• "Kendi adıma konuşmam gerekirse, ben sanatım olmadan yaşayamam. Ama hiçbir zaman onu her şeyin üzerinde tutmadım. Fakat ona ihtiyacım var, bunun nedeni onu dostlarımdan ayıramayacak olmam; sanatımın yaşamama izin vermesi; ona başvurmaksızın şimdiki düzeyde yaşamamın mümkün olmaması. Sanat, çok sayıda insana, ortak keyiflerin ve acıların imtiyazlı bir resmini sunarak, o insanları heyecanlandıran bir araç. Sanat, sanatçıyı, toplumdan uzak kalmamaya mecbur kılar, onu en mütevazı ve en evrensel gerçeğe tabi kılar. Çoğu zaman, kendini toplumdan farklı hissettiği için sanatçı gibi yaşamayı seçen kişi, bir süre sonra, eğer toplumun geri kalanına benzediğini kabul etmezse, ne sanatını ne de farkını koruyabileceğini görür. Sanatçı kendini, onsuz yapamayacağı bir güzellik ile kendini koparamayacağı toplum arasında bir yerde konumlandırır. İşte, bu yüzden gerçek sanatçılar hiç kimseyi ve hiçbir şeyi hor görmezler. İnsanları yargılamaktan ziyade, anlamakla yükümlüdürler. Bu dünyada bir taraf tutmaları gerektiğinde, Nietzsche'nin kelimeleriyle, hâkimin değil, yaratıcının hükmettiği o toplumun tarafını tutarlar; bu yaratıcının işçi veya entelektüel olması ise onun için fark etmez."
    Albert Camus: Nobel Konuşması (1957)
    http://www.sabitfikir.com/...k-sanatci-hor-gormez
  • Aslında bu incelemede bir bütün olarak Saramago'nun tarzını ele alamak gibi bir gözükaralık yapmak niyetinde değilim. Çünkü Saramago'nun Körlük, Görmek ve Mızraklar Mızraklar Tüfekler Tüfekler adlı üç kitabını tek okudum. Bu sebepten dolayı sadece Körlük ve Görmek kitapları çerçevesinde bir inceleme yapmaya çalışacağım.
       Saramago (1922-2010) Lizbon'un küçük bir köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Ekonomik nedenlerden dolayı okulu bırakıp makinistlik eğitimi gördü. Saramago'nun ilk romanı olan Günah Ülkesi 1947 yılında basıldı. Daha sonra yazar oyun, şiir, öykü ve deneme gibi bir çok alanda eser vermiştir. Kısa sürede Milyonlarca satılan yazarın kitapları, kendi dilinin sınırlarını aşarak 20'den fazla dile çevrilmiştir. Okuyan herkeste sansasyonel bir etki bırakan Körlük adlı romanı, 1992 yılında yazara Nobel Edebiyat Ödülü kazandırmıştır. (Ödülü aldığını öğrendiğinde yoğun ilgi ve gelen soru yağmuruna karşı "bırakın eşime gideyim" demesi de, Saramago'yu bu kadar kötüleşen dünyaya bağlayan bağ hakkında ipucu veriyor sanki)

    Gel gelelim Saramago'nun dünyaya tuttuğu Körlük adlı "ayna" ya. Biri bana, kitabı bitirdiğinde neler hissettin? Diye sorsaydı vereceğim ilk cevap şu olurdu: korktum, hemde çok korktum. Kitabı bitirdiğimde toplu taşıma araçlarında, metro-metrobüs duraklarında, kalabalık cadde ve sokaklarda kısacası insan yığınlarının olduğu heryerde ya şimdi biri, Kör oldum! Göremiyorum! Diye bağırırsa ne yaparım diye düşünüyordum. Bununla birlikte kafamda türlü türlü Körlük'ten korunma senaryoları oluşturuyor, genelde de bu senaryolarda doktorun karısı gibi Körlük'ten kurtulmayı başarabiliyordum. Kitabı okuduktan yaklaşık 3 yada 4 ay sonra Okan Bayülgen'in bir söyleşisine katıldım ve Bayülgen konuşması sırasında şöyle bir cümle kullandı: İktidar her zaman somut yada görülebilen bir düşmanının olmasını ister çünkü bu düşmanı göstererek insanları kendi etrafında toplayabilir. Bayülgen'in bu cümlesinden sonra ben söyleşiden kopup tekrar Saramago'nun kafamda oluşturduğu kaos ortamına döndüm, ama bu sefer az da olsa taşları yerine oturarak döndüm. O anda aklıma gelen ilk şey şu oldu:  Görmek kitabında, ülkenin yöneticileri 'bu oy kullanmayan insanların mutlaka bir örgütü olmalı' diye düşünüyordu hatta böyle bir örgütün olmasını da istiyorlardı. Böyle bir örgütü tespit edemeyen bakanlar, hem halkın güvenliğini tehlikeye atan bir örgüt hemde bu güvenliği korumakla görevli bir devlet rolünü oynamaya başladılar. İlk iş olarak bir bombalama olayı yapılıyor ve halkı bunun boş oy kullananların bir eylemi olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. Çünkü topluma zarar verme potansiyeli olan bir düşman, aynı şekilde toplumu bu düşmandan koruyacak bir "dost" lazımdı. Bunları düşünürken Mihail Gorbaçov'un "aslında biz SSCB'yi bitirerek ABD'ye en büyük zararı verdik, çünkü ABD'yi düşmansız bıraktık." sözü de hafızamı yokluyordu. Saramago kitabın bu yönüyle iktidar sahipleriyle halk arasındaki ilişkiyi kısmen deşifre etmiş olabilir mi? Yada Saramago'nun böyle bir çabası olabilir mi?
    Saramago'nun Körlük romanını yine Saramago'nun “En kolay yapılan şeyin kötülük olduğunu herkes bilir.” sözü çerçevesinde değerlendirilirse daha sağlam sonuçlar elde edileceğine inanıyorum. Çünkü tarih boyunca din, devlet, felsefe ve etik değerlerin tamamı insanları kötülükten uzaklaştırmayı amaç edinmiş ve buna yönelik binlerce yıllık uğraş vermelerine karşın bu amaçlarında başarılı oldukları söylenemez. Konuya bu şekliyle bakıldığında Thomas Hobbes'un insanlar hakkındaki düşüncelerine katilmamak için özel bir çaba harcamak gerekebilir. Saramago yukarıdaki iddiasını kanıtlamak adına Körlük romanın da insanlara müthiş bir kötülük yapma özgürlüğü ortamı sunmuş ve insanların fırsatını bulduğu ilk anda nasıl da çirkinleşeceğini kanıtlamıştır. Kitabı genel bir değerlendirmeye tabi tutarsak ulaşacağımız sonuçlardan biride mutlaka şu olacaktır: uygun koşullar oluştuğunda herkes her türlü kötülüğü yapabilir.
    Son olarak Körlük ve Görmek kitaplarını karşılaştırdığımda kafamda oturtamadığım bir nokta var. Saramago Körlük'te otoritenin olmadığı durumda ortaya çıkan kaosta insanların ne kadar kötü yaratıklara dönüşeceğinden bahsederken Görmek kitabında ise yasal otoritenin kendi vatandaşlarını nasıl bombaladığını anlatır. Bu iki durum karşılaştırılınca yasal bir otorite gerekli mi? Eğer gerekli ise bu otoriteden doğacak kötülüklere karşı vatandaşları kim koruyacak? Gibi sorular beni epeydir rahatsız ediyor.
  • Bence önce bu kitabı Nobel Konuşması kitabı okuyun. Çünkü öyle güzel anlatmış ki yazar... Yazma duygusunu, içimdekileri ve nelerden beslendiğini.
    Öyle uzun uzun değil kısa ama öz cümlelerle...
  • —Steinbeck’in Nobel Ödül Töreni Konuşması: İnsanın kendisi en büyük tehlike ve aynı zamanda tek umut

    Çalışmamı bu yüksek onura layık gördüğü için İsveç Akademisi’ne teşekkür ediyorum. Kalbimde Nobel’i, çok saygı duyduğum diğer edebiyat insanlarından daha çok hak edip etmediğime dair bir şüphe var ama yine de ödülü aldığım için keyif ve gurur duyduğumu yadsıyamam.
    Bu ödülü alanların edebiyatın gidişatı ve doğasıyla ilgili kişisel veya bilimsel açıklamalar yapması gelenektir. Bu zamanda, edebiyat yapanların sorumlulukları ve öncelikli görevleri üzerine düşünmek isabetli olacaktır. Çağrıldığım bu yerde durmak ve Nobel ödülünü almak öyle bir ayrıcalık ki burada minnettar aciz bir fare gibi tiz sesler çıkarmam değil, mesleğim dolayısıyla duyduğum övünçle, yıllardır bu mesleği yürüten daha birçok iyi ve büyük adam adına aslan gibi kükremem gerek.

    Edebiyat ne boş bir kilisede ilahilerini söyleyen birkaç rahibin cılızlığı ve güçsüzlüğüdür, ne de kutsal olana düşük umutlarla yapılan düzenbazca bir yalvarmadır. Edebiyat konuşmak kadar eskidir. Edebiyat, insanın ona olan ihtiyacından doğdu ve doğduğu zamanki koşullar, ona olan ihtiyacın daha da artması dışında değişmedi. Âşıklar, ozanlar ve yazarlar birbirlerinden bağımsız ya da ayrıcalıklı değildir. Her şeyin en başında, onların işlev, görev ve sorumluluklarını belirleyen insandı. İnsanlık gri ve ıssız bir bilinç bulanıklığının pençesinde. Burada daha evvel konuşan usta selefim William Faulkner’ın da değindiği gibi evrensel korku trajedisi o kadar uzun zamandır devam etmekte ki artık ruhsal problemler kalmadı, o yüzden insan kalbinin kendisiyle kavgası yazılmaya değer tek şey gibi görünüyor. Faulkner, insanoğlunun zayıflığı gibi gücünün de diğer bütün insanlardan daha fazla farkındaydı. Yazarın varlık sebebinin korkuyu anlamak ve çözmek olduğunu biliyordu. Bu yeni bir durum değil. Yazarın tarihi misyonu devam etmekte sadece. Yazar, ilerleyebilmemiz için, başarısızlıklarımızı ve hatalarımızı bizlere göstermekle ve tehlikeli düşlerimizi kazıp çıkartmakla yükümlüdür. Dahası, yazar insanoğlunun kanıtlanmış kalp ve gönül yüceliğini, yenilgiye gerdiği göğsünü, cesaretini, şefkatini ve sevgisini gösterip kutlamak için atanmıştır. Zayıflığa ve umutsuzluğa karşı sonsuz savaşta, bunlar parlak umut ve ilerleme işaretleridir. İnsanın mükemmelliğine yürekten inanmayan birinin ne edebiyatla bağı olduğunu ne de kendini edebiyata adadığını düşünürüm.
    Mevcut evrensel korku, bilgi düzeyimizdeki sıçramanın ve fiziki dünyadaki bazı tehlikeli faktörlerin sonucudur. Anlayışın diğer aşamalarına henüz geçemediğimiz doğrudur ancak buradan asla geçemeyeceğimiz ya da edebiyatla yanyana yürüyemeyeceğimiz anlamı çıkarılamaz. Aksine bunu yapabileceğimizden emin olmak yazarın sorumluluğunun bir parçasıdır. İnsanlığın doğal düşmanlarının karşısında gururla durduğu tarihi boyunca, bazen bütün başarısızlıklara ve tükenmelere karşı olası zaferimizin arifesinde korkakça ve salakça sahayı terk etmişizdir. Eminim şaşırmayacaksınız; bir süredir, kitaplarda yalnız ve düşünceli bir adam olarak tasvir edilen Alfred Nobel’in hayatını okuyorum. Patlayıcıların şeytani bir alana ya da yaratıcı bir potansiyele dönüştürülebilecek gücünü ortaya koymayı başarmış, fakat bir vicdan muhasabesi ya da muhakemede bulunmayarak, seçim yapmamış.
    Nobel, icadının zalim ve kanlı kullanımlarına şahit oldu. Hatta belki araştırmalarının nihai sonucu olan sonsuz yıkımı bile öngörmüş olabilir. Bazıları onun zamanla şüpheci birine dönüştüğünü söylüyor ancak ben buna inanmıyorum. Bence bir kontrol, bir güvenlik sibopu incat etmeye uğraştı. Ve yine bana göre o bunun sadece insan beyni ve ruhuyla mümkün olduğuna inandı. Onun düşünce yapısı, Nobel ödüllerinin kategorilerini de belirledi. Bu kategoriler, insanın bilgi birikimini ve dünyasını artırmak için sunuldu. Anlamak ve iletişim kurmak için ki bunlar edebiyatın da görevlerindendir. Ve bu görevler, insanın barış kapasitesini kanıtlamak ve kalan diğer her şeyin başlangıcı için kullanılmak üzere yerine getirilir.
    Nobel’in ölümünün üzerinden 50 yıl geçmeden, doğanın kapısı kilitlendi ve bize seçim yapmanın tüyler ürpertici sorumluluğu yüklendi. Bir zamanlar Tanrı’ya atfettiğimiz birçok güce el koyduk. Korku dolu ve hazırlıksız olmamıza rağmen, tüm dünyanın ve yaşayan her şeyin yaşamı ve ölümü üzerinde yetkili olduğumuzu varsaydık. Seçimin riski de, zaferi de insanındır. İnsan, mükemmelliğini aslında kendi elleriyle test eder. Tanrısal gücü elimize aldığımıza göre, bir zamanlar Tanrı’dan dilediğimiz bilgeliği kendi içimizde aramalı ve ona yüklediğimiz sorumluluğu üstlenmeliyiz. İnsanın kendisi en büyük tehlike ve aynı zamanda tek umut haline geldi. Bugün, havari St. John’u aynen alıntılamak gerekir: Her şeyin sonu, Dünyadadır ve Dünya insanoğludur ve Dünya insanla vardır.

    1962
John Steinbeck
  • Hayatımız gören gözlere göre planlanmış. En temel ihtiyaçlarımızı bile gözlerimiz olmadan karşılayamayız. Çevremizde kimsenin göremediği, ihtiyaçlarını karşılayamadığı, birbirine yardım edemediği ve hayatta kalmak için her türlü kaosun olduğu bir dünya düşünebilir miyiz?

    Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı "Körlük" romanında böyle bir dünya düşünmüş. Kitap, distopik bir eser. Saramago, distopyasında körlerden oluşan karmaşa dolu bir dünyayı göz önüne sermiş.

    Kitap, kırmızı ışıkta arabasında bekleyen bir adamın aniden kör olmasıyla başlıyor. Ardından bu körlük, adamın karşılaştığı diğer kişilere bulaşıyor ve ülkede bir salgın haline geliyor. Yalnız, kitapta anlatılan körlük, hepimizin bildiği gibi karanlık bir körlük değil. Tam tersine beyaz bir körlük. Beyaz felaket! Yazar bu beyaz körlüğü, " gözü açık bir şekilde süt denizine dalmak" olarak tarif ediyor. İki körlük arasındaki ortak nokta ise, görme duyusunun kaybedilmiş olması. En büyük fark ise, beyaz körlüğün bulaşıcı olması.

    Kitabı okurken, bir felaketin karşısında kalan insanoğlunun nasıl ilkelleştiğini, hayatta kalabilmek ve açlığa direnebilmek adına nasıl vahşileşeceğini ve insanı insan yapan bütün etik değerlerin nasıl kaybolacağını göreceksiniz.

    Saramago'nun Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan sarı kapaklı bu kitabı aylardır kitaplığımda sırasını bekledi.Bu sıra bir türlü gelmek bilmedi. Çünkü, çevremdeki arkadaşlarımdan kitabın zor olduğunu ve yazı biçiminin farklı olduğunu duymuştum. Sitedeki incelemeler sayesinde önyargımı kırıp kitabı okumaya başladım.

    Saramago'nun yazı biçimi gayet dikkate değer ve kendine özgüydü. Diğer kitaplarını bilmiyorum ama bu kitabında noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmamış. Hatta noktada cimrilik yapıp virgülü fazla kullanmış. Konuşma çizgisi ve tırnak işareti yok. Karakterleri, virgüller arasında konuşturmuş. Bu, ilk önce zor gibi görünsede anlatımına hiçbir zorluk katmamış. Hatta yazarın bu yazım biçimini ve anlatımını çok sevdim.

    Kitabın dili gayet akıcıydı. Okurken bir süreklilik vardı, baştan sona bu sürekliliği kaybetmeyip hiçbir yerde kopmadım. İlk sayfadan itibaren kitabın sonunu merak ettim. Bu da okuma zevkimi arttırdı.

    Kitapta ilgimi çeken ve hoşuma giden bir diğer nokta ise, yazarın karakterlere isimleriyle hitap etmemesi.Karakterler, ilk kör, doktor, doktorun karısı ve oto hırsızı gibi tabirler ile anlatılıyor. Bu da kitaba farklı bir tat katmış. "Kim kimdi" diye düşünmüyorsunuz.

    Yazar 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış. Ödül töreni konuşması takdire şayan. Kendisine şu an nerede durduğu sorulduğunda, " Eskiden bana 'İyi adam ama komünist' derlerdi; şimdi ise
    ' Komünist ama iyi adam' diyorlar" cevabını vermiş. Ödülü değerlendirilmesi istendiğinde ise, "Hayatımda aldığım en büyük ödül karım Pilar'dır. En büyük devrim aşktır" cevabını vermiş.

    Son zamanlarda okuduğum en çarpıcı, en sürükleyici, konu ve kurgu olarak en beğendiğim romanlardan biri olan bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.

    Gerçek körler, bakıp da göremeyenlerdir. Gördüğünü zannedenlerin yaşadığı körlük ise en kötüsüdür. Ruhlarımızın körleşmemesi dileğiyle...