• (Sallallahü aleyhi ve sellem)

    Cenâb-ı Hak, Resûlünü gönderdi
    Kur’ân-ı kerimi Ona indirdi.

    İki cihanın da serveridir O,
    Cenneti a’lânın rehberidir O.

    Odur kâinatın kâmil insanı
    Odur Hakkın bize yüce ihsânı.

    Nûru ile aydınlandı kâinat
    Görüldü sayısız pek çok mucizât.

    Harikalar verdi ona Yaradan
    Temiz sular aktı parmaklarından.

    Bir gece Kudüs’e vardı Mekke’den
    Bir ânda gökleri Odur seyreden.

    Onu tasdik eden yüce Kur’ândır
    Peygamberliğine kâfi burhândır.

    O teşrif edince değişti insan
    Ona imân etti putlara tapan.

    Kusursuz olarak yaratıldı O,
    Hep güzelliklerle donatıldı O.

    Sâdık idi, Ondan herkes emindi
    Bütün ataları birer mümindi.

    Peygamber bilene edildi ihsân
    Köle iken oldu ebedi sultân.

    Her derde devâdır, her rûha şifâ
    Gözlere sürmedir, kalblere cilâ.

    Seyyid-ül-beşerdir, başlara tâçtır
    Bütün insan ve cin Ona muhtâçtır.

    Bütün dertlilerin dermânıdır O,
    Aşkla yanan gönlün fermanıdır O.

    Dünyada ne kadar deniz var ise
    Mevlâ hepsini de mürekkep etse,

    Melek, ins ve cinne, verse kalemi
    Kâğıt yapsa on sekiz bin âlemi,

    Yıllarca yazsalar, Onun medhini
    Yine yapamazlar binde birini.

    Vasfına olamaz kimse tercüman
    O olmasa idi, olmazdı cihân.

    Yâ Rabbi Habibinin hürmetine
    Kavuştur bizleri şefâatine.


    Efendimiz doğduğu gün

    Putlar devrildi yüz üstü
    Efendimiz doğduğu gün
    Yıkıldı tağutun büstü
    Efendimiz doğduğu gün

    Hemen secdeye eğildi
    Ben Peygamberim dedi
    Sünnet edilmiş görüldü
    Efendimiz doğduğu gün

    Kâinat nur ile doldu
    Şeytanlar sararıp soldu
    Çok garip olaylar oldu
    Efendimiz doğduğu gün

    Kurumuştu Save gölü
    Bin yıl yanan ateş söndü
    Kâfirler şaşkına döndü
    Efendimiz doğduğu gün

    Büyücüler âciz kaldı,
    Sihrini yapamaz oldu,
    Kisra’nın köşkü yıkıldı
    Efendimiz doğduğu gün


    Ya Resulallah

    Kimsenin gücü yetmez, Rabbin seni övüyor
    Sana habibim diyor, herkesten çok seviyor
    Melekler, hem de kendi sana salât okuyor
    Seni bizzat övüyor, Kur'an ya Resulallah

    Nisan yağmuru oldun, rahmet saçtın âleme
    Sabrı cemil gösterdin, her ezaya, eleme
    Güzel ahlakın gelmez, yazı ile kaleme
    Vasfını kim anlatır aman ya Resulallah

    Yetim gözüyle baktı, nasipsiz kimse sana
    Ebu Cehil bu yüzden, kavuşmadı imana
    Resulullah bilenler, kondu büyük ihsana
    Bedevi köle oldu sultan ya Resulallah

    Seni seven köleler, birer sultan oluyor
    Gönlü huzur buluyor, sıkıntısı gidiyor
    Feyizlerle doluyor, nurlu ışık saçıyor
    Göremez bunu bâtıl olan ya Resulallah

    Her derde deva sensin, her ruha şifa sensin
    Göze sürme, başa taç, kalblere cila sensin
    Seyyid-ül beşer sensin, her şeyden a’lâ sensin
    Kurtulmuştur aşkınla yanan ya Resulallah

    Enbiyanın serveri, ulemanın rehberi
    Evliyanın mürşidi, Hakkın son peygamberi
    Teşrifin sevindirdi, yedi kat gökle yeri
    Bulunmaz senin gibi canan ya Resulallah

    Seni seven müminin, kalbinde imanı sen
    Hüznü sen, elemi sen, âhı sen, figanı sen
    Derdinin dermanı sen, gönlünün fermanı sen
    Kavuşur senden medet uman ya Resulallah

    Yâri sen, nigârı sen, arzusu, emeli sen
    Gözü sen, kulağı sen, ayağı sen, eli sen
    Her şeyi sana muhtaç, ruhunun temeli sen
    Senin için halk oldu cihan ya Resulallah


    Olur mu?

    Cismimi bölseler bu yolda bine
    Sana şükrederim binlerce yine
    Varsın aşkın ile kül olsun sine
    Çileler gülmeme engel olur mu?

    Zaman bir değirmen bense danesi
    Değirmen çarkında devir dönesi
    Aciz mahlukatın kibri enesi
    Hiç seni bilmeme engel olur mu?

    İman ümitlerin en büyük bahtı
    Sana tutulanlar neyler ki tahtı
    Hasretlik bağrımı kavurup yaktı
    Sarp dağlar gelmeme engel olur mu?

    Yolun gayet yüce, öyle güzel ki
    Aşkın gönlümde öyle bir sel ki
    Bilmeyen cahiller hayal der belki
    İnsanlar sevmeme engel olur mu?

    Ağlamak gerekir durup gülmeden
    Yaşamak mümkün mü seni bilmeden
    Kavuşulmaz sana elbet ölmeden
    Tabipler ölmeme engel olur mu?


    Cevher pula satılmaz

    Kardeşim bu gururun, daha nice sürecek
    Bu bitmeyen gafletin nereye dek gidecek?

    Ömür geçti bir anı, satın almak istesek
    Alamayız elbette tonlarca altın versek.

    Ömür sermayesini çöplüğe atıyoruz
    En kıymetli cevheri, bir pula satıyoruz.

    Nasıl hoş karşılanır, bu kadar gaflete dalmak
    Ahmaklık olur baki ile fâniyi almak.

    Kendimize niye düşmanlık ediyoruz
    Hak yolu bırakıp, bâtıla gidiyoruz?

    Bu ettiklerimizi, bize yapsa bir düşman
    Merhamete gelirdi, olurdu elbet pişman.

    Dünyaya sarılarak, ömrü hiçe satarız
    Onu dertlere sokup, felakete atarız.

    Kul hakkını yüklenir, haram lokmalar yeriz
    Nasihat edene de, sen kendine bak deriz.

    Böyle bin yıl yaşasak, değişen bir şey olmaz
    Kabı ters çevirirsek içine hiç su dolmaz.

    Kalb huzuru olmadan kıldığımız her namaz
    Sevap ummak bir yana, cezadan da korumaz.

    Hem iyyâkena'büdü deriz, gayra döneriz
    Bir zaruret yok iken, ne bahane ederiz.

    Bizden bir şey isteyen, dönse başka bir yöne
    Bildirmesek de ona, nasıl kızarız yine.

    Gönlümüz başka yerde, böyle kılarız namaz
    Acep sanıyor muyuz bunu kimse kınamaz?

    Huzurdayken nasıl da düşüyoruz gaflete
    Seyirci kalmamalı yapılan cinayete.

    İbadetteki günah elbette gayet çoktur
    Öteki günahları saymaya gerek yoktur.

    Rahat günah işleriz, Allah affeder deriz
    Tevbe etmeden nasıl affı ümit ederiz.

    Allah rızk verendir, günahı da affeden
    Öyleyse ikisini bir tutmuyoruz neden.

    Bir gün rızk bekledik mi hiç çalışmadan
    Kaç günümüz geçti günaha bulaşmadan.

    Yüce Rabbimiz rızkı garanti etti bize
    Demedi oturun, Cenneti verdim size.

    Garanti edilenin ardından gidiyoruz
    Garanti olmayanı, hep ihmal ediyoruz.

    İsteme zararını, düşün artık yararını
    Bir gün öleceksin, çabuk ver kararını.

    Neleri yapacaksan söylüyorum özetle
    Haramlardan sakınıp, Hak emrini gözetle.


    Üstadımız

    Hak ile bâtılı öğretti bize
    Hain nefsimizi getirdi dize

    Onu tanımakla şereflendik biz
    Kitap girdi, huzur gördü evimiz

    Ömrünü vermişti bu kitaplara
    Onu görmek için kitapta ara

    Göremediysen de nurlu yüzünü
    Kitapları anlatır dinin özünü

    Sayesinde imanımız düzeldi
    İçimiz hep doğrularla bezendi

    Bidat yolda sapıtmaktan kurtulduk
    Cennete götüren tek yolu bulduk

    Mahrum etmez bizi şefaatinden
    Dünyada da feyiz ve himmetinden

    Ahirette elimizden tutar o
    Cennetlikler arasına katar o.


    Gir ağla, çık ağla

    Üzengisiz yürüyen at
    Çağırmadan kalkan avrat
    Buyurmadan tutan evlat
    Ne devlet ne devlet

    Gerek yok düğüne
    Gir oyna, çık oyna

    Sahibini teperse at
    Anlamazsa sözden evlat
    Bir de kötü ise avrat
    Zehir olur artık hayat

    Yas tut, kara bağla
    Gir ağla, çık ağla


    Nefsim

    Bir an gelir dost iken, yedi kat bir el olur,
    Bendini yıkıp geçen kükremiş bir sel olur.

    Bir an gelir, durulur, tatlı bir pınar olur,
    Herkese gölge veren büyük bir çınar olur.

    Bir an gelir para der, haram helâl ayırmaz,
    Bütün dünya verilse, aç gözünü doyurmaz.

    Bir an gelir inanır, hak ehlinin sözüne,
    Vurur iki dizine, yaşlar dolar gözüne.

    Bir an gelir sert bakar gözünde şimşek çakar,
    Yılların kazancını, tutar bir anda yakar.

    Bir an gelir, iyidir, kötüye düşman olur,
    Bütün yaptıklarına, utanır, pişman olur.

    Bir an gelir, saçmalar, ayarsız densiz olur,
    İman İslâm tanımaz kıpkızıl dinsiz olur.

    Bir an gelir uysaldır, her şeyi kabul eder,
    Bâtılları bırakır, hakkın yolunda gider.

    Bir an gelir tanımaz, herkese ağyâr olur,
    Mazlum canlara kıyar, azgın canavar olur.

    Bir an gelir harama kapatır gözlerini,
    Hatırından çıkarmaz Resûlün sözlerini.

    Bir an gelir zulmeder, ruhumuzu inletir,
    Ne naneler yedirir, ne mavallar dinletir.

    Aman ha aman, nefse uyanın hâli yaman,
    Onun hilesi çoktur, tükenmez hiçbir zaman.


    Manzum Ata Sözleri

    Ata sözü dinle, kalbi selim ol
    Bil ki, kalbden kalbe yol var demişler
    Öfkelenme hemen, biraz salim ol
    Sert sirke küpüne zarar demişler.

    Her yere uzanmaz el ve etekler
    Hep boşuna gider bütün emekler
    Göllerde dolaşan şaşkın ördekler
    Baştan değil, tersten dalar demişler.

    Aldanma dünyanın sakın vârına
    Düşmeye gör onun ahu zârına
    Bugünkü işini koyma yârına
    Gün doğmadan neler doğar demişler.

    Ne yazık geride kaldı bilenler
    Rağbet gördü günahına gülenler
    Eskiden beridir; dağdan gelenler
    Bağda olanları kovar demişler.

    Dedesi demiş ki, benim dedeme,
    Tuz ekmek bilmeze derdini deme
    Ot topla ye, namert ekmeği yeme
    Gün olur başına kakar demişler.

    Salih insanların yapış izine
    Dost addetme her güleni yüzüne
    İncinme dostunun doğru sözüne
    Doğru söz insana batar demişler.

    Kendine bir rehber bulmayan için,
    Onun öğüdünü almayan için
    Pişmeden ham kalıp olmayan için
    O, dipsiz kile boş ambar demişler.

    Dost ile ettiğin sözde kıl karar
    Kâr etmezsen bari eyleme zarar
    Aza kanaat et olma tamahkâr
    Ucuz satan tezce satar demişler.

    Elimde olmalı diyorsan dümen
    Kanaat ipini bırakma elden
    Eşek, geyik gibi boynuz isterken
    İki kulaktan da olur demişler.

    Vakit girmeyince namaz kılınmaz
    İman gibi büyük nimet bulunmaz
    Güneş balçık ile elbet sıvanmaz
    Kötülük her zaman sırıtır demişler.

    Okuyup ilimle olmalı âmil
    Hiç konuşmasa da bilinir kâmil
    Kendinden gayriyi beğenmez câhil
    Kendi çalar kendi oynar demişler.

    Kötülüklerden kaç, verme hiç değer
    Desinler sana bir er oğlu er
    Elin kapısını çalarsan eğer
    El de senin kapın çalar demişler.

    Sözünü uzatan, sürçer, gaf eder,
    Kıymetli vaktini hep israf eder
    Hem de çok yanılır, çok günah işler,
    Fazla söz yalansız olmaz demişler.
  • 136 syf.
    "Okyanus böyle vahşi ve acımasız olurken zavallı kuşlar niye böyle narin ve güzel yaratılmış acaba?"(syf;26)

    Her ne olursa olsun sen mücadele et...
    Asla vazgeçme...
    Kimse için değil kendin için yap bunu...
    Kimseye kendini kanıtlamak zorunda değilsin ama kendin için yaparsan bunu belki yorgun belki bitkin belki yaşlı olursun ama en azından mutlu olursun...
    Ölüm olmadığı sürece hep bir yolu var!

    ....Kitabı okumayanlar için merak bozanlar olabilir...
    Geçimini denizden sağlayan yaşlı bir balıkçının üç günde başından geçen serüvenlerin anlatıldığı bu kitap oldukça kolay okunan cümlelerle yazılmıştı. Ayrıca benim elimdeki kitabın puntosu çok büyük olduğu için çok kolay bitti bu yönden biraz sayfa israfı olmuş, daha küçük punto ile daha kısa kitap haline getirilebilirdi.
    Kitabı okurken balıkçı ile ben de birlikteydim sanki. Balığı tuttuğunda onunla heveslendim, misina gerilediğinde ben de gerildim acaba kopacak ve balık kaçacak mı, bunca çaba boşuna mı diye. İhtiyar yılmadı etmedi sonunda başardı.
    Akıcı kolay okunan ve insanı meraklandıran bir kitap oldu benim için. Bir yazar bu kadar az bi konu ile nasıl okuyucuyu sıkmaz diye düşündüm bitince. Tam kararında olmuş uzunluk, az daha uzasa sıkabilirdi sanki.
    Eğer bi kaç saatlik bir okuma yapıp kendinizi motive etmek isterseniz tercihiniz bu kitap olabilir.
    Kitaplarla kalın...

    "Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim."
  • 416 syf.
    ·Beğendi·5/10
    Merhabalar, yeni bir kitabın yorumuyla karşılıyorum sizi.
    Jared ve Tate çok iyi arkadaşlardır. Liseye başlayacakları yaz Jared babasının yanına gider ve geri döndüğü zaman eski Jared değildir. Yani Jared Tate ile anlaşan, birlikte vakit geçirmekten hoşlanan ve birbirlerinin en yakının dostuyken geri döndüğü zaman deyim yerindeyse bir canavar oluyor. Herkese kötü davranmıyor onun hıncı Tate'ye. Tate'nin lise hayatını yaptığı acımasız davranışlarla mahvediyor. Kitabı okurken durmadan bir insan durup dururken niye böyle davranıyor diye kendimi yedim resmen. Tate ise bu durumdan tabii ki memnun değil en yakın arkadaşı onun bir nevi düşmanı oldu. En sonunda Tate bir seneleğine yurt dışına gidip gelir. Geldiğinde durumlar aynıdır değişen bir şey olmaz. Domino etkisi yaratan bir tavsiye gelir Tate'ye babaannesinden 'Jared'e ne kadar kırıldığını göster,' diye. Jared'in aklına gelme sahnesi ve Tate'nin manoloğu en sevdiğim sahneydi. Ardından yavaş yavaş gelen itiraflar. Jared'e davranışlarından dolayı çok kızmıştım ama onu geçmişini, kayıp yazını okuyunca içim tuhaf oldu. Bir insan bu kadar acı çekmemeli...
    Buradan sonra ise Tate ve Jared'in eski dostluktan çok birbirlerine olan aşka adım atmalarını okuyoruz. Bakalım Jared Tate'nin güvenini kazanabilecek mi?
    Kitap çok akıcıydı ve bir solukta okunuyor. Serinin devam kitabını alıp okurum umarım.
  • 80 syf.
    ·1 günde
    29 Haziran 1931: Sevim Burak: “SİZ BÜYÜTMÜŞSÜNÜZ BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ"Türkiye Yahudilerinden çıkıp geniş toplumda ünlenmiş, Türkiye edebiyatına damgasını vurmuş olan Sevim Burak’ı yeterince tanımıyor, onu bir sonraki nesillere anlatamıyoruz. Deneysel tarzı ve bilinç akışını ustaca kullanışıyla bilinen Sevim Burak kimdir?

    Edebiyatında ve hayatındaki amacını açıklarken Burak şöyle diyor: “Yaşamla aramdaki bağları koparmak; imgesel bir yaşam yaratmak yeniden. Günün her saatinde bunu düşünüyorum.”

    Burak'ın hem bir kadın hem de Yahudi kökenli bir birey olarak topluma entegre olamaması, toplum tarafından kendine yönelen normalleştirme pratiklerini reddetmesi, onun öykülerinde dilin içerikle olan beraberliğindeki "semiotic" çıkışlarla kendini göstermektedir. Kimi zaman cümlelerin ya da paragrafların tire(-)' ve 'eğik çizgi (/)'lerle ayrılması biçiminde ortaya çıkmakta, Türk kültürü içinde yer bulamamaya ve ataerkil yapı içinde özgürleşememeye karşılık gelen bir isyan biçiminde öyküleri tehditkar metinler haline getirmektedir. Burak'ın öyküleri içinde yaşadığı toplumsal düzene çeşitli açılardan bir saldırı biçimindedir.

    (Seher Özkök, Yaşama Teğelli Öyküler, 8-9)



    Sevim Burak Türk edebiyatında okuduğum en özgün kalemlerden biri olmakla beraber en aykırı edebiyatçı sıfatını da tek başına üstleniyor benim açımdan. "Sahibini Sesi" kitabı ile tanıştım Sevim Burak ile lakin ilk incelemeyi Afrika Dansı için yapacağım, ben edebiyat dünyasında körelmemek için her zaman uyanık bir zihne her zaman araştırmacı bir zihne sahip olunması gerektiğini savunurum, herkes bir başkasının tavsiyesi üzerine kitaplar okur bu yönlendirilmiş okumalara eğer bizi yönlendiren kişiye bir sempati besliyorsak pozitif bir sonuç alacak şekilde bir bilinçaltı hazırlığı ile başlarız bu da bizim okur olarak yeni yönlendirmelere kapı açmamıza neden olur. Tabii ki daima bizden daha iyi okuyanlar, daha birikimli olanlar olacak ve tabii ki onların yorumlarını önemseyeceğiz lakin kendi kendimize keşfedeceğimiz yazarlar bizi bu okuma sürecinde daha fazla huzura eriştirir. Sevim Burak benim için böyle bir yazar bazen kütüphanelerde arayışlarım olur lakin bazen kitap sitelerinde ya da yüzlerce PDF dosyalarında onlarca yazarı kurcalarım ne aradığımı bilemem lakin o günün sonunda yeni bir yazarı bulacağımı bilirim böyle bir arayışta da Sevim Burak'ı buldum.

    https://imgyukle.com/i/VW6CNp

    Ford Mach 1 yazarın son kitabı tamamlayamadan öldü ustalık eseri olacaktı, Mach 1'den mektuplarda çok büyük bir çalışma oldu içinden yüzlerce öykü, acayip eserlerin çıktığı bir makine adeta Ford Mach 1 onun içinden Afrika Dansı, Palyaço Ruşen, Everest My Lord çıkmıştı tamamlayamadı çünkü içinden sürekli yeni kitaplar çıkarıyordu Ford Mach 1'in çocuklarından biri üzerine konuşacağım biraz...

    Afrika Dansı...

    Bir makinesel düşünce..

    İstanbul ve Lagos'taki hastanelerde bağlı olduğu makine ile ilişkisi metnin temasını oluşturacaktır.

    Büyük ve küçük harflerin standart dışı kullanımları, parantez içi müdahaleleri, metnin bazı bölümlerinde soldan sağa ve yukarıdan aşağıya akışlar ile aykırı bir çizgiselliğin mimarisiyle karşımıza çıkacak Afrika Dansı..

    Afrika Dansı'nın ilk satırlarında karşımıza bir makine çıkar: (eserde olduğu gibi büyük harflerle yazıyorum)

    "İTHAL MALI
    BİR MAKİNE
    HEM DE DEĞİL
    ÇÜNKÜ KONUŞUYOR
    FAKAT KENDİ SÖYLEDİĞİ KELİMELERİ KENDİSİNİN DE BİLDİGİ YOK
    YA DA
    KENDİ KENDİNİN DE NE İSTEDİĞİNİ BİLMİYOR
    BİR GÜN SUSMAK UMUDU YOK (Susturun şunu denemez/kimse sustura susturamaz onu genelde bilimsel bir kural bu çünkü /EZBERCİ)
    YORUMLAMALARIN ÖTESİNDE
    YALNIZ KENDİ SESİNİ OLUŞTURUYOR
    SABAH 7.30'DA BAŞLIYOR KONUŞMAYA SAAT 17.00'YE KADAR (Maddi varlığından dışına ancak önceden hesaplanmış kelimeleri söyleyerek taşabiliyor/çıkabiliyor/bu kelimelere çıkmak denilebilirse eğer/çıksa da onu yakalamak imkansız/çünkü sözlerinin hepsi aynı değil/birbirini tutan bir tarafı yok/cümleleri düz değil/eğri büğrü yontu gibi)

    Makine bize Sevim Burak'ın yazı stilinden de bahsediyor aslında ilk sayfada nasıl bir tarzı bulacağınızı ifade ediyor buna rağmen okuyanların yorumları hep anlaşılmama üzerine kurulu, cümleleri düz değil eğri büğrü yontu gibi diyor bize ve biz hâlâ standart okumalarla diretmeye çalışırız ben başka bir şekilde yazıyorum biraz zihni zorlayın diyor ve bizim okuyucular hâlâ anlamadık diyor böyle olunca bu makine yazarımıza eziyet ediyor anlaşılmamanın acısını ölüm döşeğinde dans eden bu kadından çıkaracaktır.

    "KİM BU
    BİR MAKİNE Mİ
    GİZLİ BİR YÖNETİCİ Mİ
    YOKSA GİZLİ BİR GÜÇ MÜ
    DÜŞ GÖREN BİRİ Mİ
    BİR AŞIK MI
    BİR ERKEK Mİ"

    Evet makine kim sizce? Sabah 7 de konuşmaya başlayan, yalnız kendi sesini oluşturan bir güç mü bir yönetici mi olduğu belli olmayan bu makine kim?

    Evet makine bir aşık veya bir erkek değildir sadece makine bir düzeni temsil ediyor makine Ataerkil sistemdir. Bu sistemin önemsemediği kadın cinsinin bir bireyi olan Sevim Burak ise aykırı çizgisi ile tüm sisteme bir başkaldırı gerçekleştiriyor.


    KIPIRDAMAYIN
    NEFES ALMAYIN
    NEFES ALMAYIN(Nefes almayın dedikten sonra)
    SOLUK ALMAYIN(Aynı şey oysa/yanlış/ haysiyet kırıcı)
    KIPIRDAMAYIN (Kendisi ölümsüz/ bu hastaneden başka bir hastaneye gidecek/ama gitse de/mutlaka aynı sekilde konuşmak hevesine kapılacak)

    Makineye göre yapılan tüm bu müdahaleler (eziyetler) kadınlar için ya da hastalar için belki ikisi de makine için eş değerdir. Sonra şöyle devam ediyor Burak:

    BOYUNA EMREDİYOR
    DURUN
    KIPIRDAMAYIN DİYORUM SİZE
    MAKİNEDEN GELEN SES BU
    KİME SÖYLÜYOR
    BÜTÜN UMUTSUZ İNSANLARA
    ONLARIN KADERLERİNİ BİLİYOR (Niçin sabahtan akşama kadar / sözde onların iyiliği için / bakalım iyiliği için mi / bakalım öyle mi?)

    Makine hasta olanı belirler, çaresi olmayanı belirler ve onu yok eder:

    YOKSA
    BU MAKİNE BENİM DE HESABIMI GÖRECEK ALT KAPIDAN
    GİZLİCE ÇIKARILAN
    BİR CESET Mİ OLACAĞIM
    ÖLÜ MİVES KARUB GELİYOR MU OLACAĞIM
    NİYE GİZLİ ÇIKARILACAĞIM


    Neden gizli çıkarılacak MİVES KARUB çünkü o zaten normalleşmenin uzağında toplum tarafından iyileştirilemeyen bir kişilik o yüzden SEVİM BURAK olarak değil MİVES KARUB olarak gizlice çıkarılmaya çalışılacak.

    İkinci öyküyle devam etmek istiyorum ki bu öyküde gerçekten farklı bir teknik eseridir. Bu öykü baştan sona kadar eğik çizgilerle ayrılmış cümlelerden oluşur. İlk cümle bitince metne aitken ikinci cümle ikince metne ait, üstelik iki metin arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Böylece iki metni bir arada tek satırda okuma serüveni başlamış oluyor metinlerin bir aile bağlarını sorgularken diğeri ise bireyin yalnızlığını ön plana çıkarmaktadır. Aile bağlarının anlatıldığı metin Büyük harflerle ifade edilirken yalnızlığın bireysel süreci ise küçük harflerle anlatılır. Toplum düzeninde aile kurumuna verilen önemin yanında bireyin küçüklüğü bu şekilde daha iyi anlaşılmış oluyor.

    Bu iki metni bir alıntı ile gösterelim.

    EVLENİRKEN BANA HABER VERMEDİLER
    Ve avucunun içindeki kağıtları bana uzattı
    VE BİR SENE SONRA OĞLU OLUYOR ONU FA HABER VERMİYOR
    "Şimdi çekin" dedi
    DOĞAN ÇOCUĞU DOKUZ AYLIKKEN GÖREBİLDİM
    "Ben de gözlerimi kapayarak" çektim
    BEN GİTTİM AYAKLARINA
    "Ve kendine verip okuttum"
    SON DERECE SOĞUK KARŞILANDIM

    ....

    Foto Febüs öyküsünde Osmanlı Kültürü ve Cumhuriyet sonrası modernleşen topuk yaoisinin çatışmaları ile karşılaşırız.

    ...

    Osmanlı Bankası öyküsünde Yahudiler ve kedilerin başına gelenlere değinir.

    YÜZLERİ KASABA DÖNÜK
    CANLI MI CANSIZ MI
    ÖYLE DURUYORLAR
    GÖRÜNÜRLERDE KİMSE YOK
    SFENKS BUNLAR
    İCADİYE'DEKİ HANELERE BAKIYORUM
    BU HANELER SENİN YAHUDİ KOMŞULARIN
    HANELERİNE BENZİYOR MU
    CEVAP YOK
    PSİ PSİ PSİ
    GEL BENİM YAHUDİ KEDİM
    ZAVALLI YAHUDİ KEDİLER

    ...


    Son öykü ise bir kaç kelimenin tekrarından oluşmuş gibi gözüken ÜMMÜ GÜLSÜM öyküsüdür. Bu öykü Muhammed ile Hatice'nin kızının rahme düşüşünü anlatan bir metindir. Sadece ses ve ritimle bir eleştiri getirmek de ancak Sevim Burak'ın kaleminden çıkacak bir şey olurdu sanırım...

    Değinmeden geçtiğim birkaç öykü daha var lakin Sevim Burak'ın eserleine inceleme yazmak onları okumaktan çok daha zor bir faaliyet umarım bu satırlar onunla buluşmak için birkaç okura vesile olur, Ben standartları paramparça eden bu kadına hayran kaldım ve ikinci sınıf muamele gören kadınların erkeklerden çok daha yüce çok daha etkili kalemler olacağının örneklerinden biridir Sevim Burak. Ona Osmanlı Bankası öyküsünden bir alıntı ile şimdilik veda edelim..

    "Bir öksüze vuran hain elin ardından iki damla gözyaşı/iki su damlası ikişer gül goncası pembe yanacıklarda/o pembe gül yanacıklar kuruyup birer kin tohumu haline gelmeden/o gül goncası iki yanacıkta iki su damlası iki gül yanacıktan/iki gül yanacıktan da yuvarlanmadan aşağı/toz toprağın içine işlemeden/toprağın içine sızıp da çanakçı çamuru olarak ortaya çıkmadan/o çanakçı çamuru bin yıl sonra kindar kaşı çatık bir Bizans vazosu olmadan gelsin anneannemin entarisinin püsküllü uçkuru....
  • Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”
    Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas Suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir:

    “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”(İhlas Suresi, 112/1-4)

    Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.

    Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor:

    “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 55/29)

    Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor:

    “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir.” (Bakara Suresi, 2/255 ve Âli İmran Suresi, 3/2).

    “Allah kainat’ı neden yarattı?”, “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?
    Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor:

    “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”(2)

    Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.

    Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır.

    Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.

    Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?
    Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “Hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek.” Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “Düşünmez misiniz!”, “Akletmez misiniz!”, “Akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.

    Neden her insan Allah’ı gösteren ayetleri kolaylıkla göremiyor?
    Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.

    Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.

    İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.

    Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynadığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

    Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?
    İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker:

    “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf Suresi, 50/6)

    Bir başka ayette ise şöyle buyurur:

    “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 30/22).

    İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.

    Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller
    Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.

    Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle: 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)

    Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin on katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir.

    Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.

    İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)

    Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir:

    “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir.” (Nahl Suresi, 16/3).

    “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 16/12).

    “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin Suresi, 36/40).

    “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir.” (Yasin Suresi, 36/38).

    Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü XX. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.

    Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız.

    2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an:

    “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz.” (Fatır Suresi, 35/41).

    Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.

    Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” (Nahl Suresi, 16/11).

    Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

    2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350.000 ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor.

    Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!

    Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)

    Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!

    Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor:

    “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi, 55/12,..).

    Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.

    Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.

    Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:

    “Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)

    Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor:

    “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” (Abese Suresi, 80/24-32).

    Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.

    Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli teşhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor:

    “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/3-4).

    Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.

    Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)

    Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor:

    “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 22/73).

    Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım:

    “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur Suresi, 52/35).

    Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz.” (Nahl Suresi, 16/66).

    Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.

    Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller.

    Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?

    Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.

    Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:

    “Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.”(14)
    “İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri
    Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor:

    “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/4).

    Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor:

    “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Müminun Suresi, 23/14).

    İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

    İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor:

    “Görmedi mi o insan; biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin Suresi, 36/77).

    İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

    İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

    İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

    Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez.

    Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

    Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak:

    Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitab-ı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerim'le tercüme etmiş ve Hz. Muhammed (asm) gibi bir muallim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda her bir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.
  • 176 syf.
    ·10/10
    “Bir bahçe düşü kurmadığım zaman olmuyor neredeyse. Bir bahçe evet, şöyle korunaklı, küçücük. Kıyısı boyunca renk renk ortancalar köpürecek. Duvarın üstünden morsalkımlar sarkacak baharda. İlla ki çelimsiz de olsa bir erik olacak, bir ayva, bir çam. Erik ağacı, kış biter bitmez ilkyazı müjdeleyecek. Sonra nisan geldi mi ayva, bak işte, yaz geliyor diyecek. Çam, dağların kokusunu anımsatacak durduğu yerden. Bir küçük leylak ağacı köşede, buram buram kokutacak çiçeklerini. Sonra bir köşesinde el kadar tarh olacak. Oraya, maydanoz, kıvırcık, soğan, biber ekeceğiz. Küçük, el kadar bir toprak işte, içinde dolaşıp sokağın kirinden arınacağız.”

    Ali Çolak böyle yazmış Bir Bahçe Düşü’nde. Buna benzer hayalleri zaman zaman hepimizin kurduğunu biliyorum. Çünkü biz bu betonlaşmış kentin adamları değiliz. Çünkü biz her ne kadar şimdi öyle olmasa da bir ayağımız toprakta büyüyenlerden, evlerinin bahçesinde çiçek yetiştirenlerden, yaz günü dut ağacından inmeyenlerdeniz.

    Ali Çolak sevdiğim deneme yazarlarındandır. Denemeden başka bir türde eserini hatırlamıyorum. Zaten kendisi de yazmakta hissesine deneme düştüğünü belirtiyor. En son çıkan “Ama Sözcükleri Götüremezler” kitabı da dâhil bütün kitapları kütüphanemde. Mavisini Yitirmiş Yaşamak, Günsarısı, İnce Sözler, Bilmem Hatırlar mısın, Günün Ötesi kitaplarını daha önce okumuştum. Bu sebeple üslubuna aşinayım.

    Deneme türünün özelliğidir. Karşınızdaki kişiyle konuşur gibi yazmak. Kitabı okuduğum süre içersinde Ali Çolak’ı evimde misafir etmiş gibi oldum. Gibisi fazla, öyle oldu. Hem de günlük siyasetin dışında konular üzerinde sohbet ettik. Neler konuşmadık ki onunla. Aşkın vıcık vıcık kâğıtlara boyanışını konuştuk. Aşkla ilgili son hükmü o koydu. “Aşk, bir keşif değil artık, istila! Ne nüfuz, ne hakikat, ne bulmak! Yanmıyor onu anlatan hiçbir dil ve dudak. Niye yazmalı ki o zaman, niçin anlatmalı? Neye yarar yazdıkların söz kirliliğinden başka! Yazmamalı, eskitmemeli aşkı, sarıp sarmalayıp kaldırmalı kendi beyaz ülkesine, kalbe... Dinlensin orada, arınıp durulsun. Tutkulu bir dil'le yeniden keşfedileceği zamana dek.”

    Eylül’ü konuştuk. Eylülün kederli sesinden. Ve belki kederli halinden. Tatilin bitmesinden, yazın sona ermesinden, bahçelerden geçmelerden ve de artık yüksek duvarlarla çevrili bahçeler içine kondurulmuş okul binalarına, yurt binalarına hapsolma vaktinden.

    Hırsızlarını konuştuk. “Dünya malı, sahip olduğun için sevinmeye, kaybettiğinde de üzülmeye değmez” düsturunu hırsızlar sayesinde daha iyi anladığını söylüyor. Başından geçen üç hırsızlık olayından sonra bambaşka bir adam olmuş. Artık eli sıkı değil, para elinin kiri. Şimdilerde parayı daha rahat harcar olmuş.

    Ramazan pidesini bir anlatışı vardı, zor tuttum kendimi fırına gitmekten. “Fırından bir gazete parçasına sarıp, alelacele eve getirdiğimiz pideler, sofrada tereyağı, tulum peyniri, bal ve reçel sürüldüğünde, dünyanın en tatlı, en leziz, en vazgeçilmez nevalesi olur ve başka hiçbir nimet, hiçbir ziyafet bu lezzetin yerini tutmaz, tutamaz.” İşte bu sebeple iftar saatine yakın zamanlarda uzun uzun kuyruklarda sıcak pide almak için bekleriz.

    Ali Çolak’la daha neler konuşmadık ki, radyolu günlerimizden, artık arkası gelmeyen yarınlardan, talihin yar olmasından, kadın oyuncu dalında Oscar ödülü alacak olan Charlize Theron’un bir tevafuk sonucunda bir yapımcıyla karşılaşmasından, sokaklara aşk yazan adamdan bahsettik.

    Sokaklara aşk yazan adam dedim de onun hikâyesini anlatmadan olmaz şimdi. Paris’li Duez 54 yaşındaymış. İki yıl beraber yaşadığı sevgilisi kendisini terk edince o da sevgilisinin güzergâhına, sokağına, caddesine çiçek resimleri yapmaya başlamış. Kadın isyanlardaymış. Açıyor telefonu “Yeter artık, düş yakamdan. Seni de istemiyorum, çiçeklerini de!” Duez bu, durmamış. Bu sefer kadının işe gittiği caddeler üzerine “Seni seviyorum” yazmış. Ama bu yazılar bizim sokak yazıları gibi değil tabi. Albenili çiçekli cinsten. Kadın soluğu mahkemede almış ve Duez’e üç yıl semtten uzaklaştırma cezası verdirmiş. Pes etmemiş Duez. Yazmaya devam sevgi sözcüklerini. Sabah kendi yazıyor, akşam belediye siliyor. Bütün bunlara rağmen taş kalpli sevgili yumuşamamış. Ama bir gün bir kadın Duez’i görünce “Bu resimleri senin yaptığını biliyorum ve bu yaptıkların beni mutlu ediyor.” diyor. O günden sonra Jean Luc Duze sevgilisi için “Seni seviyorum” sözcüklerini duvarlara yazmaktan vazgeçmiş ve herkesi mutlu edecek “amour” (aşk) sözcüğünde karar kılmış. Akşamları silinse de ne gam. O her sabah aynı gayretle insanları mutlu ediyor ve hâla Paris sokaklarına “amour” yazıyormuş.

    Ali Çolak sohbeti hoş bir yazar. Belki bir gün siz de onu bir kitabıyla evinizde misafir edersiniz.
  • 235 syf.
    ·8/10
    Zaman zaman sinemaya giderim. Tercihim daha çok macera türü filmlerdir.

    Bilim kurgu filmlerini sevmiyorum. Olmamışın olmuş gibi anlatılması ve hayalin cisme dönüşmesini sevmiyorum. Belki romanını okurum. Çünkü onu hayalde cisimleştiren başkaları değil, benim.

    Aşk filmlerinden de hoşlanmıyorum. Belki de süflileşmesinden, belki de kolay olmasından. Belki rezilliğinden. Ben aşkın zor olanını severim. Ben aşkın bilinmeyenini, ben aşkın sır olanını severim. Belki de hiç anlaşılmayanını. Bu sebeple vıcık vıcık, yolda bulunup parkta kaybedilen aşkların filmlerini de izlemiyorum.

    Fantastik filmlerden de hoşlanmıyorum. Hele böyle garip yaratıkların bir biriyle savaştırılmasını hiç anlamıyorum. Büyücülerin, şeytanların, garip yaratıkların ortalarda dolaştırılmasından hoşnut değilim. Benim hayal dünyamı öldürüyorlar desem yeridir. Harry Potter ilk yayınlandığında üç cildini okudum. Ama hiçbir filmini izlemedim.

    Bütün bunları niye anlattım. Bugünlerde kitaplığımı yeni yerine taşıdım ya, sepetlerden bir kitap düşmüştü yere. Kitap son 30 yıl içerisinde vizyona girmiş filmlerden alıntılar yapmış. Her filmden birkaç kare söz. Ama olsun. Onlar da fikir vermeye yetiyor. Keyiflenmek istediğim ara zamanlarda kitabı okudum, bitirdim.

    Elimde bir de Nurullah Ataç’ın Karalama Defteri kitabı var. Deneme tarzında yazılmış kitapta sinemaya değinen Nurullah Ataç, sinemayı sanatın dalları arasında görmüyor. Çabuk tüketildiğini, izlenip bittiğini, sonrasında kimselere salık veremediğini belirtiyor. Arşivlere girmediğini, alıp kütüphanesine koyamadığını, çevirip çevirip okuyamadığını söylüyor. Belki o zamanlar için bu böyleydi. Ama, Nurullah Ataç şimdilerde yaşayıp, filmlerin değil kütüphanelerde elde taşındığını görseydi sanırım böyle düşünmeyecekti.

    Yazıyı daha fazla uzatmadan o filmlerden birkaç alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum: Belki birçoğunu sizler de hatırlayacaksınızdır:

    “Herkes ölür, ama herkes gerçekten yaşamaz.” Cesur Yürek Filmi’nden.

    “Korku seni hapiste tutar, umut seni özgür kılar.”
    “İstediğin şeye inan, fakat sana bu duvarların tuhaf olduklarını söylemiştim. İlk önce onlardan nefret edersin, sonra onlara alışırsın. Yeterli zaman geçtiğinde ise onlara bağlanırsın.” Esaretin Bedeli Filmi’nden

    20. Yüzyılın en derin gerçeklerinden biri: “Ne okuyorsanız osunuz.” Mesajınız Var Filmi’nden

    “Hayat bir kutu çikolata gibidir.”
    “Bir gün yağmur başladı ve dört ay boyunca dinmedi. Var olan her türlü yağmuru yaşadık. Küçük damlalı yağan yağmur, eski büyük damlalı yağmur, yandan gelen yağmur, ve bazen de alttan yağıyormuş gibi yağan yağmur.” Forrest Gump Filmi’nden

    “Deliliğin tanımı: Her seferinde farklı sonuçlar bekleyerek, aynı davranışı defalarca yinelemektir.” 28. Gün Filmi’nden

    “Kardeşlerim! Hayatta yaptıklarımız sonsuzlukta yankısını bulur.”
    “Hayat bir rüya, korkulu bir rüyadır.”
    “Ölüm hepimize gülümser, yapabileceğin tek şey senin de dönüp ona gülümsemendir.” Gladyatör Filmi’nden

    “Sence başka gezegenlerde hayat var mı? Bilmiyorum Sparks. Ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak korkunç bir yer israfı demektir.” Mesaj Filmi’nden

    “İnanılmaz. Sizi kötülüğe götüren kapı geniş ve cezbedicidir.”
    “Benden ne istiyorsun? Kendin olmanı istiyorum. Biliyorsun evlat, suçluluk; sırtında taşıdığın bir çuval tuğla gibidir. Tek yapman gereken yere bırakmak.” Şeytanın Avukatı Filmi’nden

    “Sen mükemmel değilsin evlat. Aslına bakarsan evlat, tanıştığın bu kız, o da mükemmel değil. Asıl soru şu: Birbiriniz için mükemmel misiniz? Bütün olay bu. Samimiyet denilen şey bu.” Can Dostum Filmi’nden

    “Dedi ki: Rüzgarı yüzünde hissetmezsen, kanatlar neye yarar?” Melekler Şehri Filmi’nden

    “Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık, tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış.” Olağan Şüpheliler Filmi’nden

    “Yıllardır günahlarımın dönüp beni bulmasından korkuyordum. Bu bedel, dayanamayacağım kadar ağır.” Vatansever Filmi’nden

    “Ailesine yeterince vakit harcamayan asla gerçek bir erkek olamaz.”
    “Düşmanlarından asla nefret etme, bu muhakemeni etkiler.”
    “En zengin adam, dostları en güçlü kişilerden oluşandır.”
    “Düşmanların, hep geride bıraktıklarından yararlanarak kuvvetlenirler.”
    “Çok önemli, kulağına fısıldamalıyım: Güç, gücü olmayanları yıpratır.”
    “Bakın bu taşa. Çok uzun zamandır suyun içinde. Ama su içine işleyememiş. Bakın kupkuru. Avrupa’daki adamlara da aynı şey oldu. Asırlarca Hıristiyanlık onları çepeçevre sardı. Ama İsa içlerine giremedi. İsa içlerinde yaşamıyor.” Baba Filmlerinden.

    “İyiliğimizin ölçüsü kucakladıklarımız, oluşturduklarımız ve aramıza aldıklarımızdır.”
    “Eğer görmemeniz gereken bir şey görmüşseniz diğer tarafa bakmayı öğrenmişsinizdir.”
    “Eğer kazara umutlarınız yıkılırsa asla daha fazla istememeyi öğrenmişsinizdir.” Çikolata Filmi’nden

    “Herkesin cehennemi farklıdır. Hepsi alevler ve acıdan oluşmaz. Gerçek cehennem, yolunda gitmeyen hayatındır.”
    “Bazen kazandığında kaybedersin.” Aşkın Gücü Filmi’nden

    “Dağlar yeterince yüksek değil, vadiler yeterince derin değil. Nehirler yeterince geniş değil. Seni benden ayırmayı hiçbir şey başaramaz. “ Bridget Jones’in Günlüğü Filmi’nden

    “Bir keresinde bana ne demiştin hatırlıyor musun? ‘Her yeni dakika hayatı değiştirmen için yeni bir fırsattır.’ Seninle yeniden karşılaşacağız.” Vanilla Sky Filmi’nden

    “Sen de bundan nefret eder misin? Neden? Susmaktan. Neden hep konuşmak zorundayız? Kendimizi iyi hissetmek için mi? Ne bileyim, iyi bir soru. Özel biriyle birlikte olduğunu, çenesini kapatıp, karşılıklı susabildiği zaman anlıyor insan.” Ucuz Roman Filmi’nden

    “Zafere kurban vermeden ulaşılmaz.” Pearl Harbor Filmi’nden