.

    1- Küresel ekonomi, küresel siyaset ve küresel çevre büyük krizdedir.

    2- Küresel ahlâk olmadan küresel düzen olamaz.

    3- İnsanların barış içinde bir arada yaşayacağı bir bakış gerekiyor.

    4- Küresel ahlâk yeni bir ideoloji veya yani bir din değildir.

    5- Küresel ahlâk bütün dinlerin ve seküler ahlâkın öğretilerinin uzlaştığı değerlere dayanır.

    6- Hiç kimse dini, rengi, düşüncesi, cinsiyeti yüzünden dışlanmamalıdır.

    7- İstisnasız her insana insanca muamele yapılmalıdır.

    8- Kimse kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır.

    9- Irksal, cinsel, bireysel, sınıfsal her türlü egoizm reddedilmelidir.

    10- Hayata saygılı şiddet içermeyen bir kültür benimsenmelidir.

    11- Sadece insan değil yeryüzündeki her şey saygıdeğerdir.

    12- Adil ekonomik düzen olmadan küresel barış olmaz.

    13- Ekonomik ve siyasi güç, vahşi üstünlük kavgalarına değil insanlığın hizmetine yöneltilmelidir.

    14- Açgözlülük insan ruhunu öldürür. Alçakgönüllülüğe değer verilmelidir.

    15-Gazeteci, bilim adamı, doktor her meslek kendi etik kurallarını geliştirmelidir.

    16-İnsan bilinci gelişmeden dünya asla iyiye götürülemez. (Aksiyon, Ekim 2001)

    VI. İMAM NURSİ'NİN TEZİ

    İKİ DEHŞETLİ HÂL:

    Milyonlarca dini kitabın neşrine set çekildiği, insanları dini faaliyetten vazgeçirmek için sistemli çalışılmaların yapıldığı bir dönemde Nur Risalelerinin çoğu el yazması ile yaygınlaşmasının ve okunmasının sırrı sorulduğunda İmam Nursi bu zamanın iki dehşetli durumdan söz ediyor.

    Birincisi: Hissiyat-ı insaniyenin akıl ve fikre baskın geldiği fikri. Hedonizm olarak da tanımlayacağımız zevkçiliğin, dünya sevgisinin insanın hayatında birinci plana çıkmasını dehşetli bir durum olarak öne sürüyor. Böylece insanlar kısa vadeli zevkle meşgul olup ölüm ve ötesini düşünmüyorlar, Allah'ı akıllarına ve gönüllerine getirmiyorlar. Hoşça vakit geçirip mutluluğu yakalayacaklarını düşünüyorlar.

    Bu Hedonistik hissiyatın modern insanın günlük yaşamını doldurduğu düşüncesine karşı geliştirdiği yöntem ise şudur. Modern insanın lezzet olarak gördüğü şeyin içerisinde elemi gösterip aklını devreye sokmaktır. Allah'ın istemediği tarzda yaşamanın ve maddi zevkler peşinde koşmanın elem verici, ürkütücü neticeleri ile onları yüzleştirmek.

    "Günahların, haram lezzetlerin içinde manevi elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaiki şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevi lezzetler bulunduğunu ispat ediyor."

    "Risale-i Nur bu dünya da manevi cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevi bir cennet bulunduğunu ispat ediyor." (İ.K.M. s.8)

    gibi görüşlerle duyguların denetimini, kişinin kendini yönetmesini aklın rehberliğine veriyor. Akıl yürütme yöntemleri ile zevk tuzaklarına insanların düşmemesini, dini yaşantının insanı bu dünyada da mutlu ettiğini kanıtlama yolunu seçiyor.

    Böyle akıl yürütme yöntemleri kullanılarak toplumdaki ahlâki yozlaşmanın önünün alınacağını, bireylerin Kur'an ahlâkına uygun yaşamanın güzelliklerine ikna edilmesini anlatmanın bir "tecdid" olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır.

    İkinci dehşetli hâl olarak şu tezi savunuyor.

    "Eskiden fen ve ilim ile dalalete girip, inad ve temerrüd ile iman hakikatlarına karşı çıkana nispeten şimdi yüz derece ziyade olmuş."(İ.K.M. 10).

    Bu tespitten sonra yazdığı eserlerde fen ve ilim kullanılarak imani gerçekleri kanıtlama yolunu seçiyor. Allah'ın varlığını tartışmaya açıyor, akıl yürütme yöntemleri ile (vacib-ül vucud) olması gerektiğini savunuyor. Öldükten sonra dirileceğimiz ve ikinci bir hayatın varlığını ispatlıyor. (Haşir Risalesi). Kadere inanmanın mantık ve muhakeme ölçülerinde açıklamasını yapıyor. (Yirmi Altıncı Söz). Naturalizme karşı Mistizmin tezini Tabiat Risalesinde mantıksal yargılama yöntemleri ile ifade ediyor. Tesettürün ve Ramazan orucunun insanın psikolojik doğasına uygun olduğunu delillendiriyor. Bir seyyahı evrende gezdirerek ağaçlar, kuşlar, yağmur, yıldızlar, insan vücudu ve kan hücrelerini konuşturarak bilimsel verileri delil olarak anlatıyor. Peygamber ahlâkına uygun olarak yaşamanın insanı mutlu edeceğini, sağlıklı yapacağını, hastaneleri, hapishaneleri çeşitli maddi hastalıkları delil belirterek aktarıyor. Hapishanede yazdığı mektuplarla zehirli bal hükmündeki gençlik lezzetlerine aldanmamayı anlatarak sonsuz gençlik lezzetine bilet olan Peygamber yoluna gençleri davet ediyor. 5-10 senelik gençliğin meşru daire dışındaki lezzetlerinin gam ve keder çektirdiğine, "meşru dairedeki keyfin keyfe kafi geldiğini"ne gençleri ikna ediyor.

    İKİ AHLÂKIN KARŞILAŞTIRILMASI

    İmam Nursi On İkinci Söz'de Kur'an ve felsefe ahlâklarını şöyle karşılaştırıyor. "Kur'an-ı Hakimin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi :

    Felsefenin halis bir tilmizi bir firavundur. Menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. O ... dinsiz şakird cebbar, mağrurdur...Gaye-i himmeti nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmindir...

    Amma Hikmet-i Kur'an'ın halis tilmizi ise bir abddir. Hem cennet gibi azam menfaata olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem mütevazidir. Rıza-ı ilahi, fazilet için amel eder, çalışır...

    Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder. Hedefi menfaat bilir.Düstur-u hayatı cidal tanır. Cemaatlerin rabıtasını unsuriyet, menfi milliyet tutar. Semeratı ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin hacat-ı beşeriyeyi tezyiddir.

    Amma Hikmet-i Kur'aniye ise nokta-ı istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gayede menfaate bedel gaye ve rıza-ı ilahiyi kabul eder. Hayatta düsturu cidal yerine düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarını unsuriyet milliyet yerine rabıta-i dini ve sınıfı ve vatani kabul eder. Gayatı hevesat-ı nefsaniyeye sed çekip ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    İki ahlâk öğretisinin şahsi hayata verdiklerini ve toplumsal hayata sağladıklarını şöyle yorumlayabiliriz.

    Seküler ahlâk öğretisinin kişiye verdiği ego ideali menfaattir. Çıkarı için çalışan insanlar güçlerini o yönde kullanacaklardır. Güçlü olan zayıfa zarar verecek, böylece çatışma çıkacaktır. Dini ahlâkın kişiye verdiği ego ideali "Fazilet ve Rızayı İlahi"dir. Erdemli yaşamayı onurlu yaşamak olarak algılayan insan, ilkeleri için çıkarını ikinci plana atacaktır. Dini ahlâk insanın ilkeli yaşamasını önerdiği için ilkeli insanlar daha kolay anlaşma sağlayıp uzlaşabileceklerdir.

    Seküler ahlâkın dayanak noktası kuvvettir. Çözümlenmesi gereken konularda güç, para, sosyal statü kullanılarak sorun çözülmeye çalışılır. Güç, para ve sosyal konumu ilkesizce şahsi çıkarı için kullanan insanlardan oluşan bir toplumda kavga, şiddet, saldırı bitmeyecektir.

    Dini ahlâk dayanak noktası "Kuvvet yerine Hak" der. Haklı olanın güçlü olması, güçlü olanın haklı olmamasını benimseyen insanlardan oluşmuş toplumda ortak yaşam kolay olur

    Seküler ahlâkta yaşam prensibi "mücadele"dir. Darwin'den etkilenen sosyal bilimciler, yarışmacılığı, rekabetçiliği barışçıl olmayan bir tarzda önerdiler. İşletmelerde başkasını düşünmeden başarılı olmayı ilke olarak benimsediler. Böylece üretkenlik arttı, fakat insanlar arası yardımlaşma azaldı. İnsanlar zengin oldular,ama yalnız kaldılar.

    Dini ahlâkta yaşam prensibi olarak "yardımlaşma" önerildi. "Kendi iyiliğin ve başarından önce toplumun iyiliği ve başarısı gelir" ilkesi ile paylaşma ahlâkı "infak" gerçeği olarak önerildi. Kendisinden önce komşusunu düşünmek, başkasına, zayıflara, hastalara yardım etmek kutsal davranış olarak övüldü.

    Seküler ahlâkta topluluklar arası bağ olarak ırk, soy bağı önerildi. Milliyetçilik duyguları şovenizm ölçüsünde teşvik edildi. Ulus devlet ideoloji olarak benimsendi. Ulusçuluğu kutsallaştıran yaklaşım başkalarını yutmakla beslenen "şovenizm" akımlarını doğurdu. İnsanlık tarihinin en büyük savaşları XX. yüzyılda bunun için yaşandı. Dünya barışı bu anlayış sebebiyle zarar gördü.

    Dini ahlâkta insanlar arası bağ olarak "din, vatan, sınıf bağı" ön plana çıkarıldı. İnsanların değiştirilebilir bağlarının olması sevgi duygusunu güçlendirici etki yapar. Bir insanın kendi ırkından olmayan bir insanı sevebilmesi, küçük görmemesi, savundukları ortak değerlerin daha çok olması toplumsal kardeşlik ve dostluk duygularını arttırıcı sonuçlar verir.

    SEKÜLER AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- İnsanların zevk tuzaklarına düşmesi, zevklerini doyurmak için bencilleşmesi.

    2- Narsisistik bireylerin artması: Başkalarını küçümseyen, kendi çıkarı için her şeyi kullanan, eleştiri kabul etmeyen, yardımlaşmayı kendisine yardım olarak düşünen, kinci, kıskanç, nankör, övgüyle beslenen küçük firavunların çoğalması. Basit, rutin günlük işler onu mutlu etmediği için küçük şeylerden zevk alamaz. Onu mutlu edecek şey para, güç, şöhret ve cinsel doyumdur.

    3- İnsanlığın ihtiyaçlarının artması: Daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, para, güç, şöhret sahibi olmak duygularının abartılması ekonominin felsefesi oldu. Tüketim teşvik edildi. İnsanların beklenti düzeyi yükseltildi. Moda ve merak gibi duygular abartıldı. 1-2 şeyle mutlu yaşam sürebilecek insan 20-30 şeye muhtaç duruma düştü. Ulaşmadığı için kendini kötü hissetmeye başladı.

    4- Yalnızlık psikososyal sorun oldu. Kendi çıkarını kutsallaştırmış, zorluklar karşısında zevk aldığı başka konuya yönelen insan özgür ve birey olmak isterken kendisini yalnız, güvensiz hissetmeye başladı. Kendi rahatını, zevkini eğlencesini amaç edinen birey evlilik yaşamında, aile içi iletişimde gerekli olan empatik iletişimi sağlayamadı. "Biz" diyemeyen bir insan hep "Ben" demenin sonucu yalnızlığı, köpeklerle arkadaşlık kurmayı tercih etti.

    5- Güven duygusu azaldı. Kendisini sevmenin medeniyet olarak sunulduğu bir ahlâkta başkalarını sevme duygusu zayıfladı. Başkalarını sevmeyen insan onların dost olmadığını düşünmeye başlar. Kendisini tehdit altında hisseder. Her an zarara uğrayacağı duygusu ile korku içerisinde yaşar. Kendi çıkarı için yalan söyleyebilen bir insan herkesin yalan söylediğini düşünmeye başlar ve güvensizlik daha da artar.

    6- Saygı duygusu zarar gördü. Ben-merkezci yaklaşımlar kutsal değer olarak bireyin isteklerinin doyurulması, zevklerinin karşılanmasını önerir. Böyle durumlarda otorite rolündeki kişilere karşı kızgınlık gelişir. İsteklerini sınırlandıran güce karşı saygısızlık, kurallara önem vermeme, itaatsizlik duyguları ön plana çıkar. Başkasının hakkına saygı duymak gibi bir kaygı, merhametli olmak seküler ahlâkı benimsemiş insan için gereksizdir.

    Yaptıkları işlerde bir yaratıcıya hesap vermeyeceğini düşünen insan yasalara yakalanmadıkça her şeyi yapabilirim düşüncesine sahip olur. Başkasına zarar vermenin, hayvanlara, doğaya zarar vermenin vicdani kaygısını hissetmez. Kendisine doğrudan zarar vermeyen şey onun umurunda bile değildir.

    Zengin, bilgili ama mutlu olmayan bireyler seküler sistemin meyveleri olarak önümüzde duruyor.

    DİNİ AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- Somut zevkler yerine soyut zevklerle doyum sağlayan insanlar oluşur. Zevk alma ve sevme duygusunu rutin günlük işlerinde bulabilir. Eşiyle, ailesiyle, toplumsal rolüyle mutluluğu yakalayabilir. Para, güç, şöhret, cinsel doyum yaşamında ve egosunda ideal olmaz. Toplumun iyiliğinden zevk almayı başarabilir. Küçük şeylerden mutlu olmayı başaran birey ortaya çıkar.

    2- İçgüdüleri dizginleyerek psikolojik enerjisini toplumsal üretkenliğe yöneltir. Amaç erdem olarak insanları sevmek, doğrulara bağlılık, dürüst olmak, sözünde durmak, âdil olmak, hoşgörülü olmak, barışçıl olmak, yardımsever olmak, içten, samimi, iyi niyetli olmak, şefkatli olmak, alçak gönüllü ve diğergâm olmak benimsenir.

    Araç erdem olarak: Çalışkan, düzenli, dikkatli, disiplinli, cömert, cesaretli, esnek, yumuşak olmak, başkalarını incitmemek gibi özellikleri benimser. Böylece psikolojik enerjisi kişisel zevklere değil toplumsal zevklere yönelterek mutluluğu yakalamaya çalışır.

    3- Hodgamlık yerine diğergamlığın yerleşmesi sağlanır. Her olay ve durumda kendi çıkarı için sonuçlar çıkaran birey yerine her olay ve durumda toplumun ve diğer insanların menfaatini düşünebilen bireylerin çoğalması gerçekleşir. Böylece toplumsal barış için gerekli zemin oluşur.

    4- Uzlaşma kültürü gelişir. Kendisi için istediğini başkası için isteyen, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan bireyler çoğalır.

    "Güçlüler yapacağını yapar, zayıflara katlanmak düşer." tarzındaki uzlaşmayı yok eden seküler ahlâk yerine "güçlü ve zayıf hukuk önünde eşittir" evrensel ahlâkı benimsenir.

    "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölmüş bana ne" veya "sen çalış ben yiyeyim" tarzındaki acımasız ben merkezcilik yerine yardımlaşmaya ibadet kutsallığı vererek toplumsal barışa katkı sağlanır. (İktisat Risalesi)

    5- Ölüm korkusundan kurtulur. Hesap verme duygusu taşımayan, kendi çıkarını kutsallaştırmış bir insan ölüm gerçeği ile yüzleşmemeye çalışır. Ancak kaçınılamayacak bu gerçek onu ruhsal acılara iter. Varoluş amacını sorgulayan, ona uygun yaşamaya çalışan bir insan ego ideallerini kendisini tatmine değil yaratıcısını memnun etmeye göre düzenleyecektir. Ölüm o kişi için bir kavuşma olacaktır. Sevdiği kişiye kavuşma aşkı kalıcı ve devamlı bir lezzettir. Baki, sonsuz, sınırsız güç sahibine döneceğini bilen bir insan içindeki sevgi ateşini sürekli yakacaktır. Sevgi ateşinin yandığı yerde korkular buharlaşıp giderler.

    Sevilmek, istenmek, takdir edilmek insanın temel içgüdüleridir. (Maslow) Bu içgüdülerin yönünü yaratıcıya yönelten insan iki yaşamında da mutluluğu yakalar. Görüldüğü gibi İmam Nursi tezini seküler ahlâkla dini ahlâkın ortaya çıkardığı sonuçları göstererek ifade etmiştir.

    VII. İMAM NURSİNİN KULLANDIĞI YÖNTEM

    İmam Nursi eğitimli olan ve olmayan takipçilerini nasıl ikna etti? Savunduğu teze onları nasıl inandırdı? İmam Nursi gibi formal eğitim almamış bir kişinin oluşturduğu büyük etki sosyolojik bir inceleme konusudur. Oluşturduğu etkinin dayandığı temelleri ve kaynakları iyi analiz etmek gerekiyor.

    Onun kişiliğinde buluşan etkiler nelerdi, kullandığı özel bir yöntem var mıydı, sübjektif paradigmaları nelerdi?

    Kişiler kendi kültürleri içerisinde özel bir yol ararken İmam Nursi nasıl bir kültürel yol haritası geliştirmişti?

    Bütün bu sorular akademik bir ilgi alanı olarak kafa yorulması gereken konulardır.

    1. "TEBLİĞ DEĞİL TEMSİL ZAMANI" DEMESİ

    İmam Nursi Şualar kitabının 302. sayfada Risale-i Nur'un mesleğini şöyle ifade eder :

    1. İhlas-ı tam ve terk-i enaniyet.

    2. Zahmetlerde rahmeti elemlerde baki lezzetleri hissedip aramalı.

    3. Fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elim elemleri göstermek.

    4. İmanın şu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını.

    5. Hiçbir felsefenin eli yetişemediği noktaları ve hakikatleri ders vermek.

    Bu ifadelerde özetlendiği gibi İmam Nursi düzeltme faaliyetine kendisinden başlamıştır. Eserlerinde mektuplarına "Ey nefsim" diyerek başlamıştır. Kendisi söylemlerini ve peygamber ahlâkını kusursuz yaşamıştır. Her şeyden feragat, hediye almamak, dünya malına değer vermemek gibi özellikleri tavizsiz uygulaması, bu asrın Mevlânâsı gibi yaşamayı başarması O'nun aleyhindeki propogandaya rağmen güven duygusunu azaltmamış artırmıştır. "Biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaiki imaniyenin kemâlatını ef'alimizle izhar etsek sair dinlerin tabileri elbette cemaatle İslamiyete girecekler" sözü İmam Nursi'ye aittir. İnsanlığın uyandığını, ilim ve araştırma meyli içinde olduğunu, doğru nerdeyse er geç arayıp bulacağını "Uyanmış beşerin başka şansı yok" diyerek savunuyordu. İmam Nursi'nin en yakın bir talebesi olan Zübeyr Gündüzalp de "Hizmet için değil nefsimi ıslah için çalışmalıyım" diyordu.(1997, Nefis Muhasebesi) İmam Nursi'nin örnek olmaya dayalı yaşama yöntemini kullanması günümüzde Asr-ı Saadet Müslümanı bilincini geliştirdi.

    2. MÜSBET HAREKET İLKESİ

    İmam Nursi başkasının kusurlarını dile getirmeden sürekli kendi doğrularını anlatmıştır. Siyasi bir talep içine girmemiş "En büyük siyaset siyasetle ilgilenmemektir." diyerek iman ve ahlâk vurgusundan taviz vermemiştir. Tahrik edici yaklaşımlara hep sessiz kalmış, kendi doğrularına sarılarak ve model insan yetiştirerek ancak cihat edilebileceğini savunmuştur. "Taş atana ekmek at" şeklindeki tasavvuf ilkesini yaşantısında göstermiştir. Böyle davranarak kavgacılığı, boğuşmayı, düşmanlık duygularının gelişmesini önlüyordu. Bu yapıcı ve kucaklayıcı tavrıyla çağımızın Mevlânâsı oluyordu.

    3. DİN VE BİLİM UZLAŞMASINI SAVUNMASI

    Sadece din ilimleri ile meşgul olmanın taassuba, sadece fen ilimleri ile meşgul olmanın da hile ve şüpheye götüreceği, ancak ikisinin beraberliğinden akıl ve duyguların aydınlanmış olacağı tezini ısrarla savundu. İmam Nursi 21. yüzyılda post modernizmin geldiği noktayı 80-90 yıl önce görmüşdü. Tüm bu önerileriyle bilgili, çalışkan ve nitelikli insanların yetişebileceğini tekrar tekrar ifade etti.

    4. KİŞİSİZLEŞTİRME ÇABASI

    Osmanlı ve orta çağ döneminde şeyh-mürit ilişkisinde kişisel bağlılık mekanizmaları ile irşat faaliyeti sürüyordu. Modern çağda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, sanattır." düşüncesi en önemli vurgu haline geldi.. Modern dünya önermeci araçlar,kişisel ilişki tarzının yerine araştırmaya dayalı araçları öneriyordu. Herkes fikir üreterek, kafa yorarak doğruyu bulmalıydı. İncelemeden kimsenin arkasından gidilmemeliydi.

    İşte bu anlayışa uygun olarak İmam Nursi'de kişisel rehberliği reddedici yaklaşımlar görüyoruz. "Beni ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur'u okusun, Said yoktur, konuşan yalnız hakikattir" gibi ifadelerle sürekli bu vurguyu yapıyordu.

    Arkasından halife bırakmaması, mezarının bilinmemesini istemesi, buna rağmen ölümünden sonra bütün dünyada milyonlarca takipçisinin olması sosyolojik bir olgudur

    Kur'anda konulan normları, geleneksel müslüman davranış ve kişisel ilişki tarzını gelişen sanayii ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilenmiş (tecdit) olması çağdaş Türkiye'de oluşturduğu etkidir. (Şerif Mardin 1992)

    5. DOĞU DESPOTİZMİ İLE MÜCADELE ETMESİ

    "Sorma, düşünme itaat et." tarzındaki geleneksel sosyal yapının modern çağla birlikte başladığını İmam Nursi meşrutiyet döneminde gördü. Sorgulayan, özgür düşünen, bağımsız davranan bireylerin, insanlığın geleceğinde yer alacağı tezini savunan din alimi olarak ilginç bir öngörü içinde olduğunu söyleyebiliriz.

    Ortodoks Osmanlı ulemalarının kesinlikle kabul etmeyeceği bu tezi Meşrutiyet döneminde yazdığı kitaplarında açıkça ifade etti. "Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözündeki vahşet ve istibdadı kaldırdı." sözü ona aittir.

    İstibdatın İslamın özünde olmadığını Emevilerle birlikte girdiğini söylüyordu. Ayrıca özel hayatta, medresede, ülke yönetiminde istibdadın yerinin olmadığını karıncaların cumhuriyetçiliğini örnek vererek anlatması canlandırılmış İslami modernleşmenin Kur'ani bir yorumu olarak nitelendirilebilir.

    6. SEVGİ YERİNE ŞEFKATİ MESLEK OLARAK SEÇMESİ

    Risale-i Nurmesleğinin dört esasıolan "acz, fakr, şefkat, tefekkür"ü sayarken insanlararası bağda şefkatin sevgiden daha üstün olduğunu savundu. Şefkat koşulsuz bir sevgi olarak tanımlanırsa içerisinde menfaat izi olmayan bir sevginin savunulması hatta bunun için İmam-ı Rabbani ye hafif bir muhalefette bulunması ilginçtir.

    İmam Nursi, Yakup Peygamberinoğlu Hz. Yusuf'a ilgisini şefkat, Züleyha'nın Yusuf'a ilgisini de aşk olarak tarif ediyor. Aşk ve muhabbetin ücret ve karşılık istediğini fakat şefkatin karşılıksız sevgi olduğunu savunarak insanlararasında koşulsuz sevgiyi önermesi İmam Nursi'nin başka bir yaklaşımıdır.

    Sevginin karşılık beklemeden verilmesini savunduğu İhlas Risalelerini takipçilerinin on beş günde bir okunmasını istemesi dikkat çekmektedir.

    7. EV OKULLARI UYGULAMASI

    Değişen dünya şartlarında din ve fen bilimlerini birleştirerek geliştirmeye çalıştığı projeleri hayata geçirilemeyen İmam Nursi ilginç bir yol izledi. Yazdığı kitapların evlerde okunup tartışılmasını ve kendisine mektuplar yazılmasını hararetle destekledi. Dört büyük kitabını bu mektuplara verdiği cevaplardan oluşturdu. Şualar isimli kitabını doğruları savunmaya, Sözler, Lem'alar gibi eserleri ile tezini anlatmaya, Lahikalar isimli (Emirdağ, Barla, Kastamonu) kitaplarında da uygulanacak yöntemlere yer verdi.

    Anadolu'da bir gelenek vardır "sıra geceleri" olarak tanımlanır. Akşamları aileler oturup çeşitli kitaplar okurlar, sohbetler yaparlardı. İşte İmam Nursi bu sosyolojik veriyi çok iyi gözlemledi ve kitaplarının kabulünde bu yasal yolu kullandı. Peygamber ahlâkına uygun yaşamanın, sünnete uymanın bir edep olduğu, bu evlerde hayata geçirildi. Psikolojik karmaşa yaşayan, tereddüt ve arayış içerisindeki insanlar kafalarındaki sorulara bu evlerde cevap buluyorlardı.

    8. UMUDU AYAKTA TUTMAYI BAŞARMASI

    Umut eserlerindeki lahika mektuplarında sık vurgulanan bir konudur. Küfrün bel kemiğinin kırıldığı, istikbal inkılapları içerisinde en gür sedanın İslam'ın sedası olacağı her ziyaretine gelene vurguladığı görüşler olmuştur.

    "Fikri hürriyet, meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerle başladı... Su-i ahlâkın çirkin neticelerinin görülmesi ile hakikatlerin önü açılacak. Hakiki medeniyet, maddi terakki ve hakkaniyetin manevi katkıları ile düşmanlar mağlup olup dağılacak"

    gibi motivasyonu arttırıcı vurguları sürekli yapmıştır. Hatta kendisi ile görüşmek isteyenlere; ümit duygusunu destekleyen, yeisi en dehşetli hastalık olarak tanımlayan, insanlığın fıtri gidişinin Kur'ana doğru olduğunu anlatan "Hutbe-i Şamiye" isimli eserini okumayı tavsiye etmesi çarpıcı bir uygulamasıydı.

    SONUÇ:

    İmam Nursi, "insanların kendi dinlerini ve kültürlerini koruyarak modernleşmesinin mümkün olduğu" tezini hem teoride hem pratikte kanıtlamış bir fikir ve aksiyon insanı olarak dikkati çekmektedir. Güzel ahlâktan ibaret olarak tanımlanan Kur'an normlarını ve Hz. Muhammed'i model almaya dayalı bir sistemi geliştirdi.

    Zikirlerle, şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitap okuma, akıl ve kalbi beraber kullanma, kişinin değil kitapların arkasından gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.

    Sosyokültürel süreçlerde geliştirdiği bu hareket modeli, dinler tarihinde subjektif bir paradigmadır. Çizdiği kültürel yol haritası da insanların kendi kültürleri içerisinde yol bulmalarını kolaylaştırmıştır. Kendi kişisel rehberliğini reddetmesi fikirlerinin arkasından gidilmesini pekiştirdi. Hareketinin dinamiğinde çağımızın tedirgin insanına, psikolojik karmaşasına, arayışına çözüm sunması önemlidir.

    Diğer taraftan geleneksel ulema kültürü ile halk kültürünü ev okullarında bir araya getirdi. Kendisini de talebe olarak niteledi.

    İnsanın Allah'a erişmesinde "Ulu kişi" imajına gerek olmadan bir yolun bulunabilmesi, arkasından halife bırakmaması, eserlerini rehber olarak sunması İmam Nursi'nin iman ve ahlak alanında karizmatik önderliğini gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.

    KAYNAKLAR

    1. Berger P.L : Dinin sosyal gerçekliği, İnsan Yayınları, İSTANBUL, 1993.

    2.CooperC.L : Stress, Medicine and Health CRC Press, NEWYORK, 1996.

    3.Csermely P.: Stress of Life from Molecules to men, Annals of the New York Academy of Sciences, Volume851,New York,1998.

    4.Damasio, A: Descartes'in Yanılgısı, Duygu, akıl ve insan beyni, Varlık/Bilim Yayınları Türkçesi Bahar Atlanır İSTANBUL, 1999.

    5. Damasio A.R.,Harrington A., Kagan J., et.all: Unity of Knowledge, The convergence of natural and human science Annals of the New York Academy of Sciences, Vol. 935. 2001.

    6. DSM IV: Amerikan Psikiyatri Birliği, Diognostic and Statistical Manual of Mental Disorders, New York,1998

    7.Gençten, Engin: Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Maya Yay., ANKARA, 1981.

    8. Goleman D.: Duygusal Zeka, Varlık/Bilim Yay. Çeviri: Banu Seçkin Yüksel 9.Basım İSTANBUL,1998.

    9. Jung C. G. : Psikoloji ve Din, Çeviri: Cengiz Şişmen, İnsanYay.,İSTANBUL,1975.

    10. Kutay, Cemal: Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman'ı Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an Ahlakına Dayalı Yaşama Düzeni Yeni Asya Yay., İSTANBUL,1980.

    11. Mardin, Şerif: Bediüzzaman Said Nursi Olayı, ModernTürkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yay, İSTANBUL,1992.

    12. Micheal Thomas: Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, Gazeteciler Yazarlar Vakfı Yay. Zaman Gaz. Yay. İSTANBUL, 2000 (6-7 Haziran 1997 tarihli Bildiri).

    13. Nurbaki Haluk: İnsan Bilinmezi.7Baskı Damla Yay. İSTANBUL 1999

    14. Nursi, Said: Risale-i Nur Külliyatı, Kaynaklı-İndeksli 1, 2, 3, ciltler. Yeni Asya Yay. İSTANBUL 1994.

    15. Spinoza:Etika, Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış,Tercüme, Hilmi Ziya Ülken, Ülken Yay., İSTANBUL (Tarih Yok)

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: 1952 yılında Merzifon'da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıt'a hizmetinden sonra 1982 yılında GATA'da psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu'da hastahane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa'da yardımcı doçent (1988), doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumunda bilirkişi olarak görev yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Centers of America Nöropsikiyatri Merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yapmaktadır. Çok sayıda eseri ve makalesi vardır.

    Yazar: Nevzat TARHAN (Prof. Dr.)
  • Kemalist Rejimin Hasta ettiği Kadın & Seçme ve Seçilme Hakkı

    Kemalist rejimin övündüğü inkılapların başında “Kadınlara seçme ve seçilme hakkının” verilmesi ve Isviçre’den alınan Medeni Kanun gelir.

    Halbuki gerçekler hiç de öyle değil. Kadınlar üzerine yaptığı yayınlarla dikkat çeken Prof. Dr. Ömer Çaha’ya göre 1926’da Isviçre’den alınan Medeni Kanun kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği sağlamadı. Ingilizce neşredilen “Women and Civil Society in Turkey” isimli kitabında kadınlar aleyhindeki maddeleri sıralayan Prof. Çaha, Isviçre Medeni Kanunu’nun kadınlara verdiği hakların, Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesi’nin kadınlara verdiği haklardan geride olduğunu ifade eder.[1]

    Gelelim kadınların seçme ve seçilme hakkına…

    Evvela şunu belirtelim; M. Kemal döneminde bırakın kadınları, erkeklerin bile seçme hakkı yoktu.
    KAYNAK: Vakit Gazetesi, 4 Nisan 1930…

    ***

    Çünkü milletvekillerini bizzat M. Kemal atamaktaydı. Mesela 1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde; “(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kâtî vaziyet Gazi hazretleri umumî listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.[2]

    Bu durum M. Kemal’in ölümünden takriben 10 sene daha böyle devam etti. Akabinde Batı’nın zorlamasıyla demokrasiye geçildi. Bu mevzu hakkında bir makale neşretmiştik, merak edenler oradan tafsilatını okuyabilir.[3]

    Kadınlara seçme ve seçilme hakkı iddia edildiği gibi kemalist rejim tarafından armağan edilmemiş, aksine bütün engelleme çabalarına rağmen kadınlar söke söke almışlardı.

    Ayşe Hür, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinin “ne lütuf, ne de erken” olduğunu belirtir ve ekler:

    “Resmi ideolojinin iddia ettiği gibi 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması bir ‘lütuf’ değildi. Aksine, Cumhuriyetin erkekleri, 9 yıl boyunca kadınlara bu hakkı vermemek için ellerinden geleni yapmışlar, onları yıldırmak, sindirmek için her türlü aracı kullanmışlardı. (Bu yıllarda erkek adaylar da merkezden belirleniyordu ve seçimler iki dereceliydi.) Kadınlar ise Ingiliz ve Amerikan Sufrajetleri gibi zorlu bir mücadele vermemekle birlikte, Istiklal Mahkemelerinin rejimin en güçlü adamlarını bile idama mahkûm ettiği, sürdüğü o yıllar boyunca, siyasi haklara ilişkin taleplerini ısrarla dile getirmeye çalışmışlardı. Bu ısrarlı tutumları sayesinde elde ettikleri seçme ve seçilme hakkı, resmi ideologların tekrarlamayı pek sevdikleri gibi Fransa’dan (1944), Japonya’dan (1945), Isviçre’den (1971) önceydi ama Yeni Zelanda’dan (1893), Avustralya’dan (1894-1908), Finlandiya’dan (1906), Norveç’ten (1913), Danimarka ve Izlanda’dan (1915), Rusya ve Hollanda’dan (1917), Ingiltere, Almanya, Avusturya, Letonya, Polonya ve Estonya’dan (1918), Arnavutluk, Çekoslovakya ve ABD’den (1920), Azerbaycan, Ermenistan ve Isveç’ten (1921), Moğolistan, Tacikistan, Kazakistan, Türkmenistan, Ekvador, Romanya, Güney Afrika, Ispanya, Şili, Portekiz, Uruguay, Tayland, Brezilya’dan (hepsi 1924-1933 arası) sonraydı.”[4]

    Ayrıca parti programında kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıdığını ilan eden ilk parti CHP değildir. Bu hakkı tanıdığını ilk kez 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası ilan etmişti. Fakat bu parti M. Kemal’in talebiyle kapatılmıştır.[5]

    Kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinde hiç şüphe yok ki Nezihe Muhiddin hanımın büyük payı vardır. Ancak kemalist rejimin gadrine uğrayan bu mücadeleci kadın bir akıl hastanesinde gözlerini hayata yumdu. Yaprak Zihnioğlu, 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde “Nezihe Muhiddin: Bir Osmanlı Türk Kadın Hakları Savunucusu” başlıklı master tezi yaptı. Yıldıray Oğur, bu master tezi üzerinden Nezihe Muhiddin’in hikayesini kaleme aldı ve Yaprak Zihnioğlu’na tasdik ettirdikten sonra yayınladı.

    Işte o yazı:

    (Yazı kısaltılıp düzenlendi. Bazı fotoğraflar tarafımızdan eklendi.)

    *

    1889’da Kandilli’de doğan Nezihe Muhiddin, Arapça ve Farsça ardından Almanca ve Fransızca biliyordu. 1909 Maarif Nezareti’nin hocalık sınavını kazanıp hayata atıldı; Kız Idadi Mektebi’nde fen bilimleri hocası oldu. Darülmuallimat adı verilen Kız Öğretmen Okulu’nda iktisat dersleri verdi; aynı anda kızlara dil ve spor öğretmek için açılan Ittihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi’ne müdür olarak atandı.

    II. Meşrutiyet’in hürriyet rüzgarları esmekteydi. Kızların eğitim için Avrupa’ya gönderilmesini destekleyen ilk yazısı yayımlandığında sadece 18 yaşındaydı. On dokuz yaşında yazdığı “Kızlarımızın Psikolojisini Mütalaa” yazısı yurt dışında bile alaka gördü. Sadece kadınlık meselesi üzerine yazmadı; siyaset ve edebiyat yazıları da Hüseyin Rahmi, Yusuf Akçura, Celal Nuri gibi dönemin ünlü isimlerinden takdir gördü.

    1912’de Balkan Savaşları sonrası hayır işleri için kurulan Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği’nin, aralarında Ahmet Ağaoğlu’nun eşi Sitare Hanım’ın da bulunduğu, kurucu kadrosunda yer aldı; uzun yıllar bu derneğin genel sekreterliğini yaptı. Osmanlı Donanması’nı desteklemek için kurulan Donanma Cemiyeti’nin Kadınlar Şubesi’ni açtı. Öğrencileriyle savaştan gelen askerlerin tedavi gördüğü hastanelerde hastabakıcılık yaptı.

    ***

    1. Dünya Savaşı’nın ardından, işgal yıllarında da milli mücadelenin yanında oldu, yazılar yazdı. Istanbul’un işgalinin ardından toplanan Milli Kongre’nin delegeleri arasında yer aldı.

    Tüm hayır işleri bir yana, kafasında esas başka bir mesele vardı: Kadınların siyasi hayata katılması ve birliği. Savaş bitmiş ve Ankara’da yeni rejimin temelleri atılmaya başlanmıştı; ama Meclis’te Kemalistlerin Birinci Grubu ve muhaliflerin Ikinci Grubu’nun anlaştıkları birkaç meseleden biri kadınlardı. Ikisi için de siyasette kadının adı yoktu. M. Kemal’in Halk Fırkası adıyla bir parti kurma niyetinin daha yeni yeni ortaya çıktığı günlerdi. Müzakereye açılan Seçim Kanunu’nun 2. maddesinde “On sekiz yaşını geçen her erkek seçmen seçme hakkına sahiptir.” yazıyordu.

    Tam bu sırada Ahmet Emin Yalman’ın “Vakit” gazetesinin açtığı “Kadınlara seçme ve seçilme hakkı” tartışması büyük alaka gördü. Kamuoyu artık bunu duymaya hazırdı. Nezihe Muhiddin ve 13 kadın arkadaşı, 30 Mayıs 1923’te daha Cumhuriyet bile ilan edilmemişken kadınların siyasi hakları yani seçme ve seçilme hakkı için bir kadın şûrası toplamaya karar verdiklerini açıkladı. Gazetelerin büyük alaka gösterdiği ve II. Meşrutiyet’in önemli devlet adamlarının eşleri ve kızları olarak tanıttığı kadınlar “Türk kadınlığının siyasal haklarını kazanmaya kararlı olduklarını ve kazanacaklarından zerre kadar şüphe beslemediklerini” söylüyorlardı. Şûraya bütün kadın derneklerinden ikişer delegeyle yüksekokul ve lise mezunu bütün kadınlar davet edilmişti.

    15 Haziran 1923 günü Darülfünun konferans salonunda toplanan Kadınlar Şûrası’ndan beklenen karar çıktı: “Kadınlar Halk Fırkası” kurulacaktı.

    Daha rejimi kuran Birinci Grup’un Halk Fırkası’na (CHP’ye) dönüşmesine bile 5 ay vardı. Kadınlar, ilanından 5 ay evvel Cumhuriyet’in ilk partisini kurmak için Kemalistlerden evvel davranıp ilk adımı atmışlardı. Ertesi günkü gazeteler, fırkanın kuruluşunu büyük puntolarla duyurdu.

    Nezihe Muhiddin’in başkanlığındaki fırkanın idare heyetinde Şükufe Nihal, Nimet Rumeyde, Latife Bekir, Muhsine Salih, Seniyye Izzeddin gibi dönemin ünlü kadınları yer aldılar. Partinin kurucularının çoğu Nezihe Muhiddin’in Esirgeme Derneği ve Donanma Cemiyeti’nden gelen arkadaşlarıydı.

    Partinin tüzüğü ve programı basında yer aldı. Kemalistlerin Dokuz Umdesi’ne nazire yaparcasına kadınlar Dokuz Umde belirlemişti. Kadın hakları tedrici olarak istenecekti. Ilk hedef belediye seçimlerinde oy verme hakkıydı.

    Devletten ilk tepki, partinin kuruluş evraklarının teslim edildiği Istanbul Valisi’nden geldi: “Kadınların haklarını alması bir eğitim meselesidir.”

    Valilik, parti kuruluşuna karar vermesi için evrakları ve tüzüğü Ankara’ya Içişleri Bakanlığı’na gönderdi. Ilk kez bir parti kuruluyordu, buna da ancak Ankara karar verebilirdi.

    Ancak partinin kurulmasıyla ilgili cevap bir türlü gelmiyor, partinin durumunun görüşülmesi sürekli başka tarihlere erteleniyordu. Ama Nezihe Muhiddin’in Ankara’yı beklemeye tahammülü yoktu. Meclis’te Aile Kanunu’nda değişiklik yapılması gündeme gelmişti. Kadınlar Halk Fırkası değişikliğin kadınlar lehine yapılması için harekete geçti. Türk Ocağı’nda aralarında Halide Edip ve Muallim Nakiye Hanım’ın da bulunduğu 300 kadının katıldığı bir kadın konferansı düzenlendi. Konferansta kürsüye çıkan Nezihe Muhiddin, 3 kez boş ol denerek erkeğin kadını boşadığı talakın kaldırılmasını istedi, çok eşliliği ve çocuk yaşta evlendirmeyi eleştirdi ve Ankara’ya seslendi:

    “Kadını millet camiasından ayırmayan laik Cumhuriyetimizden evlilikte, boşanmada, verasette kadın ve erkek hukukunun eşit olarak gözetileceğini beklemek hakkımızdır.”

    Konferansta komisyonlar kuruldu ve talepler bir muhtıra olarak Meclis’e gönderildi. Basın da yoğun alaka göstermiş, toplantıya katılan ünlü kadınlar gazetelere yazılar yazmıştı. Kamuoyunda güçlü bir ses çıkarılmıştı.

    Ama Kadınlar Halk Fırkası’nın arkasına düşmüş Ankara’nın cevabı gecikmedi. Parti kuruluşu için cevap 8 ay sonra geldi. Kadınlar Halk Fırkası (KHF)’nın programı “bazı düşünceler” sebebiyle hükümetçe reddedilmişti. Bu düşüncelerin neler olduğu hakkında ise hiçbir ayrıntıya girilmemişti. Fırka bir erkek müşavirlik kurup başına rejime yakın Fethi Bey’i getirerek tekrar şansını denedi, Halk Fırkası’na (CHP) bağlılık mesajlari gönderdi, ama yine de olmadı.

    Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarıysa öyle hemen pes etmemekte kararlıydı. Partinin progamını biraz yumuşattılar, en göze batan kadınların siyasal hakları için mücadeleyi öngören ikinci maddeden ve “kamuoyunu karıştırmamak” için başka illerde örgütlenmekten vazgeçtiler ve tüzüklerine açıkça “Birliğin siyasetle alakası yoktur.” maddesini eklediler. Bu programla başvurdukları Valilik, bu kez Türk Kadın Birliği (TKB)’nin kurulmasına izin verdi. Sorun siyasi haklar için mücadeleydi. Siyasal hak talebi resmi makamlar nezdinde yumuşatılsa da Türk Kadın Birliği’nin ana hedefi değişmemişti.

    400 üyeye ulaşan birlik, siyasal haklar konusundaki ketumiyetini 1925’in Ocak ayında, yeni binasına taşındıktan sonra düzenlediği açılışta bozdu. Ilk fırsat ise önlerine hemen bir ay sonra çıktı. Istanbul’da boşalan bir vekillik için Halide Edip ve Nezihe Muhiddin mebusluk için aday gösterildi.

    Sembolik olan bu adaylıklara en büyük tepki kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi ve Yunus Nadi’den gelmişti. “Cins-i latif”, “Havva kızları” gibi cinsiyetçi tanımlamalarla andığı kadınlarla dalga geçen, kendi propagandalarını yapmakla suçlayan Yunus Nadi ile Nezihe Muhiddin arasında gazeteler üzerinden sert bir polemik başladı.

    *
    Doğrudan Nezihe Muhiddin’i hedef alan Cumhuriyet gazetesinin bunun gibi cinsiyetçi yayınları, açık bir kadın düşmanlığından başka bir şey değildi:

    “Salonda zarifane konuşmaktan, yahud gazetecilere resimlerini vermekten yahud da balodan sinemaya, sinemadan dansa koşan hanımlara karşı, açık ve samimi konuşalım, biz erkekler hürmet de etsek yalandır. Bu hürmet ancak onların zarafetlerine daha ince bir çeşni vermek ve sonra da bu zarafeti şaşırmış ve hayran seyr ü temaşa (seyretmek) içindir.”

    Kadın Birliği sonunda kendini anlatmak için haftalık “Kadın Yolu” dergisini çıkarmaya başladı. Nezihe Muhiddin ilk sayı için kaleme aldığı “Kadın Yolu’nun Şiârı” başlıklı makalede, Batılı liberal siyasi terminolojiyle ne istediklerini net bir şekilde ortaya koymuştu:

    “Yasalar karşısında eşit olan vergi veren kadınlar neden seçme ve seçilme hakkından yoksundur?”

    *
    Serbest Fırka’nın Nezihe Muhiddin’i Istanbul’dan milletvekili adayı göstermesi Kemalist basında Muhiddin nefretini yeniden uyandırmıştı. Akbaba dergisinde çıkan ve Cumhuriyet gazetesinin 1. sayfasından verdiği karikatür Serbest Fırka’nın kendini feshetmek zorunda kalmasından üç gün sonraya ait.

    Başvuruyla ilgili gazetelerin sıkıştırdığı CHP müfettişi “Kadınlar evlerinde yapacak ev işi kalmazsa bu işlerle ilgilenmeye başlayabilirler.” diyebildi.

    Kadın Birliği ne yapıp ediyor gazetelerin birinci sayfalarından düşmüyordu. Üçüncü yılında Diyarbakır, Denizli, Afyon ve Aydın gibi şehirlerde şubeler açtı. “Ahlakta ve Kazançta Eşitlik” gibi kampanyalarla eşit işe eşit ücret isteyip yoksul kadınların fuhuşa sürüklenmesine karşı çalıştılar; “Kadınlar polis de olabilir.” gibi açıklamalarla kamuoyunun kadın meselesine ilgisini hep diri tutmayı başardılar. Cumhuriyet gazetesi bu teklifi de alaycı bir dille karşılamakta gecikmemişti:

    “Mebus olmayacağını anlayan kadınlar şimdi de polis olmak istiyor.”

    1927’de toplanan Türk Kadın Birliği kongresinde üy yıl evvel programdan çıkarılan “Siyasal hakların alınması için çalışılacaktır.” maddesi yeni bir formülle geri getirildi, Nezihe Muhiddin yeniden başkanlığa seçildi. Işte bu, sonun başlangıcı olacaktı.

    Kampanya kongreden hemen sonraki gün başlatıldı. Üyelerden birkaçı basına, CHP’ye, Valiliğe ve Emniyet’e mektup yazarak Nezihe Muhiddin’in yolsuzluk yaptığını, kongrede seçimlerde yapılan usulsüzlükler nedeniyle Kadın Birliği’nin gayrikanuni ilan edilmesi gerektiğini iddia ettiler.

    Ertesi gün Nezihe Muhiddin hemen bir basın toplantısı düzenleyerek bütün iddiaları reddetti. Kongrenin basının önünde gerçekleştiğini, hiçbir itiraz olmadığını, kongrede hesapların incelenmesini bizzat teklif ettiğini hatırlattı. En kritik mesajı ise hükümeteydi:

    “Sizinle bir sorunumuz yok.”

    Yeni program valilikçe onaylandı. yolsuzluk iddiaları da asılsız çıktı. TKB, 1927 seçimleri için çalışmaya başlamıştı. Bu kez yine Ankara’yı ters köşeye yatıracak bir hamle yapıldı. CHP’den kadın aday gösterilmesi için çalışılacaktı. CHP bu hamleye “Anayasaya uygun değil.” diyerek karşı çıktı. Bu arada Kazım Karabekir Paşa gibi isimler de Kadın Birliği’nin kadın aday göstermesine destek açıklamaları yaptılar.

    *
    Kadın Birliği bir heyet kuracak, bu heyet Reisicumhur M. Kemal’i ziyaret ederek ondan anayasanın değiştirilerek kadınlara oy hakkı verilmesini isteyecekti. Toplantıdan bir de seçim beyannamesi çıkmıştı. Beyanname CHP’nin “henüz hazır değiliz” savunmasına bir cevaptı:

    “Kadınların bütün bu haklarına sahip olması lazım gelen an gelmiştir.”

    Kadın Birliği’nin Ankara’da M. Kemal’i ziyaret planı da suya düşmüştü. Kötü bir şeyler olduğunun farkına varan Nezihe Muhiddin önlem almak için seçimlerde milletvekili adayı göstermekten vazgeçtiklerini açıkladı. Ama seçme ve seçilme hakkı için kampanya Temmuz ayı boyunca sürdürüldü. Birlik, kampanyayı tersten esmeye başlayan rüzgara meydan okuyan bir bildiriyle tamamladı:

    “Biz ölünceye kadar bu hak uğrunda çalışacağız ve ömrümüz kifayet etmez, bu hakkı alamazsak ahfadımız, torunlarımız, mutlaka alacaktır!”

    M. Kemal ve bütün bakanlar Istanbul’daydı. Sesleri artık fazla çıkmaya başlayan Türk Kadın Birliği’ne operasyon için düğmeye basılmıştı.

    Önce 25 Ağustos 1927 günü TKB’nin Heybeliada’da düzenlediği yaz kampı polis tarafından basıldı, izinsiz oldukları gerekçesiyle çadırlar söküldü. Birliğin Değirmendere’ye düzenlediği gemi gezisi iptal edildi. Nezihe Muhiddin’in girişimleri hiçbir netice vermedi. Kısa bir süre sonra, daha önce işe yaramayan yolsuzluk iddiaları yeniden sandıklardan çıkarıldı. Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, basında Nezihe Muhiddin’i itibarsızlaştırmak için bir kampanya başlatılmıştı. 10 Eylül günü polis dernek binasında arama yaptı. Valilik aramanın ardından basına Nezihe Muhiddin’in birlik kasasından beş yüz lirayı kendisi için harcadığını, dernek merkezini evi gibi kullandığını açıkladı. Birlik idaresinden Doktor Safiye Ali, gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’i suçlayarak istifa etti.

    19 Eylül günü polis Kadın Birliği’nin faaliyetlerini geçici olarak durdurdu ve belgelerine el koydu; kadınların siyasal hakları için çalışma maddesinin eklendiği yeni tüzük de lağvedildi.

    Nezihe Muhiddin ise henüz pes etmemişti. Birliği olağanüstü kongreye çağırdı, polisten evraklarının kendisine iadesini istedi. Polis belgeleri vermeyerek kongrenin yapılmasını yasakladı. Cemiyet idaresi gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’in Cihangir’deki evinde toplandı. Savcılığa dilekçe yazıldı, heyet üyeleri gazetelere Nezihe Muhiddin’i destekleyen açıklamalar yaptılar.

    Gazeteler ise Nezihe Muhiddin’i çoktan istifa ettirmişti. Milliyet istifa haberini “Yerinde bir karar” başlığıyla duyurmuştu.

    Bu arada hükümet yanlısı cemiyetin kadın üyeleri de bir araya geldiler ve imza toplayıp olağanüstü kongre için valiliğe başvurdular. Valilik muhaliflerin kongre başvurusunu hemen kabul etti. Valilik eliyle Türk Kadın Birliği’nde darbe yapılmaktaydı.

    Nezihe Muhiddin bu kongrenin yasa dışı olduğunu ve istifa etmeyeceğini açıkladı. Türk Ocağı binasında polis denetiminde yapılan kongreye alınmayan Nezihe Muhiddin’i savunan üyeler sert şekilde susturuldu. Yetersiz sayı olmasına rağmen hemen seçimler yapılarak Nezihe Muhiddin’i valiliğe şikayet eden mektubun sahibi Saime Hanım (Saime Eraslan 1951’de Taha Toros’a yazdığı bir mektupta bunu itiraf etmişti), Latife Bekir ve Sabiha Sertel’in de aralarında bulunduğu yeni bir yönetim kurulu seçildi.

    Habere en çok Cumhuriyet gazetesi sevinmişti. Yunus Nadi, Nezihe Muhiddin’in Türk Kadın Birliği yönetiminden düşürülmesi için ertesi günkü köşesinde sevincini gizlememişti:

    “Oh diyoruz, aman kurtulduk!”

    Yeni TKB’nin ilk icraatı da Nezihe Muhiddin’i ihraç etmek oldu. Birlik yeni amacını da “Türk kadınına hukuk ve vazifelerini göstermek, kadınlığı tekamüle doğru sevk etmek” olarak açıkladı. Birliğin bir hayır cemiyetine dönüştürülmesine tepki gösteren Nezihe Muhiddin, hukuk mücadelesini bir süre daha sürdürdü. Kadın Birliği’ne müdahalesinin hukuk dışı olduğu gerekçesiyle Valilik aleyhine dava açtı. Valilik kendini “Nezihe Muhiddin ihraç edildiği için böyle bir dava açamaz” diye savundu ve hemen taarruza geçti. Valilik de Nezihe Muhiddin aleyhine yolsuzluk ve görevini kötüye kullanmak suçlamalarıyla dava açmıştı.

    Iddialar için “iğrenç” diyen Nezihe Muhiddin artık pes etmişti. Gazeteler uzun süre onun adından sadece adliye haberlerinde bahsettiler.

    Türk Kadın Birliği’nin yeni başkanı Latife Bekir, gazetecilerin “Siyasetle ilgilenecek misiniz?” sorusuna, “Hayır. Biz Nezihe Hanım gibi hayallerin peşinde koşacak değiliz.” diye cevap vermişti.

    Nezihe Muhiddin’in uğruna linç edildiği hayali 1934’te gerçekleşti. 5 Aralık 1934 günü Meclis kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren kanun değişikliğini kabul etti. Nezihe Muhiddin’in on bir sene önce istediği ve bunu istediği için cezalandırıldığı hak, kemalist rejimin “kadınlara büyük hediyesi” olarak bahşedilmişti. Rejimin emrine giren Kadın Birliği yıllardır uğruna mücadele ettiği bu “lütuf” için sokaklara çıkıp M. Kemal’e şükranlarını sundu. Kutlama için düzenlenen toplantıya Nezihe Muhiddin çağrılmadı, kürsüye çıkan konuşmacılar sözlerini “Yaşasın kadınlık, yaşasın Gazi” diye bitiriyordu.

    O günlerde artık köşesine çekilmiş romanlar yazan Nezihe Muhiddin’in “Yedigün” dergisinde, zekice esprilerinin bile onunla alay etmek için kullanıldığı, “Nezihe Muhiddin Hanım Ne Âlemde” başlıklı bir röportaj çıktı.

    “Nezihe Muhiddin gibi siyasi hayallerimiz yok.” diyen Latife Bekir de 1946’da CHP’den Meclis’e girdi. Kadın Birliği 1949’da yeniden kuruldu. Birlik, 1952’de kurucusu Nezihe Muhiddin’e büyük bir sürpriz yaptı. Birliğin Istanbul Şube Başkanı olan feminist gazeteci Iffet Halim Oruz, Nezihe Muhiddin için bir jübile gecesi düzenledi.

    Artık tamamen köşesine çekilen Nezihe Muhiddin evinde her ayın ilk cuması kadınlarla çay sohbetlerinde bir araya geliyor, lise öğretmenliği yaparak ve popüler romanlar yazarak hayatını kazanmaya çalışıyordu.


    ***

    Siyasi faaliyetleri gibi edebi eserleri de yıllarca yok sayıldı. O günlerin tarihini yazanlar, onun açılış konuşması yaptığı toplantıları yazarken bile ondan bahsetmeyi uygun bulmadılar. Bu unutulmaya ve yalnızlaştırılmaya heyecanlı bünyesi ve berrak zihni daha fazla dayanamadı. Kadın arkadaşları onu bir akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldılar. Ve 10 Şubat 1958 günü Şişli’deki o akıl hastanesinde yalnız ve unutulmuş bir kadın olarak hayatını kaybetti. Adı o kadar unutulmuştu ki Cumhuriyet gazetesi onun ölüm haberini verirken “Nezihe Muhiddin Araz vefat etti.” diye adını başka bir ünlü yazarla karıştırmıştı.

    ***

    Şişli Camii’nden kaldırılan cenazesinde eşi ve yakın dostlarından başka kimse yoktu. Kurucusu olduğu Türk Kadın Birliği sadece bir çelenk göndermekle yetinmişti. Annesinin ölümünden sonra oğlu Malik de ortalardan kayboldu. Onun da Beyoğlu sokaklarında yatıp kalktığı ve orada öldüğü söylenir.


    ***

    Yaprak Zihnioğlu’nun 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde yazdığı tezi olmasa Nezihe Muhiddin’in adı çoktan tarihten silinmiş olacaktı. Ama Nezihe Muhiddin, o tezle tarihin tozlu sayfalarından çıkıp yıllar sonra kadınlara haklarını rejimin bahşettiğini söyleyen resmi tezin karşısına dikiliverdi.[6]

    .

    **********

    .

    KAYNAKLAR:

    .

    [1] Ömer Çaha, Women and Civil Society in Turkey: Women’s Movements in a Muslim Society, Routledge, New York 2016, (ilk baskı: Ashgate Publishing, Londra 2013), sayfa 47, 48.

    [2] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1931. Daha fazla kaynak için bakınız;

    https://belgelerlegercektarih.com/...-yoksa-ataturkun-mu/

    [3] Tafsilat için bakınız;

    https://belgelerlegercektarih.com/...ek-parti-rejimi-chp/

    [4] Ayşe Hür, Öteki Tarih, cild 3, Profil Yayıncılık, 3. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 208 ve devamı.

    Yazarın Özet Kaynakçası: Hüseyin Aykol, Aykırı Kadınlar, Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri, Imge Kitabevi, 2012, (Osmanlı döneminin özeti için: bianet.org/bianet/siyaset/142597-soke-soke-aldilar#.UL9gz-qFYv1.twitter); Aynur Demirbilek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikayesi, Imge Kitabevi, 1993; Bir Adalet Fermanı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Derleyen: Lerna Ekmekçioğlu-Melissa Bilal, Aras Yayıncılık, 2006; “Kadın Dosyası”, Hazırlayan: Hülya Balcı Akarlı, Toplumsal Tarih, S. 99, Mart 2002, s. 6-57; Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız Inkılâp, Metis Yayınları, Istanbul 2003; Ayşegül Yaraman-Başbuğu, Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili, Bağlam Yayınları, 1999.

    [5] Serbest Cumhuriyet Fırka Programının 11. maddesinde, “Fırka bir dereceli intihap usulünün tesisini ve siyasi hukukun Türk kadınlığına da teşmilini (genişletilmesini) müdafaa edecektir” deniliyordu.

    Bakınız;

    Cemil Koçak, Belgelerle Iktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 199.

    [6] Yıldıray Oğur, Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları, Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 177-201.

    Yaprak Zihnioğlu’nun master tezi; “Kadınsız Inkılâp: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği” adıyla Metis Yayınları (Istanbul 2003) tarafından neşredildi.

    .https://www.google.com/...e-secilme-hakki/amp/

    **********

    .

    Kadir Çandarlıoğlu

    .

    **********
  • ....Cengiz ve Kubilay gibi Moğol önderleriniyse evliyalaştırmaya başladılar. Cengiz Han'ı çağdaş dünyanın habercisi, tavrını ve siyasetini de bir demokrasi simgesi gibi gösterdiler. Bunun nedeni, önemli kararlarda soylulara danıştığı ve kadın haklarını savunduğu iddiasıydı. Moğol döneminde Asya'nın çoğunluğunda hüküm süren barış ortamını belirten Moğol Barışı (Pax Mongolica) tanımına vurgu yaparak, Mo­ğol istilasının karanlık ve gaddar yönlerini görmezden gelme eğilimine girdiler. Maalesef Moğol İmparatorluğu'nun bu çarpıtılmış görüntüsü giderek daha çok popüler destek buluyor. Ben, Kubilay ve hükmü konusunda dengeli bir yaklaşım sunmaya çalışmış olsam da, herhalde Kubilay'ın neden olduğu yıkıma daha çok dikkat etmeliydim. Güney Çin, Kore, Güneydoğu Asya, Japonya, Orta Asya ve Mançurya üzerine yaptığı seferlerde yüz binlerce, belki milyon­larca insan öldü. Birlikleri pek çok bölgede kentleri ve köyleri harap et­tiler. Bu seferlerde aralıksız bir şiddet uyguladılar. Bu katliamı ve yıkımı görmezden gelmek tarihçilik açısından uygun olmadığı gibi, Kubilay'ın ve Moğolların Doğu ve Güneydoğu Asya'daki etkileri konusunda da gerçeğe uygun olmayan bir resim ortaya çıkarır. Kubilay'ın meslekleri, zanaatları, Çin sanatını, Çin tiyatrosunu geliştirmesi; yönetime ve is­tikrara katkısı, dini hoşgörüsü görmezden gelinmemelidir, ama bunlara dayanarak işgalleri ve yarattığı dehşet aklanamaz. Kubilay ile ilgili üstü kapalı değindiğim halde derinlemesine incele­memiş olduğum bir konu da, Çin sanatını desteklemesi ve bunun sonu­cunda Moğol İmparatorluğu'nun diğer bölgelerine sanatın yayılmasıdır. Kültürlerarası teması incelemek ve tanımlamak için elbette elle tutulur nesneler kolaylık sağlar. Moğol döneminin Batı Asya sanatı da Çin sana­tının etkisini açıkça gösterir. Kubilay, kardeşinin ve yeğenlerinin yönetti­ği İran'daki Moğol devleti İlhanlarla iyi geçindiği için, Çin ve Batı Asya arasında da gözle görülür bir etkileşim bulunur. Bu kitabın yayımlan­masından sonra, "When Silk Was Gold" (İpek Altınken - Cleveland Sa­nat ve Metropolitan müzelerinde 1997-1998 yıllarında açılan bir sergi) ve "The Legacy of Genghis Khan: Courtly Art and Culture in Western Asia, 1256-1353" (Cengiz Han'ın Mirası: Batı Asya'da Saray Sanatı ve Kültürü, 1256-1353 sergisi - Metropolitan ve Los Angeles Sanat müze­lerinde 2002-2003 yıllarında açılan bir sergi) sergileri, İran'ın Çin'den aldıklarını açıkça ortaya koymuştur. İranlı çömlekçiler, uçuk yeşil Çin porselenlerini (seladon) taklit etmeye çalıştılar ve işlerine Çin tasarım­larını kattılar. Benzer biçimde, ejder, anka kuşu, Çinli sanatçıların ağaç ve bulut çizimleri gibi Çin tasarımının en temel öğeleri de o dönemdeki İran resimlerinde ve Reşidüddin'in [Hamedani-ç.] ünlü dünya tarihinde görüldü. Kubilay Han, böylesi bir sanat alışverişini himaye ettiği için de övgüyü hak ediyor. Yeni araştırmalar ve yayınlar ortaya çıktıkça, ben de daha çok çalışıp deneyim kazandıkça, Kubilay ve dönemini konu alan bu kitabın yeni­den ele alınması gerekebilir. Ancak, bu değişikliklerin bu kitapta çizmiş olduğum resmi yakın gelecekte fazla değiştireceğini sanmıyor, hem aka­demisyenlerin hem de genel okurun bu biyografiyi yararlı bulacağını düşünüyorum. Çincenin transliterasyonunda pinyin sisteminin kullanılması, bu ki­tap taslakken yeni yayılıyordu. Wade-Giles sistemini pinyine çevirmek için gösterilecek çabanın masrafı, kitabın yeni baskısının fiyatını artı­racaktı. Bu yüzden, okuyucunun iki sistem arasındaki dönüştürme çi­zelgelerine her zaman ulaşabileceği düşüncesiyle pinyine dönmedim. Bu önsözün yazımında bana yardımcı olan Saralı ve Nathan Sterinbach'a teşekkür etmek istiyorum.
    New York, Nisan 2009
  • 382 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Üç çocuğunun peş peşe ölmesinden sonra Zübeyde’nin hasretle beklediği sarı saçlı mavi gözlü Mustafa bazı kaynaklara göre 1880 bazı kaynaklara göre 1881 yılında SELANİK’te bir Müslüman Mahallesi olan Ahmet Subaşı da dünyaya geldi. Mustafa’nın dünyaya geldiği sırada babası Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yapıyordu. Ali Rıza Efendinin işleri ileride Rum eşkiyası yüzünden bozulmuştu. Ali Rıza Efendinin işlerini yürütememesi kendisini moral ve fizik bakımından çökertti ve Ali Rıza Efendi 47 yaşında hayata veda etti. Ali Rıza Efendi öldüğünde Mustafa 7 yaşında ve evin tek erkeğiydi.
    Okul zamanı geldiğinde Mustafa ilk önce annesinin gönlü olsun diye mahalle mektebine daha sonra babasının ustalıklı bir manevrasıyla Şemsi Efendi okuluna kaydedildi. Bu okulda 1891 yılına kadar okudu. Daha sonra, babasının ölümü üzerine dayısı tarafından çiftliğe götürüldü. Çiftlikte okul olmayınca ve Mustafa’nın eğitimi aksayınca, Mustafa Selanik’e teyzesinin yanına gönderilerek Mülkiye Rüştiyesine yazıldı. Fakat hocalarla olan anlaşmazlığı yüzünden okulu bıraktı ve annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Askeri Rüştiyeye girdi.

    Mustafa rüştiyeyi çok sevmişti. Derslerinde başarılıydı ve hocaları çok iyiydi. Bir süre sonra Matematik hocası Yzb. Mustafa Efendi Mustafa’ya bütün dünyanın ilerde öğreneceği bir isim hediye etti:Kemal! O günden sonra Mustafa adı Mustafa Kemal olacaktı.
    Mustafa Kemal Rüştiyede iken annesi yeniden evlendi ve Mustafa Kemal bu evliliğe olumlu bakmadı. Bu yüzden evi terk edip uzak akrabaları Rukiye Hanım’ın yanına sığındı.
    Mustafa Kemal doğduğu şehir Selanik’ten tahsil için ilk kez ayrılarak Manastır İdadisine gitti. Burada Ömer Naci ile kendisine etkileri olan dostlukları oldu.
    Ömer Naci Manastır idadisinde Mustafa Kemal’i yakın arkadaşı idi ve O’na edebiyat ve hitabet aşkını aşıladı.
    Manastır idadisi 1898 yılında bitirdi ve 1899 yılında İstanbulda bir Harbiye’li oldu. Harbiye’deki kitapsızlığın ve bilgisizliğin Mustafa Kemal nesli üzerinde şu tepkisi oluyordu ki yokluklar ve yetersizlikler onların yetişme öğrenme ve düşünme ihtirasını kamçılıyordu.
    Mustafa Kemal 10 Şubat 1902’de 21 yaşında Teğmen olarak Harbiye’yi bitirdi. Dokuz yıl önce çiftlikte çalışırken kafasında yaşattığı hayal gerçek oldu.
    Mustafa Kemal’i okulu bitirdikten sonra kıtaya göndermediler, kurmay sınıfına ayırdılar. Erkan-i Harbiye’de sadece dersleriyle alakadar olmaz aynı zamanda memleket meseleleri ve siyasi bilgiler ile de alakadar olurdu. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te akademiyi bitirdi. Çıkarttığı gazete ve arkadaşlarıyla yaptıkları gizli toplantılar sebebiyle Suriye’ye gönderildi.
    Suriye’de 25 nci ve 30 ncu Süvari Alaylarında staj gördüler ve kumandaya hiç karıştırılmadılar. Burada arkadaşları Dr. Mustafa ve Müfit ile “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurdular.
    Mustafa Kemal Suriye’de çok sıkılıyordu. Vatanı kurtarmak için Suriye’den gitmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun için Şükrü Paşaya fikirlerini belirten bir mektup yazdı. Kendisini Selanik’e aldırmasını istedi. Paşadan yumuşak bir cevap gelince Yafa’dan bir yabancı vapura binerek kaçtı. Sonrada Pire’den Selanik’e geçti. O şimdi bir kıta kaçağı ve memleketine ayak basmaması istenen bir kıta sürgünüdür. 4 ay kadar Selanik’te kaldı kendini “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni “İttihat ve Terakki” cemiyeti içinde buldu ve 25 Ekim 1907’de cemiyete dahil oldu.
    Üçüncü ordu padişahın sürekli endişe duyduğu bir birlikti. Avrupa’ya yakındı ve Subayların yabancılarla teması kolaydı.
    Mustafa Kemalin buradaki hayatı Selanik – Üsküp hattı üzerinde seyahatler, Selanik’te İhtilalci İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki faaliyetler ve ordu kurmayındaki resmi görevleriyle geçer.
    Cemiyetin idarecileri ile arası pek iyi gitmedi. Fikirleri yüzünden Enver Bey tarafından geri plana itildi. İhtilal olupta meşrutiyet ilan edildiğinde Mustafa Kemal’in adı hiç duyulmadı.
    Mustafa Kemal Cemiyetle meşgul olan Subayların ya orduyu bırakmalarını ya cemiyetten büsbütün ayrılmalarını istiyordu. Toplantılarda: “Asıl mesele şimdi başlıyor. Asıl mesele ihtilalden sonraki meseledir. Geceler çok şeylere gebe. Ufuklarda tehlike bulutları görüyorum. Hele ordunun siyasete karışması işi artık bitmelidir. Ordu kışlasına ve siyasetçi siyaset meydanına. Halbuki bizimkiler ?…” demekteydi. Bu sözler cemiyet çevresinde tepkilere yol açtı. Ona karşı şüphe ve güvensizlik arttı.

    Fakat Cemiyetin sivil lideri Talat Bey Mustafa Kemal’e güvenmekte ve ondan hizmet istemekteydi. Osmanlı Afrika’sını temsil eden Trablus’ta durum iyi değildi, ve oraya gönderildi. Burası bir sürgün yeriydi. Fakat sürgün yeri iyi seçilmişti. Bu onun için hem çile, hem imtihandı. Mustafa Kemal Trablus’ta görevini bitirdiğinde İtalyan uşakları dize getirilmiş, devletin otoritesi sağlanmış ve itibarı iade edilmişti.
    Meşrutiyete karşı ilk ayaklanma 31 Mart 1909’da patladı. 15 Nisan 1909’da Selanik’ten hareket eden Hareket Ordusu isyanı bastırdı; padişahı tahttan indirdi ve yerine Reşat isimli Şehzadeyi geçirdi. 13 Nisan irtica hareketleriyle beraber Adana ve çevresinde başlayan Ermeni karışıklıklarını da bastırıldı.
    1 Ekim 1911’de İtalyanlar Trablus’u abluka altına aldıklarında Enver Bey, Mustafa Kemal ve diğerleri sivil olarak Trablus’a gitti. Ancak gönüllü cepheleri oluşturarak çarpıştılar. Uşi anlaşmasının imzalanması ile tekrar İstanbul’a döndüler.
    Balkan Harbi Mustafa Kemal’in Selanik’te iken savunduğu fakat ittihat ve terakkinin bilhassa Enver Bey’in hoş görmediği fikirlerin doğruluğunu ne yazık ki ispatladı.
    Balkan Harbinden 13 Ay sonra Enver Paşa, Talat Bey, Mebusan Reisi Halil Bey ve Sadrazam Sait Halim Paşa padişaha bile haber vermeden Almanlar ile ittifak yaptılar. Daha sonra iki Alman zırhlısının boğaza demirlemesi ve bunlara Türkçe isimler verilerek Rus limanlarının bombardıman etmesi ile Osmanlı İmparatorluğu fiilen Birinci Dünya Harbine girdi.
    Mustafa Kemal bu sırada Sofya Ateşe Militerliğindeydi ve kendisine vatana ve cepheye dönme yolu görünmüştü.
    Mustafa Kemal Çanakkale cephesinde ilk savaşlarını yürüttü; tarihte eşi az görülen bir kan ve ateş imtihanından geçerek, kahraman bir savaşçı üstün bir kumandan olarak belirdi.
    Çanakkale’de görevini tamamlayıp oradan ayrılan Mustafa Kemal, o kanlı sırtlar üzerinden kopup İstanbul’a yönelirken artık eski Mustafa Kemal değildi. İstanbul’a geldiğinde anlamıştı ki, kendisine İstanbul’da yapacak iş yoktu İstanbul onun dilinden ve düşüncelerinden anlamayacaktı.
    Mustafa Kemal 13-14 Mart 1916’da Diyarbakır’a vardı. 1 Nisan 1916’da Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi ettirildi. Mustafa Kemal cepheyi devraldıktan bir süre sonra, Kozma dağı bölgesinden taarruza geçen Rus ordusu kanlı süngü savaşları ile geri püskürttüldü. Çeşitli harekattan sonra önce Muş sonra Bitlis düşmandan geri alındı. Bir ara aynı cephede 2 nci Ordu Kumandanlığına tayin oldu.
    31 Ekim 1918’de ise Limon Van Sanders’ten Yıldırım Ordular Komutanlığını aldığı gün harbin bittiğini öğrendi.
    3 Kasım 1918’de Mondros Antlaşmasının bir metnini istedi. Anlaşma şartlarını öğrendiği günlerde bir taraftan işgal kuvvetlerinin çıkardığı meselelerle uğraşırken diğer taraftan İzzet Paşa ile tartışmak ve ilgi çekici muhabereler ile meşgul idi. 7 Kasım 1918’de hem 7 nci ordu hem Yıldırım Ordular Komutanlığı lağvedildi. Mustafa Kemal vazifesiz kaldı. Bu arada İzzet Paşa, Mustafa Kemal’e o sıralarda İstanbul’da bulunmasının uygun olacağını bildirdi ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a hareket etti. Adana treninden inipte Haydarpaşa rıhtımına ayak basınca karşılaştığı manzara şuydu; 55 düşman gemisi zafer bayraklarını açarak İstanbul limanına girmektedir. Ama bu manzara karşısında, bu hava içinde, kılı bile kıpırdamadan: “Geldikleri gibi giderler.” dedi.

    1919’da Samsun ve havalisindeki yerli Rumlar, hele İngiliz ve Fransızların gölgesinde Yunan gemilerinin İstanbul sularına gelmelerinden, Karadeniz kıyılarında gösterişli bir şekilde dolaşmalarından cüret alarak müdafaasız Türk halkına saldırdılar. Halbuki Yunanlılara ve onlarla beraber işgal kuvvetlerine göre ise, Türkler Karadeniz kıyıları ile bilhassa Samsun ve Havalisindeki Rum’lara saldırıyordu.
    1919 Nisanında işgal kuvvetleri kumandanları hükümete bir nota vererek bu saldırıların önlenmesini istedi. Böylece hükümet telaşa düştü ve olaylar biraz tesadüflerin fakat daha çok Mustafa Kemal ile arkadaşlarının hesaplı hazırlıkları ile nihayet O’nun bu bölgeye 3 ncü Ordu Müfettişi olarak ve bizzat padişah ve Ferit Paşa tarafından gönderilmesi imkanını sağladı.
    Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket etti ve Samsun’a vardı.
    Bu varışını Nutkunda şöyle anlatır:
    “1335 (1919) senesi Mayısının 19’unda Samsun’a çıktım.”
    CİLT 2 1919-1922 DÖNEMİ :
    Tek Adamın 2 nci cildi; 1919 Mayısının 19’unda SAMSUN kıyısında başlayan zorlu var oluş mücadelesinin 1922 EYLÜL’ünün 9’unda İZMİR kıyılarında zafer şarkıları ile noktalanışının öyküsüdür.
    Yollar vardır meçhulün önümüze serdiği çizgilerdir. Bu yollarda yolcu, talihinin tezgahında kendi kaderini dokur. Mustafa Kemal’in SAMSUN’da başlayıp ERZURUM’a, SİVAS’a çıkan ve sonra ANKARA’ya, İZMİR’e ulaşan yolculuğu da böyle bir yolculuktu. Bu yollar da O, talihi ile boğuştu. Kaderini dokudu ve Onun kaderi bizimde kaderimiz oldu.
    Mustafa Kemal Anadolu karasına ayak bastığı ilk günden itibaren kurtuluşun tek yolunun halkı inandırmaktan geçtiğine inanıyordu. Ve bunun için gerek SAMSUN’da gerekse Havza ve AMASYA’da halkın ileri gelenlerini bu işe inandırmaya çalıştı ve bu işte de büyük ölçüde başarılı olarak mücadelesine başladı.
    Atatürk’ün Anadolu karasında ilk önemli durağı ERZURUM’du. Asırlardan beri ilk defa İSTANBUL dışında Anadolu’nun bağrında ve yine onun bağrından kopup gelen bir grup vatanperver, Millet adına bazı kararlar alıyordu. Ve bu grup 1919 Temmuzunun 23’ünde Yapı Usta Okulunun tahta sıralarında Milletinin ebedi önderliğine getiriyordu Mustafa Kemali. Artık Onun her adımı Milletinin adımı, her sözü Milletinin sözü, İSTANBUL Hükümetine ve işgalci Avrupa’ya karşı her seslenişi, Milleti adına yapılmış bir sesleniş olacaktı. Ve O her geçen gün sesini yükseltmeye devam edecekti.
    “Milli Sınırlar İçinde Vatan Bir Bütündür Bölünemez” deniyordu ERZURUM’da, SİVAS’ta “Kuva-yı Milliyeyi amil Milli İradeye Hakim Kılmak Esastır, Merkezi Hükümet Milli İradeye Tabi Olmalıdır. Milli Meclis Toplanmalıdır.” Halkın doğudan yükselen sesine batıdan da BALIKESİR, Alaşehir, Akhisar, Nazilli, DENİZLİ, Soma, BANDIRMA yörelerinden Kuva-yı Milliyenin sesi katılıyordu.
    Atatürk diyordu ki; “Umumi kaide şudur ki, genel durumu yönetme ve yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedef ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın bulunurlar.” Bahsettiği yer Milli Mücadelenin kalbi ANKARA idi. 27 Aralık 1919 günü ANKARA Halkı henüz 38 yaşındaki genç önderlerini sonsuz bir güvenle bağırlarına basıyordu. ANKARA’lıların coşkusu 23 NİSAN 1920 günü daha da artacaktı. Çünkü artık söz Milletindi. Bundan sonra Millet kendi adına konuşacak olanı kendisi seçecekti. 23 Nisan 1920 günü Mustafa Kemal’in deyimiyle “Hakikatlerin En Büyüğü” olan TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ açıldı. TBMM demek halkın sesi demekti, halkın nefesi demekti ve halk sessizliğini TBMM ile bozacaktı. Yüzyıllardan beri kendisini savaşma aracı olarak kullanan Osmanlı Hanedanına yeter diyecekti. Onun savaşı artık ne Osmanlı Hanedanına ganimet kazandırmak için ne de bilinmeyen duyulmayan ülkeler’de macera aramak için değildi. O artık sadece ülkesini işgal eden batı dünyasına karşı namusunu kurtarmak için savaşacaktı. Önce İstanbul Hükümeti parmağı ile çıkartılan 60 yakın irili ufaklı isyan bastırıldı birer birer. Bu isyanların bastırılması demek zaten tükenmek üzere olan Osmanlının sonu demekti, zira o son kozlarını oynuyordu Anadolu üzerinde ve yıkılış onun için kaçınılmazdı artık.
    Şimdi sıra, İngiliz güdümünde olan ve kendi hesabına göre çok kolay görünen Anadolu’nun işgali için sonu gelmez bir maceraya atılan ve Anadolu bozkırında yenilmeye mahkum Yunan Ordusuna geldi.
    Mustafa Kemal için askerlik bir sanattı. Mustafa Kemal kendine bu sanatı seçmişti. Kendini askerliğe vermişti ama savaşı seven, savaşı arayan bir kişi değildi. Günlük hayatında ve anılarında savaşı hiçbir zaman özlemedi..
  • https://odatv.com/...ardi-29091907_m.html

    “Bana bu yazıyı yazdıran kadın hakları mücadelesinin önemli isimlerinden biri olan Nezihe Muhiddin’in hayatını anlatan “Kadın Olmanın Günahı” adlı belgesel filme gelelim. Önce Cumhuriyet neferi bir kadını alıp Cumhuriyet nefretine özne yapan bu filmi iki cümleyle şöyle özetleyeyim: “Cumhuriyet’i kuranlar onca işi gücü bırakıp Nezihe Muhiddin’i yok etmeye çalışmışlar. O arada da nasıl olmuşsa kadınlar haklarını almışlar!”

    Filmde Nezihe Muhiddin’in hayatı anlatılmaya çalışılırken ülkemizdeki kadın hakları süreci de işleniyor. Bence 2016 yılında vizyona giren ve İngiltere'de kadınların oy kullanma haklarını elde etmek için verdiği mücadeleyi anlatan “Suffragette” filminden esinlenilmiş gibi de görünüyor. O filmde İngiliz kadınlarının başına gelenler bile bizim şanslı olduğumuzu ortaya koyar ama nedense çok çileler çekildiği anlatılmak istenmiş herhalde. Bizim filmde de gerçekler olsaydı iyi olurdu tabii. “Suffragette”in sonunda ülkelerin ne zaman kadınlara siyasi haklarını verdiğini yazan akışı da buraya koyuyorum, gerçek orada duruyor.



    Bizim filmde kadın hakları süreci nasıl mı anlatılıyor? Anlatayım:

    *Bir cümleyle “kadınlar seçme seçilme hakkını elde ettiler” deniyor ama nasıl olmuş belli değil. Çünkü filme göre devlet Nezihe Muhiddin’i ezmeye çalışmakla o kadar meşgul ki, ne ara ve nasıl haklar kazanılıyor, öğrenemiyoruz.

    *Filmde Osmanlı döneminde çıkan kadın dergileri, kadın derneklerinden örnekler veriliyor ama Cumhuriyet kurulduktan sonra adeta bu işler bitmiş. Örneğin; “Ana”, “Ev-İş”, “Türk Kadını”,“Kadın Sesi”, “Kadın Gazetesi”, “Kadın Dünyası”, “Hanımeli” gibi gazete ve dergilerin adları yok. “Asri Kadınlar Cemiyeti" ve “Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi”nin Kurtuluş Savaşı sırasında ordu için her türlü ihtiyaçları toplamak, yaralılara yardım etmek gibi çalışmalarını da öğrenemiyoruz. O nedenle Hilal-i Ahmer’in Cumhuriyet’in ilanından sonra da toplumun ilerlemesi için çalışmalarına devam ettiğini zaten bilemiyoruz.



    *Kadınlar önce Kadınlar Fırkası'nı kuruyorlar, ancak parti olarak kurulma istekleri reddedildi deniyor, doğru. Ancak o sırada henüz ülkede hiçbir parti yok. O nedenle Fırka, Nezihe Muhiddin önderliğinde Türk Kadınlar Birliği olarak yoluna devam ediyor. Bu sürece de kısaca bakalım:

    1923 Haziran’ında evvela “Kadınlar Halk Fırkası” kuruluyor. Kurucuları arasında Nezihe Muhiddin, Nimet Remide, Latife Bekir, Şükufe Nihal gibi isimler yer alıyor. Her ne kadar adı fırka ise de Kadınlar Halk Fırkası’nın ana amacı başlangıçta siyasi nitelik taşımıyor. Öncelikle toplumsallaşma ve eğitimin gerekli olduğu, siyasi hakların er ya da geç kazanılacağı düşünülüyor. Şükufe Nihal açıklamalarında eninde sonunda kendi temsilcilerini Meclis’te göreceklerini düşündüğünü söylüyor. O dönem tüm ulusu kapsayacak tek bir fırka oluşturulması planlanıyor, o da Halk Fırkası. Bu sebeple Kadınlar Halk Fırkası Ankara’nın onayını alamıyor. 7 Şubat 1924 tarihinde, Nezihe Muhiddin öncülüğünde fırka Türk Kadınlar Birliği oluyor. Birliğin amacı, kadınları fikri, içtimai ve siyasi alanda yükseltmek. Türk Kadınlar Birliği, ayrıca “Türk Kadın Yolu” isminde bir dergi çıkarıyor, derginin editörü de Nezihe Muhiddin. Kadınların düşünsel ve sosyal alanlarda yetiştirilmesi, dul, kimsesiz kadınlara yardım edilmesi, fakir çocukların okutulması ve çeşitli konularda konferans verilmesi gibi konularda çalışıyorlar. 1927’de Kadınlar Birliği, tüzüğüne bir madde ekleyerek kadınlara siyasi haklar sağlamayı da amaçları arasına alıyor. Kadınlara ilk siyasal haklarının 3 Nisan 1930 günü Belediyeler Kanunu ile tanınmasından sonra Türk Kadınlar Birliği’nin düzenlediği mitingle bu zafer kutlanıyor. Birlik, kadınlar siyasi haklarını elde ettikten sonra amaçlarına ulaştıkları düşüncesiyle fesih kararı alıyor. (Nisan 1935)

    * Filmde Türk kadınının Milli Mücadele dönemindeki çabalarından ve çalışmalarından hiç söz edilmiyor! Osmanlı'da hiçbir hakkı olmayan kadınlarımızın vatan savunmasında erkeklerle yan yana savaştığı, İstanbul başta olmak üzere Anadolu'da mitingler düzenledikleri, “Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti”ni kurarak Mustafa Kemal önderliğinde kurulan “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” ile işbirliği yaptıklarından, Mustafa Kemal'in bizzat kendilerine teşekkür ederek hürmetlerini gönderdiği telgraflardan da bahsedilmiyor. Mustafa Kemal’in yurt içi gezilerindeki konuşmalarında milleti hazırlamak için kadınların da erkeklerle birlikte toplumun her alanında olmaları gerekliliği üzerine söylediklerini de hiç öğrenemiyoruz. Pardon, zaten Mustafa Kemal’in adı filmde sadece bir kere, o da Mustafa Kemal’in eşi Latife Hanım denmek suretiyle işitiliyor. Devrimi kim yapmış, rejimi kim kurmuş, hakların alınması için kimler neler yapmış öğrenemiyoruz. Filme göre kadın hakları için çalışan bir tek Nezihe Muhiddin var, devlet de onu yok etmekle meşgul, o arada olanlar nasıl oluyor anlayan beri gelsin, mis gibi derin tarih! (Bu bilgiler basit bir internet aramasıyla bile bulunabilir.)

    *Filmde mecliste kadınlara da oy hakkı verilmesine ilişkin yaşanan tartışmalardan bahsediliyor, doğru. Örnek olarak verildiği gibi, Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey kadınların da oy kullanması önerisini getirdiğinde büyük tartışma çıkıyor (3 Nisan 1923) ama filmde dendiği gibi “bütün meclis” kıyamet koparmıyor, öneriyi destekleyenler de var. Bu arada Meclis’te durum böyleyken aynı tarihlerde Atatürk’ün Konya’da kadınlara hitaben yaptığı konuşmada; “Daha selamet, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmalarımızda beraber götürmek, hayatımızı onunla birlikte yürütmek Türk kadınını ilmi, ahlaki içtimai iktisadi hayatta erkeklerle beraber onun yardımcısı yapmak yoludur,” dediğinden de bahsedilmiyor. Devrim yapıldığının ertesi günü binlerce yıldır süren ataerkil düzenin değişmesi için ancak mucize lazım. Atatürk de büyücü olmadığına ve hala kadınlardan üstün olduğunu inanan erkeklerle birlikte yaşamaya çalıştığımıza göre bu neyin parmak sallaması acaba?

    KİM KİMİ TARİHTEN SİLMİŞ

    *Bu arada filmde kadınların siyasi haklarını kazanmasındaki en büyük çabayı gösterenlerden biri olan Afet İnan'ın adının bir kez bile geçmediğini söylemiş miydim? Zaten hemen hiçbir başka kadından bahsedilmiyor ya. Üstelik Afet İnan sadece Atatürk'ün manevi kızı olduğu için değil kendi gördükleri ve doğru olanın bu olduğu düşüncesiyle bu alanda çalışmaya başlıyor. İnan’ın hayatı boyunca sürdüreceği Türk kadınının hakları adına verdiği mücadeleden, hatta İnan’ın erkek öğrencileriyle aynı hakka sahip olmadan öğretmenliğe devam etmek istemediğini Atatürk’e söylediğinden de bahsedilmiyor. Türkiye’de kadın hakları çalışmalarının mimarlarından, Cumhuriyet kurulduğu günden beri kadınların oy hakkı için çalışan kadının adı filmde geçmiyor…

    *Atatürk’ün bu konuda Çankaya Köşkü’nde devlet adamları, hukuk fakültesi hocaları ve konuya yardımı olabilecek kişilerle tartışmalar yaptırdığı Afet İnan'ı dünyada kadın hakları konusundaki durum ve ilerlemeler üzerine bizzat çalıştırmasını, kanun teklifleri verilmesini desteklemesini de öğrenemiyoruz. Sanırım filmi yapanlar için Atatürk’ün kadın hakları konusunda destekçi olmasının ve bu hakların tanınmasına itiraz etmeyişinin hiçbir önemi yok, onlara göre zaten yapmak zorunda. Çünkü dünyadaki bütün erkek liderler ilk iş kadınlara bu hakları verivermiş, kadınlar hiç çile çekmemiş! Türk kadınının dünyanın pek çok ülkesindeki kadınlara göre çok daha kısa sürede ve daha az canı yanarak elde ettiği haklarına sahip olmasına niye sevinilmiyor, katiyen anlayamıyorum!



    *Tabii ki dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Meclis’te konunun ele alınmasına karar verdiğinden, 1934 yılında İsmet İnönü ve 191 arkadaşının verdikleri bir anayasa değişikliği teklifi ile kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındığından da hiç ama hiç bahsedilme gereği duyulmuyor.

    *Bunlara yer verilmediği gibi bir de yanlış hatırlamıyorsam; Nezihe Muhiddin'in feministliği “ulus devletçi milliyetçiliğe evrildi” denilerek kahraman seçtikleri kadına eleştiride de bulunuluyor. Feminist olmak vatansever olmamak demek mi acaba, anlamak zor.

    Filmde ısrarla Nezihe Muhiddin tarihten silindi hatta yok edildi deniliyor da, acaba kim kimi tarihten siliyor?

    Cumhuriyet devrimlerine derin ve temiz bir nefes alınarak bakılabilirse; hiçbir devrimin tepeden inme, “tez yapıla" şeklinde yapılmadığı, aylarca konunun uzmanlarıyla diğer ülkelerdeki örnekleri araştırılarak, halkı ve meclisi hazırlamanın esas sayıldığı görülür. Eğer istenirse tabii! Kadın haklarındaki süreç de aynı hazırlık aşamalarını geçirmiştir, aksini söylemek gerçeği çarpıtmaktan başka bir şey değil.

    Tanzimat, Meşrutiyet devirlerinde kadın hakları konusunda değişiklikler istenmiş, kadınların çabaları görülmüştür, doğru. Ama bu isteklerin hayata geçemediği bir gerçek. Çünkü saltanata dayalı ve laik olmayan bir sistemde kadının yeri belliydi. Atatürk’ün farkını bu bile anlatmaya yeter ama neyse yetmeyenler için anlatmaya devam edelim. Filme göre Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki somut değişikliklere rağmen, Osmanlı dönemi adeta daha önemli. Sanki Cumhuriyet ile Osmanlı dönemindeki müthiş ilerlemelere dur denmiş? Cumhuriyet kurulduktan sonra hilafetin kaldırılması, öğretimin birleştirilmesi (1924) ile laik bir devlet anlayışının hayata geçirilmesi, sonrasında yapılacak değişiklikler için olmazsa olmazdı. Kadınların sosyal ve siyasal haklarını elde etmeleri de aşamalı bir şekilde gerçekleşti. “Devrim Yasaları” denilen yasalarla bunu açıklayabiliriz:

    *1924’de Tevhid-i Tedrisat kanunu kabul edilir. Atatürk her zaman bilime inandığı için eğitimin öneminin de farkındaydı.

    *1925'teki Şapka ve Kılık Kıyafet Devrimi, özellikle kadınlar için önemli. “Çağdaş Türkiye İdeali”ne uygun olarak kılık kıyafette gerçekleştirilen bu devrim, kadınların özgürleşmesi adına çok önemli bir adım. Ve en önemlisi; hiçbir baskı olmadan kadınlar tarafından derhal benimsendi.

    *Kadın hakları konusundaki çalışmaların en önemlilerinden biri olan Medeni Kanun ise, 4 Nisan 1926’da (aslında çalışmalarına 1924’te başlansa da hazırlıklarla kabulü 1926’yı buldu) kabul edildi. Cumhuriyet ilan edildikten 3 yıl sonra yürürlüğe giren Medeni Kanun nasıl bu kadar önemsiz olabiliyor? Filmde bu konu hakkında da tek bir bilgi yok, çok ilginç! Oysa Medeni Kanun ile Türk kadını birçok temel hakkını elde etmiş oldu, en önemlisi ikinci derecede olmaktan kurtularak erkeklerle eşit vatandaş olarak sayıldı. Tek kadınla evli olmak zorunluluğu, evlenme yaşı, resmi nikah zorunluluğu, miras ve mülkiyet haklarıyla Türk kadını şahsiyetine sahip oldu. Bunlar mı kadınları ezmek?

    Ardından sıra planlandığı gibi kadınların siyasi haklarına sahip olmasına geldi. 3 Nisan 1930 Belediyeler Kanunu, 26 Ekim 1933’de Köy Kanunu, 5 Aralık 1934’te de Milletvekili seçimi kanunlarıyla seçme ve seçilme hakları Türk kadınlarına tanındı. Öte yandan Belçika 1944, Fransa 1945, İtalya 1946, Çin 1947, Hindistan 1950, İsviçre 1971 yıllarında bu hakları kadınlara tanıdı. Dünyadaki pek çok ülkedeki kadınların hakları için canları pahasına verdiği savaşla söke söke aldıkları hakların yanında, bizim haklarımızı almak konusunda daha şanslı oluşumuzun neresi anlaşılmıyor? Belli ki bu filmi yapanlarca Atatürk’ün kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olmalarını istediği bilinmiyor; bilgilendirelim:

    *Atatürk’ün 1918’de Karlsbad’dayken tuttuğu notlarından kadınlar için sosyal yaşamdaki inkılapları gerçekleştirmeyi daha o tarihlerde düşündüğü görülebilir. Kitap her yerde satılıyor.

    *1 Mart 1922’deki TBMM’nin açılışında kadınların da eğitimden geçerek yetişmelerinin öneminden bahsetmesi aslında Atatürk’ün kadınlara verdiği önemin dışa yansımasıdır. (Afet İnan, 1982)

    *Atatürk 1923 yılının ocak ayında İzmit’te gazetecilerle yaptığı görüşmede ise seçim sistemi hakkındaki görüşlerini açık ve net bir biçimde ortaya şöyle koyuyor: Gazetecilerden Ahmet Emin Bey'in “Halide Edip Hanımefendi’yi mebus görecek miyiz?” şeklindeki sorusuna,“Bu hususta kanunda bir açıklık yoktur. Mamafih şimdiye kadar elli bin erkek nüfusa bir mebus çıkmıyor mu idi? Şimdi genel olarak elli binde bir mebus dersek, o zaman bu erkeklerle beraber kadınlarda da söz konusu olur. Kadınlara bu seçim hakkı verilmiş olur.”

    Bu konuda ne düşündüğünü Cumhuriyet kurulmadan söylemiş, başka örnek lazımsa daha çok, yine veririz. Bu arada 1933'te Almanya’da Hitler iktidara geldi. Kadınları 3K denilen (çocuk, kilise, mutfak) sloganıyla sınırladı. Kadını yok eden, ezen devlet diyenler bilmem bu uygulamaya ne derler?

    Daha yazılabilecek, verilebilecek sayısız örnek var ama herhalde bu kadarı da gerçeği ortaya koyuyordur. Filmde yer almayan bu bilgileri bilmemeyi başaranlar nasıl ve ne şekilde yetiştiler bilemiyorum ama dünya tarihinde kadın hakları süreçleri ile Türkiye’deki süreci karşılaştırsalar her şey kabak gibi ortada. “Ama tabii yukarıdaki bilgilerle bakıldığında; yoksa filmdeki gibi yeni bir tarih yaratılırsa tersi sanılabilir” diyeceğim ama hayır, Türk kadınının yaşamı, başarıları da ortada, olmuyor. (Meraklısına “İlham Veren Cumhuriyet Kahramanları-Öncü Kadınlar” adlı kitabımı okumalarını öneririm. Cumhuriyet Türk kadınını nasıl yok etmiş(!) görebilirler.)

    ÇARPITARAK ANLATTIĞINIZ HİKAYELERLE YOBAZLARA GÜÇ VERİYORSUNUZ

    Yine ne kadar şanslı olduğumuza şu bile yeterli bir örnek: İslam dinine mensup olan Suudi Arabistan’da 2015 yılına kadar kadınların böyle bir hakkı yoktu. Bugün kadın gülemez, araçla bilmem kaç kilometre gidemez, çalışması günahtır diyen yobazların sesi yükseliyor. Bu çarpıtarak anlattığınız hikayeler ile ancak ve ancak onlara güç veriyorsunuz, farkında mısınız? Sadece laik bir devlet kurduğu için Atatürk’e saygı duyulacakken bu eleştiriler kötü niyetli değilse eğer fütursuz bir şımarıklıktır. Bilemiyorum bu durum sizi niye bu kadar öfkelendiriyor ama gerçek bu. Ayrıca Nezihi Muhiddin’i kendinize kahraman seçmişsiniz ama hiç olmamış. Vurduğunuz yer yanlış çünkü o kadın tam bir Cumhuriyet neferi. Lütfetmişsiniz de bu sevgisine dair cümlelerinden belgeselde kullanmışsınız.



    Bana sorarsanız Nezihe Hanım bu belgeseli görse, elinde terlik sizi kovalardı. Kadının Cumhuriyet ile derdi yok, Kurtuluş Savaşı’nı görmüş, kadının sesinin günah sayıldığı Anadolu’da susmanın acısını yaşamış. Bugün konforlu hayatların içinden sahiden kadın olmanın acısını çekmiş kadınları kendi buhranlarınıza alet etmeseniz ne güzel olur. Başka bir nefret konusu bulsanız da artık bizi yormasanız. Kadının yeri evidir diyen zihniyetin karşısında, kadınları yaşatan bir rejime açtığınız bu savaş hiç sağlıklı görülmüyor. Batı, kendi çıkarları gereği bu çarpık gerçeklerinizi alkışlıyor olabilir ama inanın başka bir ülkede yaşamayı seçseniz pamuklara sarılmazsınız.

    Özetle bu filmdeki gibi düşünen hanımefendiler, sizi kadın olarak anlamanın kenarına bile gelemediğim gibi, rica ediyorum kadından bunca nefret eden adamların ortasında ölmemeye çalışırken, bizi bir de kendinizle meşgul etmeyin. Hoş, herhalde arzunuz bu ama mecburen meşgul oluyorsak da bunun sebebi sizin çok ötenizde belirteyim. Kadının varoluşuyla ilgili sayısız sorunumuz var, gelin onlarla birlikte mücadele edelim. Yok illa Atatürk’e düşmanlık edeceğiz diyorsanız da, bizim de burada olduğumuzu bilin istedim.”

    Özlem Özdemir
  • Bana öyle geliyor ki, bizim memleketimizde, hatta Türklerin en münevver geçinenleri arasında bile, Arap meselesinin mahiyeti ile onu idare edenlerin emellerinin ne olduğunu bilen pek az kimseler vardır. Ben bu meseleden, 4. Ordu kumandanlığına ait hatıralarımı yazarken uzun uzadıya bahsedeceğim için burada bu işin yalnız İstanbul muhafızlığım zamanında uğraştığım kısımlarını kısaca belirtmekle yetineceğim. Birçok sebep ve etkenler tesiriyle güya memleketlerinde ıslahat isteyen Araplar, Kâmil Paşa kabinesi zamanında Vali Ethem Beyin hususi müsaadesiyle Beyrut’ta bir milli kongre toplamışlar ve Suriye ile Arabistan vilayetlerine girmesini istedikleri ıslahat maddelerini tespit etmiş ve hükümete iletmişlerdi. Mahmud Şevket Paşa kabinesinin iktidar mevkiine çıkması ile vilayet makamında husule gelen değişiklik üzerine hükümet, Milli Meclisi, kanunsuzluğunu ileri sürerek dağıttı ve vilayetlerin idaresi için hususi kanunlar tanziminin, Mebuslar Meclisinin yetkileri arasında olduğunu ifade ederek Beyrut Kongresinin tespit ettiği esasları dikkate bile almayacağını ilan etti. Suriye ve Beyrut’ta Arap istiklali çığırtkanları o kadar çoğalmış ve hükümet o kadar zayıflamıştı ki, Beyrut’ta bazı küstahlar sokak köpeklerinin boynuna vilayet valisinin
    ismi olan “Ebubekir Hâzım” levhasını asacak kadar cüret gösteriyorlar; Şam’da Şükrü el Asli ve Muhammed Kürt Ali, Vali Mardinî Arif Beyin yanına korkmadan çıkarak, Arapça yazılmış bir istidayı anlamadığı için Türkçesinin ilavesiyle getirilmesini söylemek cüretinde bulunmuş olan vilayet mektupçusunun hemen Suriye dışına def edilmesini talep etmek gibi taşkınlıklardan çekinmiyorlardı. Bütün Suriye gazeteleri, Osmanlı hükümeti hakkında en şiddetli hücumlarda bulunmaktan sakınmıyor ve sütunlarını bilhassa Türk unsuru aleyhinde küfürlerle dolduruyorlardı. Trablusşamlı Şeyh Reşid Rıza, Mısır’da yayımladığı “El Nar” mecmuasında İttihat ve Terakki erkânı ve umumiyetle Türk unsuru hakkında öyle şiddetli bir tecavüz lisanı kullanıyordu ki, onları okuyup da Türk aleyhtarı olmamak imkânsızdı. Hükümet Balkan Harbiyle meşgul olduğu sırada Gelibolu Yarımadasında bulunan bir Arap fırkasının (tümeninin) zabitleri, vazifelerini namus ve haysiyet dairesinde icra edeceklerine, güya Arap vatanperverlerinin İstanbul’da siyaseten yapacakları baskı girişimlerinin dayanağı olduklarını gösterecek tavırlar takınmaktan geri durmuyorlardı. Daha sonra, Beyrut’ta hükümetin yasaklamasına rağmen toplamak istedikleri umumi Arap kongresinin, hükümet tarafından gerçekten kesinlikle yasaklanacağını ve girişimcileri hakkında kanuni takibatta bulunulacağını anlayınca, Fransa hükümetinin onayı, hatta hususi davetiyle kongreyi Paris’te toplamaya karar verdiler ve bütün Arap diyarlarına davetnameler yazarak, bu kongreye üye göndermelerini talep ettiler. Girişimçilerin başında, o zaman Hama mebusu olan Abdülhamid Zohravi Efendi ile Beyrut’ta çıkan “El Hakikat” gazetesi sahibi Abdülgani Elaris ve “El Münte- dü’l-Edeb” reisi Abdülkerim el Halil bulunuyorlardı. Kongrenin Fransa hükümetinin himayesi ve dostluğu altında olması, meselenin şekil ve mahiyetini tamamen değiştiriyor ve adeta Fransızların Suriye’ye fiilen müdahalelerine yol açacak bir sonuca ulaşacağı izlenimini veriyordu. Ben o sırada, bu Arap işleriyle pek az meşgul oluyor ve yalnız Türk ve Arap iki büyük İslam unsuru arasında ecnebilerin teşvik ve kışkırtmasıyla bir anlaşmazlık ortaya çıkmasına meydan verilmemesini, vatanseverliklerine güvenilebilecek bazı Arap ileri gelenlerinin oy ve görüşlerine müracaatla, Arab'ın umumi İslam menfaatlarını tehlikeye koymayacak tarzdaki hususi milli emellerinin neden ibaret olduğunun anlaşılmasını ve onları tatmin edecek düzenlemelere yönelme kararlarının alınmasını arzu ediyordum. Teşekkürle anılmalı ki, hükümetçe de aynı görüş tercih olunmuş ve Paris Kongresini toplamış olan Arap ileri gelenleriyle görüşmek ve onlarla bir anlaşma zemini bulmak üzere Midhat Şükrü Bey ve daha birkaç zat, Paris’e gönderilmişlerdir. Gerçekten de kongre toplandı. Ancak, Midhat Şükrü Bey ve arkadaşlarının Paris’e giderek İslam Araplarla görüşmeleri işin şeklini değiştirmeye yardım etmiş ve kongre, bazı güvenceleri ortaya koyduktan sonra dağılmıştı. Bir gün Talât Bey İstanbul Muhafızlığına gelerek cuma günü Şeyh Abdülaziz Çeviş’in Süleymaniye’deki evine davetli olduğumuzu, birlikte oraya gideceğimizi söyledi. Bu davetteki maksadın, Araplarla bir dostluk zemini bulmak üzere Arap gizli siyasi cemiyetinin reisi bulunan zatla görüşmek olduğunu ve ben esas itibarıyla bu dostluğun en hararetli isteklilerinden olduğum ve özellikle Bağdat valiliğim sırasında Arap meseleleri hakkında hayli ihtisas sahibi olduğumdan, bu görüşmelerde bulunmaklığımın hükümetçe kararlaştırıldığını da ilave etti. Belirli günde davete gittik. Çok geçmeden ufak yapılı, yirmi sekiz otuz yaşlarında esmer ve iri siyah gözlerinin ateşli parlaklığı fazla zeki olduğuna delalet eden, hal ve harekâtı fazla cüretkâr ve müteşebbis olduğunu gösteren bir zat da geldi. Arap gizli siyasi cemiyetinin murahhası sıfatıyla ve Abdülkerimü’l-Halil adıyla bize takdim olundu. Yemekten sonra müzakere başladı. Anlaşma maddeleri arasında en fazla ısrarla elde etmek istediği şeyin, bazı şahısların İstanbul’da önemli makamlara geçirilmesini temin etmek olduğunu görünce, bunların gözünde Arap ıslahatının, birkaç hırslı yükselme düşkününün şahsi emellerinin tatmin edilmesi demek olduğuna üzülerek karar verdim. Yine de mektepler yönetimi, Vilayet Hususi İdaresi Kanunu uyarınca kimi yerlerde ilköğretimin Arapça olması; mahkemelerde bazı muamelelerin Arapça cereyan etmesi, celp ve ihzar müzekkereleriyle ceza ve hukuk ilamlarının Arapça suretlerinin de eklenmesi; Ayan Meclisi, Devlet Şûrası ve Temyiz Mahkemesiyle Bâb-ı Meşihat’a (Şeyhülislamlık) bazı Arap ileri gelenlerinin tayin olunması tarzında bazı kararlar kaleme alındı. Bundan sonra bir kere de Beyoğlu’nda Kroker Otelinde Abdülkerimü’l-Halil ve Şeyh Abdülhamid Zohravi ile birleştik ve bu ön kararlar üzerine görüş alışverişinde bulunduk. Daha sonra hükümetin de uygun görüp onayladığı bu maddeler, bütünüyle devletçe tatbik ve icra olundu. Haince eğilimleri pek çok Araplar tarafından ihbar olunan Abdülhamid Zohravi Efendinin Ayan azalığına tayinini, Talât Bey bir türlü istemiyordu. Abdülkerimü’l-Halil birkaç defalar bana gelerek bu mesele hakkında Talât Bey nezdinde etkili teşebbüslerde bulunmaklığımı rica etmişti; sonunda emelleri de yerine geldi. Fakat Abdülhamid Efendinin yegâne arzusu Meşihat (Şeyhülislamlık) makamını işgal etmek olduğundan, Ayan azalığı bu emelini tatmine bir türlü kâfi gelmemişti. Abdülkerimü’l-Halil o andan itibaren mühim bir şahsiyet sırasına geçmiş ve Ella-Merkeziye hizbinin (partisinin, örgütünün) Suriye umumi müfettişi unvanını takınarak geri dönmüştü. Meclis-i Mebusan seçimi esnasında taraftarları, mebus olması için pek çok çaba harcamışsa da, Dahiliye Nazırı Talât Beyin karşı ve bilhassa bu işler için oldukça etkili tedbirleri sayesinde pek az muvaffak olmuş ve hükümetin ve daha doğrusu fırkanın (İttihat ve Terakki’nin) Arap vilayetleri adayları kazanmışlardı. Arap meselelerinden bahsederken bence pek mühim olan bir hadiseyi de zikretmekten kendimi alamıyorum. Enver Paşanın Harbiye nezareti ve benim Nafia nezaretim zamanında idi. Şöhret hırsı itibarıyla belki dünyada mevcut insanların hepsinden üstün bir ahlaka sahip olan Erkân-ı harbiye Binbaşısı Mısırlı Aziz Ali Bey, Arap anlaşması meselesinde kendisine bir yükselme hissesi çıkarılmamış olmasından ve Abdülkerimü’l-Halil ile Abdülhamid Zohravi’nin kendisininkinden üstün ün kazanmalarına kırılmış olarak, anlaşma maddelerinin Arap emellerini, katiyen tatmin etmeyeceğini ve Araplığın yegâne arzusunun içte müstakil bir idareye ve başlı başına bir orduya sahip olarak Türklerle ancak Avusturya-Macaristan’a benzer bir ikili hükümet şeklinde birleşmekten ibaret olduğunu ve fakat kendilerinin Macarlardan daha ileri giderek, Arap ordusu resmi lisanının da Arapça olmasını istediklerini ve bu milli maksat dururken bunun elde edilmesine çalışmayıp da kendilerine mevki ve şeref sağlamak emeliyle birtakım manasız ıslahat maddelerini kabule yanaşanların millet haini sayılacağını ve yakında en merhametsiz cezalara çarptırılacaklarını açıkça söylemeye teşebbüs edecek kadar cüret göstermişti. Gariptir ki, bu en hareketli Arap kahramanı, aslen Arap değildi. Aziz Ali Beyi, daha mektepten namzet (stajyer) yüzbaşı çıktığı zamandan beri tanırım. Sanırım 1320 (1904) tarihlerinde idi. Makedonya’nın Petroviç ve Osmaniye kazalarında Bulgar eşkıyası takibinde pek ziyade çalışmış ve hizmetler etmişti. Sonradan Yunan hududu cihetlerinde, Rum, Bulgar ve Arnavut eşkıyasıyla pek çok uğraşmış ve İttihat ve Terakki cemiyetine meşrutiyetten önce girerek beğenilen hizmetler görmüştü. 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) irtica hareketinin bastırılması için İstanbul’a gelen Hareket Ordusunun bir müfrezesine kumanda etmiş ve Galata Köprüsünün işgalinden sonra bu müfreze ile Tophane üzerine yürüyerek, Tophane Kışlasının asilerden temizlenmesi için büyük çaba harcamıştı. O zamana kadar bu zatta Arap tutkusu eğilimleri mevcut olduğunu bilmiyordum. Kendisini ne zaman görsem, fazla hürmet eseri gösterir ve pek tumturaklı konuşurdu. Adana vilayetinde bulunduğum sırada bir aralık İstanbul’a gitmiştim. Tesadüf ettiğim Aziz Ali Beyle, Tanin gazetesi muhabiri Ahmed Şerif Beyin meşhur ve maruf Beyrut ve Suriye mektupları üzerinde fikir yürütüyorduk. Arap vilayetlerinde, Osmanlı birliği ve İslam hilafetinin varlığı için pek zararlı bir nitelik taşıyacak tarzda meşhur olan bu cereyanın acınmaya değer olduğunu söylediğim sırada, Aziz Ali Bey soğuk bir tavırla:
    Arapların, yerden göğe kadar hakları var. Siz Türkler, biz Araplar hakkında şimdiye kadar imhadan, aşağılamaktan, küçümsemekten başka ne yaptınız ki, şimdi bizden dostça muamele bekliyorsunuz. Unutuyor musunuz ki, İstanbul’da köpekleri çağırmak için “Arap!.. Arap!.. Arap!..” dersiniz. En karmaşık meseleleri izah için “arapsaçı gibi!” dersiniz. “Ne Arabın yüzü!.. Ne Şam’ın şekeri!” tabiri daima kullandığınız sözlerdendir. Şairinizin “Şam’dan çıktığım akşama, dedim Şam’ı-Şerif” mısraı, en beğendiğiniz kinayelerdendir. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Meşrutiyetten sonra bilhassa Arapları aşağılamak için Bağdat ve umumiyetle Irak bölgesinin yıkıcısı Hulâgû’nun neslinden bir ahlaksız Tatarı, Şam ordusuna müşir (mareşal) tayin ettiniz. Arapların Tatarlar aleyhindeki öfke ve kinini bilmez değilsiniz. Hal böyle iken Osman Paşayı 5. Ordu Müşirliğine göndermek, Arapları tahkir etmekten başka bir maksada yorulamaz, demişti. Bu kadar zeki bir zatın dilinden bu derece aptalca sözlerin nasıl çıktığına hayret ediyordum. Osman Paşa hakkındaki sözlerini, bu zat ile kendisi arasında daha Makedonya’da iken cereyan eden bir olaydan kaynaklanan şahsi gareze bağlıyordum. Aziz Bey Koçana’da bir birliğe mensup iken, teftiş için o havaliye gelmiş olan ve o zamanlar Üsküp ve havalisi kumandanlığında bulunan Osman Paşanın, daima herkese karşı takındığı alaycı tavrından ve kullandığı sert ve apaçık sözlerden kırgın olarak şiddetli karşılıkta bulunmuş ve karşılığın herkesin önünde verilmesi nedeniyle şaşırmış kalmış olan Osman Paşa, yüksek mevkiinin şerefini kurtarmak maksadıyla şiddet göstermeye kalkışarak, Aziz Ali Beyin hapsedilmesini emretmiş ve bu olay münasebetiyle Aziz Ali Beyin hiçbir suretle yatıştırılamayan öfke ve kinine hedef olmuştur.Türklerin ve özellikle Anadolu Türklerinin Araplar hakkındaki fevkalade hürmetinden bahsederek, her birisi kim bilir ne gibi hadiseler tesiriyle halk dilinde küçük düşürülmüş olmaktan başka bir nitelik taşımayan bu sözleri dikkat nazarına alıp da, Türk’ün Arap hakkındaki saygı hissinden şüphe etmenin yerinde olamayacağını, kendisi gibi münevverler, eğer bazı eğilimlere ve şahsi kırgınlıklara kapılıp da bu tehlikeli yola sapacak olurlarsa, İslam âlemi için ortadan kaldırılması imkânsız bir felakete yol açacaklarını söylemiştim. Bu vakadan sonra Aziz Ali Bey, kendi talebi üzerine İzzet Paşa genelkurmayında görevlendirilerek Yemen’e gitmişti. Asıl Arap eğilimlerini orada göstermiş olduğunu ve biçare İzzet Paşa'ya bin türlü ruhi azaplar çektirdiğini sonradan haber aldım. İtalyanlar'ın Trablusgarp ve Bingazi’ye tecavüzünün ardından Yemen’den Bingazi’ye geçtiğini ve Enver ve Mustafa Kemal Beylerle beraber Bingazi Mutasarrıflığına (valilik ile kaymakamlık arası bir yönetim birimi) bağlı şehirlerin müdafaasında pek çok çaba harcadığını işitmiştim. Bence Aziz Ali Bey, Arap ihtilalcileri arasında en mühim şahsiyetlerden biri olduğu ve ilerde Araplık âleminde pek çok hadiselere yol açacak nitelikte bulunduğu için, geçmişi, faziletleri ve kusurları hakkındaki izlenimlerimi kısaca belirtmeyi yararlı gördüm. Bingazi’de bulunduğu esnada, Enver Beyin kendisine karşı amir tavrı takınmasını çekemeyerek Arap subaylarını aleyhine teşvik ettiğini, fakat Enver Beyin buna hiç önem vermeyerek İtalyanlarla barışın imzalanmasından sonra Balkan Muharebesine iştirak için memlekete döndüğü sırada Bingazi’de bir Arap hükümeti kurması tavsiyesiyle emir ve kumandayı Aziz Ali Beye terk ettiğini, fakat Aziz Ali Beyin pek az bir zaman zarfında evvela Şeyh Ahmedü’l-Şerifü’l-Sünusi ile ve sonra da Arap zabitleri ile bozuşarak Bingazi’de kalmaktan vazgeçmekle Türkiye’ye döndüğünü bana hikâye etmişlerdi. O sırada bu zatta bir zihniyet vardı: Türk zabitleri ile ve eski Türk arkadaşları ile konuşurken Enver Beyin şiddetle aleyhtarı bulunmak, Arap zabitleri ile birlikte bulundukça Türkler aleyhine en şiddetli teşvikler ve hücumlardan kaçınmamak!.. Nihayet Enver Paşanın' Harbiye Nezareti makamına geçmesi Aziz Ali Beyi tamamen çıldırtmıştı. Hem kendisiyle sınıf arkadaşı olsun, hem ancak kendisi kadar çaba gösterip hizmet etsin de şimdi o Harbiye nazırı olsun ve kendisi hâlâ Erkânıharbiye binbaşılığında kalsın!.. Mademki Türklerle beraber çalışmakla yükselip ün kazanılamıyor... Yaşasın Arap ihtilalciliği!.. Aziz Ali Bey, artık Enver Paşanın da sabır ve tahammülünü tüketecek fiil ve hareketlere başvurunca Enver Paşa kendisinin tutuklanmasını emretti ve Bingazi’de bulundukları esnada, hükümet işlerine sarf etmek için kendisine teslim ettiği on bin mi, yoksa otuz bin mi liranın hesabını vermediği ve bunları zimmetine geçirdiği iddiasıyla Divan-ı Harp’e verdi. Aziz Ali Beyin tutuklanması üzerine bütün İstanbul Arap gençliği ayaklanmıştı. Ben o sırada Nafia nazırı idim. “El Menend-il Arabi” azaları, başvurmadık makam ve kimse bırakmadılar. Baalbekli Doktor Esat Haydar’ın riyaseti altında Şamlı ve Beyrutlu beş gençten oluşan bir kurul da bana geldi. Ziyaret maksatlarını izah ettikten sonra, Enver Paşanın nezdinde teşebbüslerde bulunarak Aziz-i Mısri’nin affını temin edecek olursam, Arap gençliği üzerinde pek ziyade iyi tesir bırakacağımı söylediler. Nihayet Ümera Divan-ı Harbi, Aziz Ali Beyin idamına karar verdi. Hüküm mazbatasını Babıâli’ye takdim eden Harbiye Nezareti, mahkum hakkında Padişahın atıfetine müracaat ve idam hükmünün müebbet kürek cezasına çevrilmesini rica ediyordu. Mazbatanın, Harbiye Nezaretinin dileği çerçevesinde değişerek yüksek tasdike sunulduğu günün akşamı Fransız Sefarethanesinde büyük bir resmi ziyafet veriliyor ve hemen bütün nazırlarla bazı ecnebi sefirleri ve bir hayli Fransız ileri gelenleri davetli bulunuyordu. Ben ve Enver Paşa da davetliler arasında idik. Ziyafetten sonra büyük müsamere salonunda bulunduğumuz sırada, Aziz Ali Beyin idama mahkûmiyeti havadisi ağızdan kulağa dolaşmaya başlamıştı. En evvel Illustration harp muhabiri George Remond yanıma gelerek:
    Azizim General, dedi; Enver Paşa ile Bingazi’de aralarında bir münakaşa, bir uyuşmazlık çıkmış olması nedeniyle, Aziz Ali Bey idama mahkûm edilecek olursa, bu memlekette kanundan ziyade keyfi idarenin hüküm sürdüğüne inanacağımı biliniz.
    İşittiğime göre Aziz Ali Beye yöneltilen suçlama, memleketin müdafaası için kendisine verilen parayı çalmış olmaktan ibaretmiş. Benim pek aziz bir dostum olan Aziz Ali Bey, belki bir Arap ihtilalcisidir; belki Enver Paşanın siyasi fikirlerine muhalif fikirler besler; fakat hiçbir zaman hırsız olamaz. Buna benim kadar sizin de inandığınıza eminim. Ve yine eminim ki, eğer siz Enver Paşa nezdinde bir teşebbüste bulunacak olursanız, Aziz Ali Beyin layık olmadığı bu felaketten kurtarılmasını sağlayabilirsiniz. George Remond’dan sonra Türk, Fransız bir hayli zabit ve sivil, Aziz Ali Bey lehinde müdahale etmekliğim için sürekli olarak bana müracaat ediyorlardı. O gece salonda dolaşan Enver Paşaya dönen bakışlarda “kendi intikam hissini tatmin için, kendisiyle beraber Bingazi’yi müdafaa etmiş olan bir kıymetli zabiti imha etmek isteyen şu adama bakınız!” manası okunuyordu. Hemen anladım ki, kamuoyu Aziz Ali Beyden ziyade Enver Paşayı suçluyor. Bu suçlamadan Enver Paşayı kurtarmak gerekiyordu. Bundan başka, Aziz Ali Bey benim nazarımda Arap ihtilalcilerinin en mert ve namuskârlarından biri idi. Diğer ihtilalcilerin hepsi için umumi af ilan edip de yalnız Aziz Ali Beyi mahkûm etmek bence mantıksızlıktı. O halde Aziz Ali Beyi kurtarmayı ben de bütün mevcudiyetimle arzu ediyordum. Bu nedenle o gece ziyafetten eve döner dönmez Enver Paşaya dört beş satırlık bir tezkere yazdım ve dedim ki: “Azizim Enver! Aziz Ali’nin aleyhinde askeri Divan-ı Harpçe bulunmuş olan deliller ve emareler her neden ibaret olursa olsun, kamuoyu seni suçluyor. Bence kamuoyunda böyle çirkin bir tarzda suçlanman, Aziz Ali’nin birkaç sene hapishanede kalmasının sağlayacağı yararın bin misli zarara yol açar. Dolayısıyla, lütufkârlık doğrudan doğruya senin tarafından gelmiş olmak üzere Aziz Ali’nin yüksek affa uğramasına aracılık et! Aziz Ali’nin bir daha Türkiye’ye gelmemek üzere burasını terk edip gitmesini de ben temin ederim.” Enver Paşa tezkereme cevap vermedi. Fakat ertesi gün Aziz Ali’nin yüksek affa uğradığını telefonla bana bildirdi. Zaten bu haberi almış olan Aziz Ali’nin biraderi ve Mösyö George Remond, benim ziyaretime gelmişlerdi. Teşekkür ediyorlardı. Aziz Ali Beyin, hapishaneden çıkar çıkmaz doğruca Mısır’a gitmesini ve bundan böyle Osmanlı memleketleri siyasetiyle meşgul olmamasını ve teşekkür için bana gelmemekle beraber affı için de aracılıkta bulunduğuma dair hiç kimseye tek söz söylememesini söyledim. O zaman namus üzerine verdiği söze rağmen, Umumi Harp esnasında hilafet makamına karşı nankörce ihtilal eden ve İslam âlemini bugünkü felakete bilerek sürükleyen Şerif Hüseyin’in maiyetine koşarak orada hizmet etmiş olduğunu haber aldım. Aziz Ali Beyi işte şimdi de ben affedemiyorum.
  • İnglitere’de 121 yıl önce yayınlanan bir roman 19. yüzyılın bitişinin işaretlerini veriyordu. Oscar Wilde’ın yazdığı Dorian Gray’in Portresi o günlerde çok tartışıldı. Ama Oscar Wilde yazdığı tüm eserlerden daha fazla konuşuldu. Gelin beraberce o yıllara gidip Wilde’ın hikayesine bakalım. Oscar Wilde hangi gizli örgüte üyeydi? Ağır ceza mahkemesi’nde neden yargılandı? Mahkemede Dorian Gray’in Portresi nasıl tartışıldı? Hangi kitabı yazmadığı halde yazmakla suçlandı? Ölürken halkına neden kızgındı? İşte Oscar Wilde’ın hikayesi.

    OXFORD’A GİDİŞİ

    Oscar Wilde 16 Ekim 1854’te Dublin’de doğdu. Babası Sir William Wilde göz ve kulak konusunda bilinen bir cerrahtı. Kulak ameliyatlarında adı geçen Wilde tekniğinin adı ondan geliyordu. Sir William aynı zamanda tarihi eserler ve balıkçılık konusunda uzmandı, bilimsel ve edebi konularda yazarlık yapıyordu. Annesi Francis Speranza ise daha ilginç bir kadındı. Bayan Speranza İngiltere’ye karşı İrlanda milliyetçiliğini savunan şiirler yazan devrimci bir şairdi. Oscar Wilde üzerinde büyük bir etkisi vardı. Oğlunun şairliğini destekleyen Speranza’nın sayesinde Oscar Wilde adını Bernard Shaw, W.B Yeats, John M. Synge, James Joyce gibi İrlandalı yazarlar ile beraber İngiliz edebiyatına soktu. Francesca Speranza oğlunun adını “Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde” koyarken herkes onu yalnızca Oscar Wilde olarak bilecekti. Tıpkı aynı uzunlukta isme sahip olmasına rağmen abisinin Willie Wilde olarak tanınması gibi.

    Oscar Wilde, o yıllarda Dublin’in seçkin okullarından Trinity College’da okudu. Wilde ünlü bir yazar olunca College’da adına büyük bir pirinç levha okulun baş köşesine asılacaktı. Eliot Engel’in anlatımına göre burada kendisini en çok etkileyen hocası Antik dönem tarih profesörü Reginald Mahaffy idi. Oscar Wilde Antik Yunan’ı, estetik zevkleri, gurmeliği Mahaffy’den öğrenecek; onun gibi şaraplara antika mobilyalara, tarihi aksesuarlara, eski gümüş tasarımlara ilgi duyacaktı. Wilde yaşıtlarından estetik merakı ile göze batan şekilde ayrılıyordu. Yirmi yaşında kendi odasını değişik tarz mobilyalarla dekore ediyor, seçme porselen çay takımları biriktiriyordu. Oscar Mahaffy’den hayatını değiştirecek bir bilgi de edinecekti. Mahaffy’nin 1874 yılında hazırladığı “Eski Yunan’da Sosyal Yaşam” isimli kitaba Oscar yardım ediyordu.Oscar Wilde Eski Yunan’da genç erkeklere duyulan aşkın teorisini bu çalışmada keşfetti.

    Oscar Wilde 1874 yılında Oxford Üniversitesi’ne kabul edildi. Dikkat çekici şekilde İrlanda aksanıyla İngilizce konuşuyordu. Atletik, uzun boylu, alımlı bir gençti. Yassı dudakları, koyu renk, uzun saçları dikkat çekiciydi.

    Oscar Wilde, ne kadar bastırmaya çalışsa da erkeklere ilgi duyuyordu. İlk karmaşık duygularını 16 yaşında çarpıcı bir olayla tatmıştı. Portora Kraliyet Okulu’ndan ayrılmak üzereyken en yakın dostu onu istasyona uğurlamak için gelmişti. Trene bindirdikten sonra Oscar’ın yüzünü ellerinin arasına aldı, “Aah Oscar” diyerek dudaklarından öptü ve ağlayarak hızla uzaklaştı. Yüzünde en yakın dostunun bıraktığı gözyaşları ile Oscar şaşkınlıkla “işte aşk bu” dedi. En sevdiği erkek arkadaşının bu duygusal davranışı onu sarsmıştı.

    Oscar Wilde Oxford’a geldiğinde erkeklere karşı romantik bir ilgi besliyordu. Bunun için “Eski Yunan Aşkı” tarifini kullanıyordu. Burada yazdığı şiirler Yunan tarihi ve mitolojisindeki erkek aşıklar üzerineydi. Oscar, Oxford günlerinde erkeklere karşı duyduğu romantik ilgiden erotik ilgiye geçiş yaptı. Tüm okulda onun hakkında eşcinselliğine ilişkin dedikodular dolaşıyordu. Oxford’da Oscar’ın erkek aşıkları konuşuluyordu. Wilde, bu yıllarda hem kadınlarla hem de erkeklerle birlikte oluyordu. 1875 yılında Fidelia ve Eva isminde iki kadınla da aşk yaşadı. 1876’da Florence Balcomlee ile 1878’e kadar sürecek ve neredeyse evliliğe giden bir ilişki yaşadı. Ancak Oscar Wilde aynı tarihlerde hemcinsi Frank Miles ile de ciddi bir beraberlik içindeydi.

    Wilde, o yıllardan başlayarak kendisini Estetikçi Akım içinde tarif etti. O dönem radikal bir sanat akımı olan estetikçi akımın üyeleri güzellik fikrinin devrimci gücü taşıdığını düşünüyordu. Oscar Wilde’ın o yıllarda söylediği “evimdeki mavi porselene layık olmakta zorlanıyorum” sözlerine St. Mary Kilisesi’nin papazı John Burgan “putperestlik” ile suçlayarak cevap veriyor, “bu düşüncenin başının ezilmesi gerektiğini” söylüyordu. Oscar Wilde’ın hem cinsel hem de sanat anlayışı erken yıllarda Kraliçe Viktorya döneminin ahlakı ile karşı karşıya geliyordu. Oscar Wilde Tanrı yerine “güzellik”i , din yerine “estetikçilik” i koymuştu. Oxford’u bitirdiğinde kendisini kimsenin ne olduğunu bilmediği “estetik profesörü” ilan etmişti.

    ZEHİRLİ MANTAR OSCAR WİLDE

    Oscar Wilde bu yıllarda yazdığı şiirler ve feminen görüntüsü ile tanınır hale gelmişti. 1878’de Rovenna adlı uzun şiiriyle Newdigate Ödülü’nü kazandı. İlk kitabı “Şiirler” ise 1881 yazında yayınlandı. Oscar Wilde’ın kitabı çok ağır eleştiriler aldı. Şiirler, ahlaksızlıkla suçlanırken, “zehirli mantar” ve “parazit” gibi ifadelerle Wilde adeta linç ediliyordu. Popüler mizah dergisi Punch onu feminen ve kendini beğenmiş bir şair olarak resmetmekle kalmıyor, derginin editörü Frank Burnand “Albay” isimli oyununda Lambert Streyke adında sahtekar bir şairi Wilde’a benzeterek onunla alay ediyordu. Kısa sürede kamuoyunda nefretle anılan “ahlaksız” Oscar Wilde’ın şiir kitabı, beş ay içinde beş baskı yaptı.

    SENDEKİ PARA BENDEKİ BEYİN

    Oscar Wilde’ın bu süreçte pek çok erkek sevgilileri oldu. Adının etrafında dedikodular dolaşıyordu. O dönemi pek çok eşcinselin yaptığı gibi bir kadın ile evlenerek isminin üzerindeki bulutları dağıtmak istiyordu. 1880 yılında arkadaşının kız kardeşi Charlotte Montefiore’ye evlenme teklif etti, reddedildi. Oscar ona neler kaybettiğini şöyle anlattı: “sendeki para, bendeki beyinle çok yol alabilirdik.” İkinci teklifini ressam Alfred Hunt’ın kızı Violet’e yaptı. Violet’in istemesine rağmen babası Oscar Wilde hakkındaki dedikoduları biliyordu, bu evliliğe izin vermedi. Son aday annesi aracılığıyla tanıştığı Constance Mary Lloyd’du. 1881’de tanıştığı Constance Oscar’dan üç yaş küçüktü, uzun boylu, güzel bir kadındı. 16 yaşındayken babasını kaybetmiş, akıl hastası annesinin kendisine kötü muamelesi nedeniyle dedesinin yanına sığınmıştı. Constance sosyal biri değildi ancak kültürlüydü. Fransızca ve İtalya’nca biliyordu Edebiyata meraklıydı. Kendisine kalacak mütevazi bir servet vardı. Tanışıklıklarının üçüncü yılında, 1884 yılının Mayıs ayında evlendiler. Constance gerçekten de Oscar Wilde’a deli gibi aşıktı. Oscar da herkese Constance’a aşık olduğunu söylüyordu. Evlendikten sonra Paris’e balayına gittiler. Oscar Wilde abartılı bir şekilde evliliğinin hatta gerdek gecesinin ne kadar başarılı olduğunu anlatıyordu. Balayından New York’da bir arkadaşına yazdığı evliliğin güzelliklerinden söz eden mektup New York Times’a haber oluyordu. Oscar Wilde bir eşcinseldi. Buna rağmen bir kadınla evlenmişti. Ya erkeklerle ilişkisini sonlandırmaya çalışıyor ya da Constance ile ilişkisini cinselliğinin üzerine bir örtü olarak seriyordu. Constance ile ilişkisi gerçekten de Oscar hakkında dedikoduları engelliyordu. Nikahtan kısa süre sonra Constance’ın dedesinin ölmesi kendilerine refah içinde bir hayat sağladı. Evliliklerinin dördüncü ayında Constance ilk çocuğuna hamile kaldı. Cyril Wilde çiftin ilk çocuğu olarak 1885’de dünyaya geldi. 1886’da ikinci erkek çocukları Vyvan doğdu. Ancak tüm bunlar tek bir şeye neden oldu. Oscar evlilikten sıkıldı. İki çocuk doğuran karısının vücuduna karşı artık hiçbir arzu hissetmiyordu. Oscar ve Constance evliliklerini sürdürdüler ancak aralarındaki cinsellik bitti. Oscar’ın Constance’a sadakati de. Oscar’ın bundan sonra hayatının sonuna kadar hayatında hep genç erkekler olacaktı. Oscar Wilde’ın cinsel yaşamını merak edenler Neil Mc Kennan’ın yazdığı Oscar Wilde’ın Gizli Yaşamı isimli kitaptan ayrıntılı olarak bilgilenebilir.

    Oscar, Constance ile evliliğin iki yılında sanatsal olarak suskundu. Verdiği konferanslar ve gazetelere yazdığı yazılar ile hayatını kazanıyordu. 1886’dan sonra konferans vermeyi bıraktı. 1887 yılında Kadının Dünyası dergisinin yazı işleri müdürü oldu. Oscar için bu dönem özel hayatında sıkça sevgili değiştirdiği bir dönemdi. Cinsel tercihlerini de netleştirmişti. Bunu felsefi olarak da somutlamıştı. Oscar Wilde’a göre erkekler arası ilişki heteroseksüellikten daha üstündü. Bunu Antik Yunan’a dayandırıyordu. Oscar Wilde’ın sanatı da açıkça homoerotikti. Bunu açıkça ifade edemediği için dolaylı imgeler kullanıyor, şiirlerinde genç erkeklere aşkını anlatıyordu. “L’amour l’impossible” yani “imkansız aşk” ile kastettiği buydu. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek kastettiği de. “Hasat ayı” ya da “dolunay” erkek cinsel organını temsil ediyordu. Rusya’da eşcinsel erkekler için kullanılan “ay ışığı adamları”, New York’da kullanılan “peri” kelimeleri onun şiirlerinde yer buluyordu. Avrupa’da 19. yüzyılda eşcinsel erkeklerin yeşil renge zaafı olduğuna inanılıyordu. Oscar genellikle yeşiller giyiyorve kahramanlarını yeşil kıyafetler ile tasvir ediyordu. Paris’teki eşcinsellerin yakalarına taktıkları yeşil karanfil (beyaz karanfili yeşile boyuyorlardı) artık hergün onun yakasındaydı.Kısacası Oscar Wilde eşcinsel erkek özgürlüğünün savunucusu, yasak olan eşcinselliğin serbestliğini isteyen bir sembol olmuştu. Edward Carpenter, John Adddington Symond, Walt Whitman gibi isimler ile beraber bunu “dava” olarak adlandırıyorlardı. Oscar Wilde, bu davanın savunucusuydu. Wilde’a göre eşcinsel olmak yetmezdi, eşcinsel olduğunu söylemek de gerekiyordu. Bunun için yasaların değişmesi gerekiyordu. Oscar Wilde, cinsel özgürlüğü savunan İngiliz entelektüelleriyle beraber o yıllarda küçük bir hareket olan İngiliz sosyalizmine yakındı. Yüksek sınıfların muhafazakarlığını, orta sınıfın alçaklığını eleştiriyordu. Yoksulların senet yerine sevgiye dayanan kardeşlik anlayışının cinsellik de dahil toplumu özgürleştireceğine inanıyordu. 1891 yılında yazdığı “Sosyalizm Altında İnsan Ruhu” çalışmasında bireylerin ahlaki kısıtlamalar olmadan yaşamasını, insanın geleceğinde tek karar vericinin doğa olmasını savunuyordu. Sosyalizm ile “yeni bireyselcilik” diye tarif ettiği şeyi özdeşleştiriyordu. Oscar Wilde’ın ütopyası köleliğin olmadığı Antik Yunan’dı. Oscar Wilde ütopyacıydı, ona göre “Ütopyaya değer vermeyen hiçbir dünya haritası sahip olmaya değmez”di.

    MUHAFAZAKARLIĞIN GÖLGESİNDE EŞCİNSELLİK

    İngiltere o yıllarda ilginç bir çelişkiyi yansıtıyordu. En muhafazakar dönemlerinden birini yaşamasına rağmen okullarında ve sokaklarında eşcinsel ilişkiler oldukça yaygındı. İngiliz eşcinselleri yayınladıkları anılarında bu okullar hakkında dudak uçuklatan hikayeler anlatırken, İngiliz basını önde gelen eğitim kurumlarında yaşanan ahlaksızlıkları temizleme çağrısında bulunuyordu. Okullarda eşcinsellik cezaları arttırıldı, birçok öğrenci bu nedenle kolejlerden atıldı.
    Sokaklarda hafiyeler de eşcinsel avındaydı. Erkeklerin fahişelik yapması bir geçim kapısı haline gelmişti. Yasadışı pek çok erkek genelevi vardı. Polisin ortaya çıkardığı en önemli skandal Temmuz 1889’da en çok konuşulan Cleveland Sokağı skandalıydı. Bir telgrafçı çocuğun cebinde bulunan büyük miktardaki paranın izini süren polis, Cleveland Sokağı No:19’daki erkek genelevine ulaşmıştı. Evi gözetleyen hafiyeler sonunda büyük bir skandalı ortaya çıkarmıştı. Söz konusu erkek genelevinin müşterileri arasında en az iki parlamento üyesi ve Lord Arthur Someset vardı. Soruşturma derinleşince inanılmaz bir isme ulaşılıyordu: Galler Prensi’nin en büyük oğlu, Kraliçe Viktorya’nın torunu Prens Albert Viktor’a. Skandal bu boyuta ulaşınca kapatılması gerekiyordu. Yarım saatten kısa süren bir mahkemeyle evi işleten iki kişi hafif cezalar aldı. Olay kapatıldı.

    CHAERONEA YOLDAŞLIĞI

    Oscar Wilde bu iki yüzlü ahlak anlayışını eleştiriyordu. Bu kadar yaygın olmasına rağmen eşcinsellik İngiltere’de lanetleniyor ve yasaklanıyordu. İngiltere’de 1533 yılına kadar erkek erkeğe cinsel ilişki suçunun cezasını kilise veriyordu. Canlı canlı gömülme, ateşte yakılma, idam cezalardan bazılarıydı. 1533’den sonra devlet hukuku da erkek erkeğe cinsel birleşmeyi ölüm ile cezalandıran yasayı uygulamaya başladı.1861’de bu tür birleşmenin cezası müebbet hapse dönüştürüldü. Ancak birleşmeyi kanıtlamak için somut deliller gerekiyordu. Bu da kanıtlamayı zorlaştırıyordu. Yasalardaki boşluk, birleşme olmadan eşcinselliği mümkün kılıyordu. Liberal milletvekili Henry Labouchere’in verdiği yasa teklifi yasalardaki boşluğu ortadan kaldırdı. Cinsel birleşme yine en ağır şekilde cezalandırılırken, yeni yasayla erkek erkeğe “ahlaka uygun olmayan davranışlar” da iki yıl hapis ile cezalandırılıyordu. İfadenin muğlaklığı her türlü durumu yargılama konusu haline getirebilecekti.

    Oscar Wilde’ında aralarında bulunduğu eşcinseller 1983 yılında “Chaeronea Yoldaşlığı” adıyla bir örgüt kurdular. Örgütün önderi şair George Ives’ti. Örgüt adını eşcinsel savaşçıların öldüğü savaştan alıyordu. Bu savaşı milat kabul eden bir takvimleri hatta örgüte kabul yeminleri vardı. Örgüt kendisine hedef olarak baskı altındaki tüm toplulukların özgürleşmesini koymuştu. Hücre sistemi ile örgütleniyorlar ve her bir üye sadece iki kişiyle tanışıyordu. Örgütün eşcinsel erkek ve kadınlardan oluşan 200-300 civarında üyesi vardı. Oscar Wilde, örgütün teorik öncüsüydü. “Aşk demokratik olan tek şeydir”, “aşk dizler üzerinde yapılması gereken bir ibadettir” gibi Wilde’a ait sözler topluluğun metinlerinde sıkça geçiyordu. John Addington Symonds ve Edward Carpenter gibi sosyalist ve eşcinsel edebiyatçılar ise sınıfsız bir eşcinsel ütopya kuruyorlardı. Yine aynı yıl anonim bir şekilde yayınlanan “Teleny” ismindeki hikayenin söz konusu gruptan en az dört yazarı vardı. Bunlardan biri de Oscar Wilde’dı. Sadece 200 adet basılan bu isimsiz broşür o güne kadar yayınlanmış en cesur eşcinsel hikayesiydi.

    DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

    Oscar Wilde eserlerinde inandığı görüşleri savundu. Hemen her eserinde eşcinsellik düşüncesi vardı. 1889 yılında yayınlanan Bay W.H.’nin Portresi adlı öyküsünde İngiliz Edebiyatı’nın en önemli ismi Shakespeare’in genç oyuncu Willie Hughes’a aşkını ve ilişkisini anlatıyor, İngiliz muhafazakarlığını kızdırıyordu. Oscar Wilde, Shakespeare’i anlatırken aslında kendini anlatıyordu.

    Oscar Wilde’ın hemen her eserinde otobiyografik öğeler göze çarpıyordu.Wilde yalnızca ne olduğunu değil, ne olmak istediğini de çoğu zaman kahramanlarına söyletiyordu. Bunlardan en bilineni, Oscar Wilde’ın tek romanı Dorian Gray’in Portesi’ydi. Kitapta ressam Basil Halward’a ilham kaynağı olan yakışıklı Dorian Gray’in hikayesi anlatılıyordu. Dorian Gray, kendisine aşık olan Halward’ın evinde Lord Henry Wotton ile tanışıyor ve onun hazcı felsefesi hayatına yön veriyordu. Gray, gençliğinin kaybolmasına ilişkin endişeyle kendisinin yerine Hallward’ın yaptığı tablosunun yaşlanmasını diler. Dileği gerçek olur. Gray, günahtan günaha, zevkten zevke koşarken kendisi değil portresi yaşlanır. Kitapta Oscar Wilde, yerleşik ahlaka düşmanlığını, din eleştirisini, kadınlara ilişkin olumsuz düşüncelerini, sanat anlayışını kahramanlarına söyletir. Kitap otobiyografik öğelerle de bezenmiştir. Wilde, kitap için “Basil Hallward, benim olduğumu sandığım kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir-belki başka bir çağda…” der. Gerçekten Oscar Wilde’ın hayatından pek çok unsur kitabın içinde yer alıyordu. Dorian Gray, Oscar Wilde’ın erkek sevgilisi John Gray’di. Günaha teşvik eden Lord Henry Wotton ise Oscar’ın heykeltıraş dostu Lord Ronald Gower’dı. Gerçekten de Londra’da yer altındaki cinsel yaşantıyı pek çok kişiye öğreten isim Gover idi. Lord Henry Wotton’un, Dorian Gray’e vererek baştan çıkmasını sağlayan sarı kitap ise Oscar Wilde’ın Constance ile Paris’te balayında iken keşfettiği A Rebours isimli homoerotik romandı. Dorian Gray bunun gibi Oscar Wilde’ın yaşamından pek çok iz taşıyordu. Başta ise açıkça ifade edemediği erkeklere aşkını.

    Dorian Gray, o dönemin yandaş medyası tarafından tepkiyle karşılanıyordu. St. James Gazette, Başbakanlık Ahlak Kurumu’nun Oscar Wilde’a dava açması gerektiğini söylerken; liberal Daily Chronicle roman için “sıkıcı”, “pis”, “çöplük esintisi”, “mide bulandırıcı”, “şeytani” ifadelerini bir arada kullanarak eleştiri yapıyordu. Dağıtım şirketleri romanı yayınlayan Lippincott’s Magazine’i boykot ediyor, roman raflardan kaldırılıyordu. Observer’ın o zamanki adı Scot’s Observer, Oscar Wilde’ın cezalandırılması çağrısında bulunuyordu. O dönemin tartışmasında Oscar Wilde basın tarafından adeta linç edildi, yargılanma çağrıları yapıldı.

    EŞCİNSEL BAŞBAKAN

    Oscar Wilde Haziran 1991’de yaşamının aşkıyla tanıştı. Lord Alfred Douglas, Queensbury Markisi’nin küçük oğluydu. Lise yıllarından beri eşcinseldi. Lord Alfred Douglas, 20 yaşında Oscar Wilde ile tanıştığında Dorian Gray’i tam yedi kez okumuş ezberlemişti. Lord Alfred Douglas’ın ağabeyi politikacı Francis Drumlanrig’di. Ağabey Drumlanrig de eşcinseldi, onun sevgilisi ise İngiltere’de önce Dışişleri Bakanı ardından Başbakan olan Lord Rosebery’den başkası değildi.

    Lord Queensbury için iki oğlunun birden eşcinsel olması kabul edilebilir değildi. Küçük oğlu edebiyatın parlayan yıldızı Oscar Wilde ile büyük oğlu politikanın yükselen yıldızı Lord Rosebery ile birlikteydi. Queensbury, dengesiz ve kavgacı biriydi. Küfürbazdı. Çocuklarının annesinden ayrılmış, ikinci evliliğinde ise karısı ondan “iktidarsızlık” ve “üreme organlarında kusur” gerekçesiyle ayrılmıştı. Queensbury, oğullarını cinsel tercihlerinden vazgeçirmeyi gurur meselesi yapmıştı. Bunun için hem Lord Rosebery ile hem de Oscar Wilde ile mücadeleye başladı.

    Oscar Wilde, bu süreçte oldukça özensiz bir hayat sürüyordu. Lord Alfred Douglas’a gerçekten aşık olmuştu. Onunla sık sık tatile çıkıyordu. Çoğu zaman Constance ile yaşadığı evde değil, otellerde kalıyordu. Lord Alfred Douglas ile aşk yaşarken, sık sık başkaları ile de birlikte oluyordu. Lord Alfred Douglas’ın Oscar’a davranışı şaşırtıcıydı. Oscar, Douglas’ın bütün masraflarını karşılıyor, lüks isteklerini karşılıksız bırakmıyor, onun isteklerini karşılamak için kazandığından fazlasını harcıyordu. Oscar’ın tüm çabalarına rağmen, Douglas tıpkı babası gibi dengesiz hareketler yapıyordu. İlişkileri boyunca Oscar Wilde’ın anlayamayacağı kadar kaprisli, şımarık, kindardı. Sabah Oscar Wilde’a küçük sebepleri büyüterek hayatında duymadığı hakaretler ediyor, öğlen ise aşkla geri dönüyordu. Oscar Wilde, Douglas’ın bu gel-gitlerini anlayamıyordu. Sanki babasından oğluna sinirsel bir miras kalmıştı.Douglas, Wilde’ın hediyelerini yok pahasına satıyor, yazdığı mektupları kaybederek şantajcıların eline geçmesine neden oluyordu. Herkesin uyarılarına rağmen Oscar Wilde adeta kör olmuştu. Ailesini, edebiyatını, servetini Lord Alfred Douglas uğruna bir felakete kurban edecekti.

    OSCAR WİLDE’A HAKARET

    Yaklaşan felaket adım adım geldi. Queensbury önce büyük oğlu ile Lord Rosebery’i ayırmak için çabaladı. Yöntemi rezalet çıkarmaktı. Bakan Rosebery’e homofobik ve antisemitik mesajlar gönderiyordu. Bir kez de Rosebery’i dövmek için ona pusu kurmuş, saldırı engellenmişti. Büyük oğul Drumlanrig hem kendini hem de Rosebery’i kurtarmak için babasına ayrıldıklarını söyledi. Drumlanrig de dedikoduları ortadan kaldırmak ve babasının rezalet çıkarmasını önlemek için Alix Ellis’e evlenme teklif etti. Ancak Drumlanrig, bu mecburi evlilik nedeniyle o kadar mutsuzdu ki 18 Ekim 1894’te kendini silahla öldürdü. Ölümü intihar değil, kaza olarak açıklandı. Geleceğin politik yıldızı olacağı düşünülen Drumlanrig’in cinsel tercihleri, babasının baskısıyla bir araya gelince ölüm erkenden kapısını çaılmıştı.

    Sıra Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas’ı ayırmaya geldi.

    Oscar Wilde 1895 yılında en beğenilen tiyatro eseri Ciddi Olmanın Önemini yazdı. Ancak St. James Theatre’daki galanın bir sürprizi vardı. Queenbury, galayı basacak, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ve ahlaksızlığını herkese ilan edecekti. Planı duyan Wilde, tiyatro önüne diktiği polşsler ile Quennsbury’i engelledi. Ancak Queensbury durmadı, Oscar’a eşcinselliğini içeren mesajları rezillik çıkaracak şekilde yollamaya devam etti.

    Lord Alfred Douglas, babasından nefret ediyordu. Ondan intikam almak için bundan daha iyi fırsat olamazdı. Oscar Wilde’ı babasına hakaret davası açması ve bu yolla hapse attırması için ikna etti. Eşcinsel ilişki suçtu, bu durumda bir kişiye “eşcinsel” demek de hakaretti. Oscar’ın ikna olarak dava açması hayatını geri dönülmez şekilde değiştirecekti. Çünkü Oscar Wilde gerçekten de eşcinseldi.

    ŞİKAYETÇİYDİ SANIK OLDU

    Yargılama başladığında Queensbery hakaret davasının sanığı, Oscar Wilde ise şikayetçiydi. Queensbery açıkça hakaret etmişti. Kurtulmasının tek bir yolu vardı, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ispatlamak. 9 Mart 1985’te başlayan mahkemede Queensbery’nin tuttuğu avukat, tuttukları dedektiflerin bulduğu delilleri birer birer ortaya dökmeye başlayınca davanın seyri değişmeye başladı. Davada yargılanan Oscar’ın eşcinselliğiydi. Queensbery üstün gelmişti. Oscar Wilde, kendi eşcinselliğinin didik didik edildiği ve hergün gazetelere manşet olduğu durumdan sıkılmıştı, sinirleri bozulmuştu. Queensbery hakkında yaptığı şikayetleri geri aldı. Queensbery bir ileri adım attı. Tüm delilleri ve hazırladığı dilekçeyi Ağır Ceza Mahkemesi Başsavcılığı’na verdi.

    Bu yargılama sürecinde dikkat çeken bir başka ayrıntı ise olayın mahkemeye yansıması ile beraber Başbakan Lord Rosebery’nin sağlığının bozulmasıydı. Rosebery davayı yakından takip ediyordu ve sinir krizleri geçiriyordu. Queensbery onun eşcinselliğini ifşa edebileceğine dair imalarda da bulunuyordu. Birkaç kez istifa kararı aldı. Basının yakından takip ettiği bu yargılamada Başbakanın, kraliyet üyelerinin, milletvekillerinin adının geçmesi İngiltere için bir felaket olurdu. Queensbery’nin avukatları Başbakan ve önemli siyasi isimler ile ilgili delilleri Başsavcı vekiline göstermişti. O gün İçişleri ve Adalet Bakanı olağanüstü olarak bir araya geldi. Yapılacak tek bir şey vardı, Adalet Bakanlığı’nın kontrolünde Oscar Wilde’ı bir an önce yargılamak ve cezalandırmak. Olayın büyümesini de engellemek. Tehlike halinde adalet hızla ilerliyordu. Aynı gün saat 16:55’te Oscar Wilde hakkında tutuklama kararı çıktı.

    AHLAKSIZ OSCAR WİLDE

    Tüm gözler Oscar Wilde’ın yargılanmasına çevrilmişti. Basın Wilde’ı tutuklandığı anda suçlu ilan etti. Wilde, kamuoyunda linç edilmeye başlandı. Oscar Wilde ahlaksız, sapık bir eşcinseldi. Üstelik edebiyatı ile ahlaksızlığını halka yaymaya çalışıyordu. Daily Telegraph’tan Observer’a tüm basın toplumun ahlaksızlığının nedenini bulmuştu: “Oscar Wilde”. Çözümü de basitti, Oscar Wilde’ı hayatının sonuna kadar hapiste tutmak. Cılız bazı sesler yaşananlara karşı çıkıyordu. 16 Nisan 1895’de Star Gazetesi’nde Robert Buchanan yaşananlara şöyle tepki gösteriyordu: “Beylik Hıristiyan mesajları ve davalarıyla dolu bu ülkeye kaynağı ister Hıristiyanlık ister başka bir şey olsun, bir parça iyilik getirmenin dönemi gelmedi mi? Basın ve halk henüz yargılanarak suçu kesinleşmemiş bir insanı sonsuz cezaya mahkum edip, yerin dibine sokarkenaklı başında insanların büyük kısmı olanı biteni sessizce izliyor.”

    Oscar Wilde’ın tutuklanması ve ardından eşcinselliğe karşı oluşan kamuoyu, eşcinseller arasında bir korku dalgası yaratmıştı. Gazeteler, Oscar Wilde ile ilişkisi olan eşcinsellerin de yargılanacağını yazıyordu. John Gray, Andre Roffalovich, Robbie Rois gibi Osacr Wilde’ın eşcinsel aşıkları kendilerine gönderdiği mektupları yaktı. Wilde’ın kitapları çöplere atıldı. Eşcinselleri bulmak için gönüllü gruplar ortalıkta belirdi. Son olarak Oscar Wilde’ı hapise götüren aşkı Loer Alfred Douglas’da Fransa’ya kaçtı.

    ÖZEL HAYATI DİDİK DİDİK

    Oscar Wilde’ın yargılanması 26 Nisan 1895 Cuma günü başladı. Oscar Wilde’ın bir dönem ilişkisi olan ve ifade vermeyi kabul eden tanıklar mahkemede birer birer Oscar ile yaşadıklarını anlattılar. Oscar Wilde’ın erkeklerle cinsel yaşamı önce mahkemede sonra basın yoluyla tüm topluma duyuruldu. Sevgililerine yazdığı ele geçen mektupları ortaya döküldü. Mahkemede bu mektuplar birer birer okundu. Son olarak Wilde’ın yazdığı eserlerindeki temalar ele alındı. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek neyi kastediyordu, Dorian Gray’in karakterleri eşcinsel miydi, Dorian Gray’in ilk halini eşcinselliği çağrıştırdığı için mi değiştirmişti, Dorian Gray’e hediye edilen o sarı kitap hangisiydi, bir erkeğe “çılgınca öpüyorum” ya da “tapıyorum” yazmak ne demekti, Wilde’ın yazdığı Chaleleon gibi dergiler neden eşcinsellik edebiyatı yapıyordu? Tüm bu sorulara yanıt vermek zorunda kaldı.

    Ne kadar ilginçtir ki Oscar Wilde’a mahkemede yazmadığı bir kitap dahi soruldu. 15 Eylül 1894’te anonim olarak yayına çıkan Yeşil Karanfil kitabını Oscar Wilde’ın yazdığına inanılıyordu. Kitabın gerçek yazarı Lord Alfred Douglas’ın eşcinsel arkadaşı Robert Hickens’ti.
    Dört baskı yapan bu isimsiz baskılı kitap hayatından izler taşıması nedeniyle Oscar Wilde’a yakıştırılıyordu. Wilde, mahkemede söz konusu kitabı yazmadığını söyledi ve bunu bir gazeteye yaptığı Yeşil Karanfil eleştirisi ile kanıtladı. Yalnız bu kadar değil.

    Oscar Wilde’ın yatak çarşaflarındaki lekeler bile kaldığı otellerdeki hizmetliler tarafından anlatıldı. Sonuçta Oscar Wilde, hemcinslerine ilgi duyduğunu inkar edemedi ancak bir cinsel birleşme olmadığını söyledi. Zira bir türlü tam olarak ispatlanamayan bu durumun cezası müebbetti. Tanıklar da ceza almamak için bu kadar ileri gidemedi. Sonunda Oscar Wilde 22 Mayıs 1895’te iki yıl hapis cezasına mahkum oldu. Yargılamanın bitişi Başbakan Rosebery’nin sağlığını geri getirdi. Oscar Wilde cezasını almış, herkes rahatlamıştı.

    Oscar Wilde önce Pentonville Hapishanesi’ne götürüldü. Saçları kesildi. Mahkum elbiseleri giydirildi. Hücresinde 3 kova vardı. Biri yemek, biri su, biri de tuvalet için. Her gün bir değirmende çalıştırıldı. 4 Temmuz’da Wandsworth Hapishanesi’ne nakledildi. Kasım ayında da Reading Hapishanesi’ne gönderildi. Oscar’ın durumunun hızla kötüleşmesi dikkat çekiyordu. Sağlığı bozulmuş, zayıflamıştı. Wilde, hapise girdikten üç hafta sonra çok sevdiği annesini kaybetmişti. Ayrıca Queensbery’nin mahkeme masraflarını ödeyemediği için resmi olarak iflas etmiş, evindeki çok özel kitap koleksiyonu bile yok pahasına satılmıştı. Ağır bir depresyon geçiriyordu. Temmuz 1896’da hapishane müdürünün değişmesiyle rahatladı. Yeni müdür Oscar Wilde’ın okumasına ve yazmasına izin vermişti. Kendisini hapse sürükleyen ve hapse girince unutan sevgilisi Lord Alfred Douglas’a yazdığı “De Profundus” isimli mektubu hapiste tamamladı. Hapisten çıkmasına kısa bir süre kala karısı Constance’da onu tamamen terketti. Çocuklarını bir daha görmemesi, bundan sonra yurt dışında yaşaması ve yeni bir skandala bulaşmaması karşılığında karısının Oscar’a yıllık 150 sterlin ödemesi konusunda anlaştılar.

    18 Mayıs 1897’de tahliye olduktan sonra Oscar Wilde yurtdışına çıktı. İsmini Sebastian Melmoth olarak değiştirdi. Bu ismin de eşcinsel bir göndermesi vardı. Karısından af dilese de kabul edilmedi. 8 Nisan 1898 günü Constance’ın ölüm haberini alacaktı. Haksızlık ettiğini düşündüğü karısının ölümü onun acısını arttırmıştı. Constance, her şeye rağmen vesayetinde Oscar’a yıllık 150 sterlin verilmesini yazıyordu. Oscar Wilde, kendini içkiye verdi. Uğruna hapis yattığı Lord Alfred Douglas ile yeniden ilişki denedi ama aşkları bitmişti. Son olarak toplam yüz kıtadan oluşan Reading Zindanı baladı isimli epik şiirini yayımladı. Şiir, bir kıskançlık krizi sonucu karısını öldüren adamın cezaevi günlerini ve idam edilişini anlatıyordu. 13 Şubat 1898’de yayınlanan şiirini ölmeden önce Constance da okumuştu. Şubat 1899’da Cenova’da yatan Constance’ın mezarını ziyaret etti.

    Son günlerini alkol ve eski günlerdeki gibi sıkça değiştirdiği eşcinsel aşklarıyla geçirdi. Eskiye oranla mütevazi bir hayat sürdürüyordu. Zaman zaman uzaklara dalıp gidiyordu. İngiliz halkına kesinlikle öfkeliydi. Kendisini eşcinsellikten vazgeçirmek için genelevine alkışlarla sokan arkadaşlarına çıkınca hiçbir şey hissetmediğini söylüyor ve ekliyordu “Ama siz bir kadınla yattığımı İngiltere’de anlatın da itibarım artsın”. Ölümüne yakın yeni bir yüzyılda onun yaşamasına İngilizler’in tahammül edemeyeceğini söylüyordu. Gerçekten de 30 Kasım 1900’de ucuz bir otelde öldü.

    Eski sevgililerinden Andre Gide cenazesini şöyle anlatacaktı: “Cenazeye yedi kişi katıldı, üstelik hepsi mezarlığa kadar gitmedi. Tabutun üzerine konan çiçekler, çelenkler arasında yalnızca birinin üzerinde bir yazı varmış; otel sahibinin gönderdiği çelengin üzerinde şu söz yazılıymış: KİRACIMA.”

    Oscar Wilde’ın itibarı yıllar sonra iade edildi. Cinsel tercihleri nedeniyle ona yapılan yargılama ve linç lanetlendi. İngiliz Edebiyatı’nın önemli isimleri arasında yerini aldı. Onu mahkum edenleri ise bugün kimse hatırlamıyor.

    KUTU:
    De Profundis

    Oscar Wilde, Reading Hapishanesi’nde kendisini felakete sürükleyen aşkı Lord Alfred Douglas’a De Profundis, Eski Ahit’in Keturim bölümünde geçen Latince “de profundis clamavi ad te domine (yüreğimin derinliklerinden sana sesleniyorum ya rab)” dizesinden alınmıştı. “Derinliklerden” anlamına geliyordu.

    De Profundis, 50 bin kelimeden oluşuyordu. Hapishanede Oscar’ı unutan eski sevgiliye yazılan bir çığlıktı. Oscar Wilde, ardından giderek bütün hayatını yok ettiği sevgilisine seslenirken adeta içindeki iltihabı akıtıyordu. Ona neden aşık olduğunu, bu aşk için nelere göğüs gerdiğini, nasıl hatalar yaptığını ve sonunda nasıl bedel ödediğini anlatıyordu. Wilde’a göre Douglas ile babasının savaşında kendisi göz göre göre harcanmıştı. Oscar Wilde, mektubunda her şeye rağmen eski sevgilisini affedebileceğine dair açık kapı bırakıyordu.

    Mektup aynı zamanda Oscar Wilde’ın hapishane koşullarını ve ne kadar acı çektiğini de gösteriyor. Ancak Wilde mektupta acıy insanı geliştiren bir duygu olarak tarif ediyordu: “Güzel bedene haz, güzel ruha ızdırap gerekir”. Wilde şöyle der: “daha derin bir insan haline gelmek acı çekenlerin ayrıcalığıdır.” Gerçekten de Wilde’a özellikle acı çektirmek için yapılan uygulamalar vardı. Reading Cezaevi’ne trenle nakledilen Oscar Wilde, istasyonda yarım saat ayakta mahkum kıyafetleriyle bekletilmiş, etrafını saran kalabalık onunla bu süre boyunca alay ederek eğlenmişti. De Profundis’te anlattığına göre bu muamele Wilde’a o kadar ağır gelmişti ki bir yıl boyunca her gün o saatte ağlamıştı.

    Mektupta İsa önemli bir figür olarak Wilde tarafından ele alınır. İsa, bir din taşıyıcısı değil, kendisi gibi davranarak insan ruhunun mükemmelliğini ortaya çıkaran bir sanatçıdır. Bir kişinin İsa gibi olması için kendisi gibi olması yeterlidir. İsa’ya göre zenginlik ve zevk, yoksulluk ve kederden daha büyük trajedidir. Servetin ve nefretin ardına gizlenmiş ruh sakatlanmıştır. Wilde şu ilginç sözleri söyler: “İsa’dan önce de Hıristiyanlar vardı. Bunun için minnettar olmalıyız. Ne yazık ki İsa’dan sonra Hıristiyan çıkmamıştır.” Wilde’a göre kiliselerde İsa’nın heykeli vardır ama ruhu yoktur.

    Wilde gelecek konusunda ise karamsar değildir: “Bir güzel sanat eseri daha yaratabilirsem, kötülüğün zehrini, korkaklığın alaylarını etkisiz hale getirmiş, küçümsemenin çatallı dilini kökünden koparmış olacağım. Eğer yaşam benim için bir sorunsa, ki mutlaka öyledir, ben de yaşam için bir sorunum.”
    Mektup sevgiliye seslenen şu sözlerle biter: “Bana yaşamın zevkini ve sanatın zevkini öğrenmek için gelmiştin. Belki şans, sana çok daha olağanüstü bir şeyi, kederin anlamını ve güzelliğini öğretmek için seçmiştir beni”.
  • Malumpaşa'nın 15.09.1947 günlü ikinci sayısında "Mahkeme Koridorlarında" köşesinde "Gün Uğursuzun" başlıklı bir yazı yayımlanmıştı. Aynı yazı bu sayının üçüncü sayfasına yeniden konmuştur.




    Yedi-Sekiz Paşa · 13 Mayıs 1949 · Sayı: 3

    Gazetenin bu sayısında toplatma haberi yoktur. Birinci sayfadan "Ne Mutlu Tokum Diyene! " başlıklı yorum verilmiştir. " Şakalar" köşesinde "Sular Akar Yedi Mil, Gemi Gider Altı Mil!" başlıklı fıkra konu edilmiştir. İkinci sayfada "Çarıklı Erkanıharp Anlatıyor" başlığıyla köy kahvesinde konuşulanlara yer verilmiştir. Üçüncü sayfadaki "Şehir ve Yurt Haberleri" köşesinde "İnceleme" başlığıyla şu haber geçilmiştir:" Marshall planına dahil memleketlerdeki balık ve balık avlanma işlerini incelemek için Amerika'dan bir heyet gelmiş bütün dalyanları ve balık avlanma yerlerini uzun boylu inceleyen heyetin


    değerli raporunu okuyalım: "Balıkçılığınız inkişafta ... Avrupaya da geniş ölçüde ihracat yapabilirsiniz!"


    Gördünüz mü incelemenin kerametini, böyle bir rapora gerçekten ihtiyacımız vardı. .. Palamutlarımız, toriklerimiz incelene incelene hamsiye dönecek diye korkuyorduk ... Mesela, heyeti Amerikadan değil de Rizeden getirse idik onlar kadar inceleyemezler mi idi. Her işimizi her yerimizi incelettik...

    İnceletecek bir balığımız vardı. Onu da yakalayıp incelediler. Sanıyorum ki buna da lüzum kalmayacak. Çünkü incelenecek hiçbir şeyimiz kalmadı, tükendi. Artık "Kalınlama"ya başlıyoruz. Mesela bundan sonra gazetelerde şu haberleri okumaya kendimizi alıştıralım: "Dış ticaretimizden iki yüz küsur milyon lira kazık yemişiz, bu kazıkları 'Kalınlama' yaptırmak için Amerikadan bir heyet çağıracağız vesaire ... "


    Üçüncü sayfada "Gelecekte Bugün" köşesinde yazılanlar da şöyle:


    Bundan bir sene sonra bugünkü gün 7 çocuk babası bir memur bir [Ütüncü dükkanındaki sol temayüllü bir gazeteye baktığından dolayı, komünist olduğu anlaşılacak ve alakalı Bakanın emri ile sorgusu-suali yapılmadan tekme-tokat kapı dışarı edilecektir.




    Bu sayıda, Markopaşa'nın ve Markopaşacıların başına gelenler yine şiirsel anlatır olarak ele alınmış:




    Yedi-Sekiz Paşa'nın bu sayısı da toplatılmamıştır.


    Yedi-Sekiz Paşa · 20 Mayıs 1 949 · Sayı: 4

    "Şakalar" köşesinde "Boynuzlu Koyun" başlığıyla sunulan bilgilerin şakayla bir ilişkisi yok: Boynuzlu koyun


    Sevgili okuyucularımız, İhtimal burada, Markopaşa'daki eski havayı bulamıyorsunuz. Evet bu esen, o eski kara yel değildir. Şimdi tatlı bir meltem yüzünüzü okşuyorsa biz de ferahlamış, serinlemiş olacağız. Eeee ...


    mevsim mevsimdir bu hayat. Ne olursa olsun "Niçin eskisi gibi yazmıyorsunuz?" diye soracaklar bulunabilir. Onlara şunu söyleyelim ki 16 sayı çıkarabildiğimiz son MARKOPAŞA, Rıfat Ilgaz'a 2 sene 7 aya, Aziz Nesin'e de 7 aya mal olmuştur. 230'ar lira da para cezaları vardır. Ayrıca Rıfat Ilgaz 142. maddeye çarpılarak 6 ay da BAŞDAN'dan yemiştir. Nasıl yazalım ... Siz söyleyin sevgili okuyucularımız, başımızda Zaloğlu Rüstemin gürzü gibi bir Matbuat Kanunu, Zülfikardan keskin bir de Cemiyetler Kanunu bulunursa ... Ama "Niçin eskisi gibi yazmıyorsunuz" diye yine ısrar edecekler çıkarsa onlara şu hikaye ile cevap verelim [Daha önce anlatılan "Çoban Köpekleri" öyküsü "karakoyun"a uyarlanarak anlatılmış ve sonunda şöyle denilmiş]:


    - Karakoyun kapıda durdukça bu çocuk daha çoook işler yapar, der.


    İşte böyle sevgili okuyucularımız, biz yazmasına yazarız, yazarız amma ...



    Birinci sayfada sağ başta "Kahrolsunlar! Kahrolsun" başlıklı yazıyı da okuyalım:


    Haktan ve hakikattan ayrılıp halk menfaatlarını baltalayanlar! Kahrolsunlar;


    Emperyalizme uşaklık edip, milletinin sefaleti pahasına saadet ve refah temin edenler!


    Kahrolsunlar;

    Milyonların ızdıraplarına kulaklarını tıkayıp, [okunamadı] enselerini katmerleştiren göbeklerini kamburlaştıran halk düşmanları!


    Kahrolsun;


    Irgat Recebin, mürertip Kirkor ustanın, Zillinin Ahmeded'in alınteri pahasına apartman dikenler! Kahrolsun!


    Bir lokma, bir hırka parasına çalışan, 40 derece güneş altında uğraşanların ağzından dilini çalanlar!


    Kahrolsun;

    Evet Kahrolsun!

    Anadolunun her tarafında millete kan kusturan faşist uşakları!





    Son olarak bu sayıdan bir öykü ve peşinden bir haber okuyalım:

    Eşek Şakası

    Birgün, hayvanlar kralının emri ile, bütün hayvanatın iştirak edeceği bir geçit resmi tertip edilir. Yapılan programa eşek dahil edilmez. Sebebini sorduğu vakit, herhangi bir münasebetsizliğinden çekinildiği söylenir. Eşeğin fazla ısrar ve teminatı karşısında kırmazlar, onu da programa dahil ederler. Merasim başlar ... Geçiş sırası eşeğe gelince eşek azametle ilerler ve kralın önüne geldiği vakit, yere dosdoğru uzanıp tepinerek anırmaya başlar. Güçlükle kenara alırlar. Kendisine, verdiği sözü hatırlatılarak niçin böyle yaptığı sorulunca:

    - Be birader der, ben eşekliğimi burada göstermezsem; ya nerede göstereceğim?

    İşte şimdi bunun gibi ... Eh artık arkasını da siz getirin.



    Ziyaret ve Ziyafet

    Dün Amerika'dan 17 toplu iğne, 5 kol düğmesi, 31 saat zembereği, 8 gözlük camı, 3 metre kablo ve 7 merkep nalı ile birlikte bir hayli de Amerikan bahriyelisi gelmiştir. Gelen denizciler ve malzemeler şerefine pembe köşkte Lütfi Kırdar 1.000 kişiye ziyafet çekmiştir.



    Hür Markopaşa · 16 Mayıs 1949 · Sayı: 2

    7 Ocak günü gazetenin birinci sayısını çıkarıp tutuklanan Orhan Erkip cezaevinden çıkmıştı. Hür Markopaşa'nın ikinci sayısını 16.05.1949 tarihinde çıkardı. Oysa daha önce yani Rıfat Ilgaz içerideyken çıkaracaktı. Ilgaz'ı dinleyelim:

    Ben Heybeli'de yatarken bizim ortak Orhan Erkip AsmalıMescit'te bir sayı çıkıp da toplatılan "Hür Markopaşa"dan hapis cezasına çarptırılmıştı. O da bu cezaevindeydi. Ben cezaevinin hastanesinde yatarken izin alıp beni görmeye gelmişti. Beşinci Kısım dayısı Köfte Mustafa'nın yardımcısıydı. Üç dört ayı kalmıştı çıkmaya. "Hiç korkma" diyordu. "Hür Markopaşa'yı çıkarırız, daha olmazsa. Ben günümü doldurayım, gerisi kolay. Yazarsın içeriden yazıları, yollarsın bana!"

    Bu ve izleyen üç sayıda Orhan Erkip, Markopaşa döneminden ve Markopaşacılardan kalan yazıları koydu. 13 Haziran 1949 günlü 6. sayısında gazeteyi her şeyiyle Rıfat Ilgaz'a devretti. Şimdi bu tarihe kadarki 2, 3, 4 ve 5. sayılara kısaca göz atalım. Gazetenin ikinci sayısının üçüncü sayfasında Markopaşacıların yargılanmalarına ilişkin bir haber var:







    Hür Markopaşa · 23 Mayıs 1 949 • Sayı: 3

    "Şakalar" köşesinde "İkisinden Birisi" başlığıyla yazılanlar şunlar: Son davalar bize çok tuzluya oturdu. Her şey hartada vardı ama, bu kadarı da biraz fazlaca geldi. Yook, bunlardan şikayetçi olduğumuzu sanmayın! Elbet her mesleğin kendine göre bir sakat tarafı vardır. Gülü seven dikenine katlanır tabi . . . Eğer muharrirliğin böyle zevkli tarafları olmasaydı, görünür görünmez kazalara, belalara nasıl tahammül edilirdi? . Efendinin biri, yeni tanıştığı bir zata laf kıtlığında sormuş:

    - Peder rahmetli zurna çalmasını bilirler miydi?

    Karşısındaki hayretle:

    - Yoook! Niçin sordun??

    - Bizim rahmetli de bilmezdi de ...

    Emin olun, ben de bilmem, bizim peder de bilmezdi. Laf kıtlığında söylüyorum. Yani, durumdan asla şikayetçi değilim. İnsan ekmek yediği mesleğinden nasıl dert yanar? .. Hatta şu anlatacağım fıkra bile gelişigüzel söylenivermiştir, laf kıtlığında: İçkinin yasak olduğu bir tarihte, kol gezen devriyeler Bektaşi babasını zil zurna yakalamışlar ... Buram buram tüten rakı kokusu her şeyi açıklamış . . . Subaşı hiddetle:

    - Yatırın, demiş, keratayı! Üç yüz değnek vurun tabanlarına!

    Bektaşinin hiç tınmadığını, üstelik de bıyık altından güldüğünü gören Subaşı:

    - Yetmiş sopa fazla vurun!

    Yine aldırmadığını görünce sormuş:

    - Behey haneharap, bunda gülecek ne var?

    Bektaşi dayanamamış:

    - Ağam, demiş. Ya senin tabanın yok, yahut da sayı saymasını bilmiyorsun!

    Toprağı bol olsun Bektaşi babasının. On gündür sözü dilimizden düşmüyor. Biz de onun gibi, verilen cezaları düşünerek, şöyle söylüyoruz:

    - Efendiler: Ya siz "bir yıl kaç gündür?" bilmiyorsunuz, yahut hiç "hapiste" yatmadınız! ..



    Son sayfadan seçilen yazının da tıpkıçekimini verelim:



    Hür Markopaşa· 23 Mayıs 1949 · Sayı: 4

    Üçüncü sayı ile aynı tarihli olan (30.5.1949 olmalıydı) bu sayıdan da Mim Uykusuz'un karikatürünü seçelim.

    Hür Markopaşa · 6 Haziran 1949 · Sayı: 5

    Bu sayıdan da bir yazı seçeceğiz. Yazı birinci sayfada ve "Kendimizi Tanıtalım!" başlığını taşıyor: Son senelerde yeni bir moda aldı yürüdü. Birtakım gazeteciler, muharrirler, siyaset adamları bar bar bağırıyorlar: " Kendimizi

    yabancılara tanıtalım." Yine birtakım ileri gelenlerimiz yabancı memleketlere yaptıkları seyahatlerinden dönüşlerinde ilk sözleri şu oluyor: "Bizi hiç tanımıyorlar, kendimizi tanıtalım." Yine bazı yabancı misafirlerin, trenden, vapurdan iner inmez ilk sözleri şu oluyor: "Sizi hiç tanımıyoruz, bize kendinizi tanıtın!" Hiç böyle acayip laf edilmiş değildir. Biz kendimizi zorla mı tanıtacağız. Sanki bizi görmesinler diye yüklere dolaplara mı saklanıyoruz? Yiğidin malı meydanda. İşte ortadayız. Tanıyacaklarsa tanısınlar. Bu tanımak ve tanıtılmak gayretinin altında neler oluyor, neler dönüyor bir bilseniz!

    Öyle geliyor ki, biz memleketimizi onlara tanıtacağız, hem de öyle tanıtacağız, öyle tanıtacağız kiiii ... Bu gayretle en sonunda, memleketi kendimiz bile tanıyamaz olacağız! ..



    Gazetenin bu sayısının polis müdürü tarafından toplatıldığı, bir sonraki sayıda yayımlanan " Kanundan Önce Kafanızı Değiştirin" başlıklı yazıdan anlaşılmaktadır.



    Hür Markopaşa · 13 Haziran 1949 · Sayı: 6

    Gazetenin sahip ve yazı işleri yönetmenliğini Rıfar Ilgaz üstlenmişti. Bu değişim ve gazetenin çıkarılışı ile ilgili olayları Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... Orhan Erkip Hür Markopaşa'yı çıkarmaya başlamıştı. Benim sorumlu müdürlüğüm sırasında, üç beş parça yazı kalmıştı elinde. Bunları yayınlayıp bitirdikten sonra, yürütemeyeceğini anlayınca Hür Markopaşa'nın imtiyazını bana devretmiş, kendisi kuru temizleme evi açmak üzere büsbütün ayrılmıştı. Tek başıma yürütebilecek miydim bu gazeteyi? Bir mizah dergisi yalnız yazıyla yürümezdi. Dizgi, baskı, kağıt işleri de vardı. Mim Uykusuz'la görüştükten sonra Babıali dağıtıcılarını dolaştım, Halit'leri, Nail'leri ... Her bakımdan destekleyeceklerdi beni.

    Güveniyorlardı dergiyi tek başıma yürüteceğime. "Nasıl Gazeteci Oldum?" diye Hür Markopaşa'nın ilk sayısından beri yayınlanan bir dizi vardı, Aziz'den kalma. Olay Sultanahmer Cezaevinde geçiyordu. İçerde yazdıklarını nasıl dışarı çıkardığını anlatıyordu. Taaa 1944'lerden beri yaşadığımız olaylardı bunlar ... Markopaşa geleneklerine göre diziyi sürdürmemde hiçbir sakınca görmemiştim.

    Dergi bütün saltanatıyla çıkmaya başlamıştı. Mim Uykusuz uzun deneyimlerden geçmiş daha da ustalaşmıştı. Sorumluluğu her bakımdan üzerime aldığım için bildiğim gibi yazıyordum. O sıralarda askerden izinli gelen Haluk Yetiş, Hür Markopaşa'yı Ankara'da izlediğini söylemişti. Yazıların tümünü benim yazdığımı, Aziz'in Aydın'da olduğunu öğrenince şaşıp kalmıştı. Ne var ki kendisi gibi bir yardımcım yoktu yanımda. Çok yoruluyor,

    üstelik gazeteyi çok masraflı çıkarıyordum. Ama ne olursa olsun aylarca sürdürebilecek durumdaydım. Askerliğini bitirir, yönetimi alırdı eline...



    Rıfat Ilgaz'ın, mizah yanını ve Markopaşa mizahını anlatırken söyledikleri, bu anlayışın köklü bir geleneğe, halka dayandığını ve Hoca Nasrettin mizahından mayalandığını ortaya çıkarmaktadır. 6. sayıdaki manşet yazısı aynı zamanda iyi bir uyarı: "Kanundan önce kafanızı değiştirin . . ." Yazının içeriği Markopaşa'lar ve Markopaşacılar hakkında bilgiler de veriyor: [Biz, yeni demokratik Basın Kanunundan önce, kanunları Halk Partisi lehine tefsire kalkışmayan iyi niyetli savcılar ve idareciler istiyoruz.]

    Ey Bakanlar Bakanı!

    Kanunlarla top gibi oynadığın, birini atıp birini tuttuğun bu günlerde biraz da şu bizim meşhur basın kanunundan konuşalım. Bu iş, bizim için çizme dışına çıkmak olacak ama hoş görürsün artık! Sekiz defa gazetesi toplanan ve on beş gün içinde tam dört sene bir ay matbuat suçundan ceza yiyen bir gazetecinin bu mevzu üzerinde biraz olsun konuşmaya yetkisi olsa gerek . .". Biz bu salahiyetle diyoruz ki: Basın kanununun, antidemokratiktir diye adı kötüye çıksa bile biz bu vasfı üzerinde duracak değiliz. Hem "gazeteler ancak mahkeme kararı ile kapatılır ve toplatılır" diyen bir kanuna nasıl antidemokratiktir diyebiliriz. Her ne kadar şu meşhur 51. inci madde onlara hak verdirse de (Hani şu Bakanlar kurulunun gazete kapatması meselesi) biz bundan dahi şikayet edecek değiliz.

    Bizim istediğimiz, Türk basınının zararına olduğu iddia edilen bu kanunun şimdilik aynen tatbik edilmesidir. Yani gazetemiz bundan sonra piyasaya çıkmadan bir gün önce toplatılmasın! Bakanlar daha sabah kahvesini içmeden ezbere çıkartılmış kurul kararıyla gazetemizi yağma etmesinler!

    Ey Bakanlar Bakanı!

    İş kanun çıkarmakla bitmiyor. Zihniyet değişmedikçe demokrasi davası yürümüyor, vesselam!

    Senin yeni Basın kanunun da çıksa, yine bizim gazetenin hali dumandır. Yine salahiyetli ve salahiyetsiz şahıslar, vakitli vakitsiz gelecekler, bize yazılı bir emir, bir karar dahi göstermeden yağma edecekler, biz hangi yazıdan toplatıldığını bir türlü öğrenemeyeceğiz.

    Polis müdürünün kendi başına gazete toplattığı dünyanın hangi tarafında görülmüştür?

    Bundan önceki sayımız da hususi ve şifahi bir emirle böyle toplatıldı. Biz senden yeni Basın kanunu istemiyoruz. Ceza kanunu dururken böyle bir kanunun lüzumuna da inananlardan değiliz. İstediğimiz: Hiç olmazsa eskisinin, demokrasi zihniyetine göre tatbikidir. Yeni kanunlardan önce ileri anlayışlı, iyi niyetli idareciler ve savcılar istiyoruz. Senin geceli gündüzlü bu işlerle uğraştığını işitip üzülüyoruz. Bizim için bu kadar külfete ne lüzum var? Şu Abdülhamit'in sansür kanununu meclise ver de iş olup bitsin! Neşirden önce, yazılarımız memurlar tarafından gözden geçirilir de tonlarca gazetemiz Emniyet müdürlüğü ardiyesinde depo edilmez. Ve demokrasiyi çok iyi anlayan arkadaşlarımıza, kelepçe vurulup hapishanelere atılmaz!

    Ey Bakanlar Bakanı!

    Netice lehimize çıkar diye antidemokratik Basın kanununu dahi tatbik etmek istemeyen savcılar, polisler, mülkiye amirleri dururken sen yine geceli gündüzlü hür bir Basın kanunu hazırlamakta devam edebilirsin. Bizim için bu kadar zahmete değmez ama, ne diyelim, hadi Şalcı Nihat yardımcım olsun!



    İkinci sayfada "Buna Göre Kes!", "Milletler Arası Büyük İdrar Müsabakası", "Şu Halk Partisi!" başlıklı yazılar yer almış. Ayrıca "Çocuklara Masallar" köşesinde "Kızım Sana Söylüyorum" başlıklı bir masal var:



    Gazetenin dördüncü sayfasından da küçük bir fıkra seçelim:

    İKİ KÖYLÜ ARASINDA

    - Ülen Memet, Başbakan olsan ne yerdin?

    - Soğanın yalnız cücüğünü! Ya sen?

    - Ne yiyeyim, bana yiyecek iyi bir şey gomadın ki! ..



    Bu sayının satışa çıktığı günlerdeydi. Rıfat Ilgaz, Osmanbey Matbaasındaki odasında yazı yazıyordu. Kapı vuruldu . . . Gelen, beklenen görevliler değildi:

    ... Ben yazdığım yazıya öyle dalmıştım ki karşımda Cezaevi Müdürü'nü görünce, yazdığımı da yazacağımı da şaşırmıştım. İster istemez yer gösterip, buyur ettim. Çay mı, kahve mi'den başlamıştım işe ama, adamın aklı çayda, kahvede değildi. Lafı hiç dolaştırmadan:

    "Rıfat Bey!" diye başladı. "Bu yazıları hemen kesmeniz için ricaya geldim!"

    Sözün buraya geleceğini biliyordum ama, bu kadar tepeden inme olacağını düşünemezdim. Son iki yazımda Sultanahmet Cezaevinde nasıl esrar, eroin içildiğini, bunların nasıl sürüldüğünü, nasıl kumar oynatıldığını, kimlerden ne yollarla haraç alındığını anlatıyordum:

    " Hangi yazıları?" diye uzatmaktansa, ben de onun gibi hiç dolaştırmadan:

    " Kesemem!" dedim. "Nasıl keserim! Bizlere güveni kalmaz okurlarımızın!"

    "Canım siz de ona göre kesersiniz. Bir hayal mahsulü olduğunu da belirtirsiniz bu yazıların ..."

    "Yapamam!" dedim. "Bu yazı dizisinin nerede, nasıl biteceğini şimdiden ben bile kestiremem! Hem efendim, bu yazının sizinle ne ilgisi var ki, bu kadar duruyorsunuz üzerinde?"

    "Nasıl durmam! .. Olaylar Sultanahmet Cezaevinde geçtiğine göre . . ."

    "Yazının neresinde yazmışım Sultanahmet'te geçtiğini?"

    "Canım rastlamak mı lazım? Kim okursa okusun, anlar bu olayların Sultanahmet Cezaevinde geçtiğini."

    "Hiç sanmam. Bütün cezaevlerinde aşağı yukarı aynı olaylar geçer. Bu kadar alıngan olmanız yersiz doğrusu ... "

    "Canım, Rıfat Bey, diyelim ki bütün cezaevlerinde aynı olaylar geçiyor. Sultanahmet de bu cezaevlerinden biri değil mi? Önünde sonunda kabak bizim başımıza patlayacak olduktan sonra ... İyisi mi, siz kesin bu yazıları, uzatmayın!"

    Getirttiğim kahveler masanın üzerinde duruyordu. "Buyurun" dedim, "Soğumasınlar!"

    Müdürün gözü kahve falan görmüyordu. Yumuşadığımı sanarak:

    "Söz, değil mi?" dedi. "Keseceksiniz bu sayı. .. Tatlıya bağlayıp son diyeceksiniz ... Siz de biliyorsunuz yolunuzun er geç cezaevine düşeceğini, yatağınızı içeride bırakıp çıktığınıza göre. .."

    "Efendim, hiç telaşlanmayın! Kim okuyacak bizim yazıları da, kim duracak üzerinde ... Beş on bin gazeteyi zor satıyoruz." Acı acı baktı yüzüme: "Daha yeni gitti müfettişler. .." dedi. "Sizin şu İmralı yazısından ötürü ... Ne İmralı kaldı alt üst edilmedik, ne bizim hastane."



    İçeridekilere söz verdiğim gibi, "Pamuk" yazısını çıkar çıkmaz yayınlamış, posta müdürü Zeki Bey kanalıyla on kadar gazeteyi Cezaevine göndermiştim. Nasıl olmuş da Müfettiş gelmişti bu yazılar üzerine bilmiyordum. Konuyu açacağa da benzemiyordu Müdür.

    "Hem o İmralı yazısından size ne?" dedim.

    "Evet bana bir şey olmadı ama, sen İmralı Müdürü'ne sor!..

    Tam üç müfettiş ... Sen gazetem okunmaz de, dur, milletin işi yok! Hep böyle abuk sabuk yazıları okurlar nedense! Sizden son defa rica ediyorum, kesin bu yazıları!"

    Gözlerini açmış, ağzımdan çıkacak yanıtı bekliyordu. Ben gecikince üsteledi:

    "Keseceksiniz değil mi, en uygun biçimde? .. Evet, değil mi?"

    "Özür dilerim Müdür Bey!" dedim. " Kendime göre doğru yanlış, bir gazetecilik anlayışım var. Gazetenin üstünde de adım yazılı ... Kendime, okurların gözü önünde kötülük edemem. Sayın Savcı yazılarımda suç bulursa versin mahkemeye! İftira ediyorsam, siz de verin mahkemeye beni! O zaman mahkemede herkesin önünde açıkça söylerim, bu olaylar sırf Sultanahmet'te geçmiyor diye ... Üç cezaevi gördüm, hepsinde de aynı olaylar. . ."

    Cezaevi müdürünün ziyaretinden birkaç gün sonraydı. Hür Markopaşa'nın 7. sayısının yazıları yazılmış, gazete henüz çıkmamıştı. Rıfat Ilgaz, Cağaloğlu'nda avukat arkadaşı Vasık Balkış'a rastlamıştı. Arkadaşı, bir küçük işi için adliyeye uğrayacak, sonra içmeye gideceklerdi. Adliyeye girdiklerinde "Mareşal" lakaplı mübaşir, Ilgaz'a duruşması olduğunu söyleyiverdi. Biraz beklediler, duruşmaya girdiler. Markopaşa'da cumhurbaşkanına hakaretten beraat ettiği bir davaydı bu ve Yargıtay'dan geri dönmüştü. Sarı Yazma'dan okumayı sürdürelim:

    ... (Yargıç Salim Başol) Dava yeniden haşlıyor ... Yargılama Usulleri Yasasındaki özel maddesine uyarak sanığın tutuklanması gerekmektedir, dedi . Mahkeme başkanı Başol, bir yıl hapis cezası verdi. Sonra Ilgaz'ı polise gösterdi: "Alın götürün! . . " ... Cezaevi Müdürü sanki gurbetten dönen yolcularını beklermiş gibi dikiliyordu kapıda. Bana öfkesini püskürtmek için suratını asmış, kaşlarını çatmıştı: "Demiştim matbaada!" dedi. ( . .. )

    "Arayın şunun üstünü!" dedi. ( ... ) "Saçlar üç numarayla kesilecek! Götür berbere, peşinden de hamam! Elbiseleri etüvden geçecek! Tam adembaba işi!" ( ... )

    Sırtımda, bir elin beş parmağının uçlarını ayrı ayrı duydum, beş temel çivisi gibi:

    "Yürü!"

    Yürümek bendendi ama, yürütmek onlardan ... Neredeyse beynime, düşüncelerime de el koyacaklardı. Onlar düşüneceklerdi yapacağım işleri, ben sadece buyrultularına ellerimi, kollarımı, ayaklarımı uyduracaktım.

    "o yana değil, bu yana!"

    Onlar yön vereceklerdi yürüyüşüme bile ...





    Hür Markopaşa - 21 Haziran 1949 Sayı: 7

    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde çıkan yazı yine kara bulutların dolaştığını haber veriyor:



    Aynı sayfadaki "Bebeğin Küçüğü" başlıklı yazıda da önemli iletiler var: "Çocuk deyip de geçmeyin, biz yaşlılar eğer üzerlerinde durup, içli dışlı olmasını bilirsek, onlardan çok şeyler öğrenebiliriz. Üç dört yaşındakiler bile yerine göre bizim politika ve iktisat bilgimizi alt üst edebilirler. Benim de hemen bu yaşlarda çok bilmiş bir kızım var. [Rıfat Ilgaz'ın kızı Yıldız Ilgaz, 1 3 Şubat 1 946 doğumludur. Yıldız, o

    tarihte üç buçuk yaşındadır.] Eğer zaman ve zemin müsaade eder de onunla oturup konuşabilirsem, çok faydalanırım. Geçenlerde benden bebek istedi. Hemen Halk Partisi usulüne başvurdum, başladım vaatlere:

    - Kızım, dedim, çarşıda güzel bebekler kalmamış. Hem olsa bile çok küçük şeyler. .. Yakında Amerikadan büyük bebekler gelecekmiş, naylon bebekler ... Hele bekle de sana onlardan alayım. Böyle boş vaatlere kulak asmayan kızım, siyaset adamlarımızı çatlatacak kesin cevabını verdi:

    - Baba, dedi. Ben küçük bebek istiyorum. Bebeğin büyüğü yerine küçüğü ... Biz yaşlılar da böyle düşünebilsek!..



    İkinci sayfada da bir ses sanatkarı ile yapılan söyleşi mizahsal açıdan konu edilmiş. Yazı şöyle bitiyor:

    ... Ben, plak ve değerli sanatkarlarımız hep bir ağızdan söylüyoruz:

    Geçti davalarda ömrüm ihtiyar oldum bugün

    Çok kararlar dinledim de bikarar oldum bugün!







    "Nasıl Gazeteci Oldum" dizisi bu sayıda sonuna bir not konarak bitirilmiş. Bu arada "Al Sözünü Geriye" köşesindeki yazıdan dolayı 2. Ağır Ceza Mahkemesinde beraatle sonuçlanan dosya temyizde bozulmuştu. Tutuklu olarak yeniden yapılan yargılama sonunda Ilgaz, "cumhurbaşkanına hakaretten" 1 yıl yemiş, Sultanahmet

    Cezaevine (!) konmuştu. Yazı, Ilgaz'ın tutuklanması, yeniden Sultanahmet Cezaevine girmiş ve müdürün eline düşmüş olması nedeni ile bir not konarak kesilmiş olmalı. Dizinin son yazısı nı okuyalım:

    Yazının ilerisi şöyle:

    ... dim. O halis demir de ben teneke değilim. Niçin birinci sayfalara benim resmim geçmedi, niçin benden bahsedilmedi? Demokrasi devrinde bu ayrılıktan gayrılıktan bir şey anlayamadım. Soruyorum çok sayın tacirler, sayın hatipler! Demokrasi buna mı diyorlar? Bu sayının birinci sayfasında "Büyük Demokrasi Ziyafeti",

    "Altıoklu Akrep Muskaları", "30 Sene" başlıklı yazılarla "Şakalar" köşesi ve Mim Uykusuz'un karikatürleri yer almış. İkinci sayfada " Köprüaltılıların Peynir Ekmek Günü" başlıklı yazı yayımlanmış. Yazı, gazetenin ve Rıfat Ilgaz'ın başına ileride işler açacaktır. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinin klişesi ve adı bile

    değiştirilmemiş. Yalnızca orta yerine " HÜR" eklenmiş o kadar . . .



    Bu köşeden iki mektup seçelim:

    Bartın: M. A. isimli okuyucumuz soruyor:

    - İstanbuldan bir vapurla memlekete döndüm. Çektiğim sıkıntıyı sormayın. Bir daha deniz yolculuğuna tövbe ettim. Tabii, kamara bileti alamayacağımız için güvertede geldik. Her taraf pislik içinde ... Bir acayip vapur kokusu var ki, deniz sakin olduğu halde, kusa kusa içim dışıma çıktı. Üstelik vapur da yolsuz mu yolsuz.

    Cevap: - Yollu olanlar da var ... İstanbul'da rastlayamamışsın demek. .. Yolsuzluk yalnız vapurlarımızda olsaydı çoktan yaya kalmaya razı olurduk. Neyimiz hızlı gidiyor ki, sen Nuh Nebiden kalma teknelerde sürat mi arıyorsun? Bununla beraber hala istim tutacak diye beklediğimiz demokrasi gemisinin yanında sizin

    memlekete işleyen bu sakat vapur, hücümbot kalır."



    Adapazarı: Nihat Temizer soruyor:

    - Hür Markopaşa yavaştan gidiyor?

    Cevap: - Çarşaf dolaşmasın diye hızlı gitmiyoruz.

    Gazetemizin sık sık toplatılmasını, Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmasını istemiyorsanız hoşgörün!



    Hür Markopaşa · l l Temmuz 1949 · Sayı: 10

    Hür Markopaşa'nın dokuzuncu sayısı elimizde yoktur. Gazetenin 10. sayısında, genellikle önceden yazılan yazılar ve Mim Uykusuz'un karikatürleri kullanılmıştır. Hür Markopaşa'nın bu sayısından seçeceğimiz yazı "Hayırlısından Bir Cenaze" başlığını taşıyor: Ölü yıkayan hoca iş olmadığı günler teneşire vurarak:

    - Kurudunuz ... İçine tükürdüğümün tahtaları ... kurudunuz, der dururmuş . . .

    Ölü yıkayıcının, mezar kazıcının cenaze beklemesi, doktorun hasta beklemesi kadar tabii ...

    Bu günlerde cenaze bekleyenlerin sayısı birdenbire arttı. Halkın "çamalı" dediği belediye polisleri şimdi otobüslerle çarşıya, pazara baskın yapıyorlar. Bu otobüsler, belediyenin, cenaze işlerine ayırdığı otobüslerdir.

    Eğer o gün cenaze olmaz da bu arabalar boş kalırsa polisler, memurlar yıldırım baskını yapıyor. Küçük esnafın tedbir almasına vakit kalmadan dalına biniyorlar. Bu otobüslü yıldırım baskınlarından gözü yılan küçük esnaf,

    seyyar satıcılar ve sergiciler her gün şöyle hayırlısından, hali vakti yerinde bir cenaze bekliyor. Madem ki dirilerden medet yok! ..



    Bu sayının çıktığı günlerde Sultanahmet Cezaevinin karantina bölümüne atılmış olan Rıfat Ilgaz'ın daha önce verdiği dilekçeye savcılıktan yanıt geldi: Guraba Hastanesine gönderilmesi. .. Emir hemen yerine getirildi:

    ... Üçüncü gidişimde iç hastalıkları tiı.manı, Ahmet Kıcıman'ın önüne oturtulmuştum. Bir sırtımı dinliyor, bir yeni banyodan çıkmış filme bakıyordu. Hastalığım üzerinde bir şey sormasını beklerken:

    "Söyle!" dedi. " Kaç yıla mahkumsun?"

    "Bir!" dedim.

    "Neden yatıyorsun?"

    "Yazıdan."

    Doktorun öfkesini üzerime çekmernek için hakaretten diyemiyordum. Peşinden "Kime hakaret ettin?" diye bir soru geleceğini düşündüğümden ...

    "Yani gazetecisin öyle mi?" diye sordu.

    "Evet!" dedim. "Gazeteciyim!"

    "Ne gazetesi bu?"

    "Hür Markopaşa diye bir mizah gazetesi!"

    Adımı da sorup öğrendikten sonra:

    "Be oğlum!" dedi. "İnsan bu ciğerle böyle işlere girer mi?"



    15 Temmuz 1949 günü dördüncü kez Guraba Hastanesine gidişinde sağlık kuruluna girebildi. Onu kurula, iç hastalıkları uzmanı Dr. Ahmet Kıcıman tanıttı:

    ( ... )

    "Bu hasta cezaevinden! Bir gazeteci!"

    Başhekim başını kaldırdı, süzdü:

    "Gazeteci mi? Ne gazetesi bu?"

    Başhekimin bu ilgisi İç Hastalıkları Uzmanı Ahmet Kıcıman' ı sevindirmişe benziyordu. Gülümseyerek:

    "Hani var ya bir mizah gazetesi ... Onun sahibi işte, Rıfat Ilgaz ... "

    Başhekim yüzüme dostça bakıyordu: "Sizsiniz haaa Rıfat Ilgaz! . . Tam düşündüğüm gibi ... Hiç

    yanılmamışım! Yalnız, düşündüğümden daha genç ..." ( .. . )

    "Ne dersiniz Rıfat Bey? Sizi cezaevinden çıkarsak da kendiniz bir sanatoryuma tedavi için başvursanız?"

    "Siz bilirsiniz! .. "

    "Bizim bildiğimiz, altı aylık bir hava tebdili görünüyor bu işin ucunda!"

    ( ... )

    "Yani, altı ay az mı gelir demek istiyorsunuz? Bir yıl mı yapalım yoksa?"

    "Çok teşekkür ederim!"

    ( ...)

    Onbaşıya döndü hemen:

    "Buralarda boşuna oyalanmayın! Sen götür Rıfat Bey'i. Öğleden sonra gelir alırsın kurul raporunu, cezaevi müdürlüğüne götürürsün!"

    ( . .. )

    Elimde bir gazete imtiyazı vardı, nasıl olsa. Siyasal mizah türündeki işçiliğimi tek başıma yürüttüğümü ( ... ) ispatlamıştım okurlarıma. ( ... ) Durum yayına elverişli değilse birkaç hastanede sıram vardı yatacak. Bu kez daha güvenle çıkıyordum cezaevinden.

    Ses yaklaşa yaklaşa verem koğuşunun kapısına dayanmıştı:

    "Rıfat Ilgaz tahliye! .. "

    Yenmiştim cezaevi müdürünü! . .





    Hür Markopaşa · 18 Temmuz 1949 · Sayı: 11

    Bu sayının manşeti "Ekmeğimizle Oynamayın!". Tüm Marko­paşa sayılarındaki manşetlerin halk dili ile atıldığı görülmektedir. Manşet ve diğer yazı başlıklarında deyim , deyiş, mani, tekerleme ve atasözlerinden geniş ölçüde yararlanılmıştır. Markopaşacıların anlam, vurgu, etkili olma gibi açılardan başarıya böylece önemli katkı sağladıkları anlaşılmaktadır.



    Rıfat Ilgaz'ın tüm yapıtlarında kullandığı bu özellikler gazetenin diğer yazı başlıklarında da göze çarpmaktadır: "Halk Böyle mi Sevilir", "Bir Koltuk Tutuştu", "Sen de Kokla!", "Tek Tip Su" ve "Bulgurları Birmiş Olacak" . Son yazı "Şakalar" köşesinde ve bakanları konu ediniyor: "Bakanlar mekik dokumaya başladı; farkında mısınız.? Bayındırlık, Tarım, Ulaştırma, Milli Eğitim ve Çalışma bakanları şuraya buraya dağıldılar. Sonunda İstanbul'a yanlayacaklar. Ama olsun; yine dolaşıyorlar ya! Yalnız. onlar mı yolculukta? Daha büyükleri de geziyor. Halkımız misafirseverdir. Sel, yangın, kuraklık ve emsali felaketler içinde de yine onlara ikram edecek bir acı kahvesi olsun bulunur. Peki ama onlar böyle sürü sepet neye dolaşıyor. İyi niyetlrine inanalım mı? İnanırsak ne ala, inanmazsak onların da buna aldırdıkları yok ya!



    Bizim Hoca Nasrettin, okuttuğu çocuklardan birinin anasına göz koymuş. Çocuğu bir kenara çekerek:

    - Anana söyle, bu akşam geliyorum! diye haber yollamış.

    Anası dürüst bir kadın olduğu için haberi kocasına olduğu gibi yetiştirmiş. Kocası:

    - Sen hiç bozma, demiş, namazdan sonra gelsin!

    Kararlaştırılan saatte Hoca damlayınca, kadın kapıda karşılamış. Doğru yatak odasına ...

    "Tam kaynatacakları sırada kocası kapıya dikilmiş. Korkudan dili tutulan Hoca'ya vermiş tokadı, vermiş silleyi ... Kıçına bir tekme ile tam kapı dışarı edecekleri sırada kadın:

    - Şu bizim bulguru çeksin de öyle gitsin! diye tutturmuş. Hocayı bulgur değirmeninin başına oturtmuşlar, gözünün yaşına bakmadan sabaha kadar bulgur çektirmişler. Aradan bir hafta geçmeden kadın bu sefer gerçekten Hocaya

    tutulduğunun farkına varmış. Ne olursa olsun, diye çocukları haber yollamış. Hoca, elinde havlu yüzünü gözünü kurularken şöyle bir gülmüş:

    - Ulan, demiş, ya babanın azgınlığı üzerinde, ya ananın bulguru bitti.

    Öyle olacak herhalde ... Bakanların halkı aramaları da boşuna değil. Bulgurları bitmiş olacak!



    İkinci sayfada "Ey Ruhumuzun Ruhu! Tanır mısın Hazreti Nuh'u" ana başlığının altında "Nuh'un Gemisi Bulundu, Nuh da Bulunmak Üzere!" başlığıyla verilen açıklama şöyle:



    "Eğer bulunmazsa kaptanlığa meşhur kavanoz amirali Abidin Daver geçecek ... Amerikaya bu salpurya ile yoğurttaşıyacaktır. Tam 40 asırdır Ağrı Dağının tepesinde demirli duran bu gemi, müsait bir rüzgarla Ankara'ya geçecek ve Ankara Kalesine demirleyecektir. Gemiyi arayan Amerikalı heyetin reisi Mister Simit, muharririmizle

    Haydarpaşa'da konuşmuştur ... Yazının ilerisi karşılıklı konuşmaları içeriyor. Konuşmalar arasında şunlar da geçiyor:

    - Efendim, Nuh hazretleri her mahlukun çiftini nasıl gemiye doldurmuş. Ne demiş de kandırmış acaba?

    - Çok basit; Marşal yardımından bahsetmiştir. Bize mahluklar lazım değil... Elimizde her çeşit hayvan fazlasıyla mevcut. Bize Nuh'un gemisi lazım. (. .. )

    - Böyle gemilere ihtiyacınız varsa size Gülcemali [vapur] de verelim. Nuhun gemisinden hiç aşağı kalmaz.

    - Gemi yeni mi?

    - Az müstamel. Nuh, onu karaya çıkmak için kullanmış.

    - Biraz eskice demek ...

    - İyi ama biz böyle az müstamel gemileri sizin denizyollarına satıyoruz. (. . . )

    - Nuh'un gemisinde yangın çıkıp da yananlar olmuş mu?

    - Zannetmem. Bu gemide canlı mahlukat ambarlarda taşınmazdı. Yangın söndürmek için filler vardı hortumları ile su sıkmasını bilirlerdi.

    - Çok güzel. Çok teşekkür ederim. Nuh'un gemisini değil de daha eski devirlete ait gemi arıyorsanız Ağrı Dağına kadar zahmet etmeyin. Tophanede böyle tersanesi yıkılmış gemiler çok var. Yok, Ağrı dağını keşfedecekseniz haydi uğurlar olsun!



    Üçüncü sayfadan seçeceğimiz yazı "Toz-Toprak" başlığını taşıyor: Biraz da duman ... Günün meselesi: Toz şeker ve toprak Ofis ... Şekerden ve ofisten zaten hayır yok. Geriye toz, toprak kalıyor. Halimizin duman olduğu nasıl meydana çıkıyor değil mi?



    Hür Markopaşa · 25 Temmuz 1949 · Sayı: 12

    Bu sayının birinci sayfadaki yazı başlıkları şöyle: "Bayram Günü, Yas Günü", "Ayrı, Gayrı Yok!", "Amerikan Maliye Bakanı Teftişte" ve "Teessüf Ederim!". İkinci sayfadaki "Büyük Müsabakamız" başlıklı yazıda bir şeyler yergi masasına yatırılmış:



    Üçüncü sayfadaki "Geçmişte Bugün - Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Metelik Etmez!" başlıklı ve

    "Hazırlayan: Cafer Bez getir" notlu yazı grev hakkını içeriyor: 31 yıl önce bugün yani buna benzer bir gün (4 Eylül l908'de) Millet gazetesinde Kolağası Selim Sırrı (Tarcan), "Grev ve tatili eşgal başlığı altında şunları yazmıştır: "Evvela hükümetler greve isyan nazarı ile bakar ve yapanları tedip ederdi. On dokuzuncu asır ortalarında İngiltere'de amele meyanında vukua gelen grev, dehşetli gürültülere sebep olmuş, o tarihten itibaren hükümet, grevi, bazı kuyudat altında milletin bir hakkı meşru gibi tanımıştır. bilahere 1862'de Fransa hükümeti grev hakkını bila kayd ü şart Fransızlara bahşetmiştir. Bazı kimselerin fakr ü zaruret ilcaatiyle hak istemeye kalkışmasını, bir anarşi gibi telakki etmek haksızlıktır."



    Fransa ve İngiltere'nin hemen hemen bir asır önce kabul ettiği grev hakkı, hala memleketimizde bir suçtur.

    31 sene önce Millet gazetesinde Selim Sırrı'nın cesaretle söylediği gibi, işçinin hak istemeye kalkışmasından başka hiçbir şey olmayan grevin ancak patron zihniyeti ile hareket eden hükümetlerdeü suç olması kadar tabii ne olabilir? Demokrasi yolunda büyük adımlar atıldığı iddia edilen bugünlerde grev meselesini, daha doğrusu, işçi haklarının korunması işini, ihmal etmekle ne kadar geri kaldığımızı düşünürsek verilen nutukların, parti mücadelelerinin bir kuru gürültüden başka bir şey olmadığına inanmak zorunda kalırız. Sözde halk menfaatleri adına laf edenlerin greve karşı cephe olmaları onların kimler hesabına konuştuklarını açıkça göstermiş

    olmuyor mu? İşçi haklarına hor bakanlar demokrasi anlayışında nasıl samimi olabilirler. Bu büyük fikir karaborsacıları, seçim uğruna işçi lehine bazı haklar kopartsalar bile bu başarı büyük işçi davasında devede kulak olmaktan öteye geçemeyecektir. İşçi, kendi haklarını da, şunun bunun yardımı ile değil, ekmeği gibi ancak kendi alın teri ile kazanmalıdır.

    Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesindeki sorulardan ikisi ile yanıtlarını okuyalım:

    Bilecik - Hasan Diker soruyor:

    - Marşal planından gelen traktörlerin, piyasadan serbest alınan traktörlerden daha pahalıya mal olduğunu söylüyorlar ne dersiniz?

    - Aradaki fiyat farkı, yardımın faizidir.

    Bakırköy - T. D. soruyor:

    - Genel evlerin kalkması ile Amerikan dergilerinin serbest satılması arasında bir münasebet (ilişki) var mı?

    - Olmaz olur mu? Kadın satışı yerine resim satışı! ..



    Hür Markopaşa • 1 Ağustos 1949 · Sayı: 13

    "Hür Markopaşa" yazısının üstündeki "Toplanmadığı için Pazartesi günleri çıkar Siyasi mizah gazetesi" vurgusunun öyküsünü Rıfat Ilgaz, bu satırların yazarına şöyle anlatmıştı: "Toplatma yöntemleri ilerlemiş, basımı bile engellenmeye başlanmıştı. Gazete basılırken toplamaya geliyorlardı. Buna karşı bizim de yeni ve hızlı yöntemler geliştirmemiz gerekiyordu. İşte bunlardan biri, "Pazartesi günleri çıkar" olayıdır. Biz "Pazartesi

    çıkar" diyoruz ama Cuma'dan basıp el altından piyasaya veriyoruz. . . Ne satılırsa kardı. Böyle dediğimiz için görevliler Pazartesi sabah erkenden geliyor, alıp götürüyor. Oysa elde kalanlar bunlar ... Bir de bakıyorlar ki sokakta herkesin elinde ... Bir süre işimize yaradı ancak. ..



    Hür Markopaşa'nın bu sayısının birinci sayfasındaki yazı başlıkları şöyle: "O Kamçıyı Biz de Biliriz", "Yanlış mı Anladık", "Sen de mi Alkış Bekliyorsun?", "Halk Nasıl Ağlamasın!" . . . İkinci ve üçüncü sayfalarda da benzer nitelikte yazılar yer almış. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinde yayımlanan bir mektup ve yanıtı şöyle:

    İzmit - C. D. isimli bir okuyucumuz soruyor:

    - Siz her sayınızda Amerikan yardımının aleyhindesiniz. Bize bu kadar tank, tayyare, tarım malzemesi verdiği halde siz hala aynı fikirdesiniz.

    - Biz, verdiklerine bir şey söyledik mi? Aldıkları ve istedikleri için laf ediyoruz.

    Paşalar dizisinde zaman zaman çıkan "Yeni Çıkan Şarkılar" başlıklı şiirsel anlarıma bu sayıda da yer verilmiş:



    Paşalar dizisinde yayımlanan şarkılar bir" araya getirilerek kitaplaştırılmış.

    Bu sayının son sayfasına da duyurusu konmuş:



    Yeni Çıkan

    Markopaşa

    Şarkıları I O kuruş

    Çıktı okuyunuz!

    Hür Markopaşa Yayını Sayı: 1



    Hür Markopaşa · 5 Eylül 1949 · Sayı: 18

    Hür Markopaşa'nın 14,15,16 ve 17. sayıları elimizde yoktur. Gazetenin 18. sayısı 5.9.1949 tarihinde çıktığına göre 8, 15, 22 ve 29 Ağustos 1949 tarihlerinde bu sayılar düzenli olarak çıkmış olmalıdır.

    Bu sayıdaki kimi yazı başlıkları şöyle: "Sonbaharın Zevki Hoştur Tut Elinden Yari Koştur!", "Sen Hemen Ölmeğe Bak!", "Numaralı Nutuklar", " Demokratik Gerilemeler" "Taksim Bir İki!", "Nasıl İtibar Sahibi Oldum?" "Bu G

    "Haftanın Dedikodusu" köşesinden iki vapur yorumu seçelim; "Amerika'dan yeni aldığımız Sivas vapuru, ilk Akdeniz seferine çıkmış, havanın çok güzel olmasına rağmen tam 196 saat gecikerek Calata'ya demirlemiştir. Yapılan incelemede vapurun sağlamlığı meydana çıkmış, bürün kabahatin kaptanın saatinde olduğu anlaşılmış ve saat tamire verilmiştir.

    * Amerikadan yeni gelen bir vapurun, Ahırkapı ile Yalova arasında yüzen bir vatandaşla yarışırken Ada açıklarında şaftı kırılmış ve bir hamsi de uskurunu parçalayarak safharici çıkarmıştır.

    Zaren, kazadan önce yüzücü Yalova ya varmış bulunuyordu.

    Markapaşa Şarkıları'nın 2. sayısının çıkışı ve "Mim Uykusuz

    Markapaşa Karikatür Albümü"nün çıkacağı duyurulan geniş

    bilgilerle verilmiş:



    Hür Markopaşa • 12 Eylül 1 949 · Sayı: 19

    Son Sayı ...

    Son sayının son başlıkları da şunlar: "Recep Peker'den Başbakana Kapalı Mektup", " Vapur Alaveresi Vapur Dalaveresi", " Haftanın Dedikoduları", "işsizliğin Protestosu", "Geçmişte Bugün", "Paltosuzluk Programı" . . .

    Birinci sayfada manşetten Markopaşa Şarkıları'nın toplatıldığı haberi verilmiş. Bir sayı önce "çıkıyor" duyurusu olduğuna göre "Markopaşa Yayını Sayı: 2" ne zaman toplatılmış olabilir? Okuyalım:



    Hiçbir memur toplatılma sebebi üzerinde yazılı ve Cumhuriyet Savcısının imzasını taşıyan bir emir göstermediği gibi, şifahen de en küçük bir imada bulunmadı. Eğer Başbakanın şark nutukları olmasaydı bu hadise Markopaşaya

    sık sık yapılan baltalama hareketlerinden biridir der geçerdik. İçindeki manzumeler yeni yazılmış şeyler değildir, eski sayılarımızda çıkan manzumelerden meydana gelen bu kitapçık, sanıyoruz ki en küçük bir kontrota dahi tabi tutulmadan toplatılmıştır. Bir ay, bir sene, hatta iki üç sene evvel neşredilmiş ve suç unsuru görülmemiş bir yazıda bugün suç unsuru görüldüğü nasıl iddia edilebilir? Ortada, Başbakanın nutkundan ve değişen Basın Savcısından başka yeni bir hadise de yok. Çünkü yıllardan beri, biz öyle alıştık ve öyle gördük ki basında en küçük bir kımıldanma olsa, bundan zarar görecek olan, daima gazetemizdir. Bu icraat öyle sanıyoruz ki yalnız, çıkardığımız bu el kadar kitapçıkta kalmayacak gazetemize kadar sirayet edecektir. Buna mani olacak elimizde hiçbir kuvvet olmadığına göre, resmi makamlardan ricamız: "Bu toplama işlerinin, elde mevcut kanunların hududu dışına çıkılmadan yapılmasıdır. Anayasanın sağladığı birçok haklar, antidemokratik denilen bir basın kanununun dahi maddeleri dışına çıkılarak elimizden alınırsa bu memlektte insan haklarından, demokrasiden nasıl bahsedebiliriz. Demokrasi anlayışı, her nutuk söyleyenin işaterine göre şekilden şekile girerse, kanunun ne hükmü kalır? Mizah hudutlarını aşmadığı ve içinde en küçük bir suç unsuru bulunmadığı (evvelce neşredilmiş yazılar olduğu için cesaretle söylüyorum) bu kitapçığın yeniden tetkiki ile toplatılanların en kısa zamanda iadesini istiyoruz. Eğer memlekette, hadi demokrasiyi bir kenara bırakalım, kanun varsa bu en basit hakkımızın çiğnenmemesini mes'ul makamlardan bekliyoruz. Şarkıların toplatılışı ikinci sayfadaki "Bizim Yumurcak" başlıklı yazıda da ele alınmış: Kadının biri, çocuğu koskocaman olduğu halde hala meme verirmiş. Yeni gelen bir misafir bu toramanı meme emerken görünce:

    - Maşallah demiş, çocuk memeden kesilecek kadar olmuş. Kessen iyi edersin! Çocuk, memeyi ağzından çıkararak en sunturlu bir küfürden sonra:

    - Hadi oradan demiş. Al voltanı!

    Şu bizim şarkıların troplatılışı bana bu fıkrayı hatırlattı. Bizim demokrasi maşallah, kemale gelmiş. Biz onu kucakta gördükçe daha pek küçük sanıyorduk. Aman nazar değmesin:

    - Tühhh! Kırk bir buçuk maşallah!



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde yazılan "Yüz Değneğin Ellisi..." başlıklı yazı ise tüm basınla ilgili:

    Bekri Mustafa, yaşı ilerlediği için , artık çırak çıkarılacak zamanın geldiğini padişaha münasip bir dille anlatmış. Padişah da:

    - İyi ama demiş, yerine kendin gibi münasip birini bul da ondan sonra ayrıl!

    Şakadan hoşlanan padişah:

    - Eğer bulabilirsen demiş, sana dilediğin bahşiş verilecek!

    Padişah bunu söylerken incili Çavuş gibisinin de bulunamayacağına inanıyormuş. Ufak bir araştırmadan sonra gayet nekre birine rastlayan Bekri:

    - Seni Padişaha götüreceğim demiş, artık yerime sen geçeceksin!

    Ve ilave etmiş:

    - Ne kazanırsak ortağız, söz mü?

    Adam tabii razı olmuş. Padişahın önünde yapılan imtihanda, bu yeni gelenin, kendi yerini fazlasıyla tuttuğunu görünce, Bekri hem sevinmiş, hem de kızmış.

    Padişah:

    - Aferin Bekri demiş, tam kendin gibisini bulmuşsun! Dile benden ne dilersin?

    Ortağına diş bilmeye başlayan Bekri, yarısını da ona tattırmak için:

    - Yüz değnek! demiş. Tabii ellisi ortağına!

    Bu sefer Başbakan bize toptan kızdı. Markopaşa'yı ayırmadan matbuatı boyamaya başladı. Yüz değneğin nasıl olsa ellisi onların ya ... Ayrı gayrı gözetmeden böyle kızmaya can kurban!



    İkinci sayfadaki bir ilan da dikkat çekici: Satılık Palto: Altı senedir tepe tepe kullandığım paltomu Amerikan usulu ile satıyorum. İstediğim zaman yine palto benimdir. Talip olanlar idarehanemize hemen bir heyet göndersin.

    NOT: Paltoyu almadan evvel tamir ettirecek terziyi şimdiden peyleyin!



    Birinci sayfadaki Mim Uykusuz'un karikatürüne de son bir kez bakalım:



    Mim Uykusuz'un "Markopaşa Karikatür Albümü" duyurusu bu sayının son sayfasına "Yakında çıkıyor!" notuyla yine konmuş. Bu albüm çıkacaktır çıkmasına ama başına gelecekler bellidir. Mim Uykusuz'un da . . .

    ( .. . )

    Haluk Yetiş - İşe bile almıyorlardı bizi. Gazeteci bile saymıyorlardı.

    M. Uykusuz - Önemli bir noktaya değindi Haluk. Benim, şu anda 13- 14 takma adım vardır.

    Haluk Yetiş - Geçinebilmek için ne yapsın, zorunluluk.

    M. Uykusuz - Dünyada rekordur bu. Hatta iki tane takma adla karikatür yapan sanatçı yoktur yeryüzünde. ( .. . )

    M. Uykusuz - Bir yandan adam benden karikatür istiyor, öbür yandan yaptığım karikatürün altına adımı istemiyor. Ne yaparım bu durumda ben? Aç ölemem ya? Geçimimi sağlamak için kendi adım olacağına, bulduğum bir takma adla, düşündüklerimi, inançlarımı ortaya koyar sanatımı sürdürürüm. Başka çıkış yolum yok. Üstelik değişik bir adla karikatür yapacağım için, kolayca takibata geçmeyecekler. Bu şekilde bugüne kadar kullandığım 13 değişik ad oldu.

    M. Uykusuz - Bakın size ilginç bir anımı anlatayım. Bunu birçok yerlerde anlattım, fakat yazmaktan bile kaçındılar. Yeryüzünde birçok karikatürist vardır değil mi? Ben bunlardan birisiyim. Ama benim bir özelliğim var. Evet yeryüzünde belki bin tane, iki bin tane karikatür ustası vardır. Ama hiçbir yerde " Komükarikatürist" yoktur. Nasıl oluyor bu? Albüm çıkardım ben. On gün içinde Bakanlar Kurulu yakından ilgilenmiş benimle. Büyük bir değer vermiş.

    Kemal Bayram - Hangi yıl oluyor bu?

    Mim Uykusuz - 1949. "Mim Uykusuz - Karikatür Albümü" adı. Şimdi hiç yok. Çünkü Bakanlar Kurulu kararıyla on gün içinde toplamlar albümü. Dağıtımcı bir kişiye vermiştim. Bu bana bir belge getirdi. Elinde ne kadar varsa polis almış.

    Haluk Yetiş - Ve şimdiye kadar hiçbir karikatür kitabı toplatılmıştır bunun dışında.

    M. Uykusuz - Bilmiyorum.

    Haluk Yeriş - Daha önce olmadı sanıyorum. Sonradan olmuştur da diyemem:

    Kemal Bayram - Bu da yeni bir saptama oldu.

    M. Uykusuz - Bayinin bana getirdiği gazete kağıdının beyaz yüzüne yazmışlar " Bakanlar Kurulunun şu tarih ve şu numaralı kararı ile bu kitap toplatıldı" diye. Kese kağıdından bir parça koparmış, onun üstüne yazmış adam. Düşün, devletin vatandaşa karşı işlemi ne denli ciddiyet taşıyor ... Bir resmi kağıdı bile yok. Başka bir belge daha ilginç. Bunu da bir komiser yazmış. "Bakanlar Kurulunun şu tarih ve şu kararıyla KOMÜKARİKATÜRİST

    propagandası yaptığı anlaşıldığından toplatılmasına. .." Düşün ne kadar bilgili bir komiser ki hem komünizmi, hem de karikatürü birbirine ince bir biçimde bağlıyor. "Komükarikatürizm" diye bir icat, bir sanat buluyor. Propaganda vasıtası çıkarıyor ortaya. Karikatürist çoktur ama, " Komükarikatürist" diye tek ben varım

    dünyada..."

    Hür Markopaşa'nın son sayısından hemen önce ve hemen sonra Rıfat Ilgaz'ın başından iki önemli olay geçti. Önce olanı eşi Rikkat Hanım'dan anlaşarak ayrılmasıydı.". . . Benim yüzümden işinden olmaması ve çocuklarımızın

    bundan zarar görmemesi için anlaşarak ayrıldık. Öğretmenlikten çıkarılmıştım, ikide bir kovuşturmaya uğruyordum. Adım koınüniste çıkmıştı. İzleniyordum. Yerim yurdum, ne olacağım belli değildi. Üstelik, verem gibi bulaşıcı bir hastalığım vardı. Bütün bunların eşime de zarar vereceğini, bir gün onun da işinden atılabileceğini

    düşünüyor, çocuklarım için de kaygılanıyordum... İkinci olay ise iyice bozulan sağlığı için sanatoryum girişimlerine İzmir Tepecik Hastanesinden olumlu yanıt gelmesiydi. Düzensiz yaşayıştan kaçmak, bozulan sağlığını düzeltmek ve kışı geçirmek için Mustafa Uykusuz'dan yol parası alarak İzmir' e gitti, hastaneye yattı.



    Medet 23 Nisan 1950 · Sayı: 1

    Gazetenin sahibi Mefkür Demiray gösterilmiştir. Adresi, bir ara Markopaşa adresi olan Çemberlitaş Cami Sokak No: 59'dur. Basıldığı yer de değişmemiştir: Osmanbey Matbaası. Hatta, telefon da Hür Markopaşa'nın numarasıdır: Gazetenin dördüncü sayfasında "Çıkarken" başlığı altında yer alan yazılı açıklamalar, asıl çıkaranın Aziz Nesin olduğu işaretlerini vermektedir:





    İlk sayısını sunduğumuz "Medet" gazetesi, ilk sayısı dört yıl

    evvel çıkmış olan Markopaşa ve ondan sonraki Merhumpaşa, Malumpaşa, Alibaba, Bizimpaşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa gazetelerinin devamıdır. Dört senede aralıklı olarak 60 sayı çıkabilen bu gazeteler

    sekiz isim, dokuz matbaa, yedi neşriyat müdürü değiştirmek zorunda kalmıştı. Ve bu gazeteler aleyhine açılan 16 davadan, yazarlarının mahkum edildikleri müddetin yekunu sekiz sene iki buçuk ayı buldu. Her hapse girişimiz, yahut sürgüne gidişimiz, düşmanlarımıza, bazen de dost olarak tanıdıklarımıza fırsat verdi. Sıkı Yönetim Mahkemesince, Amerikan yardımı aleyhine yazdığım bir broşürden ötürü mahkum edilmiş bulunmam yüzünden,

    neşriyat müdürü olamıyordum. İşte bu, başkalarına imkan buldukça gazeteyi çıkartmak ve benim gazete ile olan maddi manevi alakamı kestirmek fırsatını verdi. Hiçbir zaman muvaffak olamadılar, fakat muvaffak olan

    bir işi rezil etmekte muvaffak oldular. Bütün bu olayları, umumi efkar önünde açıklamaya beni mecbur edenler arasında dostlarımın da bulunmuş olması, en büyük üzüntümüzdür.



    Gazete, adının altında görüleceği gibi, Paşaların devamı olduğunu yazmıştır. Burada adı geçen Paşalardan Öküz Mehmet Paşa gazetesini araştırmamızın dışında tuttuk. Bu gazetenin elimizde herhangi bir sayısı da yoktur. Bizim Paşa'nın 24 Haziran 1949 tarihli 1. sayısı ve izleyen 2 ve 3. sayıları elimizdedir. Bizim Paşa'da tüm sorumluluğu M . Remzi Gürcan üstlenmiştir. Bazı köşe adları Markopaşa dizisine benzemektedir, ancak Paşalar dizisinden

    olduğuna ilişkin, Medet'in bu sayısı dışında hiçbir kaynakta sözü edilmemiştir. Ayrıca Medet'in yukarıdaki başlık adı altında verilen Paşalar dizisinin içinde ve "Çıkarken" başlıklı yazıda Hür Markopaşa'dan söz edilmeyişi de ilginçtir. Diğer yandan Medet'in başlığının altında Yedi-Sekiz Paşa'nın adı da Yedi-Sekiz Hasanpaşa olarak gösterilmiştir ki bu kesinlikle doğru değildir. Medet'in elimizde olan 1. sayısında "Şakalar" ve "Şehir ve Yurt

    Haberleri" köşe adları, Paşalar dizisindeki gibidir. Karikatürler Mim Uykusuz tarafından değil, "A. Şemdinli" imzasıyla Faris Erkman tarafından çizilmiştir. İkinci sayfada "Ufak Şeyler" köşesinde "Aziz Nesin" imzalı bir

    dilekçe vardır. Şunlar yazılıdır: MEDET GAZETESİ YAZI İŞLERİ Md.'ne Aşağıdaki mektubumun neşrini rica ederim: "Eski Basın Savcısı Hicabi Dinç'in terfii sırasında, hali firarda olduğumdan bizzat tebrik edemediğim ve param olmadığı için de tebrik telgrafı gönderemediğimden, eski dostluğumuza binaen kendisinden özür diler ve Gazeteniz vasıtası ile efkan umumiyeye açıklanmasını rica ederim.

    "Aziz Nesin"



    Son sayfa olan dördüncü sayfada "Markopaşa" köşe adı altında Markopaşa'nın çıkışı ile ilgili olarak Aziz Nesin'in ağzından (kitabın başında verdiğimiz) bilgiler sunulmuştur.



    (Yeni Seri) Hür Markapaşa • 10 Temmuz 1950 · Sayı: 15

    Gazetedeki yazı içerikleri ve biçem de asıl Hür Markopaşa'dakilere uyuyor. Bu sayıdan anlaşıldığına göre en az 15 sayı çıkmış. "Yeni Seri" Hür Markopşa ile ilgili olarak Aydın Ilgaz şunları söylüyor: Babamın anlatımlarından aklımda şunlar kalmış: Babam, R. Hakkı Dinçer'e "Ben bu olaydan yoruldum artık. Zaten rahatsızım. İzmir Tepecik Sanatoryumunda yerim hazır. Hür Markopşa'yı ben sana devredeyim. Sahipliğini de, yazı işleri müdürlüğünü de sen yap. Ben de dinleneyim" diyor. R. Hakkı Dinçer de "Hür Markopaşa" adının önüne "Yeni Seri" notunu koyarak 1.sayıdan başlayarak yeniden çıkarıyor. Bu "Yeni Seri" Hür Markopaşa'yı şimdilik Markopaşa ve soyundan gelen gazeteler dizisinin dışında tutuyoruz.



    SONSÖZ YERİNE

    Görüldüğü üzere Markopaşa siyasi bir halk gazetesidir. Bu özelliğiyle toplumcu bir özellik taşır. Toplumu direkt ilgilendiren gerçek olaylar konu olarak ele alınıp mizah masasına yatırılmıştır. Konular arasında emperyalizm, sömürü, halkın aldatılması vb. olaylar vardır. Yönetenlerin yanında yönetilenlerden, sandalyeyi çekenin yanında sandalyesi çekilenden yana olunmuştur. Bu yan tutma, halktan yana olmanın ötesinde halktan biri olma, halkın

    gözüyle bakma ve onun diliyle yorumlamaya kadar varır. Deyim ve deyişlerden geniş ölçüde yararlanılır. Amaç, güldürme değil düşündürmedir. Olaylar gibi kişiler de gerçektir : milletvekilleri, bakanlar, il başkanları, cumhurbaşkanları, yabancı ülke kralları, yöneticiler, valiler, emniyet müdürleri, savcılar, doktorlar, tatlı su

    enteli dönekler . . .



    Markopaşa'da çıkan yazıların her birini yazarlarının hepsi de ayrı ayrı yazma yeterliliğine ve kararlılığına sahiptir. Bu açıdan Markopaşa tam anlamıyla bir işbirliği, gönül birliği içinde çıkarılmıştır. Yeri gelir, karikarüristi yazı işleri müdürü olur. Yeri gelir, hapishanedeki Aziz Nesin'in yerine ona ait dizi yazının ilerisini aynı biçemle ve onun adına Rıfat Ilgaz sürdürür. Yeri gelir, bir şiir birlikte yazılır. Ama değişmeyen bir gerçek vardır: Hangi yazıdan kovuşturma açılırsa, emniyete ve mahkemeye düşülürse o yazıyı yazı işleri müdürü yazmış olur.

    Şimdilik elimizdeki belgelere göre Markopaşa dizisi toplam 7 ad (Markopaja, Merhumpaşa, Malumpaşa, Alibaba, Yedi-Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Medet , 8 sahip (çeşitli tarihlerde 15 kez değişerek), 10 yazı işleri müdürü ( 13 kez değişerek), l i teksir makinesi olmak üzere 9 matbaa . ( 15 kez değişerek) , 1'i posta kutusu olmak üzere 10 adres ( 12 kez değişerek) değiştirerek 77 sayı (72'si elimizde) çıkabilmişrir. İlk sayısı ile son sayısı arasında

    3 yıl, 4 ay, 28 günlük süre vardır ve bu 176 hafta etmektedir. Haftalık Markopaşa ve soyundan gelen gazeteler ancak 77 sayı çıkabilmiştir. Tam 99 hafta (99 sayı da denilebilir) çıkamamıştır. İlk sahibi Sabahattin Ali öldürülmüştür. Bu gazeteler aleyhine 28 dava açılmış (14'ünün bilgisi elimizde), yazarları toplam olarak 8

    yıl, 3 ay, 7 gün ceza almışlardır. Sabahattin Ali' nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk 1948 Ağustosunun

    son haftası, Rıfar Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı Yaşadıkça da Eylül 1948'de bakanlar kurulu kararıyla toplatılmışrır. Bu

    tarihten dön yıl önce Ilgaz'ı n Sınıf adlı şiir kitabı, bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in Nereye Gidiyoruz adlı broşürü bakanlar kurulu kararıyla toplatılmışrır. l949'da da bu kez Mustafa Uykusuz'un Mim Uykusuz Karikatür Albümü bakanlar kurulu kararıyla toplatılmıştır. Bu arada 08.12.1948 tarih ve 3/8379 sayılı bakanlar kurulu kararıyla Markopaşa' nın 5 ve 6. sayıları toplatılır. Krallar ve Prenses yazıları gibi kimi yazılar "dış siyasete aykırı" nitelikte

    görülerek 10.02.1949 tarih ve 2/8757; 17.2. 1949 tarih ve 3/88 14, 3 /8822, 3/8823; 14.4. 19 4 9 tarih v e 3/9 ı 4 9 sayılı bakanlar kurulu kararları Markopaşa sayıları için alınmıştır. Görüldüğü gibi bu yıllarda, bakanlar kurulu çoğunlukla Markopaşacılar için toplanmakradır . . .

    Markopaşa'nın başına gelen bunca olaylar onun başarısını gösterir. Peki, bu başarının nedenleri nelerdir? İşte bu sorunun yanıtını Aziz Nesin Medet gazetesinin 3. sayısında veriyor: Markopaşa'daki başarının birçok sebepleri arasında en önemlileri şunlardır:

    l - Markopaşa o zamana kadar bilinmeyen bir mizah ve hiciv yeniliği getirmiştir.

    2- O zaman ve daha evvel çıkan mizah gazetelerinin bütün maksadı -çok evvelkiler arasında istisnalar vardır- hoşça vakit geçirmekti. Markopaşa ise halk hizmetinde, halk dertlerini belirtmek ve halka faydalı olmak için mizahı bir vasıta olarak kullanırdı.

    3- Markopaşa'nın kullandığı dil, halkın kullandığı dilin ta kendisi idi ki bu, bir halk gazetesi için en önemli iştir.

    4- Markopaşa'nın çıkış zamanı siyasi olayların en civcivli zamanına rastlamıştı, bu fırsattan istifade edildi.

    5- O devrede muhalefet, şimdiki kadar sertleşmemişti. Markopaşa, putlaştırılmış olanları en çirkin yerlerinden halka göstermiş, en cesaretli tenkidi yapmıştır.

    6- Gazetede çalışan arkadaşlar arasında ahenkli bir çalışma birliği kurulabilmiştir.



    1950 yılı 14 Mayısında önemli bir olay olmuştur. Yapılan genel seçimleri Demokrat Parti kazanmıştır. 1 5 Temmuz'da da af yasası çıkmış, bu yasadan Markopaşacıların sağ kalanları da yararlanmıştır. Halkın umut bağladığı Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi, artık mizah gazetesiyle muhalefet etme gereğini de ortadan

    kaldırmıştır. Seçimleri izleyen günlerde İzmir Tepecik Sanatoryumunda yatma sırası gelen Rıfat Ilgaz, şu değerlendirmeyi yapıyor:

    "... Aslında, Markopaşa devrini tamamlamış, tarihsel eylemini yapmıştı. Bugün bile o Markopaşa'yı çıkarsak müşterisini bulamaz. O belli bir tarihsel dönemin, çağın ürünüydü. Cumhuriyet Halk Panisi'ne karşı ilk gerçek muhalefet örneklerini vermişti. Halkın umudunu, isteklerini dile getirmişti. Kısaca, üzerine düşen işi yapmıştı"

    Yukarıda anlatıldığı gibi Markopaja'nın etkisi meclis gündemine kadar ulaşmış, günlük yaşamımızdan artık çıkmayan "kökü dışarıda" deyiminin kökleşmesine neden olmuştur. Markopaşa sürekli eleştirmiş ve karşılığını da almıştır. Gazete üzerinde polislerin, sıkıyönetimin ve hükümetin sürekli baskıları olmuştur. Aynı gruplar matbaaları etkileyip Markopaşanın pek çok sayısını bastırmamışlardır. Gazete aleyhine gösteriler hazırlanmıştır. Benzer engellemeler kağıt ve dağıtım konularında da yapılmıştır. Emperyalizme ve özellikle Amerikan emperyalizmi ile Milli Şef dönemi baskılarına muhalefet eden Markopaşa bu uğurda sahibi ve başyazarını kurban vermiştir. 1948 Nisanından beri bir türlü aydınlatılamayan bu cinayet, cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul aydın" cinayeti olarak kabul edilmelidir. 14 Mayıs 1 950 seçimleriyle iktidara gelen Adnan Menderes okuduğu hükümet programına mizah gazeteleriyle mücadeleyi de alıyordu:

    ÜÇÜNCÜ B1RLEŞİM

    29.V. l 950 Pazartesi

    İstanbul milletvekili Adnan Menderes'in kurduğu hükümetin programı

    Adnan Menderes - ...

    Muhterem arkadaşlar,

    Biraz yukarıda millete mal olmuş inkılaplarımızın korunmasından bahsetmiştik. Bu konuda bilhassa üzerinde durabileceğimiz mesele memleketi içinden yıkıcı aşırı sol cereyanları kökünden temizlemek için icabeden kanuni tedbirleri almaktır. (Soldan alkışlar). İrtica ve ırkçılık gibi ayırıcı cereyanları vasıta olarak kullanan ve çok defa kendisini bu maskeler altında gizleyen aşırı solcu hareketlere karşı gereken bütün tedbirleri almakta

    asla tereddüt etmeyeceğiz. Biz bugünün şartları içinde aşırı sol cereyanları fikir ve vicdan hürriyeti mevzuunda mütalaa etmek gafletinde bulunmayacağız. (Soldan "bravo·' sesleri). Bugün aşırı sol cereyanlara mensup olanların, mücerret bir fikir ve kanaat sahibi olmaktan ziyade, yıkıcı cereyanların aletleri olduklarına şüphemiz yoktur. Fikir ve vicdan hürriyeti perdesi altında bütün hürriyetleri kan ve ateşle yok etmekten başka bir maksat gütmeyen bu ajanları adalet pençesine çarptırmak için icap eden kıstasları ve vuzuh ve katiyetle tespit etmek zaruretine inanıyoruz. (Alkışlar). Ancak bu suretledir ki, mizah veya siyasi tenkit kisvesi altında ayakta tutulmak istenen ve hakikatte düpedüz aşırı sol cereyanların eseri olan neşriyatın tahribatından memleketi korumak

    kabil olabilecektir.



    Hedef belliydi. Açık olmasa da bu hedefin başında iki mizah yazarı vardı: Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin . . . izleyen günlerde koşullar daha da ağırlaştı. Rıfat llgaz bir yandan sanatoryumlarda yaşam savaşımı verirken bir yandan da

    orada burada yazmaya çalıştı. Adembaba'daki yazıları yüzünden hakkında altı dava birden açıldı. Giderek adı bile "yasaklı" oldu. Yazılarını kimseler basmadı, ekmek parasını dizgicilikle kazanmaya başladı . . . Hapishane-hastane-yazı(matbaa)hane üçgeninde yaşam sınavı verdi. İnatçılığını bırakmadan mizahı sürdürdü. "Stepne" takma adıyla Hababam Sınıfını yazdı ve öğretmen olarak halkın gönlüne doldu. Ne var ki cezaevinde geçen günlerinin toplamı beş yıl, beş ay, yirmi beş günü buldu . . . İlginçtir ki aldığı son ödül TC Kültür Bakanının elinden oldu .. .



    Aziz Nesin ise Fransızca bilmemesine karşın Fransızcadan çevirdiği öne sürülen bir yazı yüzünden 16 ay hapse ve 16 ay güvenlikçe gözaltında tutulmaya mahkum edildi. Sultanahmet, Üsküdar ve Nevşehir cezaevlerinde yattı. Sık sık yargılandı. Sık sık çıkışlar yaptı. Sivas yangınından şans eseri kurtuldu. Mizahsal açıdan "Aziz Nesinlik" deyiminin sahibi oldu . . . 1938'de yalnızca Atatürk ölmedi; onun imzasını taşıyan ne varsa tersyüz edilmeye başlandı. Atatü