• 140 syf.
    Bu bir inceleme yazısı değildir. Severek takip ettiğim insanlar kitabı çok güzel bir şekilde incelemiş o yüzden ben içimden geçen bazı durumları aktarmaktan öteye gitmeyeceğim.

    "Kendi acılarına bile yabancılaşmış bu insanlara, acıdan söz etmenin ne anlamı olabilirdi ki? Yürekleri yerine, tıkır tıkır işleyen, yağlı bir makineyi kullananların inandığı, şu "acı çekeni oynama" kavramı, acının sayısız görünümlerinden biridir bence."

    Bu paragrafla başlamak istedim çünkü: Kitabı okuduktan sonra bazı incelemeleri, bazı yorumları okudum. Bazı insanlar Aslı Erdoğan'ın çok abartıldığını iki evrensel olguya üstünkörü değindiğini, kadın travmaları, cinsellik, taciz-tecavüze de değinerek farklı, onun standart dışı gözükme çabasında olduğuna dair cümleler de gördüm. Siz İNSANLAR neden böylesine acımasız ve katı kalplisiniz? Kaç tane insan Aslı Erdoğan'ın seçtiği yolu seçebilir bilmiyorum ama çok saygı duyduğum ve çok başarılı bulduğum bir isimdir. Parlak bir bilim kariyeri imkanı varken insana dönmeyi tercih eden ve bunu Türkiye gibi insanın sonunu hızlandıran bir ülkede yapmayı seçti peki neden?

    "...sürekli, hiç yorulmadan çalışan, bilgisayar ekranından yalnızca üç-beş saatlik bir uyku için ayrılan, hırslı, "süper-zeka" doktora öğrencileri gibi olamazdım. Çünkü yaşamaya katlanabilmenin bazı koşulları vardı: Okumak, öykü yazmak, arada bir dans etmek, sokaklarda başıboş dolaşmak gibi. Bunların bedeli de çok pahalıydı, maaşım kesilmiş, kariyerim bitme noktasına yaklaşmıştı."


    Hayatına dair aldığı en önemli karar bu olmuştu. Peki kimdi o? Adına düzenlenen yarım saatlik bir belgeseli ve ülkece uğradığı yersiz bir lincin ardındaki konuşmalarından oluşan iki videoyu paylaştım geçen gün izlemek isteyenler için iletinin bağlantısını buraya bırakıyorum.
    #83084090


    Bir kadının cinsel hayatından bahsetmesi, yaşadığı travmaları anlatması ne zamandan beri standart dışı oldu?

    "Öylesine Batılılaşmışsın ki, diye geçirdim içimden, sana işkenceden, tecavüzden, intihardan söz etsem burun kıvırırsın, ama parasızlığı geçerli bir mutsuzluk nedeni sayıyorsun."


    Özellikle erkek okurların burun kıvırdığı konulardan biri kadınların taciz ve tecavüz travmaları çünkü hiçbir zaman anlamlandıramayacağımız ve hiçbir zaman belli bir çizginin ötesinde empati kuramayacağımız alanlar olduğu için umursamamak daha kolay seçilen bir yol aklıma Simone de Beauvoir'un J. P. Sartre'a olan çıkışı geliyor:

    "Siz bile, kuramsal ve ideolojik olarak kadın özgürlüğünün destekçisi olan siz bile, ben dahil kadınların kendi kadın olma durumları olarak tanımladıkları her şeyi paylaşmıyorsunuz. Anlayamacağınız bazı şeyler var. Örneğin az önce Alice demin rahatsız edilmeden Roma sokaklarında bir yürüyüşe çıkamadığından söz ediyordu. Bu, sizin bir erkek olarak deneyimleriniz içinde değil işte. Ve ben size bundan sözettiğimde, "Bu söylediğiniz beni özel olarak ilgilendirmiyor çünkü ben kadınlara asla saldırgan bir biçimde davranmadım" dediniz.... Ne kadar arınmış olurlarsa olsunlar, erkekler kadınların maruz kaldığı saldırganlığı anlamakta güçlük çekiyorlar."

    O yüzden gerek Aslı Erdoğan'ın kendini sonuna kadar açtığı bu kitabı gerekse benzeri başka kitaplarda, günlük vakalarda bu konuda olan paylaşımlar karşısında erkek cinsi umursamaz davranıyorsa davransın lakin deneyemlemediği konular üzerine sınırsız konuşma hakkından vazgeçsin. iki cins içinde geçerli bir durum bu. Kadınlarda erkek cinsinde yabancı olduğu durumlar üzerine kesin konuşmasın, genelleme yapmasın bizim birey olarak evrenimizdeki insan sayısı ne kadar sosyal olsak da az. Dışarıdaki potansiyel kötülük durumuyla da her an karşı karşıya kalabiliriz buna katılıyorum lakin Russell'in de deyimiyle "sakınmak gerek etiketten" hepimiz insan sarrafı olmuşuz hem yazarların niyetlerini okuyabiliyor hem de iki cümle diyalog kurduğumuz insanların görüşlerini kendimizce belirliyoruz. İnsanın içinden sevgiyi koparan ve onu iki üç ideolojik kategoriye indirgeyen bu "etiketleme" çağında yaşamaktan sıkıldım ben. İnsan ki az öncesi ile şimdisi arasında onlarca düşünceyi sığdırabilme potansiyeline sahip bir varlıkken onu tek tipleşmeye iten bu yersiz kavgalardan da sıkıldım.

    Şimdi Aslı Erdoğan'ı yersiz eleştirilerle yıpratmaya devam edebilirsiniz. Zaten hem edebiyattan, hem sağlığından, hem de ülkesinden kopardınız geriye yapacak neyiniz kaldı?
  • 352 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Öyle muhteşem bir kitap okudum ki tadına doyamadım.Devam kitabını sabırsızlıkla bekliyorum açıkçası daha neler olacak çok merak ediyorum.Yazarımız Filiz Gökdemir 'i tebrik ederim ve çok teşekkür ederim bu güzel kitap için.Emeğinize,yüreğinize sağlık.Gelelim incelememize:

    Sezin komiser kıvrak zekâlı,keyfine düşkün,doğaya aşık özellikle de güllere aşık bir kadın.Bir özelliği de var ki iş hayatında,olayları çözmesinde kendisine çok yardımcı oluyor.Bir gece evinde uyurken gelen cinayet haberi üzerine evden çıkar ve olay yerine gider.Aşiyan malikanesinin sahibi olan 61 yaşındaki kadın evde yaşayanlar tarafından ölü olarak bulunur.İşte kitabımız burdan başlar ve doruk noktasına ulaşır.Sonuna kadar hiç azalmadan heyecan dorukta.
    Kitabımız aşk,polisiye karışımı olmanın yanında çeşitli bilgiler de barındırmaktadır.
    Kitapta cinsiyet rollerine, kadın-erkek eşitsizliğine değinilmiş.Sezin komiserin iş arkadaşı Serdar'ın yetiştirilme tarzından ve çevresinden kaynaklanan kadın ile ilgili düşünceleri paylaşılmış ve bunun üzerine o düşüncede olan insanlara mesaj verilmiştir.
    Kitapta tüm karakterlerin özellikleri detaylı bir şekilde belirtilmiştir.Kitabı okurken bu kimdi ya diyerek geriye dönüp aramaya gerek kalmıyor bu kitapta çünkü sürekli karakterler hatırlatılıyor aslında.
    Kitabın ismi olan 'Kebbat' hakkında bilgiyi de yazarımız bizimle paylaşmış.Açıkçası çok şaşırdım öğrenince ve diğer adının 'Kebbat' olduğunu bilmiyordum.
    Kitapta benliğinin farkında olan insanların yani derin düşünen,sorgulayan,öğrendikleri bilgileri hayatlarında uygulayabilen yani bilişüstü düzey dediğimiz aşamaya ulaşan insanların dünyayı nasıl değiştireceği ve güzelleştireceği üzerine düşüncelerini paylaşmış yazarımız karakter üzerinden.Ve kesinlikle bende katılıyorum.Her birey kendi benliğinin farkına varıp,bilgi boyutu dediğimiz aşamaya çok fazla yoğunlaşmak yerine kendimizi sorgulayıp,kendimizin iç sesi olup düşünerek,çabalayarak,araştırarak kendimizi geliştirerek çevremiz ile ilişkili olarak(öğretmen,aile vs.) bilişüstü aşamaya ulaşmaya çalışsak ve dünyada bu insan sayısı artsa dünya mükemmel bir yer olurdu.
    Teknolojinin yararları yanında zararlarına da değinmiş,telefonun küçücük çocukların elinde olmasını üstü kapalı eleştirirken,kısa sürede çözüme ulaşmamızda yardımcı olan teknolojiyi övmüştür.Teknoloji gelişmeden önce eskinden çok çalışıp,emek verenin iş sahibi olduğunu ancak teknolojinin gelişmesine ve her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşmamıza rağmen kaç diploma alırsak alalım işsiz kalındığından bahsetmiş.Devletin eğitim politikalarının,sınav sisteminin ve içeriğinin yetersizliğinden, öğrencilerin sınıfsal eşitsizliğinden,her aşamada bir sınavın olduğundan, çeşitli unsurlara ve torpile sahip olunduğunda bir iş sahibi olunabildiğinden,geriye kalan bireylerin ise iyi kötü bir işim olsun üç kuruşa çalışayım,daha sonra askerlik varsa askerlik,aile kurma,çocuk gibi kaygılara girdiğinden bahsediyor yazarımız.
    Çocukluktan başlayarak mutlu yetişen bireylerin aslında mutlu bir toplumu var edeceğini ifade etmiş(keşke öyle olsa ama malesef),engelli olmanın bir kusur olmadığını,daha önce sağlıklı bir bireyin daha sonra engelli olması sonucu yaşadığı psikolojik süreci anlatmış yazarımız.İnsanların engel konusundaki ön yargılarının aşılması gerektiği mesajını veriyor.Çok önemli bu kısımlar dikkatlice okumanızı isterim arkadaşlar.Sonuçta HERKES BİR ENGELLİ ADAYIDIR.Bunu düşünerek yaşarsak onları da anlamış oluruz.Hepimiz gibi onlar da insan ve bu bir eksiklik ya da kusur değildir.
    Bazı bitkilerin hem zararlı hem de yararlı yanlarından bahsetmiş.Çok güzel bilgiler öğrendim bu kitapta.
    Özellikle kadın üzerinde durması çok güzel.Dul bir kadının halk arasında yaşadığı zorluk anlatılmış,yine o belli bir zihniyet aşılmaya ve değiştirilmeye çalışılmış.İnşallah diyorum.
    İntihar nedenleri anlatılmış, kadınlara yapılan psikolojik ve fiziksel şiddete rağmen ilk tercihlerinin intihar olmadığını, intiharı tercih edenlerin genellikle sonuca yönelik olduğu ama kadınların da tercih edebileceklerini anlatıyor.
    Aile kurumundan, çocukların gelişim düzeylerinden bahsediyor kitapta.Ailelerin çocuklarına olumlu ya da olumsuz ayna olduklarının yanında çocuklarını yetiştirme sürecinde sanki bir malmış(eşya vs.) gibi davranan ailelerden bahsediyor yazarımız.Çocuğu bir birey gibi yetiştirmek ya da bir birey olabilmelerini sağlamak yerine ya tüm kontrolü ellerinde tutmak istediklerini ya da tamamen serbest bıraktıklarından ve bu seferde bu çocukların zararlı işler,kötü alışkanlıklar,kötü yollar tercih ettiklerinden,pasif hale geldiklerinden bahsediyor yazarımız.Aslında çok yazacak mesaj var ama buraya sığmayacak.Ben çok ama çooooook beğendim kitabı.Kesinlikle tavsiye ederim.Ayrıca tüm bu yazdıklarımı muhteşem bir polisiye/aşk kitabı içerisinde veriyor.
  • Uzaklık ve yokluk her dostluğa zarar verir; bunu itiraf etmekten ne denli hoşlanılmıyorsa da karakteristik bir durumdur bu! Çünkü, görmediğimiz insanlar, en sevgili dostlarımız bile olsalar, yılların akışı içinde, yavaş yavaş soyut kavramlara dönüşürler, böylelikle onlara yönelik ilgimiz giderek salt mantıksal, hatta geleneksel bir ilgi olur: Gözümüzün önünde bulunanlara ise, sevdiğimiz hayvanlar bile olsalar, canlı ve derinden duyulan bir ilgi gösteririz. İnsan doğası böyle duyumsaldır. Demek ki Goethe'nin şu sözü burada da kanıtlanıyor:
    "Şimdiki zaman, güçlü bir tanrıçadır." [Tasso, Perde 4, Sahne 4]
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 178 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 55 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Ermiş, Halil Cibran’dan okuduğum ilk kitap. Yazarla böylesine muazzam bir kitapla tanışmış olmak beni birçok açıdan mutlu ediyor. Farklı bir kitabını okumaya başlamış olsaydım bu kadar sever miydim ve bu kitaba başlar mıydım bilmiyorum. Kitabı elime alır almaz yaşamın türlü konuları arasında savrulup durdum ve inanılmaz bir şekilde kitabın içinde buldum kendimi.
    Elimden geldiğince farklı yazar ve kitaplarla tanışmaya, farklı dünya görüşlerini fark etmeye çalışıyorum ve Ermiş, tanıştığım en özel kitaplar arasında yerini aldı. Bu kısacık kitap içerisinde o kadar çok konu barındırıyor ki aşktan evliliğe, suç ve cezadan hazza, duadan dine, güzellikten ölüme kadar ne arasanız var dedirtecek kadar geniş bir içeriğe sahip. 500 sayfalık herhangi farklı bir kitap okusaydım beni bu kadar tatmin edemezdi diyebilirim. Günümüzde kişisel gelişim adı altında sayfa sayısı arttıkça fiyatı da artan ve kelime yığınlarının bir araya gelmesiyle oluşan kağıt israfı kitapların yanında bu sade ve öz kitap dünyalara bedel.
    ...

    Bu kitap benim için “her şeye dairin” kitabı oldu.
    ...

    Beni en çok etkileyen başlıklardan biri “Evliliğe Dair” başlığı oldu. Yazar günümüzün güvensiz bağlanan, eşlerin birey sıfatından sıyrıldığı ve birbirlerinin gölgelerine sığındıkları ilişkilere çok iyi bir eleştiri getirmiş. Sürekli birlikte olmamanın ve mesafelerin ilişkileri besleyen bir şey olduğunu ifade ediyor. Aşkı, ruhların kıyıları arasında dalgalanan bir denize benzetmesi çok nahifti.
    “Çocuklara Dair” başlığı da bir o kadar güzeldi. Çocukların, ebeveynlerinden bir parça olsa da tamamen onlara ait olmadıklarını şu sözlerle açıklıyor: “Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi değil… Zira kendi düşünceleri var onların. Onların bedenlerini barındırabilirsiniz ama ruhlarını değil… Çünkü ruhları, geleceğin evinde sizin düşlerinizde bile seyahat edemeyeceğiniz o yerde yaşar.” Baktığımız zaman ebeveyn olmanın 150 mükemmel yolu, nasıl en iyi eş olunur tarzında, insanlara bazı komutlar vererek komik bir duruma sokan kitapların tam tersine yazarın sadece, ebeveyn, eş veya insan olmaya dair yaklaşımını belirtmesi mükemmel.


    Şu cümle beni uzunca bir süre düşündürdü, belki siz de düşünürsünüz: “Eğer varsa aranızda sadakatsiz kadını yargılayacak olan, kocasının yüreğini de tartsın terazide ve ruhunu ölçülerle vursun ölçüye. İnciteni kınayacak olan varsa, incinenin de ruhuna baksın. –“yüreğini tartmak” ifadesi sizce de çok etkileyici değil mi? Bir işe, insana karşı, doğruyu görmeye, yanlışı bulmaya, adaleti sağlamaya çalışırken her şeye karşı yüreğimizi tartsak nasıl olur acaba?


    Kitabı okurken aynı zamanda Mark Twain İnsan Nedir? kitabını okuyormuş gibi hissettim ve birçok yönden birbirlerine benzettim.
    ...

    Son olarak en sevdiğim bölümlerden biri olan Dostluğa Dair’den bahsetmek istiyorum. “Dostunuzdan ayrıldığınızda üzülmezsiniz çünkü onun en sevdiğiniz yanı o yokken belirginlik kazanır. Tıpkı dağcıya dağın ovadan daha belirgin görünmesi gibi” diyor. Kesinlikle katılıyorum bu görüşe. Zaten gerçek dostumuzun yüreğimizin bir köşesinde yeri yok mudur? İnsan kendinden ve yüreğinden uzaklaşabilirse ancak gerçek dostundan da uzaklaşabilir.
    ...

    Özetle bu kitap hangi açıdan incelenirse incelensin bana göre hayatınızın bir noktasına değinecektir. O kadar çok konu var ki sizi bir yerinden tutacak, biri üzerine düşündürecek, bir şeylerin farkına vardıracaktır. Kitabı hayatımda birçok kez daha tekrarla okuyacağıma ve birçok kişiye okuması için ısrar edeceğime de eminim. Kitap için söylenecek birçok şey daha var ama bu kitap üstüne söylenecekten daha çok üzerine düşünülecek bir kitap. Herkese iyi okumalar ve düşünmeler dilerim.
  • 168 syf.
    Cinsellik cinsellik cinsellikle başlayıp cinsellik ile beraber devam eden kızlık kadınlık nikah çift evlikçlik sünnet tören gibi başlıklarla ilerleyen bir iç dökme kitabı.
    Toplum ki çok kompleksli bir yapıya sahipken durumu irdeleme çabası içerisinde olan yazarımız oldukça yüzelsel değinmiş konulara. Yüzeyselliği kendi hayat çerçevesinden değerlendirmesinden kaynaklı. Bir çok nokta da kendinden örneklendirerek sıkan bir çok noktada diğer kitaplanının tanıtım reklamı aracılığı ile okuyucuya reklamlar diye seslenen bir çok nokta da alıntılamalarla bıktıran bir vaiz kitap diyebileceğim durumda.
    Toplum normları gelenek görenekleri eleştirebiliriz lakin b yazımlar hep bir memnuniyetsizlik durumu oluşmuş kanımca. Şöyle ki evliliğin toplumsal onay ile inşaa edilişi ekeştirisi oldukça yerinde iken durumu öyle bir noktaya getiriyor ki... Mesela evlilik içerisinde ki iş bölümü üzerinden eleştiriler yapılıyor bir bölümde tamm eyvallah katılıyorum diyorum. Ama cümle şu.: bir sohbet ortamında '' bizim evde böyle değildir;annembize bazen süpürge verirdi ve evi süpürürdük. Annem masayı hepimize toplattırırdı. Sofrayı birlikte kurar kaldırırdık. Gibi yorumlar gelmesi.... Bir erkeğin bir kaç tabağı mutfağa taşımasına, ve bunu yaparak kadınların işine küçük bir katkıda bulunduğunu düşünmesine, ordaki başka herkesinde bunu böyle algılamasına benziyor. Bir erkeğin kadınlara ait bir iş yaptığında kadınlara yarsımcı olduğu düşünceai ve bunun ordaki herkes tarafından da böyle düşünğlmesi, '' '' '' ' beni erkekler otururken ordaki kadınların iş yapmasından bile daha çok irite ediyor' '' '.... Diyor. Sayın yazar kitabın başından bu yana eleştirdiği - ki bir çok noktasına katıldığım- kadına ait işler sorunsalı nın üstünde bile irite eden bir nokta. Erkeğin o işi yapması ve o işin övülmesi onu kadının o işi yapması kadar irite ediyor olması ne kadar ironik... Vel hasıl dediğim gibi okunası bir kitap katıldıpım çook nokta var lakin yazarımızın kullandığı dil yapısı memnuniyetsizliği beni öyle irite ettiki burdada onun kullandığı dil yapısıyla eleştirmeme sebebiyet verdi...
  • --
    " Ne var ki, ne kadar maddeden yoksun gibi görünseler de düşüncelerin bile bir dayanak noktasına ihtiyacı var, aksi takdir de onlar da anlamsızca kendi çevrelerinde dönmeye başlıyor ; onlar da katlanamıyor hiçliğe."
  • Bugün ben de aykırı gideceğim

    Bugün ben de aykırı gideceğim

    On beş gündür yakamı bırakmayan grip sebebiyle okuduğumu anlama zorluğu çekince dinlemeye karar verdim. İhsan Fazlıoğlu dinlerdim, bu defa Dücane Cündioğlu dinledim. İkisinin de farklı özellikleri ve her birinden alacağımız şeyler var. Yoruldum ama istifade ettim, ufkum açıldı bazen de şaşırdım.

    Cündioğlu’nun bazı düşüncelerini değil ama duruşunu ve düşünmesini seviyorum. Düşünenleri, düşüncelerine katılmasam da severim. Düşünürken tahrip etmek bile, düşünmeden tahrip etmekten daha insanidir diye düşünürüm. Bu da bir düşünce. Tahribatlarının büyüklüğü ise ters orantılı olabilir. Ancak tutarlı ve objektif düşünenlerle, ideolojik ön kabullere dayalı düşünenler de bir değildir. Cündioğlu birinci gruptandır. Yani felsefeyi namusuyla yapıyor. Gerçi hiçbir insan bütünüyle ön yargısız ve objektif düşünemezmiş, buna da kesin katılıyorum.

    Hemen dudak bükenlerin olacağını biliyorum, ama haddimi de biliyorum. Cündioğlu ile koca bir ömür verdiği alanda ne bir tartışma yapabilirim, ne de onu aynı kıratta eleştirebilirim. Ama bunun böyle olması bir şey diyemem anlamına da gelmiyor.

    Felsefe netameli bir konu, yükselen değer olma özelliğini kaybedeceğe de benzemiyor. Hatta felsefeyi kendine yan gözle bakanı gayya kuyusuna yuvarlayan, bir anda cahil ve anlamaz kılan güçlü bir ilah olarak gören ilahiyatçılar bile vardır. Onun için ona dokunanlar da, Gazali’nin yaptığı gibi, yine ancak onunla dokunabilirler. İlginç bir paradoks. Tabii ki, bunlar da bizi aşan şeyler.

    Peki, o zaman durup dururken neden böyle bir riski göze alıyorsun? Cündioğlu daha büyüğünü göze alıyor da ondan. Ayrıca merakımı gidermeye çalışıyorum.

    Dinlediğim konuşmalarından birinde çok tehlikeli ve de iddialı bir şey söyledi:

    ‘Tanrı üzerine düşünmek, tanrıyı yitirmeyi göze almakla mümkündür.Onun için dindar bilinç tanrı üzerine düşünemez, düşünemediği için de felsefe yapamaz çünkü bunu göze alamaz. Bense göze alabileceğimi düşünüyorum’.

    Bu sözün şu anlamları içerdiği açık:

    Hem dindar hem filozof olunmaz.

    Felsefe yapacaksan tanrıyı yitirme pahasına tartışabilmelisin.

    Kendisine karşı çıkan tanrı bile olsa, felsefe onu da tanımaz. Yani en büyük felsefe, başka büyük yok.

    Muhali farz ederek konuşalım, eğer tanrı diye bir şey varsa ki, buna ihtimal vermemek de namuslu felsefeye yakışmaz, elbette o her bakımdan mükemmel bir varlık olacaktır. O halde böyle bir varlıkla karşı karşıya gelip onu kaybetmeyi göze alabilen gücümüz de en az o mükemmellikte bir şey olmalıdır. Bunu etimizle kemiğimizle yapamayacağımıza göre bu güç usumuz olacaktır. Böyle durumlarda Allah yerine tanrı demek gibi, akıl yerine de us demek daha ihtiyatlı olur. Çünkü akıl zaten hakikati bulan güçtür.

    İmdi ben bir tanrının bulunabileceğine ihtimal veririm ama onunla kozlarımızı paylaşırız ve sonuçta o tanrı olmaktan çıkabilir, ben filozofum, onu kaybetmeyi göze almalıyım. Peki, o muhayyel tanrı, tanrı olmaktan çıkarsa ne olur? Onun yerine benim ona kafa tutmayı göze aldığım gücüm en büyük olarak kalır. Yani usum ya da nefsim. O zaman yine bir tanrı icat etmiş olmaz mıyım? Peki, bu tanrıyı icat eden ‘ben’ kimim? Öyle bir tanrı icat ettiğime göre, bu defa da benden içeru olan o ben, icat ettiği tanrıdan daha büyük bir tanrı olmuş olacaktır. Bu da bir paradoks. Kaldı ki, benim nefsim ya da usum o muhayyel tanrıya kafa tutup, belki de onu diskalifiye ederken bu işi benim gibi yapanların da aynı sonuca varması halinde benim tanrım, ya da antitanrım onlarınkini de dövebilecek mi?

    Burada tabii ki, tanrının varlığı ile mahiyeti de ayrı şeylerdir.

    Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor? ‘Aklımızın’ her şeyi anlayabileceğini sanmamızdan değil mi? Peki, böyle mükemmel bir tanrı varsa us dediğimiz gücümüzün onu kavrayabileceğini us kabul eder mi? Düşünelim, mesela ciğerinizin karanlıklarından başka bir şey görmemiş olan ve ancak bir milyon kez büyütüldüğünde görülebilecek kadar küçücük bir mikrop sizin hakkınızda bir fikir beyan edebilir mi? O halde imanın usun bittiği yerde başladığını kabul etmekten daha uslu bir şey olamaz. Filozofların tanrı ile bir ölçüde barışık oldukları halde peygamberi bir türlü anlamamaları bundan olsa gerek. Peygamberi bir kez kabul edince de artık rehberliği usa değil imana vermek lazım. Onun için ‘ilmin son noktasına varanlar, ya Rab seni tespih ederiz, biz senin söylediklerinin hepsine inanıyoruz derler’. Yani bilgi varabileceği yere varınca, sonrası imana kalmıştır.

    Bunları bize hatırlattığı için Cündioğlu’na teşekkür ediyoruz