• —Steinbeck’in Nobel Ödül Töreni Konuşması: İnsanın kendisi en büyük tehlike ve aynı zamanda tek umut

    Çalışmamı bu yüksek onura layık gördüğü için İsveç Akademisi’ne teşekkür ediyorum. Kalbimde Nobel’i, çok saygı duyduğum diğer edebiyat insanlarından daha çok hak edip etmediğime dair bir şüphe var ama yine de ödülü aldığım için keyif ve gurur duyduğumu yadsıyamam.
    Bu ödülü alanların edebiyatın gidişatı ve doğasıyla ilgili kişisel veya bilimsel açıklamalar yapması gelenektir. Bu zamanda, edebiyat yapanların sorumlulukları ve öncelikli görevleri üzerine düşünmek isabetli olacaktır. Çağrıldığım bu yerde durmak ve Nobel ödülünü almak öyle bir ayrıcalık ki burada minnettar aciz bir fare gibi tiz sesler çıkarmam değil, mesleğim dolayısıyla duyduğum övünçle, yıllardır bu mesleği yürüten daha birçok iyi ve büyük adam adına aslan gibi kükremem gerek.

    Edebiyat ne boş bir kilisede ilahilerini söyleyen birkaç rahibin cılızlığı ve güçsüzlüğüdür, ne de kutsal olana düşük umutlarla yapılan düzenbazca bir yalvarmadır. Edebiyat konuşmak kadar eskidir. Edebiyat, insanın ona olan ihtiyacından doğdu ve doğduğu zamanki koşullar, ona olan ihtiyacın daha da artması dışında değişmedi. Âşıklar, ozanlar ve yazarlar birbirlerinden bağımsız ya da ayrıcalıklı değildir. Her şeyin en başında, onların işlev, görev ve sorumluluklarını belirleyen insandı. İnsanlık gri ve ıssız bir bilinç bulanıklığının pençesinde. Burada daha evvel konuşan usta selefim William Faulkner’ın da değindiği gibi evrensel korku trajedisi o kadar uzun zamandır devam etmekte ki artık ruhsal problemler kalmadı, o yüzden insan kalbinin kendisiyle kavgası yazılmaya değer tek şey gibi görünüyor. Faulkner, insanoğlunun zayıflığı gibi gücünün de diğer bütün insanlardan daha fazla farkındaydı. Yazarın varlık sebebinin korkuyu anlamak ve çözmek olduğunu biliyordu. Bu yeni bir durum değil. Yazarın tarihi misyonu devam etmekte sadece. Yazar, ilerleyebilmemiz için, başarısızlıklarımızı ve hatalarımızı bizlere göstermekle ve tehlikeli düşlerimizi kazıp çıkartmakla yükümlüdür. Dahası, yazar insanoğlunun kanıtlanmış kalp ve gönül yüceliğini, yenilgiye gerdiği göğsünü, cesaretini, şefkatini ve sevgisini gösterip kutlamak için atanmıştır. Zayıflığa ve umutsuzluğa karşı sonsuz savaşta, bunlar parlak umut ve ilerleme işaretleridir. İnsanın mükemmelliğine yürekten inanmayan birinin ne edebiyatla bağı olduğunu ne de kendini edebiyata adadığını düşünürüm.
    Mevcut evrensel korku, bilgi düzeyimizdeki sıçramanın ve fiziki dünyadaki bazı tehlikeli faktörlerin sonucudur. Anlayışın diğer aşamalarına henüz geçemediğimiz doğrudur ancak buradan asla geçemeyeceğimiz ya da edebiyatla yanyana yürüyemeyeceğimiz anlamı çıkarılamaz. Aksine bunu yapabileceğimizden emin olmak yazarın sorumluluğunun bir parçasıdır. İnsanlığın doğal düşmanlarının karşısında gururla durduğu tarihi boyunca, bazen bütün başarısızlıklara ve tükenmelere karşı olası zaferimizin arifesinde korkakça ve salakça sahayı terk etmişizdir. Eminim şaşırmayacaksınız; bir süredir, kitaplarda yalnız ve düşünceli bir adam olarak tasvir edilen Alfred Nobel’in hayatını okuyorum. Patlayıcıların şeytani bir alana ya da yaratıcı bir potansiyele dönüştürülebilecek gücünü ortaya koymayı başarmış, fakat bir vicdan muhasabesi ya da muhakemede bulunmayarak, seçim yapmamış.
    Nobel, icadının zalim ve kanlı kullanımlarına şahit oldu. Hatta belki araştırmalarının nihai sonucu olan sonsuz yıkımı bile öngörmüş olabilir. Bazıları onun zamanla şüpheci birine dönüştüğünü söylüyor ancak ben buna inanmıyorum. Bence bir kontrol, bir güvenlik sibopu incat etmeye uğraştı. Ve yine bana göre o bunun sadece insan beyni ve ruhuyla mümkün olduğuna inandı. Onun düşünce yapısı, Nobel ödüllerinin kategorilerini de belirledi. Bu kategoriler, insanın bilgi birikimini ve dünyasını artırmak için sunuldu. Anlamak ve iletişim kurmak için ki bunlar edebiyatın da görevlerindendir. Ve bu görevler, insanın barış kapasitesini kanıtlamak ve kalan diğer her şeyin başlangıcı için kullanılmak üzere yerine getirilir.
    Nobel’in ölümünün üzerinden 50 yıl geçmeden, doğanın kapısı kilitlendi ve bize seçim yapmanın tüyler ürpertici sorumluluğu yüklendi. Bir zamanlar Tanrı’ya atfettiğimiz birçok güce el koyduk. Korku dolu ve hazırlıksız olmamıza rağmen, tüm dünyanın ve yaşayan her şeyin yaşamı ve ölümü üzerinde yetkili olduğumuzu varsaydık. Seçimin riski de, zaferi de insanındır. İnsan, mükemmelliğini aslında kendi elleriyle test eder. Tanrısal gücü elimize aldığımıza göre, bir zamanlar Tanrı’dan dilediğimiz bilgeliği kendi içimizde aramalı ve ona yüklediğimiz sorumluluğu üstlenmeliyiz. İnsanın kendisi en büyük tehlike ve aynı zamanda tek umut haline geldi. Bugün, havari St. John’u aynen alıntılamak gerekir: Her şeyin sonu, Dünyadadır ve Dünya insanoğludur ve Dünya insanla vardır.

    1962
John Steinbeck
  • Hayatımız gören gözlere göre planlanmış. En temel ihtiyaçlarımızı bile gözlerimiz olmadan karşılayamayız. Çevremizde kimsenin göremediği, ihtiyaçlarını karşılayamadığı, birbirine yardım edemediği ve hayatta kalmak için her türlü kaosun olduğu bir dünya düşünebilir miyiz?

    Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı "Körlük" romanında böyle bir dünya düşünmüş. Kitap, distopik bir eser. Saramago, distopyasında körlerden oluşan karmaşa dolu bir dünyayı göz önüne sermiş.

    Kitap, kırmızı ışıkta arabasında bekleyen bir adamın aniden kör olmasıyla başlıyor. Ardından bu körlük, adamın karşılaştığı diğer kişilere bulaşıyor ve ülkede bir salgın haline geliyor. Yalnız, kitapta anlatılan körlük, hepimizin bildiği gibi karanlık bir körlük değil. Tam tersine beyaz bir körlük. Beyaz felaket! Yazar bu beyaz körlüğü, " gözü açık bir şekilde süt denizine dalmak" olarak tarif ediyor. İki körlük arasındaki ortak nokta ise, görme duyusunun kaybedilmiş olması. En büyük fark ise, beyaz körlüğün bulaşıcı olması.

    Kitabı okurken, bir felaketin karşısında kalan insanoğlunun nasıl ilkelleştiğini, hayatta kalabilmek ve açlığa direnebilmek adına nasıl vahşileşeceğini ve insanı insan yapan bütün etik değerlerin nasıl kaybolacağını göreceksiniz.

    Saramago'nun Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan sarı kapaklı bu kitabı aylardır kitaplığımda sırasını bekledi.Bu sıra bir türlü gelmek bilmedi. Çünkü, çevremdeki arkadaşlarımdan kitabın zor olduğunu ve yazı biçiminin farklı olduğunu duymuştum. Sitedeki incelemeler sayesinde önyargımı kırıp kitabı okumaya başladım.

    Saramago'nun yazı biçimi gayet dikkate değer ve kendine özgüydü. Diğer kitaplarını bilmiyorum ama bu kitabında noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmamış. Hatta noktada cimrilik yapıp virgülü fazla kullanmış. Konuşma çizgisi ve tırnak işareti yok. Karakterleri, virgüller arasında konuşturmuş. Bu, ilk önce zor gibi görünsede anlatımına hiçbir zorluk katmamış. Hatta yazarın bu yazım biçimini ve anlatımını çok sevdim.

    Kitabın dili gayet akıcıydı. Okurken bir süreklilik vardı, baştan sona bu sürekliliği kaybetmeyip hiçbir yerde kopmadım. İlk sayfadan itibaren kitabın sonunu merak ettim. Bu da okuma zevkimi arttırdı.

    Kitapta ilgimi çeken ve hoşuma giden bir diğer nokta ise, yazarın karakterlere isimleriyle hitap etmemesi.Karakterler, ilk kör, doktor, doktorun karısı ve oto hırsızı gibi tabirler ile anlatılıyor. Bu da kitaba farklı bir tat katmış. "Kim kimdi" diye düşünmüyorsunuz.

    Yazar 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış. Ödül töreni konuşması takdire şayan. Kendisine şu an nerede durduğu sorulduğunda, " Eskiden bana 'İyi adam ama komünist' derlerdi; şimdi ise
    ' Komünist ama iyi adam' diyorlar" cevabını vermiş. Ödülü değerlendirilmesi istendiğinde ise, "Hayatımda aldığım en büyük ödül karım Pilar'dır. En büyük devrim aşktır" cevabını vermiş.

    Son zamanlarda okuduğum en çarpıcı, en sürükleyici, konu ve kurgu olarak en beğendiğim romanlardan biri olan bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.

    Gerçek körler, bakıp da göremeyenlerdir. Gördüğünü zannedenlerin yaşadığı körlük ise en kötüsüdür. Ruhlarımızın körleşmemesi dileğiyle...
  • Öncelikle Ebru Ince hanımın bu iletinde (bkz: Svetlana Aleksiyeviç (2015 Nobel Konusmasi))  Aleksiyeviç'in nekadar hümanist olduğu çok net bir şekilde anlaşılıyor ve tabi eserde yani yazdığı ilk kitaptada.. Ebru hanıma teşekkürler bu güzel ileti için...

    II. Dünya savaşının ruhlar tarihini anlatıyor sevgili Aleksiyeviç fakat savaştan soğutulduğu düşüncesine girenler olduğu için eserin yayınlanmasına karşı çıkılmıştı ama gerçekler çok daha derin kitabı okuduğunuzda bunu anlayabileceksiniz...!

    Aleksiyeviç'in 2015 Nobel Konuşmasından:

    "Çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor."

    Hem gazeteci hem de yazar olan Svetlana hanıma fazlasıyla katılıyorum, düşünceleri de zaten beni çok etkiliyor..

    Kadın yok savaşın yüzünde böyle sanıyorduk bizler fakat kadın tam da savaşın kalbindeymiş üstelik çok ciddi konumlarda, paylaştığım alıntılardan da anlaşılmıştır.

    Eserde farklı farklı bir çok hayat hikâyesi okudum savaşa gençliklerini feda eden güzel kadınlarımın. Onlarda, hiç duymadığım görmediğim aşkları ve acıları gördüm.Sargı bezinden yada paraşütlerden yapılan gelinlikler, sokakta savaşın bağrında ölümüne öpüşen gençler, daha tüfeğin boyuna yetişemeyen cesur kızları gördüm.. Ben acılı analar da gördüm bu savaşta yavrularını o karmaşada tanıyamayan..
    Birlik ve beraberlikteki gücün sancılı doğuşunu gördüm, okumanızı çok isterdim ancak bu şekilde duygularım açığa kavuşabilir... Okumayı düşünenlere şimdiden keyifli okumalar diliyorum !!
  • Dünya A.Ş….
    Dünyanın nasıl bir şirket haline geldiğinin tarihsel ve ekonomik verilerle anlatılmaya çalışılması bu kitabın özü. Üretimin makinelere ve dış kaynaklara yapılandırılması sonucunda, kendi kendine yeten, kendi iç dinamikleri olan Dünya’ mızı nasıl Dünya A.Ş ye evirdiğimiz, Dünya A.Ş nin ortaya çıkışından fayda sağlayan elitlerin, işlerin kamu sektörüne kaymasını engellemek için birikmiş servetlerini ve siyasi nüfuslarını nasıl etkin bir şekilde kullandıklarının, ekonominin nasıl bir güce dönüştüğünün ve bu ekonomik gücün GELECEĞİMİZİ nasıl şekillendirdiğinin özeti.
    İnsanlığın gelişimi hep iletişim, özellikle yazımsal iletişim yoluyla olmuş bunu bir kez daha anlıyoruz bu kitap sayesinde. Al Gore’ da kitabın ilk bölümlerinde bu gerçeğe dayanan somut örnekler vermiş. Yazı ile başladı her şey diyor. Matbaanın bulunması en önemli gelişmeydi. Fikirleri yaymak ve çok kişiye ulaştırmakla başladı düşünsel gelişim. Matbaanın bulunmasından neredeyse 300 yıl sonra 1776 yılında Thomass Paine Amerikan Bağımsızlık savaşının fitilini ateşleyen ‘’Common Sense (Sağduyu)’’ yi yayınlarken diğer tarafta aynı yıl içinde Adam Smith (Kapitalizmin babası) kişiler piyasalarla ilgili ücretsiz bilgi erişimine sahip olurlarsa, özgür bir biçimde satın almayı ve satmayı tercih edecekler ve bir ‘’görünmez el’’ onlara her alanda yardımcı olacaktır diyordu.
    Bu becerikli görünmez el, kaynakları tahsis edecek, arz ve talebi dengeleyecek, ekonomik verimliliği arttıracak fiyatları en iyi seviye de tutacaktı. Bu ‘’görünmez el’’ sayesinde yukarıda ki öngörüleri gerçekleşti mi Adam Smith’ in tartışılır ama yeni bir toplumun şekillenmeye başladığı su götürmez bir gerçek. Kendi ellerimizle bir ’’Tüketim Toplumu’’ canavarı yarattık ve bu ‘’Tüketim Toplumu’’ şimdi yarattığı bu canavara teslim olmuş durumda.
    Tüketim toplumu olmak teslimiyeti kabul etmek demek, sadece yiyeceklerimizi, giyeceklerimizi değil bilgiyi de tüketiveriyoruz. Belki de o nedenledir hep bir telaş içinde olmamız, hep bir yerlere yetişme çabamız. Sakinleşemiyoruz. Öğrendiklerimizi sindiremeden yeni bir bilgi bombardımanı ile karşı karşıya kalıyoruz. Geleneksel uygulamalarla teknolojik gelişmelerin arasında sıkışıp kalmış bir zaman dilimindeyiz. Al Gore un belirttiği gibi Avcılık ve toplayıcılık dönemi 200.000 yıl, Tarım devrimi 8.000 yıl ve Sanayi devrimi sadece 150 yılımızı aldı ve neler göreceğimizin ve daha ne kadar hızlanacağımızın garantisi yok.
    Öyle ki adil gelir dağılımında ki eşitsizliğe, ücret politikalarına, çalışma koşullarına karşı çıkacak bir devrimci işçi hareketi de yok artık. Çünkü işçilerin yerini makinalar almaya başladıkça ses çıkaracak işçi sayısında mutlak bir azalma söz konusu oldu. Ludd’ u değil de ‘’Ludd Yanılgısı’’ nı savunan kişilerin sayısı hiç az değil.
    Dövüşerek öleceğiz yada özgür yaşayacağız
    Kral Ludd sayesinde tüm kralları devireceğiz … diyen Lord Byron’ un bu sözlerinin arkasında halen duran birilerinin var olduğunu savunabilir miyiz bu tüketim toplumu ile?
    Matbaadan sonra fikirlerin yayılmasını hızlandıran ikinci gelişme de İnternet Al Gore’ a göre… İnternetin hayatımıza girmesi ile birlikte fikirlerin yayılması daha kolaylaştı ama sakıncaları ile birlikte. Evet her fikre ulaşabiliyoruz artık ama her fikir de bize ulaşabiliyor. George Orwell e göndermeler yaparak anlatıyor bu durumu yazar. İnternetin halkın değil daha çok hükümetlerin işini kolaylaştırdığı fikrini ileri sürüyor. Üretimde insanın yerini makinalar alınca Dünya nasıl şirket haline dönüştüyse, internetin gücü de bilgi ve düşünceyi ışık hızında milyarlarca insana aktaran bir sinir sistemi ağına dönüştü.
    Bizler istesek te istemesek te, desteklesek te desteklemesek te tarihe tanıklık ediyoruz. Dijital ağlar sayesinde dünyanın ilk ‘’Küresel Uygarlığının’’ doğuşuna şahit olmaktayız. İçinde yaşadığımız dönemde bu küresel uygarlık kendi içinde bir savaş vermekte. İnternetin gelişmesi ile ortaya çıkan küresel uygarlığın galibi kim olacak. Bu savaş iyi ile kötünün savaşına dönüştü ve geleceğimiz bu savaşı kimin kazanacağına bağlı.
    İşte bu iyi ve kötünün savaşı sürüp giderken dünyamız nasıl değişiyor. Doğal kaynaklarımız nasıl tüketiliyor, nasıl kirletiliyor, su savaşları dünyanın sonunu mu getirecek? Toprak savaşı tank ve tüfekle yapılan mıdır yoksa zengin ülkelerin, fakir ülkelerde ki verimli toprakları satın alması mıdır? Daha fazla protein tüketebilmek için okyanuslarda kurduğumuz balık çiftlikleri nelere mal olacak? Sıcaklıkların arttığı her bir derece tarım ürünlerinin verimliliğini nasıl etkiliyor? Tüm bunları bilimsel gerçekliklere dayandırarak fizik, kimya, biyoloji ve istatistik yardımı ile ama anlaşılır bir dille anlatmış Al Gore.
    Meşhur tanıma göre Ekonomi; ‘’Sınırsız insan ihtiyaçlarının kıt kaynaklar ile dengelenmesi bilimidir’’ Kıt kaynaklar toprak, emek, sermaye ve girişimci dörtlüsünden oluşmakta. Adam Smith’ in şu maharetli görünmez eli sayesinde sermaye ve girişimci kendi elleri ile önce toprak ve emeği yok etti. Daha sonra doğal kaynaklar ve emeğin yerine ikame edeceği yeni keşifler peşine düştü. Şimdi de bu keşifler sonucunda dünyanın başına sardığı küresel ısınma, çevre kirliliği, ortaya çıkan genetiği değiştirilmiş ürünler vs. ile mücadele etmek için milyarlarca dolar harcadığı yeni bir sektör yaratıyor.
    Teknoloji: Sınırsız yenilik ve bu yeniliklere ulaşmak için dönen milyarlarca dolar. Özellikle sağlık sektöründe; daha sağlıklı olup, daha uzun yaşamak, için belki de ölümsüzlüğe ulaşmak için yapılan çalışmalar, engelli insan sayısını azaltmak özellikle kalıtımsal hastalıkların bir sonra ki nesle aktarımını engellemek için harcanan milyarlarca dolar, genetiği değiştirilmiş gıdalar, genetiği değiştirilmiş hayvanlar ve genetiği değiştirilmiş insanlar kitapta anlatılan konuların başında geliyor.
    Tarım zararlılarından kurtulmak için kullandığımız kimyasallar haşerelerden ya da bitki hastalıklarından bizleri kurtarmıyor. Aksine mutasyona uğrayıp daha güçlü saldırıyorlar. Arıları öldürüyoruz, nesilleri tüketiyoruz ve bunu ekonomi biliminde homo economicus dediğimiz rasyonel olduğunu varsaydığımız biz insanlar yapıyoruz.
    Nüfus artışı, insanın doğasında var olan kısa vadeli düşünme kapasitesi ve teknolojik gelişmelerin önlenememesi ekolojik sistemin bozulmasına neden oluyor. Bu kitap insanın insana ve insanın doğaya ‘’teknolojik gelişme’’ savsatasıyla neler yaptığının kanıtı.
    Artık teknolojik gelişmeler dünyayı kurtarmıyor, kurtardığını sandığımız yerden başka sorunların çıkmasına sebep oluyor. Kısa vadeli ve ekonomi odaklı çözümler, soluduğumuz havayı tüketiyor. Karbon salınımı arttıkça, küresel ısınma sorunu büyüyecek bu da A.Ş haline getirdiğimiz Dünyamızın sonu olacak. Bu ekonomi anlayışı ile, bu teknolojik gelişme ile varacağımız yer belli maalesef. O nedenle yeni şeyler söylememiz gerekmekte…
    Geleceğimizi nasıl kurtarabiliriz sorusuna cevap arayıp, çeşitli öneriler sunuyor kitapta yazar. Örneğin nüfus artış hızının yavaşlatılması, küresel ısınmaya sebep olacak enerjileri kullanan firmalara sübvansiyonlardan vazgeçilmesi gibi demografik ve ekonomik bir sürü önerilerde bulunuyor. Ama asıl sorun insanoğlunun algısının değişememesi galiba. Çünkü ABD halkının %37 si halen küresel ısınmaya inanmamakta.
    Peki küresel ısınma konusunda bir çok kitap yazan, seminerler düzenleyen Al Gore kimdir peki? Al Gore Bill Clinton döneminde ABD’ de başkan yardımcılığı yapmış ve 2000 yılında George W. Bush ile girdiği başkanlık yarışından mağlup ayrılmış bir politikacı. Bu seçimden sonra küresel ısınma ile mücadeleye girişmiş ve bu mücadelesi sonunda ilk kez Nobel Barış Ödülünün ‘’insan hakları, silahlanma, ezilen halklar, fakirlik’’ gibi geleneksel anlayıştan farklı bir konuda ‘’Küresel ısınma’’ ile ilgili bir konuda verilmesine sebep olmuştur.
    ‘’The Inconvenient Truth’’ ‘’Uygunsuz Gerçek’’ adlı küresel ısınmayı konu alan belgesel ile de Oscar ödülü sahibi de olmuştur. Ancak bu belgesele bir çok tepkiler de olmuş. İngiltere’ de bir okul müdürünün belgesele açtığı davayı karara bağlayan Yüksek Mahkeme Yargıcı Burton ‘’Bilimsel verilerin yetenekli bir politikacı ve iletişimcinin ellerinde siyasi bir programı desteklemek için kullanıldığını belirtti ve dokuz ayrı bilimsel verinin hatalı aktarıldığını belirtti. Son yıllarda organik beslenmeye yönelik hummalı faaliyetleri görünce Al Gore gerçekten yaptığı araştırmalarla abartmadan gerçekleri bizimle mi paylaşıyor yoksa İngiliz yargıç Burton’ un dediği gibi siyasi bir programı destekleme derdinde mi olduğunu zaman gösterecek.
    Kitap 606 sayfa gibi gözükse de bunun 175 sayfası kaynakçadan oluşuyor. Bu da oldukça yoğun bir araştırma sonucunda yazıldığını gösteriyor. Zaten iki yıllık bir süreçte tamamlanabilmiş. Ehh doğal olarak ta çevre bilinci, küresel ısınma gibi konular üzerine yazıldığı için dünya ormanlarının yönetiminin geliştirilmesi için kurulmuş bağımsız bir organizasyon olan ‘’Orman Yönetim Konseyi’’ (FSC) tarafından onaylı çevreye zararlı olmayan kağıttan üretilmiş ve dış yüzeyi, doğaya zararlı olduğu için selefonla kaplanmamıştır.
    Kitap bilimsel verilerle dolu olmasına rağmen gayet anlaşılır bir dille yazılmış. Okuması oldukça keyifli. Ancak çeviriden kaynaklı olduğunu düşündüğüm ( ya da aslı böyledir emin değilim) düşük cümleler çok sık olmasa da karşımıza çıkıyor.
    Kitabı yazan ABD vatandaşı ve politikacı olunca da doğru tespitlerde bulunup, bilimsel gerçekliklerle yazmış olsa bile maalesef taraf olmaktan kurtulamıyor ve ‘’ güçlü bir ABD liderliğinin yokluğunda uluslar topluluğu uluslararası koordinasyon ve küresel sorunların çözümü için işbirliğine dayalı bir çözüm üretmek için bir araya gelemiyor.’’ diyor. İlle de ABD yani  Kapitalizm reform geçirmeli, kapitalizm yeniden yaratılmalı ve doğru çabalarla sürdürülebilir hale gelmelidir fikrini ileri sürüyor. Yeni bir sistem ve bu sistemin adı Al Gore için ‘’Sürdürülebilir Kapitalizm’’….
    Sonuç olarak hangi siyasi amaçla yazılmış olursa olsun küresel ısınmanın bizleri felakete götürüyor olması gerçeği değişmiyor. Bu durumdan kurtulmak için bireysel olarak yapabileceklerimiz halen mevcut.
    Al Gore’ un TED konuşması. https://www.ted.com/...language=tr#t-946426
    Bazen gerçekleri kimin söylediğinden çok gerçeğin ne olduğudur önemli olan. Seyredip üzerinde düşünülesi bir video. Küresel ısınma’ dan kurtulabilecek miyiz yoksa yine ekonominin dişlililerine sıkışıp kalacakmıyız. Aristoteles’ in dediği gibi ‘’Bir şeyin sonu onun doğasını tanımlar’’ Umarım sonu gelmeden insanoğlu kendi doğasını anlar.
    Ve 6 milyar 86 milyon 176 bin 360 kilometre uzaktan çekilmiş dünyanın fotoğrafı. Carl Sagan’ ın deyişiyle ‘’Soluk Mavi Nokta’’ aslında hiçliğimizin bir kanıtı. Bu videoyu kibrimizin ve hırslarımızın önüne geçemediğimizde tekrar tekrar izlemeli ve biraz mola vermeliyiz. Dünya bizim evimiz ve biz evimizi teknoloji çılgınlığı ile talan ediyoruz.
    https://www.youtube.com/watch?v=QMg19hbVQzY
    Akıl tutulması yaşadığımız bir süreçten geçiyoruz. Aklımız tutuldukça bakış açılarımız daralıyor, dünyamızı ve kendimizi çöp haline getiriyoruz. Oysa bu kadar zor olmamalı değişim.
    Son sözü Konfüçyüs’ e bırakalım ; "Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, zor bir iştir. Onu bırakabilmek de bir beceridir. Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman buna son vermelisiniz. Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst davranmıyorsanız, bu hilekarlığı hemen durdurmalısınız. İşte, ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz… Umarım hepimizin hedefi aynı olur bir gün. A.Ş halinden kurtulmuş, kendi doğal dengesiyle özgürce dönüp duran bir dünya….
  • "Özgür değilsin, senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden daha uzun, hepsi bu kadar."
    Bir çeşit kutsal kitaptır Zorba. Biraz budizm bile serpiştirilmiştir hatta içine. Tüm kutsal kitapların birleşimidir, hatta kadına bakış açısına bakınca daha bir haklı hissettiriyor bu cümle bana. Ama şöyle bir yanı var ki okuyunca mutlu eder insanı. Garip bir şekilde hafiflemiş ve keyiflenmiş hissedersiniz.
    Muhteşem bir önsöz ile başlar herşey. Yazarımız Girit’e linyit yatağını işletmeye Makedonyalı Zorba isimli biri ile gitmesi ile başlıyor romanımız. Aleksis Zorba karakterimiz her şeyi yaşayarak öğrenmiş hayatta bildiği tüm şeyleri deneyimlemiş ve üzerine düşünmüş. Santur denilen yöresel bir müzik aleti çalmaktadır. Bizim Kanuna benzeyen bir müzik aleti. Kurduğu cümlelerin büyüüük bir kısmını evimin duvarına asmak yazmak ve her gün her gün okumak istedim.
    Yine de kitaptaki tüm romanı ağzından dinlediğimiz kişinin (Nikos Kazancakis olduğunu biliyoruz) hayata bakış açısı, düşünme biçimi, kurduğu cümleler o kadar benimdi ki inanılmaz etkilendim. Özellikle "biliyordum, biliyordum ama, cesaretim yoktu. Hayatım yanlış yola sapmıştı, İnsanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşması haline sokmuştum. O kadar düşmüştüm ki, bir kadına aşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekse, kitabı seçerdim." cümlesi son zamanlar okuduğum en muazzam cümleydi.
    Diğer bir bakış açısı ile Albert Camus’un Nobel aldığı yıl hangisini seçerdin diye sorsalar Mersault’u seçerdim ki Zorba’yı sevmediğim anlamına kesinlikle gelmez.
    Ve büyüten kitaplar diye bir liste olsa kesinlikle içerisinde yer almalıdır.