• Bizim için değerli anılar taşıyan yerlerde ayak izlerimiz niye silinir? Niye kalmaz?
  • ŞEYTANIN İNSANI ALDANIŞA sürüklerken kullandığı en önde gelen malzemelerden biri, maalesef bizatihî tecrübe ettiğim üzere, ‘belirsizlikler’dir.

    Kalben arzu ve niyet ettiğimiz halde, yerini ve zamanını tayin ve tesbit etmediğimiz için bir türlü yapamadığımız ne kadar çok hayır ve hasenat vardır kimbilir? Düşündüğümüz, gönül koyduğumuz şey haklı ve hakikatlı olsa bile, eğer ne zaman, nasıl, ne şekilde, niye yapılacağı belirsiz ise, büyük bir ihtimalle hiç yapılmayacaktır.

    Zira, Allah’ın rızasına uymayan işlerde ‘hemen şimdi’ci olan nefis, ilâhî rızaya uygun işlerde ise tam bir ‘erteleyici’dir. Söz vermediğimiz, karar kılmadığımız her hayır, bu bakımdan, belki hiç yapılmamak üzere ‘ertelenmeye’ mahkum
    kalmaktadır.

    İşte, belirsizliğe karşı insanın bu zayıf ve şeytan tarafından kullanılmaya açık durumuna mukabil, Rabb-ı Rahîm, hikmeti ve rahmeti ile bize ubudiyet nevlerini bildirmekle kalmaz; onların ‘yer ve zaman’ını da bildirir. Meselâ, şayet Kelâm-ı Ezelî’de yalnızca “Namaz kılın” denilse, ama vakti ve yeri tayin edilmese idi, zannederim—ben dahil—çoğumuz ‘ileride,’ ‘uygun bir zaman’ kollarken hiç
    namaz kılmadan bu dünyadan göçüp gidebilirdik. Ama namazların vakti bellidir;dahası, bu vakitlerin ne şekilde tayin ve tesbit edileceği Resul-i Ekrem (a.s.m.)tarafından bilfiil gösterilmiştir.
  • Günün birinde insanın canı artık bir şey yapmak istemez.Hiçbir şeyle ilgilenmez Ve kurur gider üstelik bu isteksizlik geçici değildir hatta giderek de artar. Günden güne haftadan haftaya daha kötü olur. İnsan kendinden hoşlanmaz sanki içe bomboştur ve dünyayla bağdaşamaz. Sonraları bu hisler de kalmaz ve hiçbir şey hissetmez olur.Bütün dünyaya yabancılaşmış ve artık hiç kimse onu ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar ne de hayranlık. Niye sevinmesini bilir ne de üzülmesini. Gülmeyi de ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilmiştir. Artık hiçbir şeyi ve hiç kimseyi sevemez. Bu durumda artık hastanın iyileşmesini olanak yoktur geriye dönüş kalmamıştır. Bomboş kül rengi bir yüzle ve nefretle çevresine bakar tıpkı duman adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın adına gelince buna ölümcül can sıkıntısına denir
    Michael Ende
    Sayfa 268
  • Bizim için değerli anılar taşıyan yerlerde ayak izlerimiz niye silinir? Niye kalmaz?
  • "Birini ille de bizzat nefesini keserek öldürmez insan. Birbirimizi öldürmenin onlarca yolu var." dedi...
    ..."Bazen konuştuğuyla, bazen sustuğuyla öldürür. Bazen gidişiyle, bazen yanında kalmayışıyla".
    ..."O öldüğünde yanında bile değilsindir. Derler ki, saçmalama, sen yapmış olamazsın. Ama belki de tam orada olmayışın öldürmüştür. Orada olsan değiştirebileceğin bir şeydir ölüm. Bazıları öldükten sonra da uyanmaya devam ederler sabahları. O zaman kimse anlamaz onların öldüğünü, kimse cinayeti üstlenmek zorunda kalmaz."...
    ..."Böyle söylediğimde herkes niye anlamazdan geliyor biliyor musun? Çünkü şu hayatta her insan, yüzleşmek istemese de cebinde en az bir cinayet taşıyor.".
    Nermin Yıldırım
    Sayfa 149 - Hep Kitap
  • Yüküm ağır, söylenmemiş cümlelerim heybemde...
    Dertsiz bir kaya dibi var mı bu alemde?..
    Öyleyse dövünüp durmak niye?
    Sabreyle..
  • 762 syf.
    ·16 günde·Beğendi·10/10
    Osman Turan bu kitabında Anadolu Selçuklularını 1040’lardan yıkılış tarihleri olan 1310’lara kadar en iyi en doğru, en detaylı şekilde araştırmakla kalmıyor, Anadolu Selçukluları tarihinde mevcut olan pek çok yanlışı belgelerle ortaya koyuyor ve düzeltiyor. Osmanlının kuruluşuyla da kitap sona eriyor.
    1243 yılında Kösedağ’da Moğollarla yapılan savaşta, babası Alâeddin Keykubat’ı zehirleyerek tahta oturan Selçuklu Sultanı II. Gıyasettin Keyhüsrev’in daha savaşın başlangıcında savaş alanından kaçması üzerine Moğol istilası başlar.
    Moğol istilasına kadar Selçuklular kardeşleri, amcaları, Türkmenler, Bizanslılar, Haçlılar, Gürcüler, Ermeniler, Harzemşahlar, Artuklular, Eyyubilerle sürekli bir savaş halindedirler.
    Gittikleri her yeri yağmalayıp talan eden, öldüren, insanları esir pazarlarında satan Selçuklular, II. Gıyasettin Keyhüsrev’in Kösedağ savaşında sarhoş sarhoş savaşa çıkması ve ülkesine milletine ihanetiyle bu defa da kardeşin kardeşe, Müslümanın Müslümana yaptığını Moğollar Selçuklular’a yapmaya başlar ve zaten bu hezimetten 67 yıl sonra da Selçuklular tarihten tamamen silinirler.
    Zira Moğol itilasından sonraki Selçuklular ile 1950 sonrası ABD müstemlekesi olan Türkiye’nin durumu birebir aynıdır.
    1950 sonrası Türkiye nasıl Ankara’dan değil, Vaşington, Bürüksel, Telaviv’den yönetiliyor Amerika başkanı ile Beyaz Saray’da fotoğraf çektirmeyen hiç kimse başbakan olamıyor, olmaya kalkan olursa da tepetaklak ediliyorsa, 1243 sonrası Selçuklularda da kimin sultan, vezir, bey, komutan, pervane olacağına Konya’da değil Tebriz’de Moğol hanları, Noyanları karar veriyor
    Nasıl ki 1950 sonrası, Amerika ile gizli kapaklı ilişkilerle makam mevki sahibi olanların ipi yine Amerika tarafından çekiliyorsa, Selçuklularda da Moğollarla iş tutanların feci sonu yine Moğollar tarafından hazırlanıyor.
    Ve ne gariptir ki, Moğolların en büyük destekçileri, dostları Konya’nın, Aksaray’ın hacı hocaları, Mevlana ve Mevlevilerdir. Bu kesimler Anadolu’yu yağmalayan, kadınları, gençleri köle pazarlarında pazarlayan Moğollar’a o kadar sadakatle bağlıdırlar ki, vatanlarını, namuslarını mallarını korumak için Moğollarla savaşmak yerine, onlarla savaşan Türkmenler’le savaşırlar.
    O kadar ki, Moğollara destek vermekle kalmayıp üstelik aynı dedesi gibi onların gasp ettiklerinden de hisse alan Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi’ye Karamanoğlu Beyi: “Biz komşu ve dost olduğumuz halde bizi değil, Moğolları tutuyorsun” deyince Arif Çelebi ona: “Biz derviş olduğumuzdan Allah’ın iradesine ve devleti kime verdiğine bakar ve onun yanında yer alırız. Nitekim bu gün de Allah devleti Selçuklulardan alıp Cengizhanlara ısmarladı” cevabını verir.
    Geçmişte Moğollara karşı savaşan Türkmenleri düşman, Moğolları dost edinen, onlarla bir olup Türkmenlere karşı savaşan coğrafi bölgelerdeki aynı toplum katmanlarının bu gün de Amerika ve onun yerli işbirlikçilerini dost edindirmeleri, onları kurtarıcı olarak görmeleri, 6. Filoyu taşlayanlara karşı, “Allah’u Ekber” nidaları ile göğüslerini siper etmeleri ibretlik hadiseler olsa gerek.
    Burada yazarın tutumundan da kısaca bahsetmemek olmaz. Zira yazar bu kitabında, Moğollara karşı savaşan Türkmenleri “istilacı” “Halkı ben daha iyi soyarım” diyerek Tebriz’den yetki alan Selçuklu Sultan, vezir ve pervanelerini ise “kurtarıcı” olarak gösterme gafletine düşer. Bununla da kalmaz vatanına, milletine ihanet eden bu idarecileri Moğollar öldürünce de onlara “şehit” der. Onu oraya getiren, putperest Moğol, götüren de o. Peki, Moğol’la iş tutarken ölene, sanki vatan millet uğruna ölmüş gibi nasıl “şehit” deniyor? Bu benim için bir muamma.
    “Sultan Mesud Moğolları Kayseri’de karşıladı ve Selçuklu ordusuna Moğolların da desteği ile Karamanlılar sindiler. Bu haber Konya’da sevinç yarattı” (Sayfa 620-661) derken, Bizans’ın da desteği ile Selçukluların kadın, çocuk demeden 4 bin Türkmen’i katletmesi, mallarına el koymasına da Osman Turan: “Herkes bayram etti, sevindi” (Sayfa 443) der.
    Ve yazar Selçukluların yaptığı, yağma talan ve istilaları, gençleri köle, kadınları cariye olarak pazarlamasını “Türk İslam, Cihan Mefkûresi” olarak görürken, aynı yağma, talan ve istilaları başkaları yapınca, bunu “soygun-gasp-işgal” olarak nitelendirir.
    Herkesin durduğu yere göre durum değişse de, hiçbir Türk ve Müslümanın putperest Moğol’un Türkmenlere galip gelmesine sevinmemesi gerektiği herhalde inkâr edilemez. Lakin Osman Turan’ın Türkiye’yi Amerika boyunduruğuna sokan Demokrat Parti’de milletvekilliği yapmış olduğu düşünülürse onun yetkiyi Moğol’dan alan Sultan, Bey, ulema ve komutanları “meşru” işgalcilerle savaşan Türkmenleri ise “gayrimeşru-şaki/eşkıya” diye tanımlaması belki anlaşılabilir.
    Turan, Moğolları ne kadar kötülese, zalim gösterme gayreti içine girse de eserde açıkça görülüyor ki, Moğollar Anadolu halkına ve hiçbir topluma doğrudan zulmetmiyorlar.
    Aynı bu gün Amerika’nın yaptığı gibi Moğollar da halkları kendi yöneticilerine soyduruyor, kırdırıyorlar. Dindarlar, ulema ve varlıklı kesimler de Moğol’a meşruiyet sağlıyorlar. Ayrıca Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı, Arap, İslam orduları vs. ne kadar yağmacı, talancı ve zalimse Moğollar da işte o kadar zalimler veya belki de onlardan biraz daha adiller.
    Niye!.. Çünkü onların yasaları, mahkemeleri var ve Romalılarda olduğu gibi bu yasalar – hukuk sadece kendi vatandaşlarına değil, düşmanlarına, hatta Moğol hanedan mensuplarına da aynı şekilde uygulanıyor.
    “Bazı kitaplar bombadan daha tehlikelidir” diyen “okuyan insanı görünce beni hafakanlar basıyor” itirafında bulunanlar kendi açılarından bakınca aslında haksız da sayılmazlar hani!
    Zira tarihini dizilerden değil de böyle değerli eserlerden okuyan hiçbir vatanseverin Selçukluların Moğol, Osmanlı’nın Alman, İngiliz, Rus güdümüde nasıl çabucak çöktüğünü, günümüzde ise, Amerika sultası altında aynı akıbete doğru hızla ilerlediğimizi görmemesi ve buna başkaldırmaması mümkün değil.
    Birinci hamur ve kalın, beyaz kâğıda basılmış olması, dolayısıyla da çok ağır olması, gözü yorması dışında kitabın olumsuz bir tarafını görmedim.
    Herodotos Tarihini okumadan dünya tarihini anlamak, insanlık tarihinin 300 yıllık bir kesitine ışık tutan bu değerli araştırma ve incelemeyi okuyup anlamadan da günümüzü anlama imkânı olmadığı kanaatimi arz ettikten sonra herkese iyi okumalar dilerim.