• Öncelikle Ebru Ince hanımın bu iletinde (bkz: Svetlana Aleksiyeviç (2015 Nobel Konusmasi))  Aleksiyeviç'in nekadar hümanist olduğu çok net bir şekilde anlaşılıyor ve tabi eserde yani yazdığı ilk kitaptada.. Ebru hanıma teşekkürler bu güzel ileti için...

    II. Dünya savaşının ruhlar tarihini anlatıyor sevgili Aleksiyeviç fakat savaştan soğutulduğu düşüncesine girenler olduğu için eserin yayınlanmasına karşı çıkılmıştı ama gerçekler çok daha derin kitabı okuduğunuzda bunu anlayabileceksiniz...!

    Aleksiyeviç'in 2015 Nobel Konuşmasından:

    "Çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor."

    Hem gazeteci hem de yazar olan Svetlana hanıma fazlasıyla katılıyorum, düşünceleri de zaten beni çok etkiliyor..

    Kadın yok savaşın yüzünde böyle sanıyorduk bizler fakat kadın tam da savaşın kalbindeymiş üstelik çok ciddi konumlarda, paylaştığım alıntılardan da anlaşılmıştır.

    Eserde farklı farklı bir çok hayat hikâyesi okudum savaşa gençliklerini feda eden güzel kadınlarımın. Onlarda, hiç duymadığım görmediğim aşkları ve acıları gördüm.Sargı bezinden yada paraşütlerden yapılan gelinlikler, sokakta savaşın bağrında ölümüne öpüşen gençler, daha tüfeğin boyuna yetişemeyen cesur kızları gördüm.. Ben acılı analar da gördüm bu savaşta yavrularını o karmaşada tanıyamayan..
    Birlik ve beraberlikteki gücün sancılı doğuşunu gördüm, okumanızı çok isterdim ancak bu şekilde duygularım açığa kavuşabilir... Okumayı düşünenlere şimdiden keyifli okumalar diliyorum !!
  • Dünya A.Ş….
    Dünyanın nasıl bir şirket haline geldiğinin tarihsel ve ekonomik verilerle anlatılmaya çalışılması bu kitabın özü. Üretimin makinelere ve dış kaynaklara yapılandırılması sonucunda, kendi kendine yeten, kendi iç dinamikleri olan Dünya’ mızı nasıl Dünya A.Ş ye evirdiğimiz, Dünya A.Ş nin ortaya çıkışından fayda sağlayan elitlerin, işlerin kamu sektörüne kaymasını engellemek için birikmiş servetlerini ve siyasi nüfuslarını nasıl etkin bir şekilde kullandıklarının, ekonominin nasıl bir güce dönüştüğünün ve bu ekonomik gücün GELECEĞİMİZİ nasıl şekillendirdiğinin özeti.
    İnsanlığın gelişimi hep iletişim, özellikle yazımsal iletişim yoluyla olmuş bunu bir kez daha anlıyoruz bu kitap sayesinde. Al Gore’ da kitabın ilk bölümlerinde bu gerçeğe dayanan somut örnekler vermiş. Yazı ile başladı her şey diyor. Matbaanın bulunması en önemli gelişmeydi. Fikirleri yaymak ve çok kişiye ulaştırmakla başladı düşünsel gelişim. Matbaanın bulunmasından neredeyse 300 yıl sonra 1776 yılında Thomass Paine Amerikan Bağımsızlık savaşının fitilini ateşleyen ‘’Common Sense (Sağduyu)’’ yi yayınlarken diğer tarafta aynı yıl içinde Adam Smith (Kapitalizmin babası) kişiler piyasalarla ilgili ücretsiz bilgi erişimine sahip olurlarsa, özgür bir biçimde satın almayı ve satmayı tercih edecekler ve bir ‘’görünmez el’’ onlara her alanda yardımcı olacaktır diyordu.
    Bu becerikli görünmez el, kaynakları tahsis edecek, arz ve talebi dengeleyecek, ekonomik verimliliği arttıracak fiyatları en iyi seviye de tutacaktı. Bu ‘’görünmez el’’ sayesinde yukarıda ki öngörüleri gerçekleşti mi Adam Smith’ in tartışılır ama yeni bir toplumun şekillenmeye başladığı su götürmez bir gerçek. Kendi ellerimizle bir ’’Tüketim Toplumu’’ canavarı yarattık ve bu ‘’Tüketim Toplumu’’ şimdi yarattığı bu canavara teslim olmuş durumda.
    Tüketim toplumu olmak teslimiyeti kabul etmek demek, sadece yiyeceklerimizi, giyeceklerimizi değil bilgiyi de tüketiveriyoruz. Belki de o nedenledir hep bir telaş içinde olmamız, hep bir yerlere yetişme çabamız. Sakinleşemiyoruz. Öğrendiklerimizi sindiremeden yeni bir bilgi bombardımanı ile karşı karşıya kalıyoruz. Geleneksel uygulamalarla teknolojik gelişmelerin arasında sıkışıp kalmış bir zaman dilimindeyiz. Al Gore un belirttiği gibi Avcılık ve toplayıcılık dönemi 200.000 yıl, Tarım devrimi 8.000 yıl ve Sanayi devrimi sadece 150 yılımızı aldı ve neler göreceğimizin ve daha ne kadar hızlanacağımızın garantisi yok.
    Öyle ki adil gelir dağılımında ki eşitsizliğe, ücret politikalarına, çalışma koşullarına karşı çıkacak bir devrimci işçi hareketi de yok artık. Çünkü işçilerin yerini makinalar almaya başladıkça ses çıkaracak işçi sayısında mutlak bir azalma söz konusu oldu. Ludd’ u değil de ‘’Ludd Yanılgısı’’ nı savunan kişilerin sayısı hiç az değil.
    Dövüşerek öleceğiz yada özgür yaşayacağız
    Kral Ludd sayesinde tüm kralları devireceğiz … diyen Lord Byron’ un bu sözlerinin arkasında halen duran birilerinin var olduğunu savunabilir miyiz bu tüketim toplumu ile?
    Matbaadan sonra fikirlerin yayılmasını hızlandıran ikinci gelişme de İnternet Al Gore’ a göre… İnternetin hayatımıza girmesi ile birlikte fikirlerin yayılması daha kolaylaştı ama sakıncaları ile birlikte. Evet her fikre ulaşabiliyoruz artık ama her fikir de bize ulaşabiliyor. George Orwell e göndermeler yaparak anlatıyor bu durumu yazar. İnternetin halkın değil daha çok hükümetlerin işini kolaylaştırdığı fikrini ileri sürüyor. Üretimde insanın yerini makinalar alınca Dünya nasıl şirket haline dönüştüyse, internetin gücü de bilgi ve düşünceyi ışık hızında milyarlarca insana aktaran bir sinir sistemi ağına dönüştü.
    Bizler istesek te istemesek te, desteklesek te desteklemesek te tarihe tanıklık ediyoruz. Dijital ağlar sayesinde dünyanın ilk ‘’Küresel Uygarlığının’’ doğuşuna şahit olmaktayız. İçinde yaşadığımız dönemde bu küresel uygarlık kendi içinde bir savaş vermekte. İnternetin gelişmesi ile ortaya çıkan küresel uygarlığın galibi kim olacak. Bu savaş iyi ile kötünün savaşına dönüştü ve geleceğimiz bu savaşı kimin kazanacağına bağlı.
    İşte bu iyi ve kötünün savaşı sürüp giderken dünyamız nasıl değişiyor. Doğal kaynaklarımız nasıl tüketiliyor, nasıl kirletiliyor, su savaşları dünyanın sonunu mu getirecek? Toprak savaşı tank ve tüfekle yapılan mıdır yoksa zengin ülkelerin, fakir ülkelerde ki verimli toprakları satın alması mıdır? Daha fazla protein tüketebilmek için okyanuslarda kurduğumuz balık çiftlikleri nelere mal olacak? Sıcaklıkların arttığı her bir derece tarım ürünlerinin verimliliğini nasıl etkiliyor? Tüm bunları bilimsel gerçekliklere dayandırarak fizik, kimya, biyoloji ve istatistik yardımı ile ama anlaşılır bir dille anlatmış Al Gore.
    Meşhur tanıma göre Ekonomi; ‘’Sınırsız insan ihtiyaçlarının kıt kaynaklar ile dengelenmesi bilimidir’’ Kıt kaynaklar toprak, emek, sermaye ve girişimci dörtlüsünden oluşmakta. Adam Smith’ in şu maharetli görünmez eli sayesinde sermaye ve girişimci kendi elleri ile önce toprak ve emeği yok etti. Daha sonra doğal kaynaklar ve emeğin yerine ikame edeceği yeni keşifler peşine düştü. Şimdi de bu keşifler sonucunda dünyanın başına sardığı küresel ısınma, çevre kirliliği, ortaya çıkan genetiği değiştirilmiş ürünler vs. ile mücadele etmek için milyarlarca dolar harcadığı yeni bir sektör yaratıyor.
    Teknoloji: Sınırsız yenilik ve bu yeniliklere ulaşmak için dönen milyarlarca dolar. Özellikle sağlık sektöründe; daha sağlıklı olup, daha uzun yaşamak, için belki de ölümsüzlüğe ulaşmak için yapılan çalışmalar, engelli insan sayısını azaltmak özellikle kalıtımsal hastalıkların bir sonra ki nesle aktarımını engellemek için harcanan milyarlarca dolar, genetiği değiştirilmiş gıdalar, genetiği değiştirilmiş hayvanlar ve genetiği değiştirilmiş insanlar kitapta anlatılan konuların başında geliyor.
    Tarım zararlılarından kurtulmak için kullandığımız kimyasallar haşerelerden ya da bitki hastalıklarından bizleri kurtarmıyor. Aksine mutasyona uğrayıp daha güçlü saldırıyorlar. Arıları öldürüyoruz, nesilleri tüketiyoruz ve bunu ekonomi biliminde homo economicus dediğimiz rasyonel olduğunu varsaydığımız biz insanlar yapıyoruz.
    Nüfus artışı, insanın doğasında var olan kısa vadeli düşünme kapasitesi ve teknolojik gelişmelerin önlenememesi ekolojik sistemin bozulmasına neden oluyor. Bu kitap insanın insana ve insanın doğaya ‘’teknolojik gelişme’’ savsatasıyla neler yaptığının kanıtı.
    Artık teknolojik gelişmeler dünyayı kurtarmıyor, kurtardığını sandığımız yerden başka sorunların çıkmasına sebep oluyor. Kısa vadeli ve ekonomi odaklı çözümler, soluduğumuz havayı tüketiyor. Karbon salınımı arttıkça, küresel ısınma sorunu büyüyecek bu da A.Ş haline getirdiğimiz Dünyamızın sonu olacak. Bu ekonomi anlayışı ile, bu teknolojik gelişme ile varacağımız yer belli maalesef. O nedenle yeni şeyler söylememiz gerekmekte…
    Geleceğimizi nasıl kurtarabiliriz sorusuna cevap arayıp, çeşitli öneriler sunuyor kitapta yazar. Örneğin nüfus artış hızının yavaşlatılması, küresel ısınmaya sebep olacak enerjileri kullanan firmalara sübvansiyonlardan vazgeçilmesi gibi demografik ve ekonomik bir sürü önerilerde bulunuyor. Ama asıl sorun insanoğlunun algısının değişememesi galiba. Çünkü ABD halkının %37 si halen küresel ısınmaya inanmamakta.
    Peki küresel ısınma konusunda bir çok kitap yazan, seminerler düzenleyen Al Gore kimdir peki? Al Gore Bill Clinton döneminde ABD’ de başkan yardımcılığı yapmış ve 2000 yılında George W. Bush ile girdiği başkanlık yarışından mağlup ayrılmış bir politikacı. Bu seçimden sonra küresel ısınma ile mücadeleye girişmiş ve bu mücadelesi sonunda ilk kez Nobel Barış Ödülünün ‘’insan hakları, silahlanma, ezilen halklar, fakirlik’’ gibi geleneksel anlayıştan farklı bir konuda ‘’Küresel ısınma’’ ile ilgili bir konuda verilmesine sebep olmuştur.
    ‘’The Inconvenient Truth’’ ‘’Uygunsuz Gerçek’’ adlı küresel ısınmayı konu alan belgesel ile de Oscar ödülü sahibi de olmuştur. Ancak bu belgesele bir çok tepkiler de olmuş. İngiltere’ de bir okul müdürünün belgesele açtığı davayı karara bağlayan Yüksek Mahkeme Yargıcı Burton ‘’Bilimsel verilerin yetenekli bir politikacı ve iletişimcinin ellerinde siyasi bir programı desteklemek için kullanıldığını belirtti ve dokuz ayrı bilimsel verinin hatalı aktarıldığını belirtti. Son yıllarda organik beslenmeye yönelik hummalı faaliyetleri görünce Al Gore gerçekten yaptığı araştırmalarla abartmadan gerçekleri bizimle mi paylaşıyor yoksa İngiliz yargıç Burton’ un dediği gibi siyasi bir programı destekleme derdinde mi olduğunu zaman gösterecek.
    Kitap 606 sayfa gibi gözükse de bunun 175 sayfası kaynakçadan oluşuyor. Bu da oldukça yoğun bir araştırma sonucunda yazıldığını gösteriyor. Zaten iki yıllık bir süreçte tamamlanabilmiş. Ehh doğal olarak ta çevre bilinci, küresel ısınma gibi konular üzerine yazıldığı için dünya ormanlarının yönetiminin geliştirilmesi için kurulmuş bağımsız bir organizasyon olan ‘’Orman Yönetim Konseyi’’ (FSC) tarafından onaylı çevreye zararlı olmayan kağıttan üretilmiş ve dış yüzeyi, doğaya zararlı olduğu için selefonla kaplanmamıştır.
    Kitap bilimsel verilerle dolu olmasına rağmen gayet anlaşılır bir dille yazılmış. Okuması oldukça keyifli. Ancak çeviriden kaynaklı olduğunu düşündüğüm ( ya da aslı böyledir emin değilim) düşük cümleler çok sık olmasa da karşımıza çıkıyor.
    Kitabı yazan ABD vatandaşı ve politikacı olunca da doğru tespitlerde bulunup, bilimsel gerçekliklerle yazmış olsa bile maalesef taraf olmaktan kurtulamıyor ve ‘’ güçlü bir ABD liderliğinin yokluğunda uluslar topluluğu uluslararası koordinasyon ve küresel sorunların çözümü için işbirliğine dayalı bir çözüm üretmek için bir araya gelemiyor.’’ diyor. İlle de ABD yani  Kapitalizm reform geçirmeli, kapitalizm yeniden yaratılmalı ve doğru çabalarla sürdürülebilir hale gelmelidir fikrini ileri sürüyor. Yeni bir sistem ve bu sistemin adı Al Gore için ‘’Sürdürülebilir Kapitalizm’’….
    Sonuç olarak hangi siyasi amaçla yazılmış olursa olsun küresel ısınmanın bizleri felakete götürüyor olması gerçeği değişmiyor. Bu durumdan kurtulmak için bireysel olarak yapabileceklerimiz halen mevcut.
    Al Gore’ un TED konuşması. https://www.ted.com/...language=tr#t-946426
    Bazen gerçekleri kimin söylediğinden çok gerçeğin ne olduğudur önemli olan. Seyredip üzerinde düşünülesi bir video. Küresel ısınma’ dan kurtulabilecek miyiz yoksa yine ekonominin dişlililerine sıkışıp kalacakmıyız. Aristoteles’ in dediği gibi ‘’Bir şeyin sonu onun doğasını tanımlar’’ Umarım sonu gelmeden insanoğlu kendi doğasını anlar.
    Ve 6 milyar 86 milyon 176 bin 360 kilometre uzaktan çekilmiş dünyanın fotoğrafı. Carl Sagan’ ın deyişiyle ‘’Soluk Mavi Nokta’’ aslında hiçliğimizin bir kanıtı. Bu videoyu kibrimizin ve hırslarımızın önüne geçemediğimizde tekrar tekrar izlemeli ve biraz mola vermeliyiz. Dünya bizim evimiz ve biz evimizi teknoloji çılgınlığı ile talan ediyoruz.
    https://www.youtube.com/watch?v=QMg19hbVQzY
    Akıl tutulması yaşadığımız bir süreçten geçiyoruz. Aklımız tutuldukça bakış açılarımız daralıyor, dünyamızı ve kendimizi çöp haline getiriyoruz. Oysa bu kadar zor olmamalı değişim.
    Son sözü Konfüçyüs’ e bırakalım ; "Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, zor bir iştir. Onu bırakabilmek de bir beceridir. Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman buna son vermelisiniz. Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst davranmıyorsanız, bu hilekarlığı hemen durdurmalısınız. İşte, ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz… Umarım hepimizin hedefi aynı olur bir gün. A.Ş halinden kurtulmuş, kendi doğal dengesiyle özgürce dönüp duran bir dünya….
  • "Özgür değilsin, senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden daha uzun, hepsi bu kadar."
    Bir çeşit kutsal kitaptır Zorba. Biraz budizm bile serpiştirilmiştir hatta içine. Tüm kutsal kitapların birleşimidir, hatta kadına bakış açısına bakınca daha bir haklı hissettiriyor bu cümle bana. Ama şöyle bir yanı var ki okuyunca mutlu eder insanı. Garip bir şekilde hafiflemiş ve keyiflenmiş hissedersiniz.
    Muhteşem bir önsöz ile başlar herşey. Yazarımız Girit’e linyit yatağını işletmeye Makedonyalı Zorba isimli biri ile gitmesi ile başlıyor romanımız. Aleksis Zorba karakterimiz her şeyi yaşayarak öğrenmiş hayatta bildiği tüm şeyleri deneyimlemiş ve üzerine düşünmüş. Santur denilen yöresel bir müzik aleti çalmaktadır. Bizim Kanuna benzeyen bir müzik aleti. Kurduğu cümlelerin büyüüük bir kısmını evimin duvarına asmak yazmak ve her gün her gün okumak istedim.
    Yine de kitaptaki tüm romanı ağzından dinlediğimiz kişinin (Nikos Kazancakis olduğunu biliyoruz) hayata bakış açısı, düşünme biçimi, kurduğu cümleler o kadar benimdi ki inanılmaz etkilendim. Özellikle "biliyordum, biliyordum ama, cesaretim yoktu. Hayatım yanlış yola sapmıştı, İnsanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşması haline sokmuştum. O kadar düşmüştüm ki, bir kadına aşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekse, kitabı seçerdim." cümlesi son zamanlar okuduğum en muazzam cümleydi.
    Diğer bir bakış açısı ile Albert Camus’un Nobel aldığı yıl hangisini seçerdin diye sorsalar Mersault’u seçerdim ki Zorba’yı sevmediğim anlamına kesinlikle gelmez.
    Ve büyüten kitaplar diye bir liste olsa kesinlikle içerisinde yer almalıdır.
  • İlk olarak şu fotoğrafa bir göz atın: https://www.idrlabs.com/...pauli-heisenberg.jpg

    Nobel Ödülü'nü kazanan ilk kadın, iki Nobel Ödülü alan ilk kişi ve çocuğu da Nobel Ödülü almış biri Marie Skłodowska Curie. Polonya'nın o dönemdeki ortamı ve kadınların üniversite okumaları konusundaki sıkıntılar sebebiyle çeşitli zorluklar yaşamasına rağmen hep tutkulu bir şekilde bağlı olmuş bilime karşı. Laboratuvar bulmanın zorlukları hakkında yazılanlar ve kullandıkları yerler düşünülünce başardıkları daha fazla takdiri hak ediyor.

    Polonya'ya olan bağı hep sürse de üniversite için Fransa'ya gelmesi, çalışmalarını sürdürmesiyle birlikte Pierre ile evlenmesiyle oradan kopmak mecburiyetinde kalmıştır. Fransa'nın Curielere olan tavrı da hayli yorucudur. Tam olarak takdir görememişler, gerçek anlamda kıymetleri ölümlerinden sonra anlaşılmıştır.

    Bir kadın olarak bilim dünyasındaki yeri, Nobel Ödülü alsa bile teşekkür konuşması yapması söz konusu değildir, hep tartışılmış ve yeterliliği sorgulanmıştır. İşi iyice abartıp başarıyı tamamen Pierre üzerinde tutmaya dahi gitmiştir mevzu. Her şeyi tek başına yapmaya çalışan, çalışmalarının sağlığını kötü etkilediğini kabul etmeyen bu kadının hayatından alınması gereken bolca ders var. En kolay dile getirebileceğim şudur: Bir kadın olarak bir yerlere varmakta zorluklarla karşılaşıyorsanız herkesin iki katı güçlü olmak zorundasınız.
  • Nigâr Hacızade
    Belaruslu gazeteci-yazar Svetlana Aleksiyeviç, savaşı, şahidin anlatma yükümlülüğünü, edebiyatını, ömrü boyunca yanı başında olan sesleri anlatıyor.



    Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine: Svetlana Aleksiyeviç’in Nobel Edebiyat Ödülü

    Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç, 7 Aralık’ta ödül kabul konuşmasını yaptı. Azerbaycanlı yazar Nermin Kemal‘in harika çevirisinden ilham alarak ben de konuşmayı Rusça’dan Türkçe’ye çevirdim.



    Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine



    Sevgili dostlar,



    Bu kürsüde tek başıma durmuyorum. Etrafımda sesler var, yüzlerce ses… Sesler her zaman benimle, çocukluğumdan beri.



    Çocukken köyde yaşıyordum. Biz çocuklar sokakta oynamayı seviyorduk, ama akşamları, yorgun argın ninelerin -bizim orada nasıl derler- konuşlandığı banklar, mıknatıslıymış gibi bizi kendilerine çekiyordu. Hiçbirinin kocası, babası, erkek kardeşi yoktu. Savaştan sonra köyümüzde erkek olduğunu hatırlamıyorum. Savaş sırasında her dört Belarusludan biri, cephede veya partizanların yanında savaşırken öldü.



    Savaştan sonraki çocuk dünyamız, kadınların dünyasıydı. Her şeyden çok aklımda kalan, kadınların ölümden değil, sevgiden bahsettiği. O en son gün sevdikleriyle nasıl vedalaştıklarını anlatırlardı, onları bir zamanlar nasıl beklediklerini, nasıl hala da bekliyor olduklarını… Yıllar geçmişti artık, onlar hala bekliyorlardı. ‘Bırak, kolsuz, bacaksız dönsün. Ben onu kollarımda taşırım, kolsuz da, bacaksız da…’ Ben galiba sevginin ne demek olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum.



    İşte kulağımdaki bu kederli korodan birkaç ses:



    Birinci Ses:



    Bilip de ne yapacaksın bu kadar hüzünlü bir hikayeyi? Ben kocamla savaşta tanıştım. Tank subayıydım, Berlin’e kadar gittim. Hatırlıyorum, duruyorduk, daha o zaman kocam değildi… Reichstag’ın orada duruyoruz, bana diyor ki, ‘Gel evlenelim. Seni seviyorum.’ Benimse bu sözler bir ağrıma gitti ki! Tüm savaş boyunca kirin, tozun, kanın içindeydik, etrafımızda her şey mat. Şöyle dedim ona: ‘Sen önce benden bir kadın yap, bana çiçekler ver, şefkatli sözler söyle. Cepheden geri yollanınca kendime bir elbise dikerim ben de.’ O kadar dokunmuştu ki sözleri, ona hatta vurmak istemiştim. O da hissetti hepsini. Bir yanağında yanık yarası vardı, dikişlerle kaplı, o dikişlerin üzerinde göz yaşlarını gördüm. ‘Peki, evlenirim seninle’ dedim ve ne dediğime kendim de inanamadım. Etrafımız kırık, dökük, tek kelimeyle, etrafımız savaş.



    İkinci Ses:



    Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.



    Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.



    Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.



    O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…



    Üçüncü Ses:



    İlk kez bir Alman öldürdüğümde 10 yaşındaydım. Partizanlar beni yanlarına almıştı artık, eğitime. Bu Alman yerde yaralı yatıyordu, silahını almamı söylediler. Ona doğru davrandım, tam o sırada silahına uzandı, iki eliyle birden tutup suratıma doğrulttu. Ama ilk eli atmaya yetişemedi, ben yetiştim. Birini öldürdüm diye korkmadım, savaş boyunca da bir daha aklıma gelmedi. Etraf ölüyle doluydu. Ölüler arasında yaşıyorduk.



    Yıllar sonra bu Alman rüyama girdiğinde şaşırdım. Beklemiyordum. Aynı rüyayı defalarca gördüm. Kah ben uçmaya çalışıyorum, o beni bırakmıyor; yükseliyorsun, uçuyorsun uçuyorsun, o arkadan yetişiyor, birlikte yere çakılıyoruz, çukurun birine yuvarlanıyoruz. Ya yerimden kalkmak istiyorum, izin vermiyor, onun yüzünden uçamıyorum. Aynı rüya, onlarca sene boyunca peşimi bırakmadı. Oğluma bu rüyadan bahsedemedim. Küçüktü, bahsedemedim, ona masallar okudum. Büyüdü, yine de bahsedemiyorum.



    Flaubert, kendisi için ‘kalem-insan’ demiş. Ben de kendim için ‘kulak-insan’ diyebilirim. Sokakta yürüdüğüm zaman, kulağıma bir takım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında, hep şunu düşünüyorum: Zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor. Karanlığa karışıyor.



    İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni ise büyüleyen ve kendine esir eden şey. İnsanın konuşmasını seviyorum. Tek başına bir insan sesini seviyorum. En büyük aşkım, en büyük tutkum bu.



    Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.



    Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler. Ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim.



    Kötülük amansızdır, aşısını olmak gerekir. Ama biz cellatlar ve kurbanlar arasında büyüdük. Korku içinde yaşayan ailelerimiz, bize bir şey anlatmazdı, ama hayatlarımızın havasında bile hissedilirdi bu zehir. Kötülüğün gözü sürekli üzerimizdeydi.



    Ben beş kitap yazdım, ama bana hepsi tek bir kitapmış gibi geliyor, bir ütopyanın tarihi hakkında…



    Varlam Şalamov, şöyle yazmış: ‘İnsanlığı hakiki şekilde yenilemek için verilen ve kaybedilen dev bir savaşın iştirakçısı oldum.’ Ben işte bu savaşın tarihini yeniden yazıyorum; zaferlerini, yenilgilerini yeniden yazıyorum… Nasıl yeryüzünde bir krallık kurmak istediklerini… Bir cennet! Bir Güneş Şehri! Sonu, milyonlarca insanın hayatından arta kalan bir kan gölü oldu.



    Ama 20. yüzyılın hiçbir siyasi ideolojisinin komünizmle -ve onun sembolü olan Ekim Devrimi ile- kıyaslanamadığı bir dönem vardı. Başka hiçbir ideoloji, Batı’daki aydınları ve dünyanın tüm insanlarını daha büyük bir kuvvetle, daha parlak bir ışıkla kendine çekemedi.



    Raymond Aron, Rus Devrimi için ‘aydınların afyonu’ demişti. Komünizm fikrinin, en az iki bin senelik tarihi var. Ona Platon’da rastlayabiliriz – ideal ve doğru yönetim öğretilerinde. Aristo’da, her şeyin ortak olacağı bir zamanın hayalinde. Thomas More ve Tommaso Campanella’da… Daha sonra Saint Simon’da, Fourier’de, Owen’de… Rus Ruhu’na has bir şey var ki, bu rüyaları gerçeğe dönüştürmeye yeltendi.



    Yirmi sene evvel, ‘Kızıl İmparatorluğu’ lanetler ve göz yaşlarıyla yolcu ettik. Bugün artık yakın tarihe daha sakince, tarihsel bir tecrübeye bakar gibi bakabiliriz. Bunu yapmak önemli, çünkü sosyalizm tartışması şimdiye değin bitmiş değil. Ellerinde başka bir dünya haritasıyla yeni bir nesil büyüdü, ama yine Marx ve Lenin okuyan gençlerin sayısı az değil. Rus şehirlerinde Stalin müzeleri açılıyor, Stalin heykelleri dikiliyor.



    ‘Kızıl İmparatorluk’ artık yok, ama kızıl insan hala var. O devam ediyor.



    Babam, bu yakınlarda öldü. Ömrünün sonuna kadar inançlı bir komünistti. Parti biletini hep sakladı. Ben faraş anlamındaki ‘Sovok’ kelimesini, ‘Sovyetler Birliği’ yerine kullanılan o alaycı kelimeyi hiç kullanamam. O zaman kendi babama, yakınlarıma, dostlarıma da böyle demiş olurum. Onların hepsi oradan, sosyalizmden geliyor. Aralarında birçok idealist var, romantik var. Bugün onlara başka şekilde hitap ediliyor; kulluk romantikleri, ütopyanın kulları. Bence her biri başka bir hayat yaşayabilirdi, ama Sovyet hayatı yaşadılar. Neden? Bu sorunun cevabını çok uzun süre aradım – yakın zamana kadar adına SSCB denen devasa ülkeyi baştan başa gezdim, binlerce bant doldurdum. Sosyalizm denen şey bir yandan sadece bizim hayatımızdı. Ufak ufak, tane tane, ‘ev’ sosyalizminin, ‘içerideki’ sosyalizmin tarihini biriktirdim. Sosyalizmin insan ruhunda nasıl yaşadığını topladım. Beni bu küçücük alan ilgilendiriyor – insan… Tek bir insan. Aslında her şey, işte orada olup bitiyor.



    Savaştan hemen sonra, Theodor Adorno şok içinde, ‘Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır’ demişti. Bugün ismini şükranla anmak istediğim öğretmenim Ales Adamoviç de, 20. yy’ın kabusları hakkında kurgu yazmanın günahkarlık olduğunu düşünüyordu. Burada yaratıcılığa yer yok. Gerçeği olduğu gibi aktarma, ‘edebiyatüstü’ olma zorunluluğu var. Şahit, anlatmakla yükümlü. Nietzsche’nin sözleri geliyor akla: hiçbir ressam, gerçeğe yaklaşamaz. Onu yerden kaldıramaz.



    Hakikatin tek bir kalbe, tek bir akla sığmaması bana hep eziyet vermiştir. Hakikat ayrık ayrıktır, çoktur. Hakikat farklıdır, dünyaya sepelenmiştir. ‘İnsanlık, kendisi hakkında, edebiyatla sabitleme fırsatı bulduğundan çok, çok daha fazlasını biliyor’ diyor Dostoyevski.



    Ben ne yapıyorum? Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Beni ruhun tarihi ilgilendiriyor. Ruhun gündelik varlığı ilgilendiriyor. Büyük Tarih’in genelde kibirle görmezden geldiği. Kaçırılmış tarih benim uğraşı alanım. Daha önce defalarca duyduğum gibi, şimdilerde de yaptığımın edebiyat değil, belgeleme olduğu söyleniyor.



    Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.



    Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikayesini, ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hala da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz. Dostoyevski’nin Ecinniler’inde, Şatov sohbetlerinin başında Stavrogin’e şöyle diyor: Biz, iki varlık, sonsuzlukta bir araya geldik … dünyada son kez. Şu tonunuzu elden bırakıp insan gibi konuşun! Bir kere olsun, insan sesiyle konuşun!



    Benim kahramanlarımla olan konuşmalarım da aşağı yukarı işte böyle başlıyor. İnsan, tabi ki, kendi tarihini anlatır, boşluktan konuşamaz. Ancak çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor.



    Zamanın nasıl hareket ettiğini, Fikir’in nasıl öldüğünü, onun izinden yine de nasıl gittiğimi gösterebilmek için günlüklerimden birkaç sayfa okumak isterim…



    1980-1985



    Savaş hakkında bir kitap yazıyorum. Neden savaş hakkında? Çünkü biz savaşçı insanlarız; sürekli ya savaşıyoruz, ya savaşa hazırlanıyoruz. Dikkatli bakarsak, her konuyu savaş mantığıyla düşündüğümüzü görürüz. Evde, sokakta. Bu yüzden bizde insan hayatı bu kadar ucuzdur. Her şey, savaştaymış gibi…



    Şüpheyle başladım. Savaş hakkında bir kitap daha. Niye ki?



    Gazeteci olarak gittiğim gezilerden birinde bir kadınla tanıştım; savaşta sağlık görevlisiymiş. Bana şunu anlattı: Kış vakti, Ladoga Golü’nü geçiyorlar. Düşman tarafından birisi, hareketliliği farkedince ateş etmeye başlıyor. Atlar, insanlar buzun altına düşüyor. Gece vakti oluyor bu. Kadın da, yaralı birine tutunup onu kıyıya sürüklemeye çalışıyor. ‘Taşıyorum ama ıslak, çıplak, diyorum ki herhalde kıyafetleri yırtıldı. Kıyıya varınca farkettim ki, devasa, yaralı bir mersin balığıymış taşıdığım. Katmerli bir küfür bastım! İnsanlar acı çekiyor, peki ya hayvanlar, kuşlar, balıklar? Onlar ne yapmış?



    Bir başka gezide, savaşta süvari bölüğünde görev yapan bir sağlık görevlisi kadın anlatıyordu: Çatışma sırasında yaralanan bir Alman askerini top mermisi çukuruna sürüklüyor, ama adamın Alman olduğunu çukura inince farkediyor. Adamın bacağı kırık, kanaması var. Adam düşman! Ne yapmalı? Yukarıda kendi halkından çocuklar ölüyor. Ama kadın adamın bacağını sarıp, sürünerek geri çıkıyor. Bir süre sonra bu sefer bilincini kaybetmiş yaralı bir Rus askeriyle geri geliyor çukura. Rusla Alman, bilinçleri açılınca birbirlerini öldürmeye yelteniyorlar. ‘Bir onun suratına yapıştırıyorum elimin tersiyle, bir öbürünün,’ diye anımsıyor kadın. ‘Bacaklarımız kan içinde, herkesin kanı birbirine karışmış.’



    Bu, benim bilmediğim bir savaştı. Kadın savaşı. Kahramanlar hakkında bir savaş değil. Kahraman bir halkın, başka bir halkı nasıl öldürdüğü hakkında değil. Bir kadının ağıdını hatırlıyorum: ‘Çatışma bittikten sonra meydanda yürüyorsun. Ve hepsi orada yatıyor… Hepsi de genç, ve o kadar güzel ki… Yerde yatıyorlar ve gökyüzüne bakıyorlar. Onlara da yazık, öbürlerine de.’



    İşte bu, ‘onlara da, öbürlerine de,’ bana kitabımın neyle ilgili olacağına dair bir ipucu verdi. Savaşın, cinayet demek olduğuyla ilgili olacaktı. Kadınların hafızasında savaş böyle kalmıştı. Daha demin, birisi gülümsüyordu, sigara içiyordu – ve o insan artık yok. Her şeyden çok, kadınlar yok oluştan bahsediyordu, savaşta her şeyin hiçliğe ne kadar çabuk dönüştüğünden. İnsanın da, insanlığın vaktinin de.



    Doğru, cepheye gitmeyi kendileri istemişti. 17-18 yaşlarında. İstedikleri öldürmek değildi, ama ölmeye hazırlardı. Vatan için ölmeye. Tarihten sözleri çıkarıp atamazsın – Stalin için ölmeye de.



    Kitap iki sene boyunca basılmadı. Perestroyka’ya, Gorbaçov’a kadar basmadılar. Sansürcüler, ‘Sizin kitabınızdan sonra, kimse savaşa gitmeyecek’ diye bana akıl verdi, ‘sizin anlattığınız savaş korkunç. Neden kahramanlarınız yok?’ Ben kahraman aramıyordum. Tarihi, ona şahit olup ve onda iştirak edip de görünmez kalanların hikayeleriyle yazıyordum. Bu insanlara kimse hiçbir zaman sormadı. İnsanlar, sıradan insanlar, büyük fikirler hakkında ne düşünüyor, bilmiyoruz.



    Savaştan hemen sonra insan bir hikaye anlatır, 10 sene sonra başka bir hikaye. Bir şeyler tabi ki değişir, çünkü insan, hatıralarında hayatının tüm parçalarını üst üste dizmektedir. Tüm benliğinin. O senelerde nasıl yaşadığı, ne okuduğu, kimi gördüğü, neye inandığı, en sonunda mutlu olup olmadığı… Bunlar, biz değiştikçe değişen canlı belgeler.



    Ama ben şundan kesinlikle eminim; böyle genç kadınlar, 1941’deki asker kadınlar gibi kadınlar, bir daha hiç var olmayacak. Bunlar, ‘Kızıl Ülkü’nün zirvede olduğu yıllardı, devrim zamanından ve Lenin döneminden bile daha yükseklerde. Onların zaferi, bugün bile Gulag kamplarını gölgede bırakmaya devam ediyor. Ben, bu kızları sınırsızca seviyorum. Ama onlarla Stalin’i konuşmak, ya da savaştan hemen sonra, trenler dolusu zafer kazanmış cesur askerin Sibirya’ya gönderildiği gerçeğini konuşmak mümkün değildi. Geride kalanlar eve döndü, sesini çıkarmadı.



    Bir keresinde şöyle bir söz duydum: ‘Biz, yalnızca savaşta özgürdük. Cephenin önlerinde.’ Bizim en büyük sermayemiz, ızdırap. Petrol değil, doğalgaz değil – ızdırap. Aralıksız üretebildiğimiz tek şey bu. Sürekli şu soruya cevap arıyorum: bizim çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor? Beyhude mi gerçekten bu kadar acı? Çaadayev doğru söylemiş: Rusya, hafızasız ülke, topyekun hafıza kaybı ülkesi, eleştiri ve tefekküre hep hazır, bakir bir bilinç alanı.



    Ayaklarımızın altında büyük kitaplar sürünüyor…



    1989



    Kabil’deyim. Artık savaşla ilgili yazmak istemiyordum. Gel gör ki gerçek bir savaştayım işte. Pravda gazetesinden alıntı: ‘Kardeş Afgan halkına sosyalizmi inşa etmeleri için yardımcı oluyoruz.’ Savaşın insanları, savaşın objeleri her yerde. Savaş zamanındayız.



    Dün beni cepheye götürmediler. ‘Otelde kalın hanımefendi. Sonra sizin için hesap vermek zorunda kalacağız.’ Otelde oturuyor ve düşünüyorum; başkalarının cesaretini, aldıkları riskleri kenardan izlemenin ahlaksız bir yanı var. İki haftadır buradayım ve savaşın erkek doğasının ürünü olduğu hissinden kurtulamıyorum; benim için bu anlaşılmaz bir şey.



    Ama savaşın gündelik hali müthiş ihtişamlı. Silahların meğer güzel olduğunu keşfettim – tüfekler, mayınlar, tanklar. İnsan, başka insanları en iyi nasıl öldürebileceği üzerine çok kafa yormuş. Hakikat ve güzellik arasındaki ebedi münakaşa… Bana yeni bir İtalyan mayını gösterdiler. Benim ‘kadın’ tepkim: ‘Güzelmiş. Niye böyle güzel peki?’ Askeri bir dille hepsini açıkladılar; bu mayının üzerinden geçen veya şu köşesinden ya da bu kenarından basan insandan geriye yarım kova et kalır. Burada anormal olandan normalmiş gibi bahsediliyor, her şeyin kendi mantığı var. Savaştayız ya sonuçta… Bu görüntüler kimseye aklını kaçırtmıyor. Yerde bir insan yatıyor mesela, onu öldüren ne bir doğa olayı, ne alın yazısı; onu öldüren bir başka insan.



    ‘Kara lale’lerden birine yükleme yapılışını izledim; Afganistan’da ölen askerlerin cenazelerini, açılamayacak çinkodan tabutlar içinde evlerine götüren uçaklar. Ölülere 40’lı yıllardan kalma eski üniformalarla poturlar giydiriyorlar, ama bazen onlar bile yetmiyor. Askerler kendi aralarında konuşuyor: ‘Yeni ölüleri buzdolabında getirmişler. Sanki bozulmuş yaban domuzu eti gibi kokuyor.’ Yazacağım bunları. Memleketimde bana inanmayacaklar diye korkuyorum. Gazetelerimiz, Sovyet askerinin burada ektiği dostluk çiçeklerini yazıyor.



    Gençlerle konuşuyorum. Çoğu kendi iradesiyle gelmiş, kendileri istemiş buraya gönderilmeyi. Çoğunun aydın ailelerden geldiğini farkediyorum; öğretmenlerin, doktorların, kütüphanecilerin olduğu ailelerden, kısaca okur-yazar ailelerden. Samimiyetle, Afgan halkına sosyalizm inşasında yardım etme hayaliyle gelmişler. Şimdi kendilerine gülüyorlar. Bana havaalanında bir yer gösterdiler, yüzlerce çinko tabut, güneşin altında gizemle parlayarak bekliyor. Yanımdaki subay dayanamadı: ‘Belki benim de mezarım bunların arasında. Sokacaklar beni de bir tanesine. Niçin buradayım, ne için savaşıyorum?’ Kendi sözlerinden hemen o an ürktü; ‘Yazmayın bunları.’



    Gece rüyamda ölüler görüyorum. Hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade: ‘Nasıl yani, öldüm mü? Gerçekten mi öldüm?’



    Bir grup hemşireyle birlikte, Afgan sivillerin yattığı bir hastaneye gittim. Çocuklara hediye götürdük. Oyuncaklar, şekerler, bisküviler. Benim elimde beş tane oyuncak ayı vardı. Hastaneye vardık; uzunca bir kışla. Nevresim niyetine herkeste birer battaniye var. Kucağında bir bebek, genç bir Afgan kadın yaklaştı. Bir şey söylemek ister gibiydi; savaşın sürdüğü 10 sene boyunca herkes birazcık Rusça konuşmayı öğrenmişti. Elimdeki oyuncaklardan birini bebeğe verdim, dişleriyle aldı. ‘Neden dişleriyle alıyor’ diye şaşırdım. Afgan kadın bebeğin üzerindeki battaniyeyi çekti, kolları yoktu bebeğin. ‘Senin Rusların bombaladı’ dedi kadın. Birileri beni yakaladı yere yığılırken.



    ‘Grad’ roketlerimizin, köyleri nasıl dümdüz tarlalara çevirdiğini gördüm. Bir Afgan mezarlığına gittim, upuzun. Mezarlığın ortalarında yaşlı bir Afgan kadın, bağırıyordu. Minsk’in güneyindeki bir köyde eve getirilen çinko tabutu hatırladım, bir annenin çığlıklarını. Bu ne insanca bir haykırıştı, ne hayvanca… Kabil’deki mezarlıkta duyduğuma benziyordu sadece.



    İtiraf ediyorum, hemen özgürleşmedim. Hikayelerimdeki kahramanlara karşı samimiydim, onlar da bana güveniyordu. Her birimizin özgürlüğe giden yolu ayrıydı. Afganistan’a kadar, güleryüzlü sosyalizme inanıyordum. Oradan döndüğümde ise tüm hülyalardan arınmıştım. ‘Affet beni baba’ dedim onu gördüğümde. ‘Sen beni komünist ideallere inançla terbiye ettin, ama annemle birlikte eğittiğiniz -ebeveynlerim köy öğretmeniydi- dünün Sovyet talebelerinin, yabancı bir ülkede, tanımadıkları insanları öldürüşünü bir kere olsun görmek, tüm sözlerinin küle dönmesi için yeterli. Bizler katiliz baba, anlıyor musun?’ Babam, ağladı.



    Afganistan’dan böyle çok insan özgürleşmiş döndü. Ama başka bir örneğim de var. Orada, Afganistan’da, genç bir erkek bana şöyle bağırmıştı: ‘Sen, bir kadın, ne anlarsın savaştan? İnsanlar savaşta öyle kitaplarda, filmlerde öldükleri gibi mi ölüyorlar ki? Orada ölen güzel ölüyor. Benimse dün arkadaşımı vurdular. Kurşun kafasına girdi, daha bir 10 metre koştu sonra, beynini havada yakalamaya çalışıyordu.’ Yedi yıl aradan sonra bu genç, Afganistan hikayeleri anlatmayı seven başarılı bir iş adamı oldu. Bir gün beni aradı: ‘Ne işe yarıyor senin kitapların? Fazla korkunçlar.’ O artık başka bir insandı. Ölümün ortasında tanıştığım, 20 yaşında ölmek istemeyen kişi değildi…



    Kendime, savaş hakkında nasıl bir kitap yazmak istediğimi soruyordum. Ateş etmeyen insan hakkında yazmak isterdim. Başka bir insanı vuramayan insan hakkında. Savaş düşüncesinin bile acı verdiği insan hakkında. Nerede o insan? Ben onunla tanışamadım.



    1990-1997



    Sadece Rus edebiyatı, dev bir ülkenin bir zamanlar içinden geçtiği o eşsiz deneyimi anlatabilir; bu yüzden ilginçtir. Bana sürekli, ‘neden hep felaketler hakkında yazıyorsunuz’ diye soruyorlar. Çünkü hayatımız bu. Artık farklı ülkelerde de yaşasak, Kızıl İnsan her yerde. Aynı hayattan çıkan, aynı hatıralarla yaşayan insanlar.



    Uzun süre Çernobil hakkında yazmak istemedim. Bu konuda nasıl yazacağımı bilmiyordum; hangi araçlarla, nereden başlayarak yazacağımı. Hakkında dünyanın daha önce neredeyse hiçbir şey duymadığı, Avrupa’nın bir köşesine sıkışmış o küçük ülkemin ismi, şimdi tüm dillerdeydi. Biz Belaruslular ise, Çernobil halkı olmuştuk. Bilinmeze ilk dokunanlar biz olduk. Anladık ki komünist, etnik ve dini tufanlardan da öte, gelecekte bizi daha vahşi, topyekun belalar bekliyor, henüz göze görünmeyen belalar. Çernobil’le birlikte, yeni bir safha açıldı.



    Aklımda kalan mesela, yaşlı bir taksi şöförünün, ön camına çarpan güvercinlerden şikayet etmesi: ‘Günde iki-üç kuş düşüyor böyle. Gazeteler ise durum kontrol altında diyor.’



    Şehir parklarından yaprakları toplayıp, şehir dışına çıkarıyorlardı. Yaprakları gömüyorlardı orada. Zehirlenmiş toprak parçalarını götürüp gömüyorlardı. Toprağı toprağa defnediyorlardı. Çalı çırpıyı, çimeni gömüyorlardı. O günlerde herkesin yüzünde, hafifçe çıldırmış bir ifade vardı.



    Yaşlı bir bahçıvan anlattı: ‘Sabah dışarı çıktım, bir şey eksik. Tanıdık bir ses eksik. Tek bir arı yok, tek bir arının sesi gelmiyor, bir tanesinin bile. Bu nasıl bir şey? İkinci gün de uçmadı arılar, üçüncü gün de. Sonra bize nükleer santralde kaza oldu diye haber geldi. Santral yanı başımızda. Ama uzun süre hiçbir şey bilmiyorduk. Arılar biliyordu, biz bilmiyorduk.’



    Çernobil haberleri gazetelerde askeri dille veriliyordu: patlamalar, kahramanlar, askerler, tahliye… İstasyonda KGB iş başındaydı; casus ve sabotajcı arıyorlardı. Söylentiler dolaşıyordu; kaza, sosyalist kampı yıkmak isteyen Batılı özel güçlerin planlı işiymiş. Askeri mühimmat Çernobil’e doğru yoldaydı, askerler geliyordu. Sistem her zaman olduğu gibi işliyordu; askeri şekilde. Ama elinde yeni tüfeğiyle askerin, bu yeni dünyada felaketten başka alacağı yoktu. Elinden gelen tek şey, yüksek dozda radyasyona maruz kalıp, evine dönüp ölmekti.



    Gözlerimin önünde, Çernobil öncesinin insanları, Çernobil insanlarına dönüştüler.



    Radyasyonu göremiyordun, ona dokunamıyordun, kokusunu duyamıyordun. Bizi artık bu bildik ve bilinmedik dünya çevreliyordu. Nükleer bölgeye gittiğimde hemen anlattılar: Çiçek koparmak yasak, çimene oturmak yasak, kuyudan su içmek yasak… Ölüm her yanda gizleniyordu, ama bu başka türlü bir ölümdü. Yeni bir maske takmış, yabancı bir kıyafet giymiş. Savaşı görmüş yaşlılar, bir kez daha evlerinden ‘tahliye’ edilirken gök yüzüne bakıyordu: ‘Güneş parlıyor, ne duman var, ne gaz, ateş eden yok. Bu savaş mı ki, yine göçmen edildik?’ Sabah ilk iş gazetelere koşuyor, sonra hayalkırıklığıyla bir kenara atıyorlardı onları; casusları daha bulamamışlar. Halk düşmanları hakkında bir şey yazmıyor. Casusların, halk düşmanlarının olmadığı bir dünya da yabancıydı.



    Yeni bir şeyin başlangıcıydı bu. Çernobil ve Afganistan, bizi özgürleştirdi.



    Benim için dünya yerinden kıpırdadı. Nükleer bölgede kendimi ne Belaruslu, ne Rus, ne Ukraynalı hissettim; yok edilebilecek biyolojik bir türdüm.



    İki felaket üst üste geldi. Sosyal felaket -sosyalist Atlantis sulara gömülüyordu- ve kozmik felaket -Çernobil. İmparatorluğun düşüşü herkesi endişelendiriyordu. İnsanlar günü dert ediyor, var olma mücadelesi veriyordu; yaşamak için gerekenleri hangi parayla, nereden almalı? Nasıl yaşamalı? Neye inanmalı? Hangi flamaların altında durmalı bu sefer? Ya da Büyük Fikirler olmadan yaşamayı mı öğrenmeli? Bu sonucusunun nasıl yapılacağını kimse bilmiyordu, o güne kadar hiç böyle yaşamamışlardı. Kızıl İnsan’ın önünde yüzlerce soru vardı. Hepsine yalnız başına göğüs gerdi. Hiçbir zaman, özgürlüğünün ilk günlerindeki kadar yalnız olmamıştı. Etrafımda, hayatları sarsılan insanlar vardı ve ben onlara kulak verdim.



    Günlüğümü kapatıyorum…



    İmparatorluk yıkıldığında bize ne oldu? Dünya daha evvel cellatlar ve kurbanlar diye ayrılırdı; Gulag’daki gibi. Erkek ve kız kardeşler; Savaş’taki gibi. Seçmenler; teknoloji, çağdaş dünya. Dünya daha evvel bir de hapse atanlar ve atılanlar diye ayrılırdı. Bugün Batıcılar ve Slavcılar, satılmışlar ve vatanseverler diye ayrılıyor. Bir de alabilenler ve alamayanlar diye… Bu sonuncusu, bana göre sosyalizm sonrasının en acı tecrübesi, zira daha bu yakınlarda hepimiz birdik. Kızıl İnsan, mutfakta oturup hayalini kurduğumuz o Özgürlük Krallığı’na bir türlü ulaşamadı. Rusya’yı o olmadan böldüler, o ise elinde bir hiçle kalakaldı. Aşağılanmış ve soyulmuş. Saldırgan ve tehlikeli.



    Yeniden Rusya’yı dolaşmaya başladım. Şunları duydum:
    -Bu ülkede modernleşme, ancak toplama kampları ve kurşuna dizmelerle mümkün.

    -Rus insanı sanki zengin olmak istemiyor bile, hatta bundan korkuyor. Tek istediği, başkalarının zengin olmaması. Kimsenin ondan daha zengin olmaması.

    -Burada dürüst insan bulamazsın, ama bolca dindar vardır.

    -Boşuna güdülmeyi reddeden yeni bir nesil bekleme. Rus insanı özgürlükten anlamaz, anca Kazaklardan ve onların kamçılarından anlar.

    -İki temel Rusça kelime: savaş ve hapis. Çaldın, gezdin, yakalandın. Çıktın, yine yakalandın, yine içeri girdin.

    -Rusların hayatı çekilmez olmalı, bedbaht olmalı; ruh ancak o zaman yükselir, bu dünyaya ait olmadığını o zaman idrak eder. Her şey ne kadar pislik ve kan içindeyse, ruh kendine o kadar çok yer bulur.

    -Yeni bir devrime yetecek ne güç, ne delilik yok kimsede. Ruh da yok. Ruslara, tüylerini diken diken edecek büyük fikirler lazım.

    -Hayatlarımız işte böyle geçer bizim, pislikle savaş arasında gider gelir. Komünizm ölmedi, cesedi yaşıyor.



    Cesaretimi toplayıp söyleyeceğim: 90’lı yıllarda elimize geçen şansı kaçırdık. Ülkemiz nasıl olmalı, güçlü mü, yoksa insanlarına layık mı sorusu önümüze geldiğinde, birinci şıkkı seçtik: Güçlü olmalı. Şimdi yine güç zamanı. Ruslar Ukraynalılarla, kardeşleriyle savaşıyor – benim babam Belaruslu, annem Ukraynalı, bir sürü başka insanın da böyle… Rus uçakları Suriye’yi bombalıyor…



    Umut devri yerini, korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü. İkinci el, kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz.



    Kızıl İnsan’ın tarihini yazıp bitirdim mi şimdi, emin değilim.



    Benim üç evim var. Belarus, toprağım, babamın vatanı, bütün ömrümü geçirdiğim yer. Ukrayna, annemin vatanı, doğduğum yer. Ve büyük Rus medeniyeti, kendimi onsuz hayal edemediğim… Benim için hepsi değerli. Sevgiden söz etmek ise, bizim çağımızda zor.
  • Dünyada Yiddiş dilen bilen çok az sayıda insan için 40 yıl yazmak bir yazar için çok da tatmin edici bir durum olmasa gerek. Singer’i yazmaya zorlayan güç kalabalık nüfusa sahip bir halkın hayaletleri olmuştur: Polonya’da yaşadığı günlerden anılaşan insanların hayaletleri. İ.B. Singer şöyle diyor: “Eminim ki Yiddiş dili konuşan milyonlarca ceset bir gün mezarlarından kalkacaklar ve bunların ilk sorusu şu olacaktır: Yiddiş dilinde hiç yeni bir kitap var mı?” Bu sözden yazarın bir ulusun dilinin ve milyonlarca insanın anısının yitip gitmesine engel olmaya çalıştığı anlaşılıyor. Kitapta da karakterin Yiddiş dilini unutmamak için bir inekle konuşması bu sözün bir yansıması adeta. Nobel ödül komitesi de yazara “Kökü Polonya’daki Yahudi kültürü geleneklerinde olan evrensel insan koşullarını anlatım sanatındaki üstünlüğü” nedeniyle ödül vermiştir. Köle isimli kitabı da bu ödülün haklı gerekçesini bizlere gösteriyor.

    Yazar 17. yüzyıl Polonyası'da Chmielnicki katliamından sağ kurtulan bir Yahudi’nin bir efendiye satılmasını, yabancı bir çevrede Yahudi adetlerine göre yaşamaya çalışmasını ve kendisini baştan çıkarmaya çalışan her şeye karşı direnmesini anlatıyor. Jacob kendini tümüyle Tanrı’ya adamış, Yahudi geleneklerine sıkı sıkıya uyan biridir. Köy halkı Jacob’u farklı görür ve ondan Hristiyan olmasını ister. O da her seferinde bu istekleri reddeder ve köy halkının türlü türlü tehditleriyle karşı karşıya kalır. Jacob efendisinin kızına âşık olunca her şey tepetaklak olmaya başlar. Aşkı inançlarına ters bir şekilde gelişir ve neticede bu aşkın kölesi olur. Kefareti ödenmişken tekrar köle durumuna düşer ancak inançlarının esiri olmaktan hiçbir zaman kurtulamaz. Buradaki aşk iki tarafın da kendinden çok şey feda ettiği bir aşktır. Öyle ki çareyi başka bir Yahudi topluluğuna kaçmakta bulurlar.

    Kitap bu olay örgüsünün dışında Polonya’daki Yahudilerin zor yaşamını ve karşılaştıkları zulümleri de gözler önüne seriyor. Okur Yahudi yaşamı, felsefesi ve adetleri konusunda epey bir bilgi sahibi oluyor. Kitaptaki bir başka tema da Yahudi topluluğun sergilediği çifte standarttır. Bir yandan dini kurallara titizlikle riayet etmeye özen gösterip ve bu kurallara karşı gelmekten son derce sakınırken diğer yandan liderleri rüşvet yiyen, aldatan, çalan ve yalan söyleyen biridir. Fakirleri sömürerek zengin olurlar ve katliamdan kurtulanlar için neredeyse hiçbir şey yapmazlar. İnançlarına tümüyle zıt yaşamaya devam ederler. Sade ve akıcı bir dille yazılmış bu kitap okuyucu için farklı bir tat sunuyor.
  • O tamamen kurgusal metinler yazan bir yazar değil. 2. Dünya Savaşı, Sovyet-Afgan savaşı, Çernobil faciası, Sovyetler’in dağılması gibi tarihî süreçlere tanıklık eden insanların tecrübeleriyle kendininkileri ustalıkla buluşturabilen bir edebiyatçı. Belgesellere metinler de yazan Aleksiyeviç, 1985’te yazdığı ‘Savaşın Kadınsı Olmayan Yüzü’ iki milyondan fazla satınca tanınan bir yazar olmuştu.

    Peki, bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. Muhteva, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan var etmiş oluyor, heykeltıraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem ibdâ eden.”

     “Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Kaçırılmış tarih benim uğraş alanım.” 

    Bir kadının ağıtından bahsediyor aynı konuşmada: “Çatışma bittikten sonra meydanda yürüyorsun. Ve hepsi orada yatıyor. Hepsi de genç ve o kadar güzel ki. Yerde yatıyorlar ve gökyüzüne bakıyorlar. Onlara da yazık, öbürlerine de…”. Bu cümleleri okuduktan sonra günlerdir, haftalardır, aylardır çatışmalarda, katliamlarda ölen çocukları, gençleri düşünüyorum. Yerde öylece yatıyorlar. Onları kaldırıp ellerinden tutacak kimseleri yok. Onları yazarak hikâyelerini yaşatacak yazarları bile yok. Her gün üst üste yığılan acılar harabesinde sıradan bir haber olup toprağa ve tarihin görünmeyen, puslu kısmına karışıyorlar.

    Bu kadar acı beyhude mi?

    “Çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor? Beyhude mi gerçekten bu kadar acı?” Sahiden beyhude mi? Daha iyi, daha adil, daha özgür bir hayat sürmek için verilen mücadeleler beyhude mi? Evet burası da yazarın tarif ettiği Rusya gibi hafızasız bir ülke. Ama tıpkı kitaplarıyla, tanıklıklarıyla milyonlarca insana dokunarak hayatlarını değiştiren bu yazar gibi mücadeleye devam etmek gerekiyor. Herşeye rağmen devam etmek… Faşizmin muradı toplumu acıya, ölüme alıştırarak mücadele gücünü kırma çabası çünkü. Tam da bu nedenle sadece savaşa değil, onu yaratan nedenlerin gerçekliğine de yüz çevirmemek lazım. Yazar günlüğüne Afganistan’da gördüklerine dair şunları yazmış. “’Affet beni baba’ dedim onu gördüğümde. ‘Sen beni komünist ideallerle terbiye ettin ama annemle birlikte eğittiğiniz dünün Sovyet talebelerinin, yabancı bir ülkede tanımadıkları insanları öldürüşünü bir kere görmek, tüm sözlerin küle dönmesi için yeterli. Biz katiliz Baba, anlıyor musun?’. Babam ağladı”.