• Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • Aşkı kalem yazmaz ki kitaplarda bulasın.

    Ey aşk! Sen öyle bir kişisin ki, dünya tokları, senin vuslatının açlarıdır.

    Seni sevdiğim kadar yaşasaydım; ölümsüzlüğün adını aşk koyardım…

    Aklımda olduğun sürenin yarısı kadar yanımda olsan, hiç sorun kalmayacak gibime geliyor.

    Asla sevme, seversen ihanet etme; ihanet edeni de asla affetme…

    Aşk, ölüme kadar insanda yaşayan tek histir……

    Bir kişiyi sevmek kolaydır, vazgeçmek zordur.

    Çok sevilmeye değil, hep sevilmeye ihtiyacım var.

    Her yüreğin harcı değildir dokunmadan sevmek.

    Aşk da önemli olan aynı elleri tutmak değil, bir ömür hiç bırakmamaktır.

    Anladım ki aşk; her iki tarafı da mağdur eden, yürekte izinsiz gösteri yapan mutluluk karşıtı bir eylem.

    Sana kötü bir haberim var aşkım. Seni dünden daha çok özlemişim...

    Bugün günlerden ne? Yoksa sensizlik ertesi mi?

    Gözlerimin içindeki ülkemsin. Her sokağın ayrı bir devrim...

    Yüzüme okunmuş bir dua gibisin sevgilim. Çok şükür bugün de aşığım sana...

    Dünyalar kadar seven bir şehir kadar özlemiyor şimdi...

    Sen olmayınca buralar buz gibi. Sensizlik bir iklim adı şimdilerde...

    Ben sadece kışın karpuzu yazın portakalı özlerdim. Şimdi bir de sen çıktın başıma...

    Neyim olursan ol da hayal kırıklığım olma. Orası çok kalabalık. Tanıyamam seni...

    En çok ta çayın demlisini aşkın senlisini seviyorum aşkım...

    Hadi kalbim topla kırıklarını da duaya gidelim. Yaradan'dan başkası anlamaz bizi...

    Sen oradan bir canım dersin. Benim kalbim kaburgamın altına sığmaz burada...

    ask-sozleri
    Uzağız sevgilim ama yüreğimde uyanıyorsun bugün...

    Öptüm aşkım geceyi aydınlatan o güzel gözlerinden...

    Küçücük şu yüreğimde dünyalar kadar sen var...

    Belki kavga ederiz veya birbirimizi üzeriz ama ne olursa olsun hep yanımda kal bir tanem...

    Nasıl özlediğimi anlatsam aramızdaki yollar dağlar taşlar utanır...

    Çok güzel gözlerin vardı. İçinde kaybolacağım cinsten. Ve sanırım kayboldum...

    Bir tek sen varsın ömrümde aşkım gerisi mi? Vesaire...

    Seni canımdan çok seviyorum. Seni helalim geleceğim olduğun için saklıyorum kendime...

    Keşke daha önce karşılaşmış olsaydık, daha önce aşık olurdum sana.

    Her şey bana baktığın an başladı.

    Sen bir gül bahçesinde açan en nadide çiçeksin sevdiceğim.

    Gözlerim, kulaklarım, ellerim ve kalbim sana mühürlü sevdiğim.

    Anladım ki beni annem senin için doğurmuş bebeğim.

    Sen gördüğüm en güzel rüyasın hiçbir zaman uyanmak istemediğim.

    Koku, tat, sıcak... sende her aradığım vardı. Seni soğuk bulanlar, ısıtamayanlardı.

    İsterse dünyalar sizin olsun, yeter ki o benim olsun.

    Her gün filiz veren bir sevda benimkisi ve en büyütüyorsun aşkınla beni.

    Bütün mükemmel sevgililerin sadece kitaplarda olduğunu sanıyordum.

    Dünyanın bütün güzellikleri sende toplanmış gibi sevgili.

    Bir çift göze aşık ve diğer bütün gözlere körüm

    Mutluluğu sende bulan senindir. Ötesi Misafir ...

    En güzel şiirlerde bile yazılamayan bir kafiye gibisin sevgilim.

    Sevgiyle ilgili tek sorun, seni sevmelere tek bir ömürde doyamayacak olmam.

    Elini tutup, gözlerine baktığım Seni seviyorum diye haykırdığım “Son Aşkım” sen olur musun?

    Dünyan öyle bir kararsın ki, seni aydınlatan tek ışık gözlerim olsun

    Bütün insanları sevebilirdim, sevmeye senden başlamasaydım.


    Bir gün beyazlar giyip benim olsana sevdiğim.

    Ah be adam sana herhangi bir hediye değil, ömrüm armağan edilmeli.

    Sensiz geçen bir an, en derin boşluktur bana, o yüzden hep sen ol yanımda.

    Sen varsın ya, artık kimse beni yalnız bırakamaz.

    Bana bu kadar güzel bakan kadının, gelinim olduğunu görmeden ölmek istemem.

    Ne bakmaya doyuyorum ne de ne de bakarken doyuyorum sana.

    Senin tarafından sevilmek sadece mutluluk değil aynı zamanda muhteşem bir hediyedir.

    Senin dünyan kararsın bir ben aydınlatayım aşkımla.

    Benim en büyük sırrım sensin. Kimseye anlatamam, sadece yaşarım o sırrı.

    Yanında uyanmak bir rüyanın gerçekleşmesi ve güne başlamanın en güzel gerekçesidir.

    Gülüşünü göremediğim ve hissedemediğim gün, büyük ihtimalle ölmüş olduğum gündür.

    Bir kurşun ol saplan kalbime, çıkarırsam namerdim.

    Sonuna kadar birbirimizi sevelim ve bizi çekemeyenleri çatlatalım.

    Gördüğüm en güzel rüyasın ne olur uyandırma beni.

    İsmim aynı isim ama sen söyleyince dudaklarından damlayan bal gibi oluyor.

    Ne kadar uzakta olursak olalım, hep aynı gökyüzünü paylaşmış olacağız.

    Bir gün aynı deftere seninle imza atmak istiyorum.

    Sevdiğiniz kişi tarafından sevilme duygusuna hiçbir duygu eşit olamaz.

    Sen benim gözümde bir damla yaş olsaydın seni kaybetmemek için asırlarca ağlamazdım.

    Ben bir deliyim, sürekli adını sayıklayan.

    Sana bir gül vermek istiyorum ama korkuyorum sevgilim, ya seni görünce utanır da solarsa diye.

    Kafamı senden başka bir yana çevirdiğim zaman bile özlüyorum seni.

    Güzelliğin aklımı başımdan alıyor ve sonra bırakıyorum işi gücü.

    Kim ne derse desin sen benim duymak istediğim tek şarkısın.

    Sen günaydın demeden günüm iyi geçmez benim.

    Yağmurları sevmezdim ta ki altında seninle ıslanıncaya kadar.

    Aşk bir sonsuzluksa bırak sana bakayım doyasıya.

    Biz sevdamızı çöpte bulmadık ki çöpe atalım.

    Sen gittiğinde seni özleyecek kadar değil, eksik kalacak kadar seviyorum.

    Sen aşkın en güzel çiçeğe konmuş halisin. Seni seviyorum gülüm.

    Olduğun yerde ne aya gerek var ne de güneşe. Karanlığımı aydınlatanım seni seviyorum.

    Yanımda olsan şimdi, nasıl da sevesim var seni.

    Aynı şehir ya da dünyanın bir ucu olması fark etmiyor sevgin içim oldukça!

    Seni ve sana ait olan her şeyi çok seviyorum sevgilim.

    Ben seni koklasam nefesimi vermeye kıyamam.

    UZUN AŞK SÖZLERİ
    Uzun aşk sözleri, sevdiğine duygularını dolu dolu anlatmak isteyenler için birebirdir. Bu yüzden en güzel, anlamlı uzun aşk sözlerini sizler için hazırladık. Okurken keyif almak isteyeceğiniz uzun aşk sözlerini sevdiğinizle hemen paylaşmak isteyecekseniz. İşte en etkileyici uzun aşk sözleri...

    Sizi hayallerinden vazgeçecek kadar seven bir kalp bulduysanız Allah’tan yeni bir ömür isteyin. Çünkü bir ömür yetmez onu sevmeye.

    Seni bana veren rabbime şükürler. Yaşanan senli her anıma şükürler. Göz görüp gönlüm severse sevgim için seni gören gözlerime teşekkürler.

    Ağzımın tadı yoksa hasta gibiysem, boğazıma düğümleniyorsa lokmalar, buluttan nem kapıyorsam, inan hep güzel gözlerinin hasretindendir.

    Aşka uçarsan kanatların yanar. Aşka uçamazsan kanatların neye yarar? Aşka varınca kanadı kim arar? Aşkın açamadığı kapı, kanatlanıp uçamadığı yer mi var? Aşk, kanatlanıp uçmaktır ey yar!

    Sen benim en doğru yanlışım. Tövbesi olmayan günahımsın. Uzak duramadığım yasaklım, en açık ettiğim saklımsın. Sen başımdan giden aklım, severek çektiğim ahımsın.

    Seni özlemek, üşümek gibidir soğuk bir akşamüstü, yağmurun altında yürümek gibi sırılsıklam, titreye titreye. Sıcak bir yer bulup sığınmak istersin ya hani, öyle ihtiyacım var işte, yüreğine sığınıp, nefesinde ısınmaya.

    Kömür karası sevdam var benim, tıpkı gökyüzündeki yıldızlar kadar güzel, bir o kadar da göz alıcı kirli insanlardan uzak tertemiz engin denizlere benzeyen gözlerini hapsettiğim damarlarımdan akıp giden nefesinle kalbime ulaştın, sen benim yaşayamadığım her şeysin sen cansın heyecansın.

    Ah sevda bahçemin tutsak çiçeği… Ben seni oraya hapsettim. Seni hapsettim kırık bir aşk şarkısı eşliğinde. Hüzne buladım seni. Deniz meltemlerini okşayan saçlarını hapsettim kalbimin kıvrımlarına. Ordasın artık. Oradasın ve ne kadar olman gerekiyorsa.

    Yağmurlu bir günde koşar sana gelirsem ıslak saçlarımı düzelt, başımı omuzuna yasla, ansızın dudaklarımı dudaklarıma değdir. Masum bir çocuk gibi konuşursam anla ki sana muhtacım; ver elini elime yalanda olsa bir kez seni seviyorum de…

    Sen benim bakışına hasret kaldığım sesine özlemle bağlandığımsın. Özlemim, hasretim, bakmaya doyamadığımsın. Bahtıma doğanımsın. Olmazsa olmazımsın. Nefretim, öfkem, kinim, sevincim, umudum, düşüm, rüyam, hayalim ama en çok ağlatan, en çok kanatansın… Sen tarifi imkânsızımsın.

    Aşk çare midir yalnızlığa? Yoksa tutsak mı eder yüreğine? Ya da uçurur mu kafesindeki çırpınan kuşu, özgür bırakır mı? Aşk nedir sahi? Aşk sevmektir sevginin de doz aşımı yoktur. Korkmayın doya doya sevin sarmalayın sevdiğinizi…

    Sen mi yazdın benim alın yazımı, sen mi çizdin benim yalnızlığımı, Söyle bana seni kim değiştirdi, Değiştirdin benim tüm yaşantımı, Akşam olmadan güneş batmadan gel, gel Beni yalnız bırakma, Beni sensiz bırakma….

    Bir muammadır AŞK, kiminin vicdanına atılan taş, kiminin fakir gönlüne katılan aş, kiminin de gözünden akıtılan yaştır AŞK.


    Sen benim en kıymetlimsin, En güzel vazgeçilmezimsin. Sevmekle bitmeyenimsin, Sen benim hakikatlimsin. En derin, en içimdesin, Sen benim en güzel derdimsin

    Kuyruklu yıldızlar vardır dünyaya yetmiş yılda bir gelirler. İnsanlar onu hayatı boyunca belki bir kez görürler. Ben o yıldızı gördüm o da sensin bir tanem...

    Benim için bir insanı sevmek onunla yaşlanmayı kabul etmek demektir. Ben seni seviyorum ve bir ömür boyu seninle olmak istiyorum aşkım...

    Karanlık gecede önemli değildir yıldızları görmek. Gündüzleri yıldızları görmek marifet aşık olmak önemli değil bir ömür boyu sevebilmektir meziyet.

    Uyuyamıyorum geceleri, çerçevede ki fotoğrafın bile alıp götürüyor uzaklara beni. Çok şey var yapabileceğim, bulutlar çıkmasalar yoluma...

    Ne sıradan bir sevgiyi yaşayacak kadar basit biriyim. Ne de seni sıradan bir sevgiye malzeme yapacak kadar herhangi biri...

    Kalbimdeki aşka dudaklarımdaki gülüşe akşam akan göz yaşlarıma ancak sen layıksın çünkü sen benim için özelsin aşkım.

    Sen benim meleğimsin. Senin için besteledim hayatımızın şarkısını. Seninle bir ömür boyu giderim korkmam asla sana güveniyorum...

    Herkesin yaşama sebebi farklıdır. Benim yaşama sebebim ise sensin. Seni seviyorum sevgilim. Hiçbir şey seni sevmek gibi değil sevgili, her şey sadece senden ve gözlerinden ibaret.

    Senden hariç her şey bir yana, sen sol yanıma! Gelecek günlerin hatırına: Seni Seviyorum. Ki sen bilirsin. Kimse sevmese bile yine en çok ben severim seni...

    Seni severken aklımın durmasını da seviyorum. Bütün mutluluklar senin olsun, sen benim ol sevgilim. Seni çok seviyorum.

    Ben seni severek güzelleştim her şeyim. Sen bana sarılınca bir hoş oluyorum ve seni çok seviyorum aşkım.


    DEVAM EDİYOR...

    DEVAMI
    Seni her şeyden çok seviyorum sevgilim. İstemem malı mülkü şu yalan dünyada, seni her şeyden çok sevmek inan yeter bana.

    Benim her zerrem, âşık senin her zerrene. Seni seviyorum az kalır bence. Ebedi bir aşkla seviyorum seni.

    Keşke mümkün olsa da seni sevdiğimi suya yazabilsem aşkım. Sevmek bir renkse, sana olan sevgim ucu bucağı olmayan bir gökkuşağı.

    Seni niye mi seviyorum geçmişin içinde kaybolmuş beni, Yeniden hayata döndürdüğün için çok ama çok seviyorum.

    Korkunç uçurumlara bırakmak kendimi, uçsuz bucaksız denizlere atmak isterdim bedenimi. Ama içimde sen varsın… Ya sana bir şey olursa?

    Birinin gözlerine bakmak, onun rüyalarına girmeyi göze almak demektir. Sevmeye kabiliyetin yoksa, o gözlere bakmayacaksın.

    Gül dediğin nedir ki, solar gider, ateş dediğin nedir ki, kül olur gider, gün dediğin nedir ki, geçer gider, ama sana olan sevgim sonsuzdur, ancak mezarda biter!

    O kadar sevdim ki seni, o beklediğin olmak istedim hep. Kalbinde bir misafir gibi değil, bir aşk gibi kalmak istedim.

    Ben küçücük bir bebektim “sen” kocaman bir sevda. Ben senin ellerinde büyüdüm “sen” benim yüreğimde…

    Kıymetimi bilmen için gitmem mi gerek! Sevdiğini anla artık büyüdün bebek! Masal değil ki bu aşk öğrenmen gerek! Gitmesi kolay olur zor olan sevmek…

    Aşk insana insan olduğunu hatırlatan bir kavram. Lakin insanı insanlıktan çıkarmakla daha çok ün kazanmış. Bunun nedeni insanların Aşk’ı yaşamayı bilmemeleri. İnsanlar Aşk’ı iki kişilik sanar ama aşk tek kişiliktir.

    Ben seni seviyorum falan diyemem sana. Uyurken sırtını ört, hız yapma, kavgaya karışma, çok içme falan derim. Sen anla.

    Unuttum dersin çevrendekilere; ama unutmadığını bir tek sen bilirsin. Aşk öyle bir şey işte, gitse bile unutamıyorsun yine.

    Yastığa başını koyduğunda başlar asıl macera gözyaşların intihar eder. Tek tek gözlerinden yastığa dertleşirsin yalnızlığında.

    İyiyim deriz ya hep, alışkanlık bizimkisi. Peki, karşındaki kişi de gerçekten nasıl olduğunu merak mı ediyor sanki.

    Bir zamanlar ardından bakar ağlardım şimdi dönüp ardıma bile bakmam. Bir zamanlar uğruna dünyaları yakardım şimdi şerefsizim kibrit bile çakmam!

    Ağzıyla kuş tutsa da sevemediğim insanlar var benim! Bir de canıma okusa bile sevmekten vazgeçemediklerim.

    Ben gidiyorum dediğimde, ‘gitme’ diyen birini değil, Ben de geliyorum, yalnız gidemezsin! diyen birini istiyorum...

    Bazen alabileceğin en büyük intikam; affetmektir. Ve bazen karşındakine verilebilecek en güzel cevap gülüp geçmektir.

    Gitmek unutmak değildir sen bunu çok iyi biliyorsun. Aklımda gözlerin varken, sen buna gitmek mi diyorsun.


    Eğer birini unutmak istiyorsan onun adını kumlara yaz sabahleyin dalgaların ve fırtınanın onu sildiğini göreceksin; eğer birini seviyorsan kalbine yaz ki hiçbir fırtına ya da dalga onu silemesin!

    Bizim de dünyamızda sabah olacak gülüm, düşmezse düşmesin yakamızdan ölüm. Umuduma bin kurşun sıksa da ölüm. Unutma, umuduma kurşun işlemez gülüm.

    Bizim ömrümüzde ırmaklarımız vardır. Sularında hayallerimizi yüzdürdüğümüz. Bizim ömrümüzde dostlarımız vardır, günler ayrı geçtiğinde üzüldüğümüz.

    O kadar güzelsin ki yüzüne bakamıyorum. Titriyor ellerim, ellerini tutamıyorum. Öylesine bağlanmışım ki sensiz duramıyorum.

    Mavililer giyer deniz olurum, yeşiller giyer bahar olurum, belli olmaz belki bir gün beyazlar giyer senin olurum.

    Sen dünyaya sürgün bir meleksin ve ben seni o kadar çok seveceğim ki bir daha cennetine geri dönmek istemeyeceksin.

    Günün ilk ışıkları sahile vurduğunda, martılar yalnızca ikimizin anlayacağı bir dille sunu fısıldar denizin kulağına: Seni çok özledim…

    Seni seviyorum çünkü elini kalbimin üzerinde hissettiğim zaman, üzüntülerimi alıp onların yerine o tarifsiz sıcaklığı koymayı başarıyorsun.

    Önce düştüğümde kalkmayı, sonra aleve dokunduğumda acıyı, sevmeyi öğrendim, sevilmeyi her şeyi öğrendim de yalnız seni unutmayı öğrenemedim!

    Nasıl ki uzaktaki yıldız parlak gelirse insana, uzakta olduğun için tutkunum sana! Hani en güzel aşklar imkansız gelir ya insana, imkansız olduğun için tutkunum sana…

    Acı ve hüzün bir yıldız kadar uzak, mutluluk göz bebeğin kadar yakın olsun. Umutların gerçek, gerçeklerin mutluluk, mutlulukların sonsuz olsun.

    Gözlerin nehir kirpiklerin köprü olsa, ben üzerinden geçerken ipler kopsa ve düştüğüm yer dudakların olsa.

    Aşk, koskoca dünya nüfusunu bir anda sadece iki kişiye düşürmeye yarar. Nüfus sayımına gerek yoktur; çünkü aşk hiçbir zaman yerinde saymaz.


    Hayal kırıkların denizdeki kum kadar çok olabilir. Önemli olan hayallerinin kırıldığı yerden yaşama tutunabilmektir. Çünkü her aşk engin bir tecrübedir.

    İnsanın aklı ile kalbi bir olamaz. İkisinin verdiği savaşın ortasında kalan kişiden arta kalanlar hatıralardır.

    Ölüme götüreceğini bile bile birbirimizi sevdik. Farkına varamadığımız tek şey, hangimizin hangimize mezar olacağıydı.

    Sevmekten daha önemli olan tek hissettirmektir. Eğer sevgin bir his içermiyorsa, sevdiğin insanın sana bir hayaletmişsin gibi bakması normaldir.

    Aşk dediğin işte böyledir; eğer birinin yüreğinde kaybolduysan başka birinin seni bulabilmesi imkansız hale gelir.

    Dünyadaki herkesin parmak izinin farklı olması, kimsenin sana benim gibi dokunamayacağının kanıtıdır.

    Tabaklarda kalan son kırıntılar gibiydi sana olan sevgim. Sen beni hep bıraktın; Bense hep arkandan ağladım.

    Başıma bela olduğun günden beri hep söylerim Allah belamı versin! Deli gibi sarhoş olup her şeyi iki tane gördüğümde bile sen bir taneydin...

    Aşk, mevsimi geçmeyen öyle bir ilahi meyvedir ki, lezzeti muz gibi yiyenin niyetine değil, kaderine bağlıdır.

    Sen mavi giyin aşkım ben gökyüzünü bile unuturum. En güzel şiirlerin bile kuramadığı kafiyesin sen aşkım...


    İçin yanarken üşümek, yüreğin kan ağlarken gülmek, özleyip de sevdiğini görememek. İşte aşk bu olsa gerek!

    Ya sevmesin kimse kimseyi; Ya da akmasın aşk dolu gözlerden yaş.. Ya olmasın aşk denen bu illet, ya da adam gibi sevmeyi bilsin herkes.

    Yüreğinde öyle bir umut taşı ki onu senden kimse almasın. Kalbin öyle bir sevgiyle dolsun ki , isteyen değil hak eden alsın.

    Aşık odur ki, Allah’tan aldığı aşk emanetini Allah’a verir. Aşk mezhebinde her şey yüce Aşk’a kurbandır.

    Ey aşk! Seni senelerce yaban ellerde, hoyrat dillerde aradım. Oysa bendeymişsin bilememişim. Oyalanmışım, kalakalmışım.

    Bazı duyguları yazamazsın. Anlatamazsın. Çünkü tefsiri ancak his ile mümkündür. Bu yüzden sadece yaşarsın.

    Aşık odur ki, Allah’tan aldığı aşk emanetini Allah’a verir. Aşk mezhebinde her şey yüce Aşk a kurbandır.

    Bana göre aşık öyle olmalı ki, şöyle bir kalkınca, her tarafı ateşler sarsın; her tarafta kıyametler kopsun.

    Bu yüreğe bu kadar acı fazla dersin bazen kendine.. Ama hata bizde.. Küçücük yürekle kocaman sevmek ne haddimize..

    Sevmeye layık olmayana hatırlayarak değerli etme. Dönmek mi istiyor, bir şans daha verme. Unutma sevgi yürekli olana yakışır.

    Kalp midir insana sev diyen yoksa yalnızlık mıdır körükleyen? Sahi nedir sevmek; bir muma ateş olmak mı, yoksa yanan ateşe dokunmak mı?

    Sana yerine getiremeyeceğim sözler veremem, fakat istersen hiç kullanılmamış tertemiz bir kalp verebilirim.


    Tabaklarda kalan son kırıntılar gibiydi sana olan sevgim. Sen beni hep bıraktın; Bense hep arkandan ağladım.

    Belki hiçbir evrakta isimlerimiz yan yana gelmedi. Ama gayri resmi birçok hayalde ben seninle aynı yastıkta yaşlandım.

    Sevgi hayattır, aşık olmak yetmez. Sevgi yaşamaktır, elini tutmak yetmez. Seveceksen beni adam gibi sev. Ama buna senin yüreğin yetmez.

    Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin, bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin. Ne çok sevmiştim seni, ne çok hatırlar mısın? Bir bahar seli gibi dalımdan akıp geçtin.

    İsmin dudağımda oldu bir hece, bakışın sitemli aşksız bilmece, uykusuz kaldığım kaçıncı gece, sokak lambaları şahidim olsun!

    Nedir senin gerçeğin. Aşk kime yakışır, vuslat kime? Canı seni çekene mi, senin için canından geçene mi?

    Sarıl be! Öyle bir sarıl ki beklediğim her güne kırıldığım her ana değsin. Öyle bir sarıl ki tüm kırıklarımı toparlasın. Hatta öyle bir sarıl ki seviyorum diyenler sevgisinden utansın.

    Aşk seni koklamaktır. Senin kokunu alıp içime çektiğim, sonra sana kendimi verdiğim, her nefesin diyetidir. Seni koklamaya doyamayıp, zamanın durmasını istemektir.

    İnsanları korkutan aşk değildir. Çünkü aşk kimsenin kırılmasına izin vermez. Ancak hayaller kırıldığı zaman insanın yardımına aşk bile yetişemez.

    Düşünecek fırsat bulamayanlar için yazmak her şeyin çözümüdür. Aşkı düşünmek mi istersin yoksa yazmak mı? Düşünürsen var olursun, yazarsan sonsuz olursun.

    Aşk, ışık girmeyen su değmeyen topraklarda çiçeklerin can bularak yeşermesi gibidir. Yeter ki aşk araziniz sevilmeye elverişli olsun.

    Hiç acı çekmeden mutluluğun değerini anlayamazsın. İki damla gözyaşı dökmeden gülmenin estetiğini alamazsın. Aşık olmak istiyorsan, önce yanmayı göze alacaksın.

    Çağın vebası mutsuzluk değil ikiyüzlülüktür. Çünkü mutsuz olmanın bir gururu vardır, ikiyüzlülük ise tamamen karaktersizliğin ürünüdür. Aşık olmak isterken maymun olanlar çoktur.

    PLATONİK AŞK SÖZLERİ
    Seni sevmek hayallerim de, seni sevmek rüyalarımda, sen sevmesen de ben böyle de mutluyum seninle.

    Batan güneş umudumuz doğan güneş tesellimiz olsun.

    Hata senin değil karşılıksız seven kalbimin senin haberin olmasa da bu kalpten seviyorum seni of çekiyorum hep içten.

    Sen aşkımdan bir habersiz yaşıyorsun seni izliyorum kalbim ellerimde seni bekliyorum biliyor musun?

    Sen gözlerimde bir umut, sen yüreğimde bir sevinç ama karşılıksız aşk yaşarken ölmekmiş gülüm.

    Karşılıksız sevgi benimkisi, sana platonik bağımlı bir serseriyim, Sen ise benden habersiz masum bir meleksin bebeğim.

    Biliyorum, imkansız aşk bu ama hükmedemiyorum kendime. Çünkü, bu yürek seni çok sevdi.

    Rüyalarımın aşkısın, hep rüyalarımda kalacaksın. Seni çok seviyorum.

    Gözlerini böyle siIkelersen üzerime, benim üstüm başım sen olur. Yapma!

    Gül dikeniyle, bulut yağmuruyla, ketçap mayoneziyle, kalbim karşılıksız sevgimle tamamlıyor birbirini.

    İnsan sesini hiç duymadığı, kokusunu hissetmediği, gülüp eğlenmediği, sarılıp öpemediği birini bu denli çok düşünür mü?

    Ben senin için her akşam besteler yazsam da adına şiirler okusam da senin haberin olmayacak biliyorum bunu da.

    Seni habersizce sevdim, habersizce gitmesini de bilirim platonik sevgilim.

    Bir gün bi çılgınlık edip seni sevdiğimi söylesem alay edip güler misin yoksa sen de sever misin?

    Bekledim! Hep seni bekledim. Bir an bile umutsuzluğa düşmedim, kabul etmedin, etmesen de hep sevdim, sen hep benimleydin!

    İNGİLİZCE AŞK SÖZLERİ
    Aşk evrensel bir duygudur ve dünyanın dört bir yanında aşkla ilgili pek çok güzel söz söylenmiştir. Aşk sınırları ve coğrafyaları aşabilir bu yüzden sizler için İngilizce aşk sözleri de derledik. Ünlü sanatçıların, yazarların, şairlerin bu aşk sözlerinin hem orijinallerini hem çevirilerini aşağıda bulabilirsiniz.

    “To the world you may be one person, but to one person you are the world.” – Bill Wilson (Tüm dünya için sen tek bir kişi olabilirsin ama sen benim bütün dünyamsın.)

    “Love takes off masks that we fear we cannot live without and know we cannot live within.”— James Baldwin (Aşk, onlarsız yapamayacağımızdan korktuğumuz ama onlarla da yaşayamayacağımızı bildiğimiz maskelerimizi çıkartır.)

    “You have found true love when you realize that you want to wake up beside your love every morning even when you have your differences.” – Anonim (Farklılıklarınıza rağmen her sabah aynı kişinin yanında uyanmak istediğinde aşkı bulmuşsundur.)

    “I love you and that’s the beginning and end of everything.” – F. Scott Fitzgerald (Seni seviyorum ve bu her şeyin hem başlandıcı hem de sonu.)

    “You are the last thought in my mind before I drift off to sleep and the first thought when I wake up each morning.” – Anonim (Sen uykuya dalarken son sabah kalkarken de ilk düşüncemsin.)

    “I love you not only for what you are, but for what I am when I am with you.” – Roy Croft (Seni sadece sen olduğun için değil seninleyken nasıl biri olduğum için de seviyorum.)

    “I went to sleep last night with a smile because I knew I’d be dreaming of you… but I woke up this morning with a smile because you weren’t a dream.” – Anonim (Geçen gece seni rüyamda göreceğimi bildiğim için gülümseyerek yattım, sabah da bir rüya olmadığın için gülümseyerek kalktım.)

    “You are every reason, every hope and every dream I’ve ever had.” – Nicolas Sparks (Sen sahip olduğum her neden, umut ve hayalsin.)

    “If I know what love is, it is because of you.” – Hermann Hesse (Aşkı biliyorsam bu senin sayendedir.)

    Daha fazla İngilizce aşk sözü isterseniz özel olarak sadece İngilizce aşk sözlerinden oluşan listemize göz atabilirsiniz. Aşağıdaki bağlantıdan ulaşabileceğiniz yazımızda pek çok güzel İngilizce aşk sözünü Türkçe çevirisi ile birlikte derledik.

    İngilizce aşk sözleri ve anlamları: Türkçe çevirileri ile kısa İngilizce aşk sözleri
    ÜNLÜLERDEN MEŞHUR AŞK SÖZLERİ
    Bazen sevdiğimize güzel bir söz söylemek için meşhur kişilerin söylediği aşk sözlerinden yardım alma ihtiyacı duyarız. Öyle ki bazen aklımızda olan ve bir türlü dile getiremediğimiz hislerimize tercüman olurlar ünlü kişiler. Mevlana aşk sözleri ile yüzyıllara meydan okumuş, dünyanın her köşesinden kişinin yüreğine dokunmuştur. Onun gibi birçok ünlü yazar, düşünür tarafından söylenmiş etkileyi aşk sözlerini sizler için derledik. İşte ünlülerden meşhur aşk sözleri...

    “Bir çift göze aşık olursun, sonra bütün gözlere kör.” Cemal Süreya

    Gece midir insanı hüzünlendiren, Yoksa insan mıdır hüzünlenmek için geceyi bekleyen? Gece midir seni bana düşündüren, Yoksa ben miyim seni düşünmek için geceyi bekleyen?” Özdemir Asaf

    “Sen, hayalini kurup, sonunda bulduğum o hayallerimdeki adam değilsin. Sen karşıma çıkıp, bana aşkı hayal ettiren ilk sevgilisin.” Cemal Süreya

    “Siz hiçbir okyanusu dudaklarından öptünüz mü?” Cemal Süreya

    “Ey yar..! Telaşımı hoş gör. Islandığım ilk yağmurumsun.” Hz. Mevlana

    “Ey canımın sahibi Yar! Sen benimle olduktan sonra kaybettiklerimin ne önemi var.” Mevlana

    Ey yar! Seninle ölmeye geldim. Ateşsen yanmaya, yağmursan ıslanmaya, soğuksan donmaya geldim. Mevlana

    “Seni anlatabilsem seni. Yokluğun cehennemin diğer adıdır. Üşüyorum kapama gözlerini.” Ahmet Arif

    “Şehrime gel sevgili. Yarın çık gel. Bırak her şeyi bir bekleyenim var de gel. Gel ki bu şehir adımlarınla anlamlansın. Gel ki bu şehir nefretim olmaktan çıksın. Gel ki nefes alayım. Gel.” Nazım Hikmet

    “Kapına geldim. Ve ben, ben olmaktan vazgeçtim. Sen yeter ki “kim o” de. Kim olmamı istiyorsan, o olmaya geldim.” Mevlana

    “Canım benim bilir misin? Canım dediğimde içimden canım çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.” Ahmet Arif

    “Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye işte ben onlardan değilim. Ben sensiz de yaşarım ama seninle bir başka yaşarım.” Nazım Hikmet

    “O kadar yakınsın ki seni ben sandım, sana o kadar yakınım ki beni sen sandım. Sen mi benim ben mi sensin şaşırdım kaldım…” Mevlana

    “İlla birini seveceksen tene değil cana değeceksin. İlla birini seveceksen, dışını değil içini seveceksin. Gördüğünü herkes sever. Ama sen görmediklerini seveceksin, sözde değil özde istiyorsan şayet; tene değil cana değeceksin.” Hz. Mevlana


    “Ey sevgili; heyben acıyla dolar da nefes alamazsan gel. Huzur bulacağın kıyılarım senindir. Umutların solar kurur da su bulamazsan beraber sulayalım, gözyaşlarım senindir. Kanadın kırılır da maviye uçamazsan, ne güne duruyor al, kanatlarım senindir. Çaresiz çilelere bir umut bulamazsan, kendime ettiğim dualarım senindir. “ Mevlana

    “Akıllı aşık, ihtiraslı aşıktan iyidir.” Socrates

    “Aşkın gelişi, aklın gidişidir.” Antoine Bret

    “Akıl başka yerde olunca gözler kör olur.” Publius Cyrus

    “Kainatın ufalıp bir varlıktan ibaret kalması, tek bir varlığın genişleyip Tanrıya kadar erişmesi; işte aşk budur….” Victor Hugo

    “Aşk, ab-ı hayattır, bu suya dal. Bu denizin her katresi ayrı bir ömürdür….” Mevlana

    “Aşk, Halık’ın kendisine kadar yükselmesi için insana verdiği kanattır…” Michelangelo

    “Aşk, öyle bir varlıktır ki onda doğu kimyası var. Bir buluttur, onda yüz binlerce şimşek var…” Mevlana

    “Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşığın bütün sırları meydandadır…” Mevlana

    “Aşk, bir erkeğin ya da bir kadının bir başkasını her şeyin üstünde görmesidir…” Lev Tolstoy

    “Aşk bir tablodur. Onu doğa çizmiş ve hayat süslemiştir...” Voltaire

    “Ben hiç mutluluktan delirmedim; Ama delirmekten mutluyum.” Kahraman Tazeoğlu

    “İnsanın içi ağrır mı hiç? Ağrıyor işte... Seni özlediğimden olsa gerek...” Kahraman Tazeoğlu

    “Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç sana diyeceklerim söylemekle bitmez.” Özdemir Asaf

    “Bir insan birini yalnızken hatırlıyorsa sevmemiştir. Ansızın aklına gelip yalnızlaşıyorsa işte o zaman sevmiştir.” Turgut Uyar

    “Hiç kimsenin iyi gelmediği yerden sarıyorsun yaralarımı hiç kimsenin dokunamadığı yerden kanatıyorsun sonra.” Kahraman Tazeoğlu

    “Seni gönülden seven insan için iyi gün kötü gün yoktur. Ne zaman yanında olması gerekiyorsa o zaman yanında olur.” Cemal Süreya

    “Gel beraber alalım nefesimizi sevdiğim, sensiz boğazımdan geçmiyor.” Ahmet Arif

    “Unuturum diye uyudum, yine seninle uyandım. Belli ki uyurken de sevmişim seni.” Cemal Süreyya

    “Sana en muhtaç olduğum şu anda gel. Yaşamak olsan da gel, öl
  • Markopaşa · 12 Mayıs 1947 · Sayı: 21

    " Bir Matbaa Versen, İmdadıma Gelsen'' ana başlıklı yazının konusu bir Türk müziği konseri eleştirisidir. Konserde son şarkıyı Markopaşa söylemiştir: "...En son şarkıyı Markopaşa kart ve çatlak sesiyle Recep Peker'in önünde diz çökerek okudu:

    Titrer yüreğim her ne zaman yadıma gelsen

    Kan ağlar içim hatırı naşadıma gelsen

    Şu hali perişanuma bir bakıp,

    Bir matbaa versen bize imdadıma gelsen...



    Bu yazıdan sonra altına şu not konmuştur:

    NOT: Bu yazının sonundaki "Bir matbaa versen", mürettip hatası yüzünden yanlış dizilmiştir. Aslı " Bir matbaa yıksan" olacak. Tarihe hürmet vazifesiyle düzeltir, okuyucularımızdan özür dileriz. Markopaşa.





    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Satılmıştır" başlığını taşıyor ve ne yazık ki güncelliğinden bir şey yitirmemiş: "İnsanlar var, mağaza nedir bilmez. İnsanlar var, mağazalar alır. Yine insanlar var. Mağazaların yalnız vitrinlerini seyredebilirler. Yılanın derisini ayağına, kısrağın karnından sökülen tayın derisini sırtına, timsahın derisini eline, tavşanın derisini boynuna, tilkinin derisini başına geçirip, insanların derisini yüzen ve asfaltlarda seken bayancıkları, ben bir türlü içine girmediğimiz lüks mağaza vitrinlerine benzetiyorum. Bu belki de, darvinizmi ispat için insanların hayvan aslına dönüşüdür. Gerdanında, bileklerinde bir kuyumcu vitrini, ayak parmaklarındaki ciladan, saçındaki oksijene kadar bir itriyat mağazasının vitrinini taşıyan bu hanımcıklara "Bayan vitrin" demek nasıl olur? Bu vitrinlerdeki mallar satılmıştır. Üzerlerindeki "satılık" etiketi aylarca durur. Kime satılmışsa, sahibi gelip bir türlü almaz. "Bayan vitrin" de satılıktır, ama etiketi yoktur. Onun görünmez etiketi, pey sürebileceğini tahmin ettiği " Bay vitrinlere"e lütfetttiği tebessümüdür.

    - Şu güzel kundura?

    - Satılmıştır.

    Şu mantonun üzerinde bir etiket: "satılmıştır" Resim sergisindeki şu tablo satılmıştır. Bu güzel şapka satılmıştır. Hepsi satılmış. Yalnız vitrindeki malların üstünde etiketleri vardır. " Bayan vitrin"in ise etiketi yok. Etiketi olmayan satılmış bir mal daha var ki, o da: Kul kalemler ve köle muharrirler.



    Markopaşa· 19 Mayıs 1947 · Sayı: 22

    Markopaşa'nın bu sayısında "Demokrasi Hortladı", "Gurbet Kuşu", "Dolar Marşı", "Bilmeceler" ile Sabahattin Ali'nin "Krediyi Düşüren Kredi" başlıklı yazıları yer almış. Mim Uykusuz'un "İnatçı Keçiler" karikatürü de bu sayıda yayımlanmış. Sabahattin Ali yazısında, Amerikan yardımının gelişini yeniden konu edinme gereği duymuş:

    "Amerikan yardımı hakkında şimdiye kadar duyduklarınızdan ve okuduklarınızdan bir şey anlayabildiniz mi? Ben kendi hesabıma işin içinden hala çıkamadım. Bu yardımın yüz milyon mu, yüz elli milyon mu, askeri mi, iktisadi mi, karşılıklı mı, karşılıksız mı, borç mu, hediye mi, velhasıl memleket için iyi mi, yoksa

    fena mı, olduğunu kime sordumsa kesin bir cevap veremedi. Çünkü yasaktır. Ama, öyle resmi yasaklardan değil. Şu nereden geldiğini bilmediğimiz hürriyet ve Demokrasi maskesi altında elimizi kolumuzu bağlayan, dilimizi kurutan yasaklardandır. Amerikan yardımının asaleti hakkında şüpheye mi düşüyorsunuz? Vatan hain isiniz! Bu yardımın asıl dertlerimize çare bulmadığını, omuzumuzdaki yükü azaltmadığını mı söylüyorsunuz? Bolşeviksiniz! Ve bu damgaları alnınıza vururken ortaya attığınız fikri münakaşaya bile yanaşmıyorlar: Birkaç yüz kişilik bir kafileye bir miktar "milli heyecan" aşılandı mı, siz sokak ortasında yırtılan gazeteleriniz ve memleket kaygusundan başka suçu olmayan fikirlerinizle baş başa kalıyorsunuz. Amerikan mandacılarından başka herkesin aklına takılan:"Bu yardımın sonu nereye varacak?" sorusuna neden açık ve inandırıcı cevap veremediler, hatta işin münakaşasına bile yanaşmadılar? Yardım etrafında bir sürü alkış ve minnettarlık avazeleri, yahut da birbirinden kötü ve manasız birkaç beylik yazı ile Türk millerini kandırdık mı sanıyorlar? Öyle sanıyorlarsa, aldanıyorlar. Çünkü: "Verelim mi, vermeyelim mi?" diye aylarca düşünmek, konuşmak nasıl Amerikan millerinin hakkı ise, "Alalım mı, almayalım mı? diye düşünmek ve konuşmak da Türk millerinin hakkıdır.



    İkinci sayfada yer alan "Yer Değiştirme" başlıklı yazıdaki önsezinin ne kadar güçlü olduğu bugün kanıtlanıyor:

    "Bilindiği gibi, Türkiye'den Amerika'ya tetkik heyetleri ve Amerika'dan Türkiye'ye mütehassıslar [uzmanlar] yollanmaktadır. Eğer bu vaziyet biraz daha devam edecek olursa, bu iki memleketin pek yakında haritada yer değiştirecekleri kuvvetle tahmin edilmektedir.



    Dördüncü sayfada "Ödünç Para Almanın da Şerefi Paylaşılırmış" başlıklı yazı da oldukça ilginç:

    "Amerikan yardımı sahneye yeni yeni kahramanlar çıkardı. Bunlardan biri Ulusun [Ulus gazetesinin] şeyhi Nurettin Artam'dır. Geçenlerde yazdığı bir yazıda "Vatan" satıcısı Ahmet Emin'in [Yalman] "Türkiye'ye Amerikan yardımını ben sağladım" diye övünmesine içerlemiş, "Sen o şerefe layık değilsin, o şeref bize aittir" diyor da bir daha demiyor.

    Hey Allah'ım, ne günlere kaldık. Borç istemenin de şerefi paylaşılamazmış meğer.



    MARKOPAŞA KAPATlLlYOR

    Markopaşa 22. sayısından başlayarak geçici bir süre kapatıldı. Aslında kapatılış tarihi 16 Mayıs idi. Kapatılış nedeni 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirdi. Bu şiirden dolayı kovuşturma

    açılmıştı. Kapatılış öyküsünü, gazeteyi o sırada tüm sorumluluğuyla çıkaran kahramanlardan ikisi, Mim Uykusuz ile Haluk Yetiş'in 1970'li yıllardaki söyleşilerinden dinleyelim:



    "... Haluk Yetiş - ... Bir kere "şifahi olarak" toplatılma kararı geldi. 1947 senesinin 19 Mayıs'ı idi. "Bu sayı toplatılmıştır" diye bize bildirildi. Bunu bize şifahi olarak bildiren şimdiki Orhan Burhan Apaydın'ın babası idi. O zaman Emniyet Birinci Şubede, Basın bürosunda polisti. Hatta Hilmi Yücebaş, o da polisti. Birinci Şubede, Basında görevli idi. Onlar geldiler bana haber verdiler.



    "Örfi idare (sıkıyönetim) emriyle Gazete kapatılmıştır" diye. Aziz de yoktu, Sabahattin Ali de. Hapiste idiler. Galiba Mim Uykusuz. yazı işleri müdürü görünüyordu. Demek istediğim polisle ilişki,

    kapatma toplatma zamanları olurdu. Nitekim yazılı bir talimat getirmedikleri için biz gazeteyi

    (22. sayıyı) çıkardık Fakat Mustafa Uykusuz. ile beni nezarete aldılar. Bir gece kaldık. Ama bir şey

    yapamadılar. Çünkü herkes 19 Mayıs törenlerinde idi. Normal polisler bile görevde idi. Ertesi gün serbest bıraktılar.



    M. Uykusuz. - ... "Markopaşa memleketi Sovyetler Birliği'ne sattı" diyorlardı. Bu yüzden ikide bir baskın yaparak ararlardı her yeri. Satış belgelerini arıyorlarmış. Bu aramaların ve baskınların sonunda ya bizleri Emniyete götürürler, ya da bırakırlardı. Ama alışmıştık artık. 19 Mayıs'ta girdik nezarete.19 Mayıs'ta nezarete girmek büyük bir şans işiymiş meğer. Değilse o Ahmet Demir adlı hunhar kişiden adamakıllı bir dayak yiyecektik, yemedik. Bir komiser vardı, ne idi onun adı?

    Haluk Yetiş - Sen içerde masanın üzerinde yattığın zaman mı?

    M. Uykusuz - Ben sık sık odasına gidiyordum onun, Süha Hakkı adında bir komiser vardı hani?

    Haluk Yeriş - Ünlü komiser Suavi mi?

    M . Uykusuz - Tamam tamam. "Suavi bey ne olacak böyle, daha kaç saat bekleyeceğiz?" diyordum. Ama ne yapsak adamın aldırdığı yoktu. " Bekleyin ulan, Demir bey gelsin. Demir bey sizinle özel olarak konuşmak istiyor" diyordu. Demir bey Aziz'i bile dövmüş. Neyse ki biz çok kalmadık. 36 saat kadar bekledik. Öyle bir şey ki, insan yaşamı zorlandığında, özlemleri, arzuları daha güçlü oluyor: Emniyet Müdürlüğü'nün en üst katındaydık. Bu en üst katta Birinci Şube vardı ve siyasal tutuklular da orada bulunuyordu. Bizi bir odaya soktular. Sabahleyin ben pencereden bakıyorum, ortalık aydınlanmaya başlamış, herkes işine gidiyor. Tramvaylar geçiyor ama, sessiz film gibi, sesleri duyulmuyor. Görüntü olarak insanlar geçiyor, pır biniyorlar, pır iniyorlar. Şarlo'nun o ilk filmleri gibi izliyorum. Nasıl bir tramvaya binme arzusu sardı içimi... Nezaretten çıktıktan sonra adımımı bile

    atamadım elbette.

    Haluk Yetiş - Oraya girişimizin nedenini biliyor musun?

    Kemal Bayram - Nedendi?

    Haluk Yetiş - Pazartesi günleri Gazete çıkıyordu. Cumartesi günü Emniyetten iki polis memuru geldi. Ortalıkta bizden başka da kimseler yoktu. Aziz Nesin de, Sabahattin Ali de dışarıda [Yönetim yerinde değil, tutuklular]. Mustafa Uykusuz yazı işleri müdürü, ben idare müdürüyüm. İki polis geldi içeriye ...

    "Gazeteniz örfi idare tarafından kapatılmıştır. Haberiniz olsun" dediler ve gittiler. Mustafa ile ikimiz, düşünüp taşındık; "bunlar sadece sözle söyleyip gittiler, herhangi bir tebligat yapmış sayılmazlar. İmza vermediğimize göre, bu tebligat yapılmış değildir. Bu nedenle biz gazeteyi normal olarak çıkaralım. Gelenlerin gerçekten polis olup olmadıkları bile belli değil" dedik. Aradan bir gün geçtikten sonra da hiç bir şey olmamış gibi, pazartesi günü gazeteyi satışa çıkardık. Çıktığı gün 19 Mayıs'a rastladı

    ve biz içeride kaldık. Nezarette. "Bize yazılı tebligat gelmedi. Herhangi bir şey söylenmedi. Gösterin imzamızı böyle bir şey varsa" dedik. Hem polislerin suçu var, hem müdür Demir'in aslında. Tebligat yapmamaktan, imza almamaktan. Bu yüzden bize pek bir şey yapamadılar. Mahkemeye bile veremediler. Belki 19 Mayıs olmasaydı çok dayak yiyecektik.

    M. Uykusuz - Belki seni dövemezlerdi Haluk, çok zayıf bir gençtin o zamanlar. O, komiser Suavi "hadi şansın varmış, esaslı bir dayak yiyecektin ama, dua et ki Ahmet Demir Bey 19 Mayıs stadyumunda meşguldü. Kurtardın paçayı" dedi.

    Haluk Yetiş - İlginç bir şey anlatayım, o gün oradan çıktıktan sonra yaşamımızda ilk kez çok önem verdiğimiz bir yerde "Konyalı Restoran"da oturup karşılıklı yemek yedik. Nedeni şu: İkimizi nezarethaneye aldıklarında benim cebimde Markopaşa'nın satış parasından bir tek mor binlik vardı. Nezarete gidişime değil de, "ya bu parayı benden alırlarsa, nasıl hesap vereceğim" diye ödüm patlıyordu. O zaman bin lira çok büyük para, ya alırlarsa?

    M. Uykusuz - Cebimde tıraş olmak için sakladığım jileti bile aldılar. Ayakkabı bağlarını, bel kemerini çekip aldılar, güya kendimizi asarmışız...



    Basın Savcılığı, 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirin şairinin bildirilmesini gazeteden istemişti. Gazete, bu tezkereye süresi içinde yanıt vermediği için hakkında dava açıldı ve mahkeme

    kararıyla kapatıldı ( Ulus, 29.5.1947). Bin bir zorlukla çıkabilen Markopaşa'nın gerçekte kapatılma nedeni neydi? Bunu da Haluk Yetiş şöyle anlatıyor:

    "... O zamana göre en büyük baskıyı yapan gazete. ( ... ) Öbür gazeteler bu kadar muhalefet yapamıyorlardı. Etkili de olamıyorlardı. Herkesin ağzında Markopaşa'nın yazdıkları vardı. Ayrıca

    mizahi olduğu için de, dava konusu olmasına karşın gene bir şey yapamıyorlardı. Zaman zaman, daha sonraları da gördüğümüz gibi hükümetlerin en çok korktuğu yayın araçları arasında mizah başta geliyordu. Mizah insanı bir yandan gıdıklayıp güldürürken, diğer yandan ısırıyordu. Meclis'te bile Markopaşa'da yazılan fıkralar konuşuluyordu. Az şey değildi bunlar. Tek parti dönemiydi. Demokrat parri yeni kurulmuştu. Tan gazetesi iyi muhalefet yaptığı için yıkılmıştı. Bir çok yer susturulmuştu. Arkasından "Gerçek" gazetesi çıktı. O da sıkıyönetim tarafından kapatıldı. Esat Adil'in gazetesiydi Gerçek. Arkasından mizah olarak Markopaşa çıkınca büsbütün tedirgin oldular. Ciddi adamlarla alay

    ediyor görünüyordu çünkü. Halk üzerinde, yeni bir muhalefetin oluşumu bakımından önemliydi girişim. Halk, yöneticiler için söyleyemediklerini Markopaşa'da bulabiliyordu...



    Sabahattin Ali'nin tutuklandığı 28.05.1947 günü Mustafa Uykusuz sanık olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmaya getirildi. Uykusuz ile vekili, Markopaşa'nın kapatılma kararına itiraz ettiler. Mahkeme, kapatılma kararının kaldırılmasına lüzum olmadığına karar vererek, müdafaa şahitlerinin dinlenmeleri için duruşmayı 4 Haziran 1947 tarihine bıraktı ( Ulus, 29. 5 . 1 947).



    Böylece Gazetenin iki yazarı ve karikatüristi içeri girmiş oluyorlardı. Merhumpaşa da zorunlu olarak bir süre çıkamayacaktı. 22 sayı çıkabilen Markopaşa' nın bu birinci devresi ile ilgili olarak ilk açıklama ancak 8 Eylül 1947'de çıkan Malumpaşa'nın 1. sayısında Sabahattin Ali'den geliyordu. Sabahattin Ali "Bir Gazete Çıktı" başlığıyla verdiği yazıda bu 22 sayı ile ilgili şunları söylüyordu:



    "Bir Gazete çıktı... 1947 yılında. Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde, dünyanın en medeni şehirlerinden İstanbul'da, haftada bir defa, şu elinizde tuttuğunuz Gazetecik kadar dört küçük sayfalı bir gazete çıktı. Bu Gazete ancak 22 sayı çıkabildi efendim. Muhtelif fasılalarla, bazen neşriyatını durdurarak, bazen ara vermek mecburiyetinde kalarak, gecikerek, okunmayacak kadar fena baskı ile utanarak çıkmak sureti ile ve bütün bu mecburiyetlerden dolayı, çok sabırlı okuyucularının tahammülünü suistimal ettiğinden mahcup olarak ancak 22 sayı çıkabildi. Bu 22 sayı ile Türkiye'de baskı rekoru kırdı. 60 bin basarak bir çok para kazandı. Fakat kendisine, tahmin edilemeyen zorluklar çıkarıldığından, tek yolunda yürüyebilmek için, muhtaç olduğu teknik vasıtalara ve bunların insafsız ve korkak sahiplerine hayret edilecek yüksek fiyatlar ödeyerek, korkak ve aç gözlerini para ile doyurdu. Bu 22 sayıda, hiçbir Gazeteye yapılmadık şekilde ona, gazeteler insafsızca hücum ettiler, iftira ettiler. Matbaacılara basmamaları için, gizli emirler verildi. Bayiler, satmamaları için, el altından tehdit edildi. Bu gazeteyi satıp ekmek parası kazanan çıplak ayacıklı 7-8 yaşındaki çocuklar toplanarak, parmak izleri alınmak sureti ile sabıkalılar sınıfına ithal edildi. Bir çok vilayetlerde resmi makamlar tarafından sattırılmaması için zorluklar çıkarıldı, hanüman edildi. Bu gazeteyi satanlardan -Türkiye'de

    ilk defa olarak- seyyar satıcılık vesikası, muayene kağıdı soruldu. Yine Türkiye'de ilk defa olarak, 15 yaşından küçük diye çocuklara sattırılmadı. 22 sayıda İstanbul, Ankara ve İzmir'de, daha başka vilayetlerde 33 defa nümayişler tertip ettirildi. Gazeteler yırtıldı, ayaklar altında çiğnettirildi. Hatta şöyle bir vak'a [olay] oldu: Bir vilayette, alakalılar [ilgililer] yahut kendilerini alakalı sananlar işçilere para dağıtarak, bu gazeteyi alıp yırtmaları için emir verdiler. Filhakika [Gerçekten de) miting yapıldı amma, işçiler kendilerine verilen para ile, söylenilen gazeteyi değil, Ulus Gazetesini alıp yırttılar.

    Bir vilayette de miting hazırlandı. Gazete istasyona çıkar çıkmaz yırtılacaktı. Fakat gazete, çıkarılan zorluklar yüzünden geç kaldığı için o vilayete beklenilen trenle yetişemedi. Bu suretle yapılamayan miting için, ertesi gün gazetelere şöyle bir havadis iletildi: "Dün ... gazetesi aleyhinde bir miting tertip edilmişse de, idari makamlar mani olmuşlardır." 22 sayıda bu Gazete dört neşriyat [yayın] müdürü, biri şapirograf [teksir] olmak üzere 11 matbaa değiştirmek mecburiyetinde kaldı. Bu 22 sayıda 10 defa mahkemeye verildi, üç muharrir [yazar] muhtelif müddetler ile, üst üste mahkum oldu. Öyle İzmir'deki

    gibi sürülerek değil, takılmak sureti ile bütün İstanbul'da kelepçeli dolaştırılarak teşhir edildi. Neler geldi o gazetenin başına efendim. Bütün bunların daha azı, daha çoğu; putperestler tarafından ilahlara tapanlara, ilahlara tapanlar tarafından tek Allah'a tapanlara, onlar yahudilere, yahudiler hristiyanlara, hiristiyanlar islamlara, katolikler protesranlara, Fransada kralcılar tarafından Cumhuriyetçilere

    yapılmıştı.



    Şiddet, cebir ve tazyik edenlerin değil, bunlara çarpılanların muzaffer olduğu meydandadır. Nitekim, budandıkça aynı fikrin filiz verdiği, geliştiği görüldü. O gazetenin yerine; aynı yolda kaç gazete çıktı. O gazete, para kazanmayı birinci plana almayan arkadaşlarının intişarından [çıkmasından] memnunluk duydu, yeri boş kalmadı. Bütün bunlar neden yapıldı? O Gazete komünistmiş dediler. Halbuki değildi. 22 sayısında, komünizme ait bir kelime bulanların alnı karışlanır. Bu iftirayı, komünizmin ne olduğunu bilmeyenlerle, bildikleri halde işlerine gelmeyenler yaptı. O gazete, ferdin ve milletin istismarına mani olmak, insanların hak ettikleri ve layık oldukları, kadar kazanmaları, sefalerten kurtulmaları, bir kelime ile demokrasiye kavuşmaları için kendi vadisinde, mütevazi şekilde vazifesini yapmakta idi.

    Türk mizah edebiyatında, günlük gazetelere kadar takip ve taklit edilen bir yeni devir, çığır açmıştı. Ya ... işte böyle efendim,

    Neler geldi o gazetenin başına."





    MARKOPAŞA TAKLİTÇİLİGİ TIRMANIYOR

    25 Mayıs 1947 tarihinde çıkan taklitçi Lalapaşa gazetesinin sahibi Hamiyet Yılmaz, yazı işleri müdürü Abdülkadir Gürol'dur. Gazete Osmanbey Matbaasında basılmış. Markopaşa'nın biçem ve şeklini taklit etmiş. Markopaşa ile ilgili iki de yazı yayımlanmış. İlki bir şiir ve "Merhum Markopaşa'nın Mezarını Lalapaşa'nın Ziyareti" başlığını taşıyor:


    Dediler ki ıssız kalan idarehanende

    Kırmızı mühürler varmış görrneye geldim

    O kızıl alevin narına sen de

    Ne için kelle-i kübrayı verdin?



    Dediler ki sana emel bağlayan

    Kapına yanılıp bir dem uğrayan

    Pek berbat olurmuş ben de bir zaman

    Gitmeyin diyerek nasihat verdim.



    Şimdi ne gelen var çemenzarına

    Ne de uğrayan var cümlegahına

    Haftanın ilk günü ben mezarına

    Çelenk takdimine bir karar verdim.



    Ey Lala haddini bilerek söyle

    Hevese kapılıp fırlatma öyle

    Benim işim yoktur fesada böyle

    Hakikat bağının gülünü derdim.

    K. Alaloğlu



    İlgili ikinci yazı da üçüncü sayfada çıkmış. Bu yazı Markopaşa'nın son (22.) sayısında çıkan bir yazıya yanıt olarak yazılmış. "Markopaşa'nın Borç Almanın da Şerefi Olur mu imiş Yazısına Karşı Soruyoruz" başlığını taşıyor: Borç almanın da şerefi yok mudur? Borç almak fena ve mayup [ayıplı] değildir. Gerçi makbul ve muteber değilse de ... Fakat ödünç almakla, kendini satmak ayrılırsa. Ahmet Emin Yalman bu yardımı memlekete soktu ise tebrike şayan bir iş yapmıştır. Zira dost bir millerin dostça yardımı

    hiçbir zaman düşüklük sayılmaz. Böyle bir vaziyette meşhur atalar sözünü unutmamak lazım gelir: "Borç yiyen kesesinden yer." Borç alıyorsak, ödemek üzere alıyoruz, iane [yardım parası], lütuf veya ihsan [bağış] babından [olarak] değil. Bu işi başarmak da iyi ve lakin yabancı amaçlara hizmet, bu bakımdan para almak büsbütün başka ve hiç de iyi olmayan bir mahiyet atfediyor ki Paşadan [Markopaşa'dan] soruyoruz: Böyle bir şey biliyorsa neden açıklamıyor; her kelimesinin aradan yok

    olmuş harfleri bunu yazmaya yetmiyor mu yoksa kendilerini oy dilim diye vasıflandırdığı Markopaşa cenapları dilini mi yuttu. İkisinden birini soruyoruz?



    Sorunun yanıtını Sabahattin Ali, Malum Paşa'nın I. sayısında veriyor. Ancak kimlerin "yabancı amaçlara hizmet ettiği" yıllar sonra bugün ayna gibi ortada. Ne var ki (Markopaşa diliyle) o zaman dilimizi döndürürken artık boynumuzu bile döndüremiyoruz. Bir döndürebilsek ve o boynun üstünde taşıdığımız kafalarımız bir "tam bağımsız" düşünebilse . . . Düşünebilse de hele bir döndürebilsek . ..



    Merhumpaşa · 26 Mayıs 1947 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın kapanan I. döneminden sonra aynı kalemlerin yönetiminde başka adlarla gazeteler çıkacaktır. Bu gazeteler " Markopaşa soyundan gazeteler" olarak nitelenmektedir. Bu soydan

    ilk gazete Merhumpaşa olmuştur. Markopaşa'nın kapanlma olasılığı göz önüne alınarak yeni bir gazete hazırlığının olduğu, Merhumpaşa'nın hemen bir hafta sonra çıkışından anlaşılıyor. Birinci sayısı 216.05.1947'de çıkan Merhumpaşa'nın sahibi de Sabahattin Ali. Yazı işleri yönetmenliğini de Sabahattin Ali üstlenmiş. Adresi, Markopaşa'nın adresi: Ankara Cd., Çinili Han, No: 13. Dizgi ve

    baskı yerleri de aynı.



    Birinci sayfada "Okuyucularımıza" başlıklı bir açıklama var: Biz bu gazeteyi millet sırtında kene gibi yaşayan aylakçılar için çıkarmıyoruz. Biz bu gazeteyi ömürlerini çenelerinde toplamış zevzekler

    için çıkarmıyoruz. Hayır, biz bu gazeteyi alnının teriyle topraktan, makineden, kağıttan, kalemden ekmek çıkarmaya çabalayan namuslu vatandaşlar için çıkarıyoruz. Bunun için, şu bunak hakkımızda şöyle demiş, bu sersem bize şöyle sövmüş, şu edepsiz bizi şöyle kötülemiş, bunlara kulak astığımız yok.

    Ey, gazetemizi okuyan ve sayısı yüz binleri çoktan aşan temiz, namuslu, mert millet! Hakkımızda verilecek en isabetli hüküm senin kanaatindir. Yalnız sana güveniyor, yalnız sana dayanıyoruz. Yüzümüzü kara çıkarmayacağından eminiz. Sen de şuna emin ol ki, biz de senin yüzünü kara çıkarmayacağız.

    MERHUM PAŞA





    Başyazısında Sabahattin Ali gençlere seslenirken Markopaşa'nın başına gelenlerden yola çıkmış:

    GENÇ ARKADAŞ: Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca. ( . .. ) Yurduna açık veya gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen böyle düşmanlara karşı kafanla, kaleminle, gerekirse kanınla mücadele et. Bu millete dayanmadıkları için, her halde yabancı bir devlete dayanmak lazım olduğuna seni inandırmak isteyenlerin sözüne kanma. Müdafaa edilecek fikirleri olmadığı için her türlü fikre düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma. Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin bir yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hülyaları ile halkı kırdırmak, bu arada külahı kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevzeklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak kadar ağır başlısın! Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden

    ayırmasını bil! Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.



    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Tutunuyorlar" başlıklı. Yazıda, dönemin siyasileri yergi masasına yatırılmış: Aşağıdaki gizli toplantı zaptı, Ankara Ekspresi Kızıltopraktan geçerken, yataklı vagonun penceresinden buruşturulup atılmıştır. Sahibinin aslını idarehanemizden alması rica olunur:



    Recep Peker ısrar ediyordu:

    - Batmayız, katiyen batmayız!

    Muhittin Baha Pars:

    - Farzı muhal batacak olursak . . . dedi.

    Başbakan yine ısrarla:

    - Batmayız, diyorum size. Batsak bile, tutunacak bir yer buluruz.

    Hamdullah Suphi:

    - Hacılara, hocalara tutunuruz.

    Başbakan:

    - Olmaz! Dedi.

    - Öyle ise minarelere tutunuruz.

    İsmail Hakkı Baltacıoğlu atıldı:

    - Bana tutunun, dedi. Ne güne duruyorum?

    Hazirun hep bir ağızdan:

    - Sen evvela kendini tut! diye bağırdı.

    Necmettin Sadak:

    - Sosyalistlere tutunalım! dedi.

    Hemen İçişleri Bakanı cevap verdi:

    - Tutmasını bilemeyiz, işi yüzümüze gözümüze bulaştırırız.

    Reşat Şemsettin Sirer:

    - Osmanlı büyüklerine de tutunsak, mesela Deli İbrahim'e, Abdülhamid'e ...

    Bu buluş Hüseyin Cahit'in pek hoşuna gitti:

    - Ben demez miyim size Reşat Sirer istidatlı, kabiliyetli bir politikacıdır diye? Ama İngilizlere, Amerikalılara da tutunalım.

    Başbakan hemen atıldı: ·

    - Onlara sımsıkı tutunuyoruz zaten!

    - Faşistlere tutunmalıyız.

    Fatih Rıfkı cevap verdi:

    - Modası geçti onların. Ama yine el altında bulunsun. Sakla samanı, gelir zamanı. Bu gizli toplantıyı fare deliğinden rakip eden Merhum Paşa

    yerinden bağırdı:

    - Millere tutunmayı unuttunuz, Millete!

    - Milletin eler tutar yeri kaldı mı ki?

    Merhum Paşa cevap verdi:

    - Kuyruğuna tutunalım, kuyruğuna . . .

    Bütün toplantı erkanı kuyruğu tutacak oldular, lakin kuyruk koptu, ellerinde kupkuru kemik parçaları kaldı.



    Bu yazı yüzünden Sabahattin Ali hakkında yeni bir dava açıldı. Üçüncü sayfadaki "Anglo-Arnerikan-Türkiş Limited Ortaklığı Mukavelenamesi" başlıklı yazıya da bakmakta yarar var:



    1 - Ortaklığımızın adı: Anglo-Amerikan-Türkiş Limited ortaklığıdır, merkezi İstanbul'dur.

    2.- Ortaklığı, aşağıda adları yazılı sermayedarlar kurmuştur:

    Rockfeller Jr., Petrol kralı, Amerikalı, Florida.

    Hearst, Gazete kralı, Amerikalı, New York.

    Parkins, Eski Times başyazarı, İngiliz, Londra.

    A. Kapar, Müteahhit, gizli sermayedar, Türlü dalevereler mucidi, Türk, Monako.

    Mr. Ahmet Emin Yalman. "Vatan" satıcısı ve başyazarı, gönüllü Amerikan, İstanbul.

    3.- Ortaklığın faaliyet sahası: Türkiye'nin altını üstüne getirmek; üstüne gökdelen binalar, fabrikalar, altına da kazıklar oturtmak. Türkiye'den elde edilecek petrol, kömür, demir, pamuk, ilh . . . gibi madenleri Amerikaya sevk etmek, Türk köylüsünün ayağındaki tek donu da verinceye kadar yükseltmek ve boğaz açlığına çalıştırmak, bütün bu işlere Türk milletinin tahammülü tükeninceye kadar devam etmek.

    4.- Ortaklık işletme um um müdürünün başında idare kurulunun kılıcı daima asılı durur.

    5.- Türkiye'nin sömürülmesinden elde edilecek servetin hangi eğlence yerlerinde harcanacağını idare kurulu tayin eder. Bu masraftan geri kalan paralar da Amerika'daki bankalardan birine yatırılır.

    6.- İdare kurulu, ortaklık müesseselerinin teftişi işini zengin tahsisatla eski İngiliz Başbakanı Çörçile emanet etmiştir.

    7.- Bu mukavelenin geri kalan maddelerini de okuyucularımız tamamlasınlar.



    Merhumpaşa'nın ikinci sayfasındaki " Mahkeme Koridorlarında" köşe başlığı ile verilen "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" adını taşıyan yazı, daha birinci sayısında Merhumpaşa'nın başına iş açtıracaktır: Hasan Ali-Kenan Döner komedisinin dünkü temsilinde Hitler'in acemi çırakları gülünçlü nutuklarına devam ermişlerdir. Nihal Atsız gezici kumpanyasını seyre gelenler salonu tıka basa

    doldurmuşlardı. Evvela Kenan Döner kantoya çıktı: "Oğlan döne, kız döne. Geldim ben döne döne" şarkısını döne döne söylerken, evvela gözü döndü, sonra başı döndü, nihayet nevri dönüp, ihtiyar dansör, kumpanya aktörlerinin alkışları arasında yere yuvarlandı. İkinci perdede yine Kenan Döner çıktı. Göbek boşluğuna Nihal Atsız yerleşmiş bulunuyordu. İhtiyar Döner ağzını açar açmaz

    ağzından Atsız Nihal'in kafası fırlamış ve "Hayl Hitler!" diye üç defa horladıktan sonra; Hasan Ali'nin Milli Eğitim Bakanlığında Stalin'e, Molotof'a iş verdiğine dair tiradına başlamıştır. Nutkun sonunda "Hasan Ali bir komünisttir" demiş, sebebi sorulunca:

    - Çünkü faşist değildir, diye cevap vermiştir.

    Bundan sonra Arnavut oğlu Arnavut olup, kendisi Türk oğlu Türk, büyük ırkçı ve Türkçü İsmet Rasin de Hasan Ali'nin komünistliğine şahitlik ermiş ve ispat için de, halis kan soyunun, yarım kan ırkının üstüne yemin billah edince akar sular durmuştur. Tanık, sanık ve diğer faşist artıklarının numaraları başka güne kalmıştır.



    Son sayfada yayımlanan "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı ise gösterilere neden olacaktır: Recep Peker ve Sadi Irmak'ın seyahatleri esnasında halkın sırtına tahmil ve tahliyeleri, Celal Bayar ve ortaklarının halkın omuzuna yüklenmesi, Falih Rıfkı ve Kumpanyasının halkın başına çıkması ve inmesi işleri eksiltmeye çıkarılmıştır. Şartname parasız olarak Halk Partisi indirme bindirme bürosundan alınabilir.



    Bu yazı yüzünden Adana'da gösteri düzenlenir. Gösteri, CHP'li Çalışma Bakanı Sadi lrmak'ın katılımı ile kurulan Adana İplik ve Dokuma İşçileri Sendikası tarafından yapılır. Bu protesto mitingi, sendikanın ilk genel kurulundan birkaç gün sonra yapılmıştır. Ulus gazetesi "Çukurova İşçileri Merhumpaşa'yı Takbih Ettiler" başlığıyla haberi verir:



    "... "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı, Çukurova işçisi üzerinde çok fena tesir yapmış, bunun üzerine dün bayiler önünde toplanan yüzlerce işçi Merhumpaşa Gazetelerini satanlardan toplayarak ayaklar altında çiğneyip parçalamışlardır. Bu arada belediye önünde toplanan büyük bir işçi kütlesi «kahrolsun komünistler, kahrolsun komünizm" diye bağırmışlardır. Daha sonra işçiler büyük bir intizam dahilinde Kuruköprü'ye kadar yürümüşler, bir taraftan ellerindeki Merhumpaşa sayılarını parçalamaya devam etmişler, diğer taraftan da zehirli fikirleri takbih eden [kınayan] nümayişlerde [gösterilerde] bulunmuşlardır. Çukurova işçisinin asil heyecanını. millet ve memleket severliğini belirten bu gösteri hadisesiz [olaysız) sona ermiştir. [Ulus, 30.05.1947]





    BASKlLAR... SlKlNTlLAR ...

    Merhumpaşa'nın çıkışının ikinci günü (28 Mayıs 1947) Sabahattin Ali içeri alındı. Sabahattin Ali için Markopaşa'nın 16 Aralık 1946 tarihli sayısında çıkan 'Topunuzun Köküne Kibrit Suyu" başlıklı yazıyla

    Cemil Sait Barlas'a, 10 Mart 1947 tarihli sayısında çıkan "Biliyor musunuz" başlıklı yazıyla Falih Rıfkı Atay'a hakaretten dava açılmıştı. Şimdi de Merhumpaşa'nın birinci sayısında çıkan "Genç Arkadaş" başlıklı yazıyla Nihal Atsız'a, "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" başlıklı yazıyla da İsmet Rasin Tümtürk'e "neşren hakaret''ten dava açıldı. Gerçi Gazetenin "sahibi ve mesul müdürü" Sabahattin Ali'ydi ama "Genç Arkadaş" başlıklı olanı sayılmazsa söz konusu imzasız yazılar onun değil. Aziz Nesin'in, Şerif Hulusi'nin, Rıfa Ilgaz'ındı. İki kişinin birden başı yanmasın diye sorumluluğu o

    yüklenmiş, arkadaşlarından hiçbirinin adını savcıya vermemişti. Davalardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı İstanbul 2. Asliye Ceza, Mahkemesinin 10.03.1947 gün, 47/66 esas ve 47/130 karar sayılı kararıyla Sabahattin Ali' nin dört aya hüküm giymesiyle sonuçlanmıştı. Nihal Atsız ve İsmet Rasin Tümtürk'le ilgili olanı ise İstanbul 6. Asliye Ceza Mahkemesinde görüldü. S. Ali, Ceza Kanununun 482. maddesi gereğince hakaret suçundan yargılandı. Davacı İsmet Rasin Tümtürk, gazetede kendisi için "Hitler'in acemi şakirdi (çırağı) ve Arnavutoğlu Arnavut" yazıldığı için tahkir edilmiş (aşağılanmış) olduğunu ileri sürdü ve bin lira tazminat istedi. Sabahattin

    Ali de savunmasında " İsmet Rasin'in, Cenap Şahabettin'in oğlu olduğunu, Cenap Şahabettin'in ise Hayat Ansiklopedisi'nde çıkan tarihçesine göre Arnavut olduğu anlaşılmaktadır" diyerek kendini savundu. Sabahattin Ali ayrıca "İsmet Rasin mültecidir. Hitler, ırkçılığın en büyük ustası olduğu için kendisine bu bakımdan Hitler'in çırağı dedik" ( Tanin, 19.06.1947)



    Mahkemenin 25.06.1947 gün ve 47/265 esas sayılı hükmüyle Sabahattin Ali üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Her iki hüküm de Sabahattin Ali'nin avukatları Mehmet Ali Cirncoz ve Mülhime Gökbudak tarafından temyiz edildi. Bunlardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı kesinleşti. Sabahattin Ali bir süre poliste alıkonuldu. İlkin Sultanahmet, ardından Paşakapısı Cezaevine kondu .Haziran ayının ilk haftasında bir başka duruşmada da Mustaf Uykusuz mahkemeye çıktı. "Dediğin" başlıklı şiirden dolayı 7.Asliye Ceza Mahkemesinde devam eden davanın duruşmasında M. Uykusuz " . . . bu şiiri taşradan okuyucunun gönderdiğini, Aziz Nesin tarafından tadilat yapılarak [düzeltilerek] neşredildiğini" belirtti ve tanıklarının dinlenmesini istedi. Tanık olarak mürettip (dizgici) İlhan Hemşehri, Şerif Hulusi, Kemal Yavaşkan, Aziz Nesin ve Haluk Yetiş çağrıldı. Tanıkların hepsi de şiirin bir okuyucu tarafından gönderildiğini fakat kimin yazdığım bilmediklerini, müsveddenin de kaybolduğunu "belirttiler ( Vatan , 05.06.1947)





    Aziz Nesin, gazetenin koleksiyonu kendisine gösterilecek olursa okuyucuya verilen cevabın izleyen sayılarda bulunabileceğini ekledi ( Tanin, 5.6.1947). 19.06. 1947 tarihindeki duruşmada Aziz Nesin,

    şiiri yazanın Gümülcineli Hüsnü Yusuf adlı okuyucu olduğunu söyledi. Savcılık ise aksi yönde görüş bildirdi. "Bu yazıların tarzı ifadeleri okuyucu mektubu olmayıp bunların Markopaşacıların kaleminden çıknğını ihsas ediyor [anıştırıyor]" (Vatan, 20.6. 1947) iddiasında bulundu. Mahkeme,16.07. 1947 günkü kararın da, şiiri yazanın karardan önce bildirilmesini cezayı azaltıcı neden olarak gördü ve M. Uykusuz'un altı aylık cezasını üç aya indirdi. Markopaşa gazetesinin de karar tarihinden başlayarak üç ay süre ile kapatılmasına karar verildi (17.07.1947 tarihli Tanin, Vatan ve Akşam) . Karar temyiz edildi. Temyiz bozulmuş olacak ki 24 Eylül 1947 tarihinde yapılan duruşmada Uykusuz için yeniden tutuklanma kararı alındı (25.09.1947 tarihli Akşam ve Tanin). 06.10.1947 günü yapılan duruşmada, savcının isteği ve mahkeme heyetinin verdiği kararla salon boşaltılarak gizli oturuma geçildi. "İki saat süren gizli oturumun neticesinde mahkeme heyeti, açık bir duruşmada kararı vermiş ve yazıda suç teşkil edecek bir mahiyet görülmediğinden, sanık Mustafa Uykusuz'un oybirliği ile beraatine karar vermiştir" (07.10.1947 tarihli Cumhuriyet, Tasvir, Akşam) . Bu kararla Markopaşa gazetesi de beraat etmiş oldu. Haber, Markopaşa'nın beraatinden sonra çıkan 10.10.1947 tarihli 23. sayısında ilk duruşmada beraat etmiş gibi verilmektedir:



    "...6 Ekim I 947 pazareesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümerin manevi şahsiyerini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafiimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikren

    sonra beraarımıza karar vermiştir.

    Tüm olanlar ile gazetenin toplatılması, yasaklanması ve baskı

    zorlukları üst üste gelmişti. Olayları, Haluk Yetiş'den dinleyelim :

    114

    Toplama kararları yakamızı bırakmıyordu. O zamana göre

    elimizde biraz para birikmişti. Bu para ile bir makine getirmeye

    karar verdik. "Kendimize ait bir makine olsun. Hiçbir uğraşıya

    engel olunmasın" istiyorduk .

    . .. Savaşran yeni çıkıldığı için kullanılmış makinaları getirme

    olanağı vardı. Selanik Bankası'ndan akreditif açrırdık. Hesap

    bankada benim adıma açıldı. Akreditif de benim adıma oldu.

    Hepsini yaurdık ve makinanın gelmesini bekledik: Makinayı

    beklerken mahkemeler çoğaldı ve Sabahartin Ali bir ara hapse

    girdi. Aziz Nesin tutuklandı. ( . . .) Gerek Paşakapısı Cezaevine,

    gerekse Harbiye'ye gidişierirnde hem ziyaret yapıyor hem de gizli

    olarak bir miktar yazı da alıp getiriyordum . . .

    ( ... ) İşte bu koşullar içinde bazı hafta Markopaşa'yı çıkaramadığımiz

    da oluyordu. Zaman zaman kapatılıyordu . . Onun

    yerine bu kez "Merhum Paşa" diye çıkarıyorduk. Sabahattin Ali

    hapiste olduğu için "sahip" değiştirdik. Bir ara Mustafa Uykusuz

    da içeri girdi ...
  • - "... İrfan kavramını ele alalım şimdi…
    İrfan, bir şeyi bilmek değil, bilmeyi bilmektir!
    Bunu da Üstadım, gayet veciz ve güzel bir şekilde, “para”ya benzetir. Cebinde parası olan adam, bir nev’i malik olmadığı şeylerin de sahibidir; yâni istediği zaman onu alabilir.
    İrfan, bilgi değildir, bildiğin her şeyi unuttuktan sonra, sende kalan hassadır...
    Meselâ, hassa dediğim zaman, şöyle de diyebilirim: Ben 63 yaşına boşu boşuna gelmedim. Yiyerek, içerek şuraya geldim. Yâni kimse bana “sen yemedin, içmedin” diye bir iddiada bulunamaz; bu bir bedahet… Canlı olduğuma göre zaten bedahet; dün de yemişim. Geçmişte “şu zaman şunu yedim, bu zaman bunu yedim” diye hiç bir şey hatırlamıyorum ben, not da tutmuyorum.
    İrfan, insanda bir nev’i süzmedir.
    Süzme olduğu için de, önüne yeni çıkan şeylere intibakın kolaydır, yeni çıkan problemleri çözüyorsundur; yâni o konudaki irfanına nisbetle söylüyorum. Bunun dışında, meselâ diyorsun ki, “ha, öyle bir şey şöyle bir kitabta var, bir bakalım”… Bir kitaba bakabilmek de yine irfanın şeyi… Hani meşhur söz; “unutmak, saklamanın yollarından biridir”… Unutmamız olmasa, yâni unutmayı da şöyle diyelim; ben şimdi yiyorum, ondan sonra bu yediğim enerjime, kanıma karışıyor, geri kalanı ifraz hâlinde gidiyor. Benim bu yediklerim eğer bu türlü kaybolmasaydı, benim yeni yemelerime fırsat kalmazdı. Öyle değil mi? Midemi bir ardiye gibi düşünün, yedikten sonra zaten fırsat kalmazdı. Saklamanın başka çeşidi derken; evet, vücudumda saklandı. “Yediğini isbat et” diyecek biriniz varsa içinizde, ben bugüne kadar yemek yediğimi size isbat edemem… Ama ancak siz bunu şahsî tecrübelerinizden dolayı bilerek, beni doğruluyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? İrfan kavramını böylece anlatmış oluyorum.
    (SALİH MİRZABEYOĞLU, 29 Kasım 2014 ADALET MUTLAK'a Konferansı)
  • Kerem
    Kerem Bento'nun Eskiz Defteri'yi inceledi.
    @SefaPezevengi·29 Ağu 2019·Kitabı okumadı
    Spinoza’nın John Berger’e ilhâmı: BENTO´NUN ESKİZ DEFTERİ

    Kısa zaman önce yaptığım İzmir yolcuğuma gidiş ve şehrime (İstanbul’a) dönüşümde, bir de Burgazada’da Sait Faik’le olan randevumda bana eşlik eden bir kitap vardı: “Bento’nun Eskiz Defteri”(1). Baruch (Bento) Spinoza’nın John Berger’e ilhâm ettiği bu kitap, benim için, iki sevdiğim yazarın uzak mesafelerden (dört asır!) de olsa kurdukları iletişime (belki de gönül bağına) şahit olmaktı… Yalnız bu da değildi elbette: İnsanın, yazıyla, eserle olan ilişkisinin, öyle bir bardak su içer gibi hemen bitip tükenmediğinin; yıllar sonra da o iletişimin devam edebileceğinin ve dahası, kişinin isterse bunu (tamamen kurgusal da olsa)  devam ettirebileceği (o bir anlamda gizemli) realitesinin –yeniden–farkına varmaktı…

    Sanatsal yaratıcılık kabiliyeti olan hangi insan, sevdiği bir sanat eserinin devamını ya da kendince alternatifini kafasında ya(r)şatmamıştır ki? Edebiyatı ele alalım: Sevdiği bir romanı okurken ya da okuduktan sonra, yazarın sunduğu olayın ve/veya sonun farklı versiyonunu kafasında yaratmayan bir yaratıcı-okur düşünülebilir mi? Yaşayan en iyi yazarlarımızdan olan Selim İleri, anılarında (örneğin, “Anılar; Issız ve Yağmurlu” kitabında), çocukken okuduğu ve sevdiği romanların ‘devamını’ yazdığını söylüyor. Tabii bu tek başına bir etken değildir ama bunun neticesi, Selim İleri gibi iyi bir sanatçı olmaktır… Bunu, yarım kalmış romanlar için de düşünebiliriz: Gogol’ün “Ölü Canlar”ı ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Aydaki Kadın”ı gibi… Yaratıcı okur ve yazar için azımsanacak bir merak değildir bu. Yarın öbür gün bu merak pekâlâ bir yazara, “Tanpınar’ın Aydaki Kadını”nı yazdırabilir…

    BİR HAYALİN PROJESİ

     Spinoza, yanında devamlı surette eskiz defteri taşırmış; fakat ölümünden sonra notları, elyazmaları, mektupları muhafaza edilebildiyse de eskiz defteri hiç bulunamamış. John Berger’in hayallerinden biri, yaratıcı okur ve yazar için azımsanamayacak dediğim o merakmış işte: “… yıllardan beri Spinoza’nın çizimlerinin yer aldığı bu defterin bulunacağını hayal ediyordum. İçinde ne bulmayı ümit ettiğimi bilmiyorum. Neler çizmiş olabilir? Nasıl bir üslûpta çiziyordu acaba? De Hooch, Vermeer, Jan Steen, Gerard Dou ile çağdaştı. Amsterdam’da bir süre, kendisinden yirmi altı yaş büyük olan Rembrandt’ın birkaç yüz metre ötesinde yaşadı. Biyografi yazarları onların muhtemelen karşılaştığından dem vurur. Teknik resim çiziminde Spinoza’nın amatör olduğunu varsayabiliriz. Eskiz defteri bulunsaydı eğer, pek öyle ahım şahım çizimlerle karşılaşacağımı düşünmedim hiç. Sadece yazdığı bazı notları ve bir filozof olarak şaşırtıcı önermelerini yeniden okumak, bir yandan da gözlemlediği şeylere onun gözüyle bakabilmek istiyordum.” (s.11)

    Evet, “onun gözüyle bakabilmek”! Berger’in bu kitabı yazma (kitaptaki o eskizleri çizme) nedeni, bana göre bu üç cümlede gizli. Elbette, körü körüne onu taklit etmek demek değil bu; bin kere hayır! Bu, Berger’in ve onun eşdeğerindeki entelektüellerin zekâsına ve yaratıcılığına hakaretten başka bir şey olmazdı; şüphesiz, onların okurlarının da!.. Burada kastedilen, kendi üslûbundan ve muhayyilenden yola çıkarak, sevdiğin bir filozofun kayıp olan ve senin de merak ettiğin eserini, kurgusal olarak  –bir anlamda- ‘yeniden-yaratmak’tır bana göre…  Bu sebeple, Berger’in Bavyera’da yaşayan bir dostunun dostu olan Polonyalı matbaacının, kendisine ten rengi ve süet ciltli bir eskiz defteri hediye etmesini; Berger’in de bu defteri alır almaz “Bu Bento’nun olmalı!” diye mırıldanmasını (s.12), ben, bahsettiğim bu kurgu çerçevesinde görüyorum. Böyle bir olay hakikaten de yaşanmış olabilir ama yine de kurgudur: Bento’nun neler çizmiş (ve elbette ‘görmüş’! Çağrışım: “Görme Biçimleri”) olabileceğini kurgulamak için yaratılmış/uydurulmuş yan-kurgucuk…

    Ve Berger, hayalindeki yolculuğa çıkar…

    Berger’e bu yolculuğunda eşlik eden bir hazine de vardır: Spinoza’nın dev eseri “Ethica”. İnsanın böyle bir yol azığı olunca, kaleminden çıkanlar da sıradan olmayacaktır hâliyle:

    ALTI ÇİZİLEN SATIRLAR

    İyi bir kitap, muhakkak ki kalem eşliğinde okunur: Kitaptaki önemli tespitlerin ya da edebî kıymeti olan cümlelerin altını çizmek; çizmeye kıyamıyorsak da bir deftere not etmek için. Kuşkusuz iyi kitaplar kervanından olan Berger’in bu eserinde altını çizdiğim yerlerden birkaçını paylaşmak istiyorum:

    ▪ Berger: Mutlak monarşi, yeryüzündeki tüm canlıların potansiyel hizmetkâr olduğu varsayımına dayanır ve ısrarla şatafat talep eder. (s.34)

    ▪ Spinoza: Biz bir şey için çabalıyorsak, onu istiyorsak, ona iştah kabartıyorsak, yani onu arzuluyorsak, bunu o şeyin iyi olduğuna hükmettiğimiz için yapmıyoruz; tersine, bir şeye çaba harcadığımız, onu istediğimiz, ona iştah kabarttığımız, yani onu arzuladığımız için o şeyin iyi olduğuna hükmediyoruz. (s.38)

    ▪ Spinoza: İnsan zihninin biçimsel varlığını kuran fikir, son derece karmaşık pek çok bireysel kısmın bir araya gelmesinden oluşan beden fikridir. Ama bedeni oluşturan bu bireysel kısımların her birinin fikri, Tanrı’da zorunlu olarak bulunmalıdır; bu yüzden insan bedeni fikri bileşik kısımlarının bu pek çok fikrinden oluşmuştur. (s.42)

    ▪ Berger: Kendisi olmayan her şey, ona alan açmıştı.(s.45) [Bu cümleyi, ‘Öz doldurmazsa, yalan/yanılsama doldurur’ diye okuyorum. –sp)

    ▪ Berger: O zamanlar markalar değil, tarih yazılırdı büyük harflerle. (s.49)

    ▪ Berger: İnsanı öteki hayvanlardan ayıran, geçmişe ve gelecek olana duyduğu aidiyet hissidir. Lâkin Tarih’le yüzleşmek trajediyle yüz yüze gelmektir. Çoğu insanın bakışlarını kaçırmayı tercih etmesi bu yüzdendir. Tarih’le ilgilenmeye karar vermek, çaresizlikten dolayı verilmiş bir karar olduğunda bile umuda ihtiyaç duyar. Bir umut küpesine. (s.52)

    ▪ Spinoza: Bizler dış nedenlere bağlı olarak çok değişik heyecanlar yaşıyoruz ve ters esen rüzgârlarla alt üst olan dalgalar gibi akıbetimizden ve yazgımızdan bîhaber çalkalanıp duruyoruz.(s.53) [Spinoza’nın bu cümlesi, sizlere de “Vaiz” (“Koelet”) kitabını hatırlatmadı mı? –sp]

    ▪ Berger: 1942’de –yaz ayları olmalı- Londralılar radyodan ilk kez Şostakoviç’in, kuşatma altındaki Leningrad’a adadığı 7. Senfoni’sini dinlediler. 1941’de, Leningrad’da, kuşatma sırasında başlamıştı bestesineŞostakoviç. Kimimiz için bu senfoni, gaipten gelen bir müjde gibiydi. Onu dinlemek, Leningrad’ı izleyen Stalingrad direnişi, Kızıl Ordu’nun sonunda Alman savunma güçlerini dize getireceği inancını uyandırmaya başlamıştı bizde. Ve öyle de oldu… Savaş sırasında, yıkılmaz görünen şeylerden birinin müzik olması ne garip.(s.58)

    ▪ Berger: Aynı hatayı bir daha yapmayacağım. Ama başkalarını yapacağım muhakkak… (s.60)

    ▪ Berger: İnsan denen yaratığın zulmetme kabiliyeti sınır tanımaz. (s.83)

    ▪ Berger: Günümüzün küresel tiranlığının başlıcaözelliği bir yüze sahip olmayışı. Ne Führer, ne Stalin, ne de Cortés var. İşleyişi kıtadan kıtaya değişiyor ve koşulları yerel tarihlerce belirleniyor. Ama genel model aynı. Bir kısırdöngü. … İşte, insanların zulmetmedeki akla hayale gelmeyecek kabiliyetlerini ha babam fişekleyen günümüzün bu yeni siyasî-iktisadî döngüsü: “Dün gece Vadodara’dan bir arkadaşım aradı. Ağlıyordu. Neler olduğunu bana ancak on beş dakika sonra anlatabildi. Çok karışık bir şey değildi. Arkadaşı Sayide, bir güruhun ortasında kalmıştı sadece: Sadece karnını yarmış ve içini yanar paçavralarla doldurmuşlardı. Öldükten sonra birisi bıçağın ucuyla alnına ‘OM’ yazmıştı sadece.” (OM, Hinduların kutsal işaretiydi.) Arundhati Roy’unsözleri bunlar. 2002 baharında, Hindistan’ın Gujarat eyaletinde, gözü dönmüş yobaz Hinduların bin Müslüman’ı katledişini anlatıyor. (s.85)

    ▪ Berger: İnsanlar kitapları, başka hiçbir şeyi tutmadıkları özel bir tarzda tutar. Cansız değil de sanki uyuyorlarmış gibi. Çocuklar da çoğu zaman oyuncaklarını böyle taşır. (s.91)

    ▪ Berger: Hikâye anlatmanın iki tarzı vardır: Görünmez olanın, saklı olanın irdelenmesi ve zaten meydanda olanın öne çıkarılıp sunulması. Bu tarzlar için ben –kendime has fiziksel bir anlamda- İçedönük ve Dışadönük terimlerini kullanıyorum. (İntro-Vertere ve Extro-Verrete –sp. s.77) Günümüzde dünyada olan-bitenle ilgili bunlardan hangisi daha uygun, daha vurucu olabilir? Bana öyle geliyor ki, birincisi. (s.94)

    ▪ Berger: Elinle, parmaklarının eklemleri kanaya kanaya yaz. Böylece bazı sözcüklerin altı kanla çizilir. (s.95)

    ▪ Berger: Püf noktası pazarlık etmek olan semt pazarlarının tam zıddıdır, marketler… Burada bizlere potansiyel hırsız gözüyle bakılır. … [Oysa buradaki daha büyük/aslî hırsızlık] Şirketin sistemli hırsızlığı[dır]: Çalışanların karşılığı ödenmeyen fazla mesaileri. Kasiyerler her hafta en az iki saat, bazen daha fazla ücretsiz mesai yapar. Çalışma saatlerinin dışında –yöneticilerden sıradan işçilere kadar- pek çok çalışan gece gündüz demeden acilen göreve çağrıldıklarında, bu çağrıya icabet etmek zorundadır. Hastalık izni yoktur. Vardiyalar arasında öngörülen yasal molalara ya da hafta içinde dinlenme imkânına fırsat verilmez. (s.112)

    ▪ Spinoza: … Para her şeyi elde etmemiz için bir araç olmuştur. Bu yüzden onun hayali, avamın zihnini fazlasıyla meşgul etmiştir. Çünkü avam, para fikrinin eşlik etmediği bir nedenden kaynaklanan sevinci öyle kolay kolay hayal edemez. Ama bu kusur yoksul olduğu için ya da gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için değil de, para kazanma becerisini elde etmekle müthiş bir ün kazanacağı için, paranın peşinde koşan insanlara özgü bir kusurdur. Böyleleri âdet yerini bulsun diye yemek yerler; ama bedenlerini korumak için ne kadar para harcarlarsa servetlerinin de o kadar azalacağını düşündüklerinden pek az yerler… (s.153)  

    NEREYE VARACAĞINI KESTİRME ÇABASI

     John Berger, daha kitabın başında şöyle der: “Biz çizerler, sadece gözlemlediğimiz bir şeyi başkalarının da görmesini sağlamakla kalmayıp, nereye varacağını kestirmenin mümkün olmadığı görünmez bir şeye de refakat ederiz aynı zamanda.” (s.17)

    Nereye varılacağı kestirilemeyen bu maceraya eşlik edince, iyi, çok iyi yerlere vardığına tanık oluyoruz…

    1 “Bento’nun Eskiz Defteri”, John Berger, Metis Yayınları, Kasım 2012 (Çeviren: Beril Eyüboğlu)