• Eşref ’in izi bir müddet kayboldu. Haziran ortasında
    Salihli’deki bir süvari kıtasının komutanı olarak ortaya
    çıktı. Bu kendi bölgesi olsa da, Binbaşı Cevdet’in komutası
    altında faaliyet gösteriyordu. Haziran ayının ilk günlerinde
    kullanılmış bir tütün kâğıdına yazdığı acil kodlu bir mesajı Ali
    Fuad Paşa’ya yollayarak, Mehmed Arnavud Pehlivan ve Rıza
    Bey’in on iki kişilik süvari müfrezesini mümkün olan en kısa
    zamanda bulunduğu yere, yani Burdur yakınlarındaki İlyas’a
    göndermesini istedi. Eşref 1920 baharının bir vaktinde Uşak’ın
    dışında, Salihli’nin 100 kilometre kadar doğusunda konuşlanmışa
    benzemektedir. Dönemden oldukça sonra, Şükrü Nail (Soysal)
    isimli bir Kuva-yı Milliye gazisi tarafından yazılan hatırata
    göre, Eşref ve aşağı yukarı 150 savaşçıdan oluşan kıtası Uşak’ın
    doğusundaki Kalfa Köyü’nde karargâh kurmuşlardı. Seçmece
    binekleri, silahları ve adamları vardı. Şükrü Nail’e göre Eşref ’in
    yoksun olduğu şey, yerel nüfusun itimadıydı. Yine Şükrü Nail’e
    göre bu güven, Eşref ’in, iddiaya göre kasaba halkının gözleri
    önünde bayılana kadar adam dövme, civardaki varlıklı kişilerin
    mallarına el koyma ve yargısız infazlar gibi göz korkutucu tavırlarıyla
    kırılmıştı. Hatıratta bu nedenden ötürü yakınlara ikinci
    bir karargâh kurulması gerektiği belirtiliyordu ki bu Eşref ’in
    Adapazarı faciasının yeniden tekerrür etmesi gibi bir durumdu.
    Şükrü Nail’in anlatımına göre, Eşref ’in Uşak’taki tavrı daha da
    kötüleşti. Şükrü Nail, Eşref ’in Güllülü Ali Efe isimli bir adamının
    komutasındaki on adamlık bir müfrezeyi, Uşak’ın doğusundaki
    Ortaköy’ü yağmalamaya gönderdiğini anlatmaktadır. Bu kuvvet
    güpegüngüz ve dizginsiz bir şekilde kasabayı yağmalamaya
    davranmıştı. Ali Efe’nin çetesiyle kasaba sakinleri arasında bir
    münakaşa çıkmış ve bu, Ali Efe’nin ölümüyle sonuçlanmıştı.
    Akabinde haberler Eşref ’e ulaşmış ve Ortaköy’de kıyamet kopmuştu.
    Eşref elindeki bütün gücü seferber etmiş ve günbatımında
    kasabanın etrafını çevirmişti. Köylüler arasında kimse direnmeye
    teşebbüs etmemiş, Eşref ’in adamları Ortaköy’e girip, kaçamayacak
    durumda olan bazı yaşlı ve gençleri bir araya toplamışlardı.
    Bu sırada adamlar köyün dikkat çeken evlerini yağmalamaya ve
    yakmaya koyulmuşlardı. Şükrü Nail’in iddiasına göre, adamlar
    tam da bu amaç için yan yana dizdikleri kasabalıları vuracakları
    vakit bir ses duyulmuştu. “Bir Arap asla Arabistan’ı yakmazdı;
    doğru olanları yanlış olanlardan ayıralım.” Bu sözcükler, çıkan
    yangınları söndürmeye çalışmakta olan, Talip isimli yerel polis
    karakolu komutanının ağzından çıkmıştı. Otoritesini sorgulayan
    bir ses işiterek şaşkına dönen Eşref, adamlarını toplamış ve onları
    karakol komutanının geldiği köye doğru göndermişti. Eşref
    kendisi geç kalsa da sekiz on adamını Talip’i yakalamaları için
    göndermiş ve onu vurdurmuştu. Şükrü Naili bu dehşet verici
    hikâyeyi, Talip’in, kişisel fedakârlığı sayesinde, birçok kişiyi,
    halkın kendisine karşı olduğunu fark edip geri çekilen Eşref ’in
    ellerinde ölmekten kurtaran bir Kemalist olduğu açıklayarak
    sona erdirir. Bu son derece taraflı bir şekilde anlatılan hikâyede
    Eşref bir tür basmakalıp kötü adam olarak baş gösterir. Yine de
    Eşref ’in Adapazarı’ndaki tutumlarından bildiğimiz kadarıyla, bu
    hikâyenin içinde en azından bir parça gerçeklik esintisi varmış
    gibi görünmektedir. Eşref ’in Uşak’a tam olarak ne zaman gittiği belirsiz olsa da
    görünüşe göre Haziran ayının sonlarına doğru oradaydı. Uşak ve
    Denizli arasındaki Güney köyde, 23. Tümen Komutanı İzzeddin
    Bey’den (Çalışlar) mesajlar alıyordu. Yunanlar doğuya doğru
    iki paralel koldan ilerlemektelerdi. Kuzeydeki kolları, Salihli’nin
    güneydoğusunda bulunan Alaşehir’in batıdaki dış mahallelerine
    kadar ulaşmıştı. Güneydeki kolları ise Aydın yönünden Nazilli’ye
    doğru yaklaşıyordu. Fakat İzzeddin’in bildiği kadarıyla Yunanlar
    henüz ne Alaşehir’i ne de Nazilli’yi işgal etmişlerdi. Aslına
    bakılırsa, Yunanların kesin konumları Kuva-yı Milliye tarafından
    o aşamada bilinmiyordu. Alaşehir’in doğusunda bulunan Eşref,
    Yunan mevzilerine ilişkin istihbarat toplayabileceği kritik bir
    konumdaydı. Dolayısıyla, Yunan karargâhlarının konumlarını
    tespit edebilmesi ve Salihli ile Alaşehir arasındaki trenlerin işleyip
    işlemediklerini saptayabilmesi için İzzeddin Bey biri kuzeye,
    İnegöl’e doğru, diğeri ise batıya, Alaşehir’e doğru iki keşif takımı
    göndermesini istedi.
    Fakat ortada bir sorun vardı: Kuva-yı Milliye birlikleri mühimmat
    yetersizliğinden mustaripti. Eşref muhtemelen mühimmat
    talebinde bulunmaktaydı, zira 28 Haziran’da İzzeddin
    Bey kurşunlar ile makineli tüfeklerin yolda olduğunu yazdı.
    Eşref ’ten, başka bir muharebede kurtarılan topu, müdafaasını
    planladığı Uşak şehrine göndermesini istedi. Bunun yanı sıra,
    ondan birliğindeki adamları ilerleyip düşmanı geri çekilmeye
    zorlayacakları ve bu suretle civardaki diğer birimlere bir emsal
    teşkil edecekleri şekilde olumlu sözlerle teşvik etmesini ve yüreklendirmesini
    istedi. Nihayetinde, Yunan kuvvetleri Alaşehir’i
    kısa bir süreliğine işgal ettilerse de, Ankara güçleri Haziran ayının
    ilk günlerinde ilçeyi geri alarak Yunanları geri çekilmeye zorladı.
    Yunanlar Ağustos’un sonunda doğuya, Uşak’a doğru ilerlediklerinde
    Eşref hâlâ bölgedeydi veya belki de yeniden bölgeye
    dönmüştü. Eşref ’in gönüllü kuvvetleri ile Uşak taburu, muhtemelen
    kenti savunanları ferahlatmak adına, 21 ve 22 Ağustos
    tarihlerinde yer değiştirdi. Yunan kuvvetleri 29 Ağustos
    1920’de şehri ele geçirdi. Ertesi gün, Eşref ve süvarileri Ankara’ya
    vardı. Aksiyona her ne kadar yoğun bir şekilde müdahildiyse
    de Eşref ’in nispeten küçük bir rolde faaliyet gösteriyor olduğu
    açıktır. Artık bir Kuva-yı Milliye komutanı değil, sadece silahlı
    bir taburun lideriydi. Yunanlar, Sevr Antlaşması’nın imzalanması için Ankara’ya
    baskı yapmak adına Ekim ayının sonlarında Anadolu içlerine
    doğru yeniden harekete geçtiler. Eşref Uşak yakınındaki bölgede
    yine faaliyet hâlindeydi. Batı cephesi komutanı olan Ali Fuad
    Paşa, 26 Ekim’de Eşref ’in birliğinin eylem hâlinde olduğunu,
    önce Uşak’taki Yunan mevziine güneybatı istikametinden bir
    akın gerçekleştirdiğini ve ardından şehrin doğusunda, köylülerin
    kendisine meyilli davrandığı haberinin alındığı Çarık ve Karlık
    civarlarında bir cephe açtığını bildirdi. Eşref bölge halkına
    yaklaşırken kullandığı taktikleri belki de değiştirmişti. Eğer hâl
    böyleyse de, bu değişim muhtemelen çok geç vuku bulmuştu.
    Zira Eşref ’in Uşak civarındaki angajmanları kendisinin Kuva-yı
    Milliye için gerçekleştirdiği kayıtlı son faaliyetleridir.
    Mustafa Kemal, direniş hareketini teşkil eden ve mazide
    daha bağımsız olan aktörler üzerindeki kontrolünü 1920 senesi
    boyunca genişletmeyi başarmıştı. Bazı siyasi manevralar haricinde,
    Mustafa Kemal’in ana hamlesi Çerkes Ethem’in etrafında
    birleşmiş olan Batı karşıtı, İslamcı ve korporatist unsurları ezmek
    teşebbüsü oldu. Korporatizm, hepsi de tüketici olan bütün üreticiler tarafından, bütün tüketiciler için düzenli üretimdir. Bir taraftan işleticilerle işletilenler, diğer taraftan da üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri değiştirme ve geliştirmeye yönelik bir ekonomik ve politik bir sistemdir.
    Ankara, Batı ve Orta Anadolu’daki isyanların
    bastırılması için yoğun bir şekilde, belki de bütünüyle Çerkes
    Ethem’e bel bağlamıştı. Fakat Ethem’in, Padişah’ın Hilafet kalkanı
    altında asker ve kuvvet toplamasını dengelemek niyetiyle
    kurulan siyasi bir teşkilat olan Yeşil Ordu’ya kuruluşundan
    kısa bir süre sonra, yani 1920 Mayıs’ında –Mustafa Kemal’in
    onayıyla– katılmasıyla, Yeşil Ordu “hesaba katılması gereken
    ve ciddi bir tehdit teşkil eden” bir kuvvet hâline gelmişti.
    Yeşil Ordu zamanla, Aralık ayı sonunda Ethem’i hain ilan eden
    Mustafa Kemal’in nazarında fazla büyük bir kuvvete dönüştü.
    Yunan ilerleyişini durduran ve Ankara’nın Ethem’e olan ihtiyacını
    azaltan 11 Ocak 1921 tarihli Birinci İnönü Zaferi’nin
    ardından Mustafa Kemal dikkatini Yeşil Ordu’ya çevirdi. 1921
    Ocak’ında, önce, Ethem’e askerlerini dağıtmasını emretti. Ethem
    bunu reddetti. Bunun üzerine Ankara, birliklerini Ethem’in
    kuvvetleri üzerine göndererek içlerinden birçoğunu esir aldı.
    Ethem’in Ankara için teşkil ettiği tehdit hızla sona erdi. Kuvayı
    Seyyare’nin varlığı Ocak ayının ortalarına gelindiğinde artık
    sona ermişti. Ethem kaçarak Yunan bölgesine geçti. Eşref de
    çok geçmeden onu izleyerek yeni bir sürgün dönemine girecekti.
    Kırılma Eşref ’in tam olarak ne zaman ve neden taraf değiştirdiği bütünüyle
    açık olmaktan uzaktır. Görüldüğü üzere, Mustafa Kemal’in
    “milli” hareket üzerindeki kontrolünü pekiştirdiği dönemde, sadakati
    şüpheli farz edilenlerin yerlerine başkaları getirilmekteydi.
    Ankara’nın ona gittikçe artan bir kuşkuyla bakmasıyla birlikte,
    Eşref ’in Kuva-yı Milliye’deki rolü de sınırlanmıştı. Yetkisi bölge
    komutanlığından sadece bir birlik komutanlığına düşürülmüştü.
    Ankara, 1920 Eylül’ünden beri, Eşref ’in Ethem ve kardeşleriyle
    birlikte “ihanete” iştirak ettiğine ilişkin istihbarat almaktaydı.
    Aynı kaynak oldukça ilginç bir şeye daha işaret etmişti. Eşref,
    İzmir Rum Ortodoks Kilisesi Metropoliti Hrisostomos Kalafatis tarafından
    Yunan işgal bölgesine davet edilmişti.
  • .

    Bu günü kuru kuruya, hamasi laflarla kutlamanın bir manası yok. Bugünün varacağı nihai hedef Turan Türk Birliği olmalıdır. Dünya Türklerinin tek seçeneği budur.

    PROF. DR. NURULLAH ÇETİN İLE TURANCILIK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

    Vedat Toruk: Hocam “Turan” kelimesi ne demektir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: “Tur”, “Türk” demektir. “an” eki Farsça çokluk ekidir. Buna göre “Turan”, “Turlar”, yani Türkler demektir. Turan, Türklerin bütün boylarını ve coğrafyalarını içine alan “Büyük Türk Ülkesi” demektir.

    “Turan” kelimesine tarihte 224-651 yılları arasında İran’da hüküm sürmüş olan Sasani İmparatorluğu zamanında rastlıyoruz. O zaman Persler, şimdiki Pakistan’ın Belucistan eyaletinin kuzeydoğu taraflarında yaşayan deve çobanlarının yaşadığı bölgeye Turan diyorlardı. Ayrıca Ceyhun ırmağının ötesinde yaşayan koyun ve at çobanlarına ve onların yaşadıkları yerlere de Turan diyorlardı.

    İranlılara göre Turan, o zamanki emperyalist İran Devletini tanımayan, onlara boyun eğmeyen, savaşlarda yenilmeyen Türk topluluklarının ülkesi demektir. İran efsanesine göre İran hükümdarı Feridun, Turan bölgelerini oğlu Tur’a bağışlamış. Ayrıca Farslara göre Turan, şeytan manasına gelen “Tûrâ”nın ülkesidir. Tabii yenemedikleri Türkleri kendilerince şeytanlaştırmış oluyorlar.

    İranlı Firdevsî, 10. yüzyıl sonlarında eski İran efsanelerinden meydana getirdiği Şehname adlı manzum eserinde İranlılarla Turanlıların mücadelelerinden bahseder. Bu eserde Rüstem ile Efrasiyab arasındaki savaşlara yer verilir. Rüstem İran, Efrasiyab ise Turan hakanıdır. Efrasiyab, asıl tarihî gerçek kişiliği ile Turan kağanı Alper Tunga’dır. Firdevsi, Alper Tunga’ya Efrasiyab ismini vermiş.

    Demek ki 10.yüzyıl sonlarından itibaren Turan kelimesi yazılı kaynaklarda geçiyor. Belki daha önceki kaynaklarda da vardır.

    Vedat Toruk: Turancılık fikri ne zaman ortaya çıktı?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Türklerin bir millet olarak tarih sahnesine çıktığından beri bizde Turancılık fikri hep vardır. Nitekim 732 yılında Kül Tigin atamız şöyle diyor:
    “İleride gün Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına kadar, geride batıda gün batısına ve kuzeyde gece ortasına kadar, bu sınırlar içindeki bütün millet hep bana tâbidir.

    Bunca milleti hep düzene soktum. Tanrı buyurduğu ve verdiği için, kendim de talihli olduğum için, kağan olarak tahta oturdum. Kağan olarak tahta oturup aç, fakir milleti hep derleyip topladım. Fakir milleti zengin yaptım. Az milleti çok yaptım.”
    Demek ki Turancılık, bütün Türk dünyasına siyaseten Türk birliğini hâkim kılmaktır. Hatta dünyaya Türk adaletini hâkim kılmak, Dünya Türklerini belli bir düzene, nizama sokmak, dağınık Türkleri toplamak, bir araya getirmek, aç fakir Türkleri tok ve zengin yapmak, az Türkleri çok yapmak ülküsüdür.
    Turancılık, en eski atalarımızdan Oğuz Kağan’ın:
    “Ben sizlere oldum kağan
    Alalım yay ile kalkan
    Nişan olsun bize uğur
    Bozkurt olsun savaş parolası
    Demir kargı olsun orman,
    Av yerinde yürüsün kulan
    Daha deniz, daha nehir
    Güneş bayrak, gök çadır.”
    Ülküsüdür. “Güneş bayrak, gök çadır” ülküsü, Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü ifade eder. Bu ülkü, İslamî dönem Türk tarihinde de hep devam etmiştir.
    Milliyetçilik, Turancılık, Türkçülük fikrini bir devlet felsefesi halinde ifade eden ve kurumsal olarak uygulayan ilk Türk devlet adamı Çi-Çi’dir.

    Vedat Toruk: Turancılık hakkında biraz daha genel bir bilgi verebilir misiniz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 19. yüzyıldan itibaren yeni toplumsal birliktelik yapılaşmalarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bu, aslında daha önceki dönemlerde yaygın olarak var olan ve hanedan merkezli imparatorluk yapılanmalarının modernize edilerek millet, din ve coğrafya merkezli yeni siyasi birliklerin ortaya çıkmasıdır.

    Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik devletleri coğrafi birlik esasına dayanmakla birlikte ayını coğrafyada yaşayan insanları ortak değerlerde birleştirerek tek bir toplumsal yapı ortaya çıkarmayı amaçlar. İslam birliği, bütün müslümanları tek bir yapı içinde toplamayı esas alır. Slav birliği, Slav ırkından olan herkesi, Cermen birliği Cermen ırkına mensup olanları bir birlik yapısı içinde tutmayı amaçlar.

    Turancılık ise, coğrafya, ırk ve din değil; millet temelli ve merkezli bir birlik hareketidir. Turan birliğinin temelini oluşturan milletin adı ise Türk milletidir. Bu milleti Türk milleti yapan temel değerler ise Türkçe, tek bir ortak tarih kökü, yani bugün dünyanın her yerine dağılmış olan Türklerin tek bir tarihî kökene bağlanması ve dayanması, ortak kültür ve ortak gelecek tasavvuru ve din birliğidir.

    350 milyonluk Türk milletinin sadece üçbuçuk milyon kadarı Hristiyan, 1200 kadarı da Yahudidir. Bir bölümü paganisttir. Bunların dışındaki nüfusun tamamı Müslümandır. Dolayısıyla hemen hemen tamamı aynı dinden olan tek millet Türklerdir. Araplara bakın neredeyse yüzde otuzu Hristiyan ve başka dindendir. Diğer milletler de öyle. Bir tek Türk mileti, milliyetiyle dinini birleştirmiş gibidir. Bu bakımdan Turan birliği demek, Müslüman Türk birliği demek oluyor. Bu birlik içindeki Hıristiyan ve Yahudi Türkleri de müellefe-i kulub, yani kalpleri İslama ısındırılacak kitle olarak görülür.

    Turan birliğinde ırk birliği yani saf etnik köken aranmaz. Kendisini Türk hisseden ve Türk kabul eden, Türk kültür değerlerini benimsemiş ve içselleştirmiş olan herkes Türk kabul edilir. Yani “Ne mutlu Türk’e” değil, “ne mutlu Türk’üm diyene” ilkesini benimsemiş olan her samimi kişi, Türk milleti mensubudur.
    Turancılıkta vatan ve coğrafya birliği biraz sorunludur. Zira dünyada Türk milleti kadar dünyanın çok farklı yerlerine dağılmış başka bir millet yoktur. Diğer milletler hemen hemen aynı coğrafi bölgede bir arada kalmışken, Türkler tarih boyunca değişik bölgelere dağılmışlardır. Doğu Türkistan’da Batı Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Rusya sınırları içinde, Balkanlarda, Kafkaslarda, Avrupa’da, Amerika’da her yerde Türk vardır. Almanya’da yaşayan 5 milyon Türk de Turan Türk birliğine dahildir.

    Dolayısıyla şimdilik bütün Türklerin yaşadığı coğrafyaları birleştirmek ve tek vatan yapmak zor olsa da bu Turancılığın uzak hedefi olarak varlığını daima diri tutacaktır. Yakın hedefimiz dil, kültür, din, siyaset birliğini ve Türk milletine mensubiyet şuurunu diri tutmak olacaktır.

    Vedat Toruk: Kaç çeşit Turancılık anlayışı vardır?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Yaygın manada iki çeşit: Dilbilimci ve Millî Turancılık. Bunları kısaca açıklayalım:

    1. Dilbilimci Turancılık: Ural-Altay dil ailesine mensup toplulukların birliğini; özellikle diller arasında bazı yapısal benzerliklerden dolayı savunan bir görüştür. Burada esas olan temel unsur, yapısal anlamda bazı dil özelliklerinin yakınlığıdır. Mesela sondan ek almaları, ünlü uyumu, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması gibi.
    Buna göre Finliler, Macarlar, Estonlar, Rusya içinde bulunan Fin-Ugor kavimleri, Tunguzlar, Moğollar, Türklerin birlikteliklerinden oluşan toplumsal yapıya Turancılık diyenler vardır. Fakat bunun bugün siyasi ve kültürel anlamda bir gerçekliği yoktur. Zira Ural Altay Dil Ailesi, kavramı henüz netleşmedi. Havada kalan soyut bir dil birliği kuramıdır. Bu kurama göre Altay kolu: Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca'dan, Ural kolu da: Macarca, Fince ve Estonca’dan oluşuyor. Şimdi bunları bir araya getirmenin gerçekçi bir boyutu yok.

    2. Millî Turancılık: Aynı kökenden gelen bütün Türk topluluklarını şuurlu ve uyumlu bir millet yapan temel unsurlara dayalı bir Turancılık görüşüdür ki bugün için en gerçekçi Turancılık kuramı budur. Buna göre Millî Turancılık düşüncesinde 2 temel unsur var: 1. Dil, 2. Din. Nitekim Ziya Gökalp’in Türk tarifi de buna uygundur. “Dili dilime, dini dinime uyana Türk denir” der. Kırgız, Uygur, Kazak, Türkmen, Tatar, Özbek gibi adlar kavim ve boy adı, Türk ise bütün bunları içine alan üst toplumsal yapı yani millet adıdır. Dünyada yaşayan bütün Türk topluluklarının en üst kimlik adı “Türk”tür. Türk kelimesi, Kırgız, Özbek, Tatar gibi boy adı değil, bunların toplamının ortak ve genel adıdır.

    Vedat Toruk: Bugün Türk dünyası deyince ne anlıyoruz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün dünyada 7 bağımsız Türk devleti var: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.
    Ayrıca çoğu Rusya’nın esareti altında olan Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti, Kırım gibi özerk Türk cumhuriyetleri var.
    Çin esaretinde Doğu Türkistan, Barzani esaretinde Irak Türkmeneli, Suriye’de Türkmeneli, Romanya esaretinde Gagauzlar var.

    Öte yandan başka devletlerin hâkimiyeti altında yaşayan şu tür Türk toplulukları var: Peştun esaretinde Afganistan Türkleri yani Güney Türkistan, Ahıska Türkleri, Almanya Türkleri, Arnavutluk Türkleri, Yunan esaretinde Batı Trakya, Belarus Tatarları, Borçalı Türkleri, Bosna Türkleri, Bulgar esaretindeki Türkler, Girit-Ege Türkleri, Gökçe-Z. Türkleri, Fars esaretinde Güney Azerbaycan Türkleri, Güney Türkmenistan, Halaç Türkleri, Hazar Türkleri, Horasan Türkleri, Hırvatistan Türkleri, Kansu Türkleri, Kaşgay Türkleri, Kosova Türkleri, Kumuk Türkleri, Moğolistan Türkleri, Polonya Türkleri, Romanya Türkleri, Sancak Türkleri, Talas Türkleri, Makedonya Türkleri.
    Bütün bunlar ve başka yerlerde yaşayan Türkler Türk dünyasını oluşturuyor.

    Vedat Toruk: Turancılık düşüncesi, Türkiye’ye ne zaman geldi?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 1905 sonrası süreçte ve belirgin olarak da 1908 İkinci Meşrutiyet İnkılâbından sonra Türkiye’de Turancılık fikri yoğun olarak tartışılmaya başladı.
    Bu fikrin öncülerinden Ziya Gökalp, Turan kavramını bir şiirinde şöyle vurgular:

    “Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan;
    Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”
    Bizde Turancılık düşüncesini yayan ilk eserler başlıcaları ile şunlardır: 1896’da Necip Asım, Fransız tarihçi Léon Cahun’un Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar adlı eserini Türkçeye çevirip yayınladıktan sonra Turan kavramı, Türk aydınları arasında dikkat çekmeye başladı.

    1904’te ise Yusuf Akçura, Osmanlıcılık ve İslamcılık görüşlerinin birer birlik projesi olarak gerçek hayatta karşılığının olmadığını görünce Türkçülük akımının önemini vurgulayan Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserini yayınladı.

    Mehmet Emin Yurdakul’un “Turana Doğru” (1918) başlığı altındaki şiirleri, Ömer Seyfettin’in Yarınki Turan adlı kitapçığı, Fuad Köprülü’nün Turan adlı ilkokul okuma kitabı önemli bir öncü işleve sahip metinlerdir.
    Saffet Atabinen, 1930’da Türklük ve Türkçülük İzleri adında bir eser yazdı.

    Kazan'lı Abdullah Ahsan, 1931'de Finlandiya'da Türkçe ve Fince olarak Yeni Turan adında bir dergi yayınlamaya başladı.
    Zeki Velidi Togan, 1939’da yayınladığı Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi adlı eserinde Turan ülküsünden bahseder.
    Nihal Atsız, 1931-1932 arasında Atsız Mecmuayı, 1933-1934 ve 1943-1944'te de Orhun: Aylık Türkçü Mecmua'yı yayımladı.
    Reha Oğuz Türkkan, 1939'da Bozkurt dergisini, Fethi Tevetoğlu, 1943'te Samsun'da Kopuz adlı dergiyi yayınladılar.
    Orhan Seyfi Orhon, 1941-1944 yılları arasında Çınaraltı adlı Türkçü dergiyi yayınladı. Ayrıca Gökbörü, Anadolu, Türk Yurdu, Millet, Türk Amacı, Tanrıdağ, Ergenekon gibi başka Türkçü-Turancı dergiler de yayınlandı.

    Turancılık düşüncesine katkı sağlayan başlıca kurumlar ise şunlardır: 1908’de bütün Türk topluluklarını tanımak ve tanıtmak amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kuruldu. Bu dernek kurucuları arasında Necip Asım, Yusuf Akçura, Velet Çelebi gibi Türklerin yanında Agop Boyacıyan gibi kendisini Türk hisseden Ermeniler de vardı. Bu kişi, muhtemelen Ermeni olan Gregoryan Kıpçak Türküdür.

    1911 yılında İstanbul'da Mehmet Emin Yurdakul’un, Yusuf Akçura’nın, Ahmet Ağaoğlu’nun, Hüseyinzade Ali Turan’ın önderliğinde Türk Yurdu Cemiyeti adında bir dernek kuruldu.
    Bunlar, zayıf ve etkisiz derneklerdi. Asıl etkili, büyük ve esaslı dernek, 15 Mayıs 1912’de kurulan bütün dünya Türklüğünün birlikteliğini ve Türklüğün her anlamda korunmasını, kalkındırılıp yükseltilmesini ve geliştirilmesini esas alan ve günümüze kadar devam eden Türk Ocağı’dır. Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale Savaşlarında, Millî Mücadele’de ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda yani kurtuluş ve kuruluşta Türk Ocağı’nın çok büyük yeri vardır. Türk Ocağı 1931’de kapatıldı. Daha sonraki zamanlarda yeniden açıldı ve bugün faaliyetlerine devam ediyor.

    Öbür yandan Macaristan'da da Turancılık çalışmalarına tanık oluyoruz. 1890'lı yıllarda Macarlarda Turancılık düşüncesi yayılmaya başladı. 1910’da Budapeşte’de Macarların önde gelen aydınlarını, bilim adamlarını, siyasetçilerini içine alan Turan Derneği kuruldu.
    Bu derneğin amacı "Avrupa'dan Asya'ya, Dévény'den Tokyo'ya kadar Turan'ı aramak, kardeş milletler arasında, Macarların yönetiminde birliği sağlamak ve Turancı birlik şuurunu yaygınlaştırmak" idi. 1913'ten itibaren Turán adlı bir dergi yayımlamaya başladı. 1920'de dokuz Turancı cemiyet ve birliğin katılımıyla Macaristan Turan Federasyonu (Magyarország Turáni Szövetség) kuruldu. Macar Turan Derneği’nin lideri Kont Pál Teleki 1941’de Macaristan başbakanı oldu. Bugün de Macaristan’da Turancılık fikri kurumsal anlamda çok güçlü bir hale gelmiştir.

    Nitekim 1978 doğumlu Gábor Vona, bir grup arkadaşıyla birlikte Turancı JOBBİK partisini kurdu. Bu partinin genel başkanıdır ve bugün yüzde yirmiye yakın bir oy oranına sahiptir. Macaristan’ın üçüncü partisi durumundadır.
    Turancılığın fiilî teşebbüslerinden bazıları ise şunlardır: Enver Paşa, Aralık 1914’te Sarıkamış harekâtıyla Erzurum’a kadar gelen Rusları geri püskürtmeyi, ondan sonra Kafkasya yoluyla Orta Asya Türkleri ile birleşmeyi amaçlamıştı ama başaramadı. Fakat Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa, 1918 yaz mevsiminde Azerbaycan ve Dağıstan’ı Rus işgalinden kurtardı ve buraları bağımsız ilan etti ama Osmanlı Devleti’nin yenilmesi sonucu bu girişim de sonuçsuz kaldı.

    1944 yılında Türkçü Turancı aydınlar üzerinde büyük bir baskı ve yıldırma faaliyetleri oldu. Millî Şef ilan edilen İsmet İnönü, İngiltere ve Amerika mandacılığını kabul ettikten sonra bu emperyalist Batılı devletlerin keyfi için milliyetçi, Türkçü Turancı aydınları ezmeye, yok etmeye, sindirmeye çalıştı. 9 Mayıs 1944’te Nihal Atsız, Nejdet Sançar, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkan, Fethi Tevetoğlu gibi önde gelen Turancıları tutukladılar. Bunlara tabutluklarda işkenceler edildi.

    Vedat Toruk: Bugün Turancılık düşüncesinin gerçeklik durumu nedir? Bazıları hayalcilikle itham ediyorlar.

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Arap Birliği, Afrika Birliği ne kadar gerçekse Türk Birliği de o kadar gerçeklik potansiyeline sahiptir. Turancılık eski zamanlarda gerçek bir Türk birliği projesiydi, bugün de olabilir, olmalıdır, olması için bütün Türklerin çalışması gerekir.

    Hz. İsa'nın doğumundan 210 yıl önce Mete Han, Hunlar adı altında bütün Türkleri birleştirdi. Göktürk Devleti bir Türk birliği idi, Selçuklu Devleti ve en önemlisi yakın zamanlarda Osmanlı Devleti, dünyanın en büyük devleti idi ve bir Turan devleti idi. Bugün de bütün Dünya Türkleri birleşirse, akıllarını başlarına alırlarsa kendi birliklerini kurabilirler.

    Vedat Toruk: Turancılığın Türkiye için önemi nedir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Turancılığın ilk şartı, önce Türkiye Türklüğünü sağlama almaktır. Bugün Türkiye Türksüzleştiriliyor, Türk nüfusu azaltılıyor, azalıyor, Türkiye Türkleri hızla fakirleştiriliyor, tasfiye ediliyor, yok ediliyor, devleti, ekonomisi, toprakları, kültürü, dili, dini, tarihi elinden alınıyor. Türkiye Türkleri her anlamda ihmal edilmiş durumdadır.
    Türkiye Türksüzleştirilirse dünyanın diğer yerlerindeki Türkler emperyalistler tarafından kolayca kontrol altında tutulabilir, bütünleşmeleri engellenebilir, ümitleri kırılabilir, bölük pörçük parçalı halleri devam ettirilebilir. Onun için emperyalistler, önce dünya Türklüğünün beyni ve pazusu olan Türkiye Türklüğüne karşı savaş açmışlardır. Türkiye Türklüğünü de içimizden ayarladıkları Türk düşmanı çevreler tarafından tasfiye etmeye çalışıyorlar.

    Haçlı emperyalizminin Türklerin, dünya Müslümanlarının ve bütün insanlığın selametine vesile olacak olan Turancılık fikrinin hayata geçmesini engelleme projelerine karşı bütün Türkleri bilinçlendirmeli, millî benliklerine ve Türk kimliklerine döndürmeliyiz.
    Türkler arasındaki bireyciliği millî şahsiyete çevirmeliyiz. Ferdî hürriyet, istiklal ve refah, millî istiklal ve ittihadla olur. Her Türk, mutlaka ülkü sahibi yapılmalıdır. Emperyalizm, fertleri günlük hazlar peşinde sürüklenen kuru bir kalabalık yaptı, biz ise yüce gayeler peşinde koşan ülkücü yani mefkûreci, ideal sahibi bir millet haline getirmeliyiz.

    Vedat Toruk: Bugün Türk milleti için Turancı, milliyetçi düşünce ve bilinç neden gereklidir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Osmanlının son dönemlerinde Türkler geri plana itilmiş, devlete hâkim olan Türk dışı unsurlar, Türkleri hor görmeye, hakaret etmeye, dışlamaya çalışmışlardır. Devletin yönetim kademesine hâkim olan kadroların çoğu Türk kelimesine “kaba”, “cahil”, “köylü”, “Kızılbaş” manası vermeye başlamışlardı. Devlet Türkleri çiftçi ve asker olarak tutmuş, her türlü angaryayı Türklere yüklemişti ama yine de aşağılıyordu.
    Türklerin sözcüsü, savunucusu, teşkilatı yoktu. Zira Türk, kendi varlığını devletle özdeşleştirmişti, ben demek devlet demek diyordu, beni devlet savunur, diyordu ama bugün olduğu gibi o zamanlar da devleti Türk olmaktan çoktan çıkmıştı. Türk gibi görünen, ama aslında Türklüğün altını oyan, Türklüğü hissettirmeden, sezdirmeden yok eden bir sinsi yapılanma Türk devletini ele geçirmişti.

    Devlet âdeta İstanbul ve taşra diye iki coğrafî bölgeye ayrılmıştı. İstanbul’da yaşayanlar neredeyse tamamına yakını Türk olduğu halde kendilerine Türk yerine “şehrî” yani “şehirli” diyorlardı. Taşra ise Balkanlar, Karadeniz bölgesi, Doğu Anadolu, Orta Anadolu gibi bölgelerden oluşuyordu.
    Balkanların üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanların tamamına Arnavut, Karadeniz yüzde doksan dokuzu Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara Laz, Doğu Anadolu ise üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara da Kürt diyorlardı. Bu adlandırma o kadar yaygınlaşmış ki bu sayılan taşra bölgelerinde yaşayan Türkler bile bir kelime Arnavutça, Lazca, Kürtçe bilmedikleri halde kendilerini Arnavut, Laz ve Kürt saymaya başlamışlardı. Yani Osmanlının son dönemlerinden bugüne kadar Türkler, kimliklerini kaybetmeye, asimile olmaya devam ediyor.

    Ancak 1908 İkinci Meşrutiyet hareketinden sonra Türkler kendilerine gelmeye, teşkilatlanmaya, bilinçlenmeye başladılar, siyasi ve kültürel bilinçlenme sonucu hem Millî Mücadeleyi başarıyla verdiler, hem de tam bağımsız millî Türk devletlerini kurdular.

    Bugün Türk milleti, Türk millî bilincine ve kimliğine sahipse bunu büyük ölçüde Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçludur. Zira Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve bağlantısız millî Türk Devleti, Türklere Türklüklerini hatırlatan ve Türk kimliğini kurumsal düzeyde devlete hâkim kılan millî bir yapıdır.
    Bugün Türk düşmanları, devleti ele geçirerek bu devletin millî Türk kimliğini yok etmeye çalışıyorlar. İslamcı ve Türk gibi görünen Türk düşmanları, samimi dindar ve saf Türkleri aldatıp kandırarak onların oyuyla devleti ele geçirip Türkleri tasfiye etme, Türkiye’yi Türksüzleştirme, PKK ile işbirliği halinde Türkiye’yi Suriyelileştirme ve Kürdistanlaştırma peşindeler.
    Turancıların asıl önemi ve rolü tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. O da Türklere Türklüklerini hatırlatmaktır. PKK’nın gizli işbirlikçisi ve Kürt ırkçısı bazı adamlar, tarikat ve cemaat kurup Türk çocuklarını İslam’la avlayarak onları mankurtlaştırıyorlar, Türklüklerini unutturuyorlar; hatta onları Türklüğe düşman haline getirip Kürtçülük propagandisti yapıyorlar.

    Gizli PKK zihniyetli bu tür Türk düşmanı tarikat ve cemaatler, saf dindar Türklerin temiz inançlarını istismar ederek paralarını, mallarını mülklerini, zamanlarını, enerjilerini, kızlarını, oylarını, haysiyet ve şereflerini, millî onurlarını ve giderek her şeylerini alarak âdeta köleleştiriyorlar.

    Diğer yandan aşırı solcu ve komünist bir takım yapılar da enternasyonalizm adına bazı Türk çocuklarını PKK paspası halinde kullanmaktadırlar. “Kapitalist sömürüye son” diyecekleri yerde “halklara özgürlük” diyerek aslında PKK propagandası ve Türk düşmanlığı yapıyorlar. Bugün ülkemizde böylesine şeytanca bir oyun tezgâhlanmaktadır. İşte bugün Turancıların birinci görevi, aldatılmış, kandırılmış, paspas niyetine kullanılan saf Türkleri bu tür esaretlerden kurtarmaktır.

    Vedat Toruk: Bugünkü şartlarda sağlıklı bir Türk milleti oluşturabilmenin ve büyük kutlu Turanı kurabilmenin zemini olan kurumsal değer ve yapılar nelerdir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Büyük Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için şu kurumsal birliklerin tesis edilmesi gerekiyor:

    1. Siyasi Birlik: Bütün Türk ülkeleri, toplulukları ve akraba topluluklar, bütünüyle yerli ve millî nitelikte, hiçbir emperyalist devlet ve odağa bağımlı olmayan tamamen istiklalci ve özgür ortak bir Turan Meclisi kurmalı ve burada her Türk ülkesinden nüfusları oranında temsilci vekiller olmalıdır.
    Bu milletvekillerinden oluşan Turan Meclisi, Türk devlet geleneği ruhunu, şuurunu ve birikimini esas alarak, zamanımız şartlarına uygun bir şekilde ortak bir Turan anayasası yapmalı, bütün Türk ülkeleri kanunlarını bu anayasaya göre çıkarmalıdır. Ayrıca en üst düzeydeki tam bağımsız bu Turan Meclisi, kendi içinden bir Kağan seçmelidir. Bu Kağan, bütün dünya Türklerinin beyi olmalıdır. Her Türk ülkesinin ve topluluğunun lideri de boy beyi olmalıdır.

    2. Coğrafî Birlik: Bugün Türk yurtları paramparçadır. Değişik emperyalist devletler aynı boyu bile parçalamışlardır. Nitekim Azerbaycan Türkleri ikiye bölünmüş. Yarısı Kuzey Azerbaycan olarak Ruslar tarafından esir alınmış, ama sonra hür olmuşlar. Öbür taraftan Güney Azerbaycan, Fars emperyalizmi tarafından hâlâ esir tutuluyor. Güney ve Kuzey Azerbaycan birleşmeli ve tek Azerbaycan devleti olmalı.
    Irak’ta Barzani esareti altındaki Kerkük merkezli Türkmeneli esirdir. Acilen Türkiye ile birleşmelidir.
    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hemen Türkiye’ye katılması gerekir.

    Suriye Türkmeneli’nin de Türkiye’ye katılması sağlanmalıdır.
    Bugün Rusya Federasyonu altında Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti gibi özerk Türk cumhuriyetleri var. Bunların da Rus esaretinden kurtularak acilen birleşip tam bağımsız bir Türkistan Devleti halinde oraya çıkması lazımdır.
    Afganistan’da 14 milyon kadar Özbek, Türkmen ve diğer boylardan Türkler var. Bunların da birleşip Güney Türkistan Devleti halinde bağımsız bir Türk Devleti olması lazımdır. Dağınık haldeki Türklerin coğrafî birliği, siyasi birlikle perçinlenmelidir.

    Coğrafî birliğin nihaî hedefi, önce Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Afganistan ve Tacikistan Türkleri, Rusya Federasyonuna bağlı özerk Türk devletleri ve Doğu Türkistan’ın birleşerek büyük ve tek bir Türkistan Devletinin kurulmasıdır. Türkiye’nin de Kuzey ve Güney Azerbaycan, Irak Türkmeneli, Suriye Türkmeneli, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birleşerek büyük bir Türkiye Devletinin kurulmasıdır. Yani Dünya Türklüğü, iki büyük Türk Devleti çatısı altında birleşmelidir: Türkistan ve Türkiye Devletleri. Sonra bu iki devlet birleşip tek bir devlet olmalıdır. Bu devletin adı da “Türkeli” olmalıdır.

    3. Askerî Birlik: Bütün Türk ülkeleri, ortak bir Turan ordusu kurmalıdır. Her Türk ülkesinden nüfus oranlarına göre belirlenen sayıda alınacak askerlerle oluşturulacak bu ortak Turan ordusu, Türk dünyasının barış gücünü oluşturacaktır.
    Turan ordusu, bilinen özelliklere sahip resmî bir ordu olacaktır. Ayrıca her zaman, her türlü savaşa hazırlıklı resmî olmayan gizli bir yedek ordusu da olacaktır. Bu yedek ordu, gerektiğinde bir anda harekete geçebilecek kadınıyla erkeğiyle, çoluğu ile çocuğu ile bütün Türklerdir. Biz ordu-millet özelliğimizi korursak ayakta kalabiliriz.

    Turan ordusu, hem Türk ülkelerinde ortaya çıkacak kargaşalığı, hem de bir Türk ülkesine dışarıdan gelecek bir saldırıyı önlemede etkin biçimde devreye girecektir. Turan ordusu, bütün Türklerin barış ve güvenlik içinde yaşamasını garanti edecek ortak bir güvenlik gücü işlevi görecektir. Mesela Türkiye’de ortaya çıkan PKK eşkiyalığını Turan ordusu, bir günde yok edecektir. Bir tane bile eşkıya bırakmamacasına tamamen temizleyecektir.

    Kırım’ı Ruslar işgalinden Turan ordusunu kurtaracaktır. Güney Azerbaycan, Kuzey Azerbaycan’la birleşmek istediğinde İran engel olmaya kalkarsa karşısında Turan ordusunu bulacaktır.
    Irak’ta Barzani çapulcubaşısı, Türkmeneli Türklüğünü katliama tabi tutmaya kalkıştığında Turan ordusu devreye girip bütün peşmergeleriyle birlikte Barzani’yi Saddam’ın yanına gönderecektir. Doğu Türkistan’ı Çin esaretinden Turan ordusu kurtaracaktır.

    4. Dilde Birlik: Bugün bütün dünya Türklüğü hem farklı coğrafyalarda dağınık halde olduğundan hem de yüzyıllar süren uzun ayrılık ve kopukluk yüzünden Türkçenin farklı lehçelerini kullanmaktadırlar. Köken birliğine sahip ortak tek Türkçe, zamanla birçok lehçelere ayrılmış ve bu lehçeler âdeta büyük ölçüde birbirini anlayamaz hale gelmiştir.

    Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için ortak bir iletişim dili olan bir Türkçe’yi bütün Türk dünyasına hâkim kılmalıyız. Esperanto gibi yapma bir Türkçe oluşturamayacağımıza göre, en büyük ve en yaygın lehçe olan Türkiye Türkçesini bütün Türklerin öğrenmesi gerekiyor ve Türkiye Türkçesinin ortak Turan iletişim dili olması, âdeta bir zorunluluktur.

    Türkiye Türklerinin de diğer Türk lehçelerini öğrenmesi gerekir. Bütün lehçelerde kullanılan ortak söz varlıklarını temel alıp bunları yaygınlaştırarak, ortak kelime kadrosunu çoğaltarak, söyleyiş birliği ve harf birliği sağlayarak, bütün lehçeleri bütün Türk dünyası okullarında zorunlu ders yaparak dil birliğini sağlayabiliriz. Bütün Türk ülke ve topluluklarının Latin harflerine geçmesi gerekiyor.

    5. Basın-Yayın Birliği: Bütün Türk dünyasını ilgilendiren haberleri toplayan, üreten ve yayan ortak bir Turan haber ajansı kurulmalı, bütün Türk ülkelerindeki basın yayın organları, bu haber ajansından aldığı haberleri kendi yerel basın yayın organlarında yaymalı ve değerlendirmelidir. Zira Türk dünyası, haberleri hep yabancı emperyalist haber ajanslarından, özellikle de Yahudi haber kaynaklarından almakta ve yanlış bilgilenmektedir.

    Turan Türk birliğinin sağlıklı bir şekilde kurulabilmesi için sağlam ve doğru kaynaklardan haber ve bilgi almaya ihtiyaç vardır. Bunun yolu da kendi haber kaynağımızı ve kurumumuzu kendimizin oluşturmasıdır. Ayrıca bütün Türk dünyasında izlenecek çok kaliteli, üst düzeyde bir televizyon kanalı ve bir gazete kurulmalıdır. Böylece Türk millet bilinci gelişecektir.

    6. Dinde Birlik: Dünyada milliyetiyle dini birleşmiş tek millet biziz. Yani Türk milletinin neredeyse tamamı müslümandır. Hristiyan ve Yahudi Türk çok çok azdır. Türk milletini millet yapan temel kurumlardan biri de İslamiyet’tir. Türkler İslamiyet’le millet olarak varlıklarını ve millî kimliklerini korudular ve yükselttiler. İslamî dönem Türk tarihinde Türk ile Müslüman aynı anlamda kullanılmıştır. Özellikle Batılılar Türk’le müslümanı bir saymış, tarihlerine böyle kaydetmişlerdir.

    Müslüman olmayan Türkler Avrupa’da asimile oldu, eridi gitti yani Türklüklerini de kaybettiler. Bugün potansiyel olarak Türk milleti Müslüman olmakla birlikte İslamiyet’i asıl kaynaklarına bağlı olarak sağlıklı bir şekilde bilmemektedir. Müslüman Türkler dinlerini yeterince bilmiyor, öğretilmiyor.
    Bu boşluktan yararlanan uyduruk tarikat ve cemaatler, Türklere kendi saçma sapan hurafelerini din diye yutturuyor. Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri olan İslamiyet, Kur’an ve Hadis kaynaklarına ve sahih İslam âlimlerine bağlı olarak doğru biçimde öğretilmeli ve yayılmalıdır.

    Müslüman Türk milleti, şu cemaati bu cemaati diye bölük pörçük olmamalı; bütün dünya Türkleri tek bir cemaat mensubu olmalıdır, yani sadece cami cemaati olmalıdır. Bu yapıyı bir an önce hayata geçirmek lazımdır.
    Zira emperyalist devlet ve odaklar, Türkleri paramparça edip kolayca güdümlerine ve kontrollerine alabilmek için uyduruk tarikat ve cemaatleri kullanmaktadırlar. Bu cemaat ve tarikatlerin çoğu Amerika’ya, Avrupa’ya, İsrail’e, Rusya’ya, İran’a, Barzani’ye bağlıdırlar.

    En tehlikelileri de Amerika’ya bağlı Haşhaşiler ve Barzani’ye bağlı Adıyaman merkezli yapılardır. Bunlar Turancılığın önünde bir ayak bağıdır. Tamamı tasfiye edilip yerlerine Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi yerli, millî nitelikli Türk tarikatleri çıkartılıp teşvik edilmelidir ve Türkler arasında bu millî tarikatler yayılmalıdır.

    Çuvaşlar ve Gagavuzlar gibi Hristiyan Türkler ve diğer bazı Yahudi ve paganist Türkler de müellefetülkulûb kabul edilip sağlam bilgi ve bilinç sahibi Türk âlimleri tarafından usulünce İslamiyet’e davet edilmelidir.

    7. İktisadî İstiklâl: Türklerin dünyanın değişik bölgelerine yayılmalarının bir avantajı vardır, o da çok değişik yer altı ve yer üstü kaynaklara sahip olmalarıdır. Bir ülkede bir maden, öbür ülkede başka bir maden, bir ülkede bir meyve, öbüründe başka bir meyve, bir ülkede şu ürün, öbüründe başka bir ürün, birinde deniz öbüründe dağ var, ova var.
    Ayrıca beyin ve kol gücü bakımından da çeşitlilik var. Şu Türk ülkesinde şu meslek ve bilim dalı daha önde iken, öbür Türk ülkesinde başka bir meslek, bilim ve teknoloji daha önde.
    Bütün bu yer altı ve yer üstü maddi kaynakları, beyin ve kol güçlerini birleştirirsek hiç kimseye muhtaç olmadan yaşayabiliriz. İşte Turan Türk birliği, Türklerin iktisadi kaynaklarını birleştirerek, harmanlayarak, zenginliklerimizi yabancılara, emperyalistlere yağmalatmadan, peşkeş çekmeden, tamamını Türk milletinin hizmetine ve istifadesine sunarak rahatça yaşayabileceği bir sistem kuracaktır.

    8. Meslekte Birlik: Bütün Türk devletlerindeki ve topluluklarındaki meslektaşların muhakkak surette bir araya gelerek ortak meslekî kurumlar oluşturması ve meslekî ilişkilerini ve dayanışmalarını en ileri noktaya taşımaları kaçınılmaz bir zorunluluktur. Zira Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri, meslekli bir Türk milleti oluşturmaktır.

    Mesleksiz insanlardan oluşan millet yaşayamaz, bağımsız bir millet olarak var olamaz. Onun için bütün Türklerin yaratılışlarına, kabiliyetlerine, ilgilerine ve meraklarına göre değişik mesleklere yönlendirilmesi ve o dalda en iyi şekilde yetiştirilmesi ve mesleğini icra edebilmesi için gerekli olan şart, imkân ve zeminlerin oluşturulması gerekiyor. Bunun için de tamamen millî bir Türk iradesinin hâkim olduğu Türk devletleri, bilim ve teknolojiye çok üst düzeyde yer vermelidir.

    9. Sanatta Birlik: Dünya Türklüğü, kendi bölgelerinde kendi anlayış ve geleneklerine göre çok zengin bir sanat, edebiyat geleneğine sahiptir. Sanat ve edebiyat, milleti millet yapan, millet mensupları arasında ruh, şuur, duygu, heyecan ve amaç birliği sağlayan temel kurumlardan biridir.
    Türkçe duyuş, Türkçe düşünüş, Türkçe bakış, Türkçe tavır alış ancak ortak bir sanatsal ve edebî duyarlılıkla mümkündür. O bakımdan Turan Türk birliğini sağlamanın yollarından biri, resimden sinemaya, mimarlıktan edebiyata kadar bütün sanat ve edebiyat dallarında ortak millî bir sanat birikimi ortaya koymaktır.
    Batılıların Nobel ödülüne benzer şekilde sanatın her dalı için büyük bir Turan Ödülü konmalı. Her sene bütün Türk dünyasında ortaya çıkan en iyi ve en özgün sanatçılara bu ödül verilmelidir.

    10. Bilimde Birlik: Bugün modern zamanlarda milletler, kendi bilim ve teknolojilerini kurmadan yaşayamazlar. Dünya Türklüğü de bilim ve teknolojinin her dalındaki beyinleri bir havuzda toplayıp ya da ortak işbirliği mekanizmaları ve kurumları geliştirip Türk milletini yükseltecek, koruyacak ve yaşatacak en ileri düzeyde bilim ve teknoloji üretip uygulamaya koymalıdır. Bütün Türk ülke ve toplulukları bir araya gelip millî Türk bilim ve teknoloji projeleri üreterek hayata geçirmelidir. Üniversitelerarası bilgi paylaşımına dayalı birlik projesi işlevsel kılınmalıdır.
    Bütün Türk dünyasından seçilen en zeki çocukların okuyacağı prestijli bir Turan Bilim Yurdu (üniversitesi) kurulmalıdır.
    Nobel ödülüne benzer şekilde bilimin her dalı için Turan Bilim Ödülü konmalı.

    11. Eğitimde Birlik: Eğitimin amacı, kişileri hem pratik bilgilerle hayat şartlarına hazırlamak, hayatı ve dünyayı tanıtmak, meslek sahibi etmek hem de ortak millî değerleri öğreterek bilinçli bir millet yapmaktır. Türk dünyası, ortak Türk millî değerlerini bir öncelikli değerler skalası halinde düzenleyip bütün Türk çocuklarına aynı millete mensubiyet şuuru verecek millî bir eğitim politikası uygulamalıdır.
    Ortak Türk tarihi, ortak Türk edebiyatı, ortak Türk kültürü, ortak Türk gelecek tasavvuru gibi konularda muhakkak surette tamamen Türklüğe göre bir eğitim sistemi geliştirilmeli ve hemen uygulamaya konmalıdır. Türk çocuklarına bağımsız millî Türk eğitimi verilmeden Turan Türk birliği kurulamaz.
    Rus, Çin, Amerika, Fars, Arap emperyalizmine göre kurgulanmış eğitim sistemleri çarklarından geçen Türk çocuklarının millî şahsiyetleri oluşmaz. Her türlü dış emperyalist dayatmadan uzak yerli, millî ve İslamî nitelikte bir Türk eğitim sistemi kurulmalı ve hayata geçirilmelidir. Türk ülkelerinde ortak bir eğitim sistemi kurulmalı ve diplomalar, her Türk ülkesinde denklik sahibi olmalıdır.
    Bütün Türk dünyasında karşılıklı öğrenci ve hoca değişimi programları uygulanmalıdır. Üniversite öğrencileri belirli sürelerle değişik Türk devletlerinde öğrenim görmeli, hocalar da yine belirli sürelerle değişik Türk üniversitelerinde ders vermelidir.

    12. Turizmde Birlik: Türk ülkeleri ve toplulukları arasında gidip gelmelerin, seyahatlerin, turistik faaliyetlerin artması lazım. Türk dünyasını birbirine bağlayan tarihî İpek Yolu modern şartlarda yeniden ihya edilmeli ve işler hale getirilmelidir. Ortak turizm potansiyeli dünya Türklüğünün birbirini tanımasına, kaynaşmasına, değerler paylaşımına hizmet etmelidir.
    Yoğun ortak turistik faaliyetler Turan Türk birliğinin kurulmasında büyük bir itici güç olacaktır. Türk devletleri ve toplulukları arasında Turizm İşbirliği Protokolü imzalanmalı ve içi yoğun uygulamalarla doldurulmalıdır. Dünya Türkleri, karşılıklı gidip gelmelerle birbirlerini biraz da turizm yoluyla tanıyıp kaynaşacaktır.
    Yaz tatillerinde gruplar halinde Türk gençleri değişik Türk devletlerinde tatil kampları düzenlemeli, böylece Türk dünyası gençleri biribirlerini tanımalı ve kaynaşmalıdır.

    13. Turan Şölenleri: Her yıl bir Türk ülkesinde bütün dünya Türklerinin katılımını sağlayan çok büyük çapta bir Turan Şöleni düzenlenmelidir. Burada Türk dünyasının önde gelen aydınları, fikir ve edebiyat adamları, müzikçileri, folklorcüleri, sporcuları, sinemacıları, değişik sahalardaki öne çıkan isimleri bir araya gelmeli, gösterilerini, beceri, birikim ve marifetlerini sergilemelidir.
    Bu şölenlerde dünya Türkleri, hem eğlenmeli, hem bilgilenmeli, hem dayanışma içinde birlik beraberlik ruhu kazanmalıdır. Milyonlarca kişinin katılacağı bu büyük Turan şölenleri büyük Turan Türk birliğini kurmada ve devam ettirmede çok işlevsel bir role sahip olacaktır.

    Günümüzde Macaristan’da 2010 yılından beri her iki yılda bir büyük bir Turan Kurultayı düzenlenmektedir. Macar Soylar Toplantısı-Kurultay, eski Macar-Hun ve Türk kültürlerinin ayrıca doğudaki bozkır atlı göçebe kültürlerinin en büyük tanıtım organizasyonu ve şölenleridir. Bütün Türk boyları, kendi gelenek yaşatıcılarıyla, eski göçebe giyim kuşam tarzlarıyla, göçebe çadırlarıyla, atlarıyla, göçebe savaş oyunları, at yarışları, okçuluk yarışları ve müzik konserleri ile bu şölende yerini almaktadır. Kurultayın 300.000’e yakın katılımcısı olmaktadır.

    14. Aile Kurumunu Sağlamlaştırmak: Modernleşme, batılılaşma ile birlikte Türk aile kurumu büyük ölçüde yara aldı. Çok çocuk yapma geleneği ortadan kalktı. Çocukların aile içinde geleneksel Türk kültürü ile yetişmesi geleneği yok oldu. Büyüklere saygı küçüklere sevgi geleneği zedelendi. Bütün bunları hızla tamir ederek yeniden güçlü, sağlam Türk aile kurumunu inşa etmeliyiz. Zira Turan’ın temeli Türk aile kurumudur.

    Nurullah Çetin

    .
  • Müteakip hadiseler, resmiyette Balkan Savaşları’ndan sonra kurulacak (Eşref daha sonra yeniden kurulduğunu söyleyecekti) ve imparatorluğun son yıllarında ekseriyetle dramatik ve trajik sonuçları olan kritik bir rol oynayacak Teşkilat-ı Mahsusa’nın ortaya çıkışında Libya’daki sürecin mühim bir aşama olduğunu gösterecekti.
    Enver, Eşref gibi fedaî zabitan’ları Osmanlı Libyası’nı İtalyanlara karşı savunmak adına çağırdığında fedaî zabitan’ların coşkuyla yanıt vermeleri etkileyiciydi. İmparatorluğun dört bir yanından gönüllüler derhal Osmanlı topraklarının müdafaa edilmesine yönelik arzularını bildirdiler. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Türk “Millî Mücadelesi”nden müteşekkil kritik mücadelelerde yer alacak kilit aktörler için Trablusgarp Savaşı mühim bir tecrübe sağladı. Göreceğimiz gibi Enver, Eşref, Fethi ve Mustafa Kemal gibi şahıslar, ayaklanma bastırmak noktasından
    bir Avrupa gücüyle boy ölçüşecekleri aşamaya ulaşacakları değişimi, Libya’nın ırak çöllerinde tecrübe ettiler. Fakat Libya’ya giderken geçtikleri yolda, hiç beklemedikleri yerlerde dahi çetin engellerle karşılaştılar.


    Trablusgarp’ın uzak konumu göz önüne alındığında, bu güçlüklerden en aşikârı mesafeydi. Akdeniz rotasının, yani Osmanlı subaylarını en hızlı ve etkili biçimde Libya’ya götürecek yolun kullanılması, İtalyanların denizdeki üstünlükleri dolayısıyla adeta imkânsızdı. İtalyanlar savaş esnasında Beyrut ve Kuşadası gibi Osmanlı limanlarını hedef gözetmeden bombalamak suretiyle denizdeki üstünlükleriyle gösteriş yapmışlardı. Osmanlı fedaîleri için Libya’ya gitmenin tek yolu kara seyahatiydi. Birkaçı Tunus’tan Libya’ya geçmiş, fakat büyük çoğunluk Mısır üzerinden intikal etmişti. Savaşta tarafsız kalmak isteyen İngilizler, Osmanlı subaylarının Mısır’dan Sirenayka’ya sızmasını engellemelerini isteyen İtalyanların baskısı altındaydı. Bu baskı, bir grup Osmanlı subayının ilk teşebbüslerinde sınırdan geri çevrilmesiyle sonuçlandı. Fakat Libya seferinde gönüllü olmak isteyen subayların önündeki engeller sadece İtalyanlar ve İngilizlerden ibaret değildi. Osmanlı hükûmetinin uluslararası meselelerdeki doğal ihtiyatlılığı ve askerî komuta kademesinin düzgün ikmal hatları olmaksızın bir harekât icra edebilme kapasitesine ilişkin endişeleri, kamuoyunun direniş harekâtına verdiği desteğe rağmen kayda değer
    bir iç muhalefetin aşılması gerektiği anlamına geliyordu. Yüksek rütbeli askerî figürler Osmanlı ordusunun İtalya’ya karşı savaşı kazanmak için adeta hiçbir şansının olmadığını perde arkasında kabullenmişlerdi. Dolayısıyla yüksek komutanlıktakiler, umutsuz bir girişim olduğuna inandıkları bir mücadelede en iyi subaylarından birçoğunun koşarak yer almasına hiç de hevesli değillerdi. Bu, Osmanlı ordusunun içinde bir ihtilaf yarattı.
    Trablusgarp Savaşı’nın kendinden sonraki savaşlarda önemli etkileri olacak bir başka yönü “fedaîlerin” seferberliğiydi.
    Bu ifade ve arkasındaki anlayış Libya’da iki düzlemde faaliyet gösterdi. Osmanlılar, lojistik engeller yüzünden düzenli ordunun büyük birimlerini İtalyanlarla savaşmak için göndermelerinin imkânsız olduğunu biliyorlardı. Yapabilecekleri en iyi şey, küçük bir grup subay göndermek ve mücadele için gerekli insan gücünü temin etmek adına yerel gönülleri, yani Libya’daki Senusî tarikatı mensuplarını eğitmeyi ümit etmekti. Öte yandan fedaîler
    terimi, ayrıca, genelde düşük rütbeli subaylardan oluşan bir grup Osmanlı subayı için de kullanılıyordu. Söz konusu terim, İngilizceye “gönüllüler” olarak tercüme edilebilecek, fakat din motivasyonlu fedakârlık anlamını barındıran bir terimdir. Bu subayların birçoğu 1908’deki “Jön Türk” devriminden önce Makedonya’da fedaîler olarak itibar kazanmışlardı. Bazıları, bireysel olarak veya küçük birimler hâlinde siyasi suikastlar gibi özel
    görevler üstlenmişlerdi. Fakat bu grup tarafından yapılan koordineli ve büyük çaplı ilk eylem Kuşçubaşı Eşref, Süleyman Askerî, Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, İzmitli Mümtaz, Ali Çetinkaya ve Çerkes Reşid gibi kişilerin önemli roller oynadığı Libya’da gerçekleştirildi. Bu kişilerden hepsinin şahıslarına münhasır, -bazılarınınki
    kahramanca, bazılarınınki de katiyetle bednam- tarihî birer ünleri olacaktı. Birlikte heybetli bir grup oluşturuyorlardı. Hepsi Enver’e yakındı ve seferber edilmeleri Enver’in inisiyatifiyle sağlanmıştı. Bu grup daha sonra Osmanlı Türkçesinde Teşkilat-ı Mahsusa olarak bilinen ad altında kurumsallaştırılacak, Harbiye
    Nezareti’nin bünyesinde, imparatorluğun iç ve dış düşmanları addedilenlere yönelik özel görevler üstlenecekti. Bu teşkilatta Çerkeslerin bir ağırlığı olacaktı; ağlarının nasıl işlediği hakkında çok az şey bilinse de, Enver’in ekseninde hareket eden Eşref gibi Teşkilat-ı Mahsusa subaylarının bir araya gelmesinde Çerkesliğin önemli bir faktör olduğu açıkça görülmektedir. Bu fedaîlik ruhunun mühim bir bileşeni, Zürcher’in yerinde bir şekilde “Müslüman milliyetçiliği” olarak nitelendirdiği şeydir. Bu düşünce şekli Müslümanların kısmen yabancı Hristiyan yayılmacılığı veya bağımsızlık hareketlerinin mağdurları olarak yaşadıkları tecrübeler sonucu edinilmişti. Bu eğilimdeki birçok önemli şahsiyetin ailelerinin Balkanlarda ya da Kafkaslarda Müslümanlara yönelmiş etnik şiddetten kaçmış
    olmaları tesadüf değildir. Çeşitli etnik ve bölgesel geçmişlere sahip Müslümanları Osmanlı topraklarını müdafaa etmek için bir araya getirmek düşüncesinin hem pratik hem de sembolik bir cazibesi vardı. Osmanlı subay sınıfının pan-Müslim yapısı oldukça açıktı, fakat daha da çarpıcı olan, bazı Müslüman diyarlarını temsil
    eden önemli figürlerin Libya’ya konuşlandırılması oldu. Libya mücadelesi Şeyh Salih Tunusi ve Cezayirli Emir Ali Paşa gibi kökleri imparatorluk topraklarının dışına uzanan Müslüman erkânı öne çıkaracaktı. İstikbaldeki savaşlar da, örneğin Birinci Dünya Savaşı, Afganistan kadar ırak bölgelerden gelen Müslüman fedaîlerden müteşekkil birimlere sahne olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen subaylarının dahi bölgesel ve etnik bağlantılar yelpazesi dikkat çekiciydi ve Osmanlılardan bahsedilirken “Türk” ifadesinin normal, fakat daha ziyade dikkatsiz
    bir şekilde kullanımıyla kolayca gözden kaçan bir şey vardı. Hem Batılı yazarlar hem de Türkiye Cumhuriyeti yazarları, farklı sebeplerle Osmanlıları ekseriyetle “Türk” olarak tanımlamaktadırlar. Fakat Osmanlı subay sınıfı, bünyesinde Türkleri, Çerkesleri, Kürtleri, Arapları, Arnavutları barındırıyor ve Balkanlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan imparatorluğun Arap vilayetlerine kadar uzanan bölgesel bir köken sunuyordu...

    Osmanlı askeriyesinin pan-İslamist yönü, Alman müttefikleri açısından Birinci Dünya Savaşı sırasında ele alınacak bir husus olacaktı. İlginçtir ki, İstanbul’a Fransa ve İngiltere’ye karşı cihad ilan etmesi yönünde yaptıkları erken baskıdan da görülebileceği üzere Almanlar, İslamî bir tutum izlenmesi noktasında Osmanlı liderliğine kıyasla daha heveslilerdi. Mevlevî dervişlerden bir birim kurmak ve Eşref Bey’in Arabistan’da dolanırken bir süre birlikte vakit geçirdiği dinî eğilimli şair Mehmet Âkif ’i morallerini yükseltmek üzere harekete geçirmek örneklerinde görüldüğü
    gibi, Osmanlılar da mücadelenin İslamî boyutuna vurgu yapmakta hünerli olduklarını kanıtlamışlardı. Ama yine de Alman müttefiklerinin “İslam kartını açmaya” fazla hevesli olduklarını görüp onların bu beklentilerini azaltmaya çabaladılar.

    Trablusgarp Savaşı, imparatorluğun dört bir yanından gelen ve gelecekte sivrilecek olan bir grup düşük rütbeli Osmanlı subayını ön plana çıkardı. Bunların arasındaki en ünlü isim, istikbalin Atatürk’ü Mustafa Kemal olsa da, Süleyman el Biruni Libya’da, Emir Şekip Arslan Lübnan’da, Nuri Said Paşa ve Cafer el-Askerî Irak’ta olmak üzere diğerleri de Osmanlı sonrası millî tarihlere damgalarını vuracaklardı. Libya’da belirgin bir şekilde öne çıkan
    diğer isimler ise, özellikle de Kemalist liderliğin rakiplerini etkisiz kılmakta bilhassa kabiliyetli olduğunu gösterdiği Türkiye’de olmak üzere, siyasi hayatın dışında kalmaya zorlanacaklardı. Eşref, uzaklaştırılacak ilk isimler arasında idi.




    Libya yolunda
    Eşref ’in Libya’daki mücadeleye iştiraki Enver’in talebiyle gerçekleşmişti. İtalyanlar 29 Eylül 1911’de (işgale 4 Ekim 1911’de başladılar) savaş ilan ettiklerinde Eşref, görmüş olduğumuz üzere, muğlak koşullar altında Doğu Anadolu’da bulunmaktaydı. Eşref ’in, uzakta olmasına rağmen İtalyanların savaş ilanını ertesi gün öğrendiğini biliyoruz. Bu, onun gelecekteki mücadelelerinde de birçok kez bel bağlayacağı Osmanlı telgraf şebekesinin
    erişim ve güvenilirliğini göstermektedir. Haberleri alan Eşref, İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı. Fakat Osmanlı ulaşım sistemi, telgraf sisteminin çok daha gerisindeydi. Rahatsızlığı ve Doğu Anadolu’nun çetin arazisi sebebiyle yaşanan gecikmeler yüzünden, başkente dönüşü birkaç haftayı buldu. 31 Ekim 1911’de İstanbul’a döndüğünde kendisinin Arap kabileleri konusundaki tecrübesini iyi bilen Enver tarafından İskenderiye’ye atandığını öğrendi. Orada diğer gönüllülerin Batı Çölü’nden geçip Sirenayka’ya veya diğer adıyla Doğu Libya’ya sızmaları için icap
    eden operasyonu tertipleyecekti. Mısır, Libya’daki Osmanlı harekâtının toplanma bölgesi, çeşitli vilayetlerden gelen bütün gönüllülerin birleşme noktasıydı. Bölgeye, Tunus’la olan batı sınırından giren küçük bir grup
    haricinde bütün Osmanlı subayları Mısır’dan geçmiş ve dolayısıyla direniş hareketine katılmalarını engellemeye yönelik İngiliz teşebbüslerini atlatmak zorunda kalmışlardı. Mısır’daki durum iyi bilinmekteydi. Artan İtalyan baskısına duyarsız kalamayan Mısırlı yetkililer, Libya’ya gitmeye çalışan Osmanlı subaylarına zorluk çıkardılar. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun bu ülkede yüzyıllarca süren yönetimi dolayısıyla Mısır ile aralarında güçlü
    bağlar vardı, dolayısıyla da ahali içerisinde Osmanlıların davasına oldukça olumlu yaklaşan birçok kişi mevcuttu. Pratik açıdan bakacak olursak, Mısır, İngiliz kontrolündeki hükûmetin tutumuna rağmen ulaşım bağlantıları, Osmanlı yanlısı ağları ve erzakıyla Libya harekâtı için ideal bir toplanma bölgesiydi. Süleyman Askerî’nin grubu Irak’tan Mısır’a vardığında, kilit konumdaki Osmanlı subaylarının birçoğu hâlihazırda Mısır’a geçmişti. Enver daha 19 Ekim 1911’de Mısır’a varmıştı. Dostu Ömer Naci ve Yakup Cemil ile Sapancalı Hakkı isimli iki İttihatçı “fedaî”yle birlikte seyahat eden Mustafa Kemal (daha sonra Sapancalı Hakkı’yla ilişkisini yok saymaya çalışacaktı) de on gün
    sonra, 29 Ekim’de Mısır’a ulaştı. Enver, sınırdaki bazı zorlukların ardından Derne’deki direnişi örgütlemek üzere önden gitti.
    Mustafa Kemal bu sırada hastalandı ve tedavi için İskenderiye’ye döndü. İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ile Nuri ve Arap ekâbirinden iki kişi; Şeyh Salih Tunusî ile Cezayir’in millî kahramanı Abdülkadir Cezayirî’nin oğlu Emir Ali Paşa’dan oluşan büyük bir grubu Libya’ya geçirmekle yükümlü olan Eşref ise 10 Kasım’da Mısır’a vardı. Eşref ’in medrese öğrencileri kılığındaki grubu Kasım ayının ortası ile sonu arasında Trablusgarp’a doğru yolculuğuna başladı. Hâlâ iyileşmemiş olan Mustafa Kemal’i İskenderiye’deki Rum bir doktorun ellerine bıraktılar. Mustafa
    Kemal, Libya sınırını geçmek ve nihayetinde, Eşref gibi, Enver’in Derne’deki komutasında görev almak için 1 Aralık’ta yola çıkacaktı. Mısır ayrıca 1911 senesinin sonları itibariyle imparatorluğun en doğudaki vilayetinde konuşlu olan Süleyman Askerî’nin genç subaylarından müteşekkil küçük fakat azimli grubun da varış noktasıydı. Libya’daki harekâta coşkuyla gönüllü olan bu grubun Bağdat’ta yaşadığı tecrübe, İttihatçı “fedaîler” ile yüksek komutanlık arasındaki irade (ve bir dereceye kadar ideoloji ve kişilik) savaşına iyi bir örnek teşkil eder. Askerî ve arkadaşlarının hikâyesi, Irak ve Libya arasındaki mesafe göz önüne alındığında, ilaveten, aşılması gereken mesafe ve lojistik sorunlarına da ışık tutmaktadır.

    İtalyanlar Libya’yı istila ettiklerinde Bağdat’ta görev yapmakta olan bazı ordu ve jandarma subayları direnişe katılmak için izin istemişti. Bu grubun kilit isimleri Süleyman Askerî, Cemil, Tevfik ve Fehmi Beylerdi. Bu grubun mensuplarından genç bir subay olan ve Eşref ’in talebi üzerine yıllar sonra hatıratını yazan Fehmi sayesinde, grubun, resmî makamların ve coğrafyanın çıkardığı sorunlara rağmen nasıl ilerlediğinin izini sürebiliyoruz. Grubun
    boyutu ve yapısı zaman içinde değişmiş olmakla birlikte lideri belli idi; parlak zekâlı, fakat değişken tabiatlı Süleyman Askerî, yani Teşkilat-ı Mahsusa’nın istikbaldeki başkanı. Gönüllüler Trablusgarp’a gitmek için Bağdat Valisi Cemal Paşa ve ordu komutanı Ali Rıza Paşa’ya başvurdular. Başvuru Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’ya kadar ulaştıysa da, İngilizlerin Osmanlı subaylarının Mısır’a girmesinin engellenmesi yönündeki talebi sebebiyle Mahmut Şevket Paşa’nın bu husustaki yanıtı olumsuz oldu. Fakat grup “hayır” cevabını kabul etmeyecekti. Fehmi’nin belirttiği gibi, “Askerî’nin ikna kuvveti malum” idi. Vaziyeti subaylar ile İstanbul arasındaki bürokratik mücadele takip etti. Subaylar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli liderlerinden biri olan Cemal Paşa’nın desteğine sahipti. Duruma şahsen müdahale edip şahsi sorumluluk almayı kabul etmesinin ardından Cemal, dokuz subayın Bağdat’ı terk etmesi için nihayet izin koparabilmişti. Yüksek komutanlığın, belki de garezinden,
    Libya’ya gidecek subaylara harcırah sağlamayı reddetmesinden dolayı subaylar gereken parayı toplayabilmek için kılıçlarını ve kıyafetlerini sattılar. Fehmi Bey’in aktardığına göre seyahat için güç bela 45 altın toplamışlardı. Beş ordu ve dört jandarma subayından müteşekkil grup 1912 senesinin ilk gününde Bağdat’tan ayrıldı. Güzergâhları onları Hadisa, Hit, Deyrizor aracılığıyla Fırat Nehri’nden yukarı ve sonunda Halep’e taşıyacaktı. Fakat nihayet yola koyulduklarında bile İstanbul’un müdahalesinden kurtulamamışlardı. Telgrafhanesi bulunan her yerde Bağdat’a dönmeleri gerektiğini bildiren bir mesaj buluyorlardı. Süleyman Askerî önce Hadisa ve ardından da Hit’te, kendisine, Bağdat’a geri dönmeleri yönündeki emrin tebliğ edileceği telgrafhanelere çağrıldı. Subayların, gönüllü
    gitmelerine izin verilmesi ve yüksek komutanlığın da subayların dönmesi yönünde ısrarcı olduğu müzakereler bir ileri bir geri devam etti. Görünen o ki subaylardan dördü bu emre itaat etti, fakat beşi üstlerine aldırmayıp başkaldırıyı sürdürdü. Konvoyları beşinci günde bugünkü Suriye’nin doğusunda kalan Deyrizor’a ulaştığında onları Cemal Paşa’dan gelen bir telgraf bekliyordu. Askerî Bey, bu kez grubun sorumluluğunu almaya artık imkânı
    kalmadığını ve temelli dönmeleri gerektiğini bildiren Cemal Paşa’yla telgraf telleri aracılığıyla saatlerce müzakere etti. Süleyman Askerî bu noktada hünerini sergileyecekti. Fehmi’nin söylediği gibi, “İşte bu defa büyük vatanperver Askerî, işi ve kurtuluşu kanunda buldu.” “Sıcak memleketlerde” iki yıl boyunca hizmet verenlere ya tayin edilme ya da üç aylık izin alma imkânı sağlayan hakka atıfta bulunan Askerî Bey, Cemal Paşa’dan kendilerine izin vermesini talep etti. Cemal Paşa iki sebepten dolayı bu fikri beğenmişti; hem onu bizzat sorumluluk almaktan kurtarıyor ve hem de kendisinin her zaman istemiş olduğu gibi subaylara Libya’ya gitme imkânını tanıyordu. Paşa keyifle mutabık kaldı. Bürokratik sorunları çözen beşli, oradan Beyrut’a geçmek ve Beyrut’tan da gemiyle Mısır’a intikal etmek üzere Halep’e doğru yol aldı. Halep’e ulaşan grubun ilk görevi oradaki irtibatlarını bulmaktı. İttihatçıların imparatorluğun dört bir yanında kapsamlı bir şebekeleri vardı ve bu şebeke özellikle Bağdat’tan gelen subayların icra etmek peşine düştükleri türden operasyonlar için tesis edilmişti.
    Grubun Halep’teki irtibatı, tekkeleri aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin şehirdeki yönetim merkezi olan Rufai tarikatından Şeyh Ziya Efendi isimli bir şeyhti. Grubun üyeleri Şeyh Ziya Efendi’yle oturup bir plan yaptılar. O andan itibaren tebdil-i kıyafet seyahat edecekler, Kahire’deki ünlü medrese El Ezher’e giden medrese öğrencileri kılığına gireceklerdi. Irak’tan yola çıktıklarından beri tıraş olmamışlardı ve sakalları bir hayli
    uzamıştı. Şimdi subaylardan her biri yeni bir kimliğe bürünecek, kendilerini Halep civarındaki köylerden geliyormuş gibi göstereceklerdi. Şeyh Ziya sahte kimlik belgeleri edinmelerine yardımcı olup; cübbe, şalvar, türban, yelek, mintan, mes, lastik ve Arapça kitaplarla dolduracakları heybeler almaları için onları
    çarşıya yolladı. Yeni kılıklarına girmeye çalışırlarken çarşıdaki bir jandarma çavuşunun sürprizi ile karşılaştılar. Çavuş onları selamladı, Süleyman Askerî’ye ismiyle hitap etti ve kendilerine bazı emirler verecek olan tümen komutanını ziyaret etmelerini istedi. En kötü ihtimalden korkan, fakat bozuntuya vermeyen Askerî Bey, elindeki emri kendisine vermesi için çavuşu ikna etmeyi başardı. Emirde grubun tutuklanması ve Bağdat’a götürülmesi
    yazıyordu. Hızlı düşünen Süleyman Askerî, emre rıza göstereceklerini vaat etmekle beraber önce alışverişlerini
    tamamlamaları gerektiğini, ardından, eski bir arkadaşı olduğunu iddia ettiği tümen komutanını ziyarete geleceklerini söyledi. Akabinde tekkeye kapanıp önlerindeki seçenekleri değerlendirdiler. Bu sırada grubun beşinci üyesi Kâzım’ın tutuklandığını ve Bağdat’a geri gönderileceğini öğrendiler. Sonrasında Kâzım’ın yerini, Sakallı Emin Efendi denilen, daha önceden Libya’ya girmeye çalışırken İngilizler tarafından durdurulmuş olan, fakat bir kez daha denemeye kararlı bir başka subay alacaktı. Tekkede geçirdikleri bir haftanın ardından, jandarma komutanının muhtemelen ortadan kaybolduklarını farz ettiğine inanarak, Şeyh Ziya ve adamları tarafından sağlanan yiyecek ve suyu alıp Beyrut trenine bindiler. Beyrut’a gerçekleştirdikleri tren yolculuğu gruba sahte kimliklerine iyice uyum sağlama imkânı verdi. Antep ve Kilis çevresinden gelen bütün yolcularla sohbete giren Yakup Cemil, cüppesinin altına sakladığı bir not defterine duyduğu her şeyi gizlice not düşerek, medrese yaşantısını ve hocaların adlarını öğrendi. Tren Baalbek’te durduğunda yemek sipariş ettiler; Cemil’in hoca taklidi, cüppesini toplaması ve ellerini yıkayıp kurulaması, rolünü iyi oynadığına delalet eder şekilde diğerlerini kahkahalara boğdu. Fakat grubun Beyrut’ta geçireceği zaman iyi başlamamıştı. Trenin gecenin bir yarısında şehre varmış olması otel bulmalarını zorlaştırdı. Nihayet, aslında dolu olan bir oda için kendilerinden oldukça yüksek bir ücret isteyen bir hancı buldular. Odada kalanlar ansızın uyandırılıp apar topar sokağa atıldı ve hâlâ sıcak
    olan yatakları tebdil-i kıyafet hâlindeki subaylar grubuna verildi. Bir sonraki sabah, grubu uyandıran, Süleyman Askerî’nin feryadı oldu. Gün ışığı, odanın ne kadar pis olduğunu görmelerini sağlamıştı: Yastıklar kirliydi, pireler yatakları boyunca geçit töreni yapıyordu. Yemek yemek ve daha iyi bir otel bulmak için sokağa çıktılar. Daha önceden, pahalı ve lüks restoranlardan uzak durmayı kararlaştırmışlardı, zira medrese öğrencileri olarak kuşku
    uyandırmaktaydılar. Fakat bir paşa oğlu ve yemek hususunda titiz biri olan Askerî Bey sonunda isyan etti. Ayağını yere vurup, “Ha bakın çocuklar. Yatmak için nerede isterseniz yatarım. Bitli, pislikli, fakat yemek işine gelince bunu yapamam. Mutlaka iyi bir lokantada yemek yemek isterim,” diyordu. Askerî’nin “isyanı” umulmadık bir karşılaşmaya vesile oldu. İçeride hem gazino hem de restoran olduğunu gösteren bir tabela üzerine grup söz konusu mekâna yaklaştı. Mermer sütunların arasındaki şık müşterilerin kumar ve bilardo masalarının yeşil çuhalarını çevrelediği mekânda kalabalık, fakat zarif bir sahneyle karşılaştılar. Yılmayıp içeri girerek restoranı sordular. Bütün kumarbazlar gazinoya giren bu “din adamları”na şaşkınlıkla bakakaldılar. Yemeklerini bitirip sigaralarını yaktıklarında sıra hesabı ödemeye gelmişti. Hiçbirinin el altında parası olmadığından grubun en genci olan Fehmi’ye dönüp ödemeyi onun yapmasını istediler. Halep’teyken bütün altınlarını şimdi cüppeleriyle
    örttükleri kemerlerinin içine yerleştirmişlerdi. Zavallı Fehmi cüppesinin altına taktığı kemerden altınlarını çıkarabilmek için yedi metre uzunluğundaki kemerini çözmek zorunda kaldı. Hesabı ödeyip üstüne bonkör bir bahşiş, yani 100 para bıraktılar. Dikkat kesilen garsonlar, bu beklenmedik misafirler Beyrut gecesine karışmadan evvel onlara şemsiyelerini uzattılar, giymeleri için cübbelerini tuttular ve sarıklarını ellerine verdiler. Gemicilik şirketleriyle, ahlaksız acentelerle, sineklenmiş karantina şeritleriyle (üçüncü sınıfta seyahat eden yolcular, başta
    kolera olmak üzere çeşitli sağlık sebepleriyle karantinaya tabi tutuluyordu) ve silah kaçakçılarıyla yaşadıkları bir sürü maceranın ardından nihayet Mısır’daki Port Said ve İskenderiye’ye, yani Osmanlıların Sirenayka’ya sızmak için kullandıkları toplanma bölgesine ulaştılar. Aşmak durumunda kaldıkları engeller göz önüne alındığında İskenderiye’ye ulaşmaları küçük çaplı bir zaferdi. Zira İtalyanlara karşı eyleme geçmek bir yana, Libya’ya
    ulaşmak için bile önlerinde hâlâ uzun bir yol vardı. Grup İskenderiye’den batıya doğru ilerledi. Süleyman
    Askerî’nin, yıllar sonra Eşref tarafından kopya edilen günlüğü, ilerleyişlerinin kaydını 7 Şubat 1912’de Mısır’daki Dilingat Kasabası’ndan başlatır. Grubun Bağdat’tan Nil Deltası’nın hemen batısına ulaşması beş hafta almış; Enver, Mustafa Kemal, Eşref ve yukarıda adı geçen diğer subay ve önemli kişilerden bir süre sonra oraya varmışlardı. Fehmi Bey’in olaylardan yıllar sonra yazdığı hatıratının aksine Süleyman Askerî’nin kaleme aldıkları
    o dönemde yazılmış gibi görünmektedir. Askerî’nin hatıratı bu sebepten ve şüphesiz müdahil olan farklı kişilikler sebebiyle, seyahatin daha ziyade günlük taraflarına, yani zorlu bir yolculuğun hüsranlarına fakat aynı zamanda keyiflerine odaklanır. Mısır’dan Libya’ya doğru gitmekte olan diğerlerinin Bağdat’tan yola çıkmış olan asıl gruba katıldıkları açıktır. Zira hatırat seyahatin ortasında başlamaktadır ve Askerî’nin kimlerle birlikte seyahat ettiğine
    ilişkin bir açıklama yoktur. Nihayet, Fehmi ve Tevfik Beylerin hâlâ orada olduğunu öğreniriz; fakat yeni yolcular Makedonya Resne’den bir grubu ve biraz kafa karıştırıcı şekilde Süleyman isimli bir başka kişiyi de içermektedir.
    Topluluk Batı Çölü’nden geçerken yeni bir sorunlar zinciriyle karşılaşır. Askerî’nin hatıratında hava ve yiyecekle ilgili sorunlar özellikle öne çıkmaktadır. Askerî’nin kaydettiklerinin ne kadarının yolculuğun gerçekleri, ne kadarının da kendisinin inatçı kişiliğinin ve yüksek standartlarının yansıması olduğunu anlamak güçtür. Fakat durum ne olursa olsun, zorlu bir yolculuk geçirmiş gibi görünmektedirler. Karşılarındaki temel engeller kış havası, çölü geçmelerini sağlayacak net bir güzergâhın olmayışı, yetersiz gıda, su, barınak ve yerel kabileler tarafından ne şekilde karşılanacaklarına ilişkin belirsizlikti. Bu sorunlar dizisi biraz şairane (ve duygusal) eğilimli olan Askerî’yi yaptıkları uzun yolculuğa ilişkin bazı berrak görüntüleri kaydetmeye yöneltmişti. Aşağıda 8/9 Şubat 1912 gecesinden alınan bir örneği görüyoruz: "Şiddetli rüzgâr fırtınasından sonra bu kadar muharrib bir yağmura
    artık bu gece de tahammül edemezdik. Bütün örtülerimiz ıslanmış, yalnız üzerimizde çamaşırımız kuru kalmıştı. Ne altımıza serecek ne üstümüzde örtecek bir şey vardı. Bu hâl ile bir gece daha açıkta yatmak bais-i felaket olacak. Fehmi’nin hâli endişe bahttır. Ne nerede bulunduğumuzu biliyoruz ne de ne zaman nereye varacağımızı."
    Sabah güneşi çıktığında elbiselerini kurutmaya çalıştılarsa da kendilerini dolu taneleriyle taşlayan bir başka fırtına kaosa yol açtı. Süleyman Askerî develerin sanki kırbaçlanıyorlarmış gibi barınak aramaya dağıldıklarını anlatır ve şairane bir şekilde dolunun şematet-i biinsafi’sinden [insafsız şamatasından] ve lüle-i bişuur fırtınanın sesinden yakınır. Subayların çektiği çileler olumlu ve olumsuzu, mutlulukları ve sıkıntıları birleştirmişti. Feci soğuk ve yağmurların yanı sıra, parlak güneş ışığı ve yıldızlı gecelerle de; kimisi bilgili, kimisi de hırsızlık maksadıyla hareket edip sadece endişe telkin eden rehberlerle de; güzel yemeklerle de uygunsuz şekilde hazırlanıp hasta eden gıdalarla da ve sıcak Bedevi misafirperverliğiyle olduğu kadar şüphe ve soygunculukla da karşılaştılar. Askerî
    bir keresinde Arap kabile üyelerinden, mallarını çalmaya hazır “çingeneler” olarak bahsetmiştir. Subaylar arasında dostluk yoldaşlık da vardı, özellikle Mısır topraklarını geçip Libya’ya girmeyi başarıp başaramadıklarına ilişkin tartışmalar da. Biraz tuhaf bir şekilde, bu dokuz haftalık zorlu yolculuğun hedefindeki askerî göreve ilişkin hiçbir belirti olmadan günler geçip gitti. Nihayet hem İtalyanların top ateşini hem de onlara yanıt veren, Osmanlı askerlerinin “Enver’in topu” (midfa’-i Enver) dedikleri top seslerini duyduklarında bu, onlara bir sarsıntı gibi geldi.
    Belki bundan daha da acayip olan, grubun gecikmesine neden olan bir hadiseydi: Söz konusu olan şey, bir deve yavrusunun doğumuydu. Grubun üyeleri bilhassa soğuk ve yağmurlu geçen bir gecenin ardından (Askerî yüzlerce kez donduğunu söylemektedir) şafak sökerken çay içmektelerdi. Yakınlarında bir kargaşa yaşanıyordu. Develerden biri doğum yapmaktaydı. Askerî, Arapların, kendisini şaşırtan bir şekilde, hadiseye ilgi göstermediklerini ve zavallı hayvanı kendi başına bıraktıklarını not düşmüştür. “Zavallı deveyi ala halihi terk ediyordu. Israrlarımızı görerek Hüseyin gömleği yırttı, yavrucuğun cılız bacaklarından tutarak çekti. Bir deri parçası gibi bi-ruh kumlar üzerine düştü. Ben bunu vakitsiz düşen bir ölü yavrucuk bir an vefat etti sanmıştım. Fakat o def ’aten teneffüse başladı. Tedricen ayağı baş oynuyordu. Hepimiz münacatkâr bir nazar-ı hayretle bu
    zavallı yavrucuğu yaşatmağa çalışıyorduk. Hüseyin garib bir ısrarla isti’cal ile bizi yine develerimize binmek, bu yavruyu çölde terk etmek için [gayret etti]. Mümkün değil. Yavruyu terk edemeyeceğimizi lisan-i kat’i ile söyledik. Biraz gevşedi. Anasının sütü yoktur dedi. Bu inanılacak bir şey mi?” Devenin doğumu grubun içinde ciddi bir anlaşmazlığa yol açmıştı. Sonunda, Askerî’nin ısrarıyla, yavru deveyi bir heybeye yerleştirip yola koyuldular. (Enteresandır ki Enver de Kuzey Afrika çölündeki hayvanlara benzer bir muhabbet göstermiştir. Kendisine hediye edilen ve onu her yerde takip edip hatta yatağının yanı başında uyuyan evcil ceylanı 1912 Haziran’ında
    Libya’da hastalanınca bundan duyduğu kederi not düşmüştür.)

    Fakat bir süre sonra bu hakkında pek yaygara yapılan deve yavrusunun hayatta kalmasından bile daha iyi haberler aldılar: İngiliz kontrolündeki Mısır sınırlarını aşmış ve Sirenayka’ya girmişlerdi. Bu esnada Eşref, kendisinin rehberlik ettiği, mühim kişilerden müteşekkil daha büyük ve daha önemli bir topluluğu Libya’ya
    geçirmişti. Haftalar önce, yani 10 Kasım 1911’de Mısır’a varan Eşref, Batı Çölü boyunca yapacakları yolculuğu organize etmeye koyulmuştu. İskenderiye’nin hemen batısındaki Üçüncü Kilometre’de çekilen bir fotoğraf, onların da benzer şekilde, din adamı kılığına büründüklerini göstermektedir. Grupta tanıyabildiklerimiz arasında Eşref, Şeyh Salih Şerif, Emir Ali Paşa (Abdülkadir Cezayiri’nin oğlu), Emir Ali Paşa’nın oğlu Abdülkadir, İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ve on üç kişi daha bulunmaktadır. Osmanlı subaylarından birçoğu, yaptıkları planlama, kaçakçılara itimatları ve İngiliz devriyelerinden kaçınmak için denizden uzak iç kısımlarda seyahat etmeleri sayesinde Libya’ya ulaşmayı başarmışlardı. Lakin Jön Türk devriminin kahramanlarından Resneli Niyazi ve Sakallı Emin Efendi de dâhil birkaç kişi yakalandı. Sakallı Emin Efendi, yukarıda görmüş olduğumuz gibi, Libya’ya geçmeyi bir kez daha denemek için Askerî’nin grubuna katılacaktı. Eşref ’in yolculuğun bu evresine ilişkin organizasyonunun detayları seyrek olsa da, grubun büyüklüğü ve saflarındaki bazı kişilerin önemi, teferruatlı bir planlamaya ihtiyaç duyulduğu anlamına gelmektedir. Günlüğündeki kısa notlar, kendisinin henüz hâlâ İstanbul’dayken İtalyanlara karşı verilecek savaş için bazı hazırlıklar yapmış olduğuna ve bazı dostlarının onunla görüşmek üzere güverteye çıktıkları İzmir güzergâhı üzerinden seyahat ettiğine işaret eder. Eşref 10 Kasım 1911’de İskenderiye’ye vardı. Bağdat’tan gelenler gibi, İngilizlerin dikkatinden kaçmak için o da üçüncü sınıfta yolculuk etmeyi tercih etmişti. Bu, bir geceyi karantinada geçirmek zorunda kaldığı anlamına geliyordu. Eğer birinci ya da ikinci sınıf bilet satın almış olsaydı bundan kurtulabilirdi. Üç gün sonra, içlerinde İzmitli Mümtaz, Nuri
    [Conker], Şeyh Salih Şerif Tunusî ve Cezayirli Emir Ali Paşa da olan “dostlarından” birkaçıyla bir araya gelmek üzere limandaydı. Onlara Port Said Oteli’ne kadar eşlik etti. Ertesi gün erzak tedarikine ve genel organizasyon işlerine katıldı. Eşref bu noktada Mustafa Kemal’in hasta olduğundan ve onu tedavi olmaya götürdüğünden bahseder; istikbaldeki Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı Çaçatis isimli Rum bir doktora götürmüştür.
    Trablusgarp Savaşı’nın ilerleyen safhasında Mustafa Kemal gözünden ciddi biçimde yaralanacaktır. Ailesine göre, Eşref, Mustafa Kemal’in cepheden yurda dönerken Viyana’daki bir uzmana görünmesine aracı olmuştur. Emir Ali Paşa’yı, İzmitli Mümtaz’ı, Selanikli Nâzım’ı, Nuri ve Şeyh Salih Şerif ’i içeren grup, 19 Kasım’da ulaşacakları El-Dab’a kadar trenle gitti. Cebel Hamam’da geçirdikleri dört günün ardından kendilerini taşradan geçirecek bir rehber kiraladılar. O andan itibaren ne trenler de de oteller söz konusu olacak, develerle ilerlemek durumunda kalacaklardı. Yerel Bedevi şeyhlerinin evlerinde veya ekseriyetle çadırlarda kaldılar. 2 Aralık 1911’de sınırdaki Sallum kasabasından Libya’nın iç kısımlarına geçtiler. Libya’ya ulaştıklarında, yollarının üzerindeki Defne ve Tobruk şehirlerinden geçerek, Enver’in Ayn el-Mansur’a karargâh kurmuş olduğu Derne bölgesine doğru yola koyuldular. Tobruk’tan ayrılmalarından altı gün sonra Ayn el-Mansur’a ulaşıp geceyi orada geçirdiler. Enver batı karargâhındaydı, ertesi sabah, ona tekmil verip görevlerini öğrenebilmek için iki saat boyunca yürüdüler.

    Derne, kısa süren savaş
    Fotoğraflar, Libya’nın müdafaasına yönelik Osmanlı-Senusî planının arkasındaki hesabı ortaya çıkarmaktadır. Az sayıdaki Osmanlı subayı Senusî kabilesinden binlerce gönüllüyü eğitmeye koyuldu. Yün üniformaları, makineli tüfekleri, bisikletleri, komuta çadırları ve hatta bir motorlu aracı da içeren ithal teçhizatlarıyla Osmanlı subayları ile uçuşan beyaz cüppeleri ve develeriyle Libyalılar arasındaki tezat aşikârdır. Osmanlılar, imparatorluk ordusuna 19. yüzyıl sonlarından beri danışmanlık vermekte olan Alman subaylardan öğrenmiş oldukları modern askerî teşkilatlanmanın kabiliyet ve taktiklerini masaya koymuşlardı. Buna karşılık Senusîler de kendi ülkelerini savunuyor olmaktan gelen coşkuyu, kendileri gibi liderlerinin karizmasına itimat eden bir sufi tarikatına içkin olan esprit de corps’u (* Fr. Bir grubun mensupları tarafından gruba karşı duyulan müşterek
    sadakat, coşku ve inanmışlık duyguları. (ç.n.)) ve belki de 20.000 kişiye kadar ulaşan insan güçlerini sunmuşlardı. Libya müdafaası ortaya alışılmadık bir eşleşme çıkarmıştı. Hızla modernleşen Osmanlı Devleti, varlığının altıncı yüzyılında atı teknolojisi ve teknik bilgisine yoğun bir yatırım yapmıştı; Senusîler ise sadece 80 yıllık iptidai ve mistik bir İslam kardeşliğiydiler.
    1830’larda Mekke’den dönen Cezayirli bir âlim tarafından kurulan tarikat, Libya’nın doğusunda serpilmişti. Yiğitçe
    bir yaşam tarzını ve dindarane davranışları teşvik eden tarikat, Osmanlı yöneticilerinin ulaşabileceğinden çok daha büyük bir takipçi sayısına sahip olacak şekilde büyüdü. 19. yüzyılın son yıllarında Senusî erkânı İstanbul’la, Libya’nın doğusunu büyük ölçüde kendilerine bırakan bir anlaşmaya varmıştı. Kimi zaman gergin bir mahiyeti olan Osmanlı-Senusî ortaklığı, düşman bir Hristiyan gücün istilası karşısında hızla müşterek bir zemin buldu. İtalyanlar, Osmanlı vilayetine yaklaşımlarındaki kibirden de anlaşılabileceği gibi, Libya’yı istilalarının çocuk oyuncağı gibi olmasını bekliyorlardı. Nihayetinde 34.000 asker, 6.300 at, 1.050 vagon, 48 sahra topu ve 24 dağ topundan müteşekkil bir sefer kuvveti getirmişlerdi. Buna karşılık Osmanlıların Libya’da sadece 5.200 askerleri vardı ki bunların da teçhizatları yetersizdi. Garnizonların kuvveti olması gerekenden düşüktü. İtalyanlar hâlihazırda lehlerine olan bu sayılara savaş boyunca asker takviyesi yapmaya devam edecekler ve 1914 senesinde ülkede 60.000 adamları olacaktı. Sayısal üstünlükleri ve denizdeki hemen hemen tam olan kontrolleri dolayısıyla İtalyan
    komutanlığı doğal olarak kolay bir fetih beklemişti.


    Evans-Pritchard’ı yeniden alıntılarsak, İtalyanlar dolayısıyla: Aşmak zorunda oldukları direniş karşısında şaşırmış ve paniğe kapılmışlardı. Trablus’a yaptıkları ana çıkarmanın ardından ağır ve aşırı ihtiyatlı davrandılar. Türkler direnişi teşkilatlayıp Arap gönüllüleri saflarına katmadan evvel ülke içlerine ilerlemek yerine şehirde oyalandılar. Ayrıca Sirenayka’da da ülke içlerine doğru ilerlemelerini fazla geciktirip Bedevilere Türklerin yardımına gelmeleri ve içlerinde dünya tarihine adlarını yazdıracak bazı maceracı Türk subayların bulunduğu grubun Türkiye’den cepheye ulaşması için zaman tanıdılar. İtalyanlar Türk askerlerinin kabiliyet ve yiğitliklerini küçümsemiş ve Arap
    nüfusun Libya’daki savaşa yaklaşımı hakkında, kendilerinin en büyük yanlış hesabını teşkil edecek şekilde, hatalı hüküm vermişlerdi. Arapların, onlara yardım etmeyecek, hatta onlara karşı dönecek kadar Türklere öfkeli olduğuna inanıyorlardı. İtalyanlar, Bedevilerin kendilerini destekleyeceklerinden öylesine eminlerdi ki, yerel beyanlara göre savaşın patlamasından önceki birkaç ay boyunca Sirenayka’daki Bedevilere bizzat silah
    tedarik etmişlerdi. İtalyanlar Eylül 1911’de Derne’yi bombardımana tutmaya başladıklarında, bölgede konuşlu küçük Osmanlı garnizonu İtalyan savaş gemilerinin menzilinden çıkacak şekilde ricat edip yeniden organize oldu. Ardından, İtalyanlar açısından felaket teşkil edecek bir şekilde, Senusî tarikatı harekete geçti. Liderleri Seyyid Ahmed eş-Şerif güneydeki çölde, yani pek uzakta olmasına rağmen durumdan pekâlâ haberdardı ve yerel önderlerine, kabile güçlerini ülkenin müdafaası için göndermelerini emretti. Yetersiz insan gücüne sahip olan Osmanlılar, kabile kuvvetlerinden gelen bu takviyelerle yüreklenip, onları Osmanlı kuvvetlerine entegre etmek yönündeki zor fakat mutlulukla karşıladıkları işe koyuldular. İtalyanların ilerlemekte gecikmeleri Osmanlılara
    kıymetli bir zaman kazandırdı ve onlara, İtalyanların ülkenin iç kısımlarına ilerlemek yönündeki nihayet gerçekleşen fakat bir nebze ihtiyatlı teşebbüslerini köreltme imkânı sağladı. Kazanılan kritik zaman, tecrübeli Osmanlı subaylarına karayolundan yaptıkları zorlu yolculuklarını nihayete erdirip cepheye ulaşma fırsatı verdi. Ayrıca, Manastır’daki önde gelen eylemcilerden biri olan ve yine oradan Enver’i iyi tanıyan Aziz Ali (aynı zamanda
    Aziz Ali el-Mısrî olarak da bilinirdi) ortaya çıkarak Bingazi cephesinin komutasını ele aldı. Ardından da Derne mıntıkasının müdafaasını koordine etmek üzere, bir deve üzerinde Enver çıkageldi. Derne cephesinin komutası daha sonra Mustafa Kemal’e verilecekti. Senusîye’den almakta oldukları kuvvetli desteğe müteşekkir olan Osmanlı subayları, istişare ve planlamalarına tarikatın şeyhlerini dâhil etmekte itinalı davrandılar. Bu durum, Osmanlılar
    ve Senusîye arasında karşılıklı gönderilen mektuplar, sancaklar, hediyeler (Enver’e içlerinde birkaç Afrikalı kadın da olan birçok hediye gönderilmişti), eğlence araçları ve hatta bir Senusî zaviyesine Osmanlı Sultanı’nın adının verilmesiyle kendini gösteren yüksek seviyeli muhabbet gösterilerini çoğalttı. Söz konusu eylemler sadece zevahire yönelik değildi. Senusîlerin lideri Ahmed Şerif ’in gönderdiği sancaklar, çoğu okuma yazma bilmeyen kabile üyelerine, kendisinin Osmanlıları desteklediğini ve dolayısıyla onların da desteklemeleri gerektiğini göstermek açısından önemli bir vasıtaydı. Eşref ’in koleksiyonundaki resimlerde, Kur’an ayetleri işlenmiş Senusî sancakları ve Osmanlı-Senusî bağının bir başka önemli sembolü, yani ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağı
    görünmektedir. Senusîlerin Osmanlılara verdiği desteğin giderek artması, mücadelenin tabiatının değişmekte olduğu gerçeğini yansıtmaktaydı: Bu artık basit bir Osmanlı-İtalyan savaşı değildi. Önemli ölçüdeki Osmanlı idaresi ve nezaretine rağmen bu, İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir savaş hâline geliyor ve sömürgecilik karşıtı bir mücadele mahiyetini alıyordu. Bu sırada Osmanlı subaylarının önünde çok çetin bir iş vardı. Senusî kuvvetlerini dizginleyen büyük lojistik güçlüklere odaklanmadan önce gönüllü Osmanlı subaylarını askerî plana entegre etmeleri gerekiyordu. Süleyman Askerî’ye Aziz Ali el-Mısrî komutası altında görev verilmiş, fakat onunla geçinmeyi başaramayınca (bu genç, inatçı gönüllüler arasında yoğun bir rekabet hüküm sürüyordu) Askerî’nin Derne mıntıkasına geçmesine müsaade edilmişti. Daha sonra, Enver Balkan Savaşları’nda görev yapacak
    olan Osmanlı komuta heyetini organize etmek için İstanbul’a döndüğünde Askerî, Aziz Ali’yle birlikte geride kalmış, fakat Askerî, Derne mıntıkasının komutanlığını Mısırlı’ya bırakmıştı. Derne yakınındaki Ayn el-Mansur karargâhında konuşlanmış olan Eşref ’e, kabileleri Osmanlı kuvvetlerinin yanında tutmak, askerî eğitimlerini organize etmek ve onların taarruzlarını genel Osmanlı komuta yapısıyla eşgüdümlü hâle getirmek gibi kritik
    görevler verildi. Evvelce çölde geçirmiş olduğu günler ve Arapçaya vakıf oluşu dikkate alındığında bunlar Eşref ’e uyan görevlerdi. “Ordu ve yerel gönüllüler arasındaki koordinasyondan sorumlu kılındı. Awaqir kabilesinin komutanı olarak üstlenmiş olduğu vazifelere ilaveten, ayrıca daha kapsamlı bir koordinasyon yürüttü; mevcut meseleler ve istikbaldeki hamlelerin planlaması konusunda kabilelerin ve Senusîlerin fikirlerini öğrenmek adına
    kabile şeflerini, milis komutanlarını ve Osmanlı subaylarını “harp meclislerinde” bir araya getirdi. Eşref, kabile kuvvetinin kıdemli komutanları olan Osmanlı subaylarının tayinlerinden sorumlu olduğu gibi, ayrıca kabileler arası ihtilafları da karara bağladı.” Bu görevlerden hiçbiri kolay değildi. Trablusgarp Savaşı’nda Bedevilerin kullandıkları taktiklere ilişkin ifadeler, Libyalı isyancıların Muammer Kaddafi güçlerine karşı 2011 yılında düzenledikleri
    ilk saldırılara ilişkin raporlardaki ifadelerle ürkütücü bir benzerlik göstermektedir. Tam bir yüzyıl sonra silahlar değişmiş, fakat Bedevilerin ilkel savaş yaklaşımları aynı kalmıştır: Her ne kadar coşkulu da olsalar, Türk [Osmanlı] kamplarına doluşan Bedeviler hiçbir şekilde asker değildiler. Coşkuyla dolu, düşüncesizlik derecesinde cesaretliydiler. Tek hedefleri en modern teçhizatla donatılmış ve ekseriyetle siperde bulunan düşmana taarruz etmekti. At sırtında hücum ediyor, tehlikeye, araziye ve ihtimallere hiç aldırış etmeksizin, düşmanla nerede
    karşılaşırlarsa karşılaşsınlar çılgınca ateş ediyorlardı. Türk subaylar savaşın ilk günlerinde, bu coşkun süvarileri dizginlemekte büyük güçlük çektiler. Fakat Türk yaklaşımı, disiplinli Türk askerlerinin teşkil ettiği emsal ve kendi coşkunluklarının yıkıcı sonuçları, Senusîlere, profesyonel bir askerin sabrıyla olmasa da daha ihtiyatlı davranmayı öğretti. Dolayısıyla Osmanlı, veya Evans-Pritchard’ın onlardan bahsettiği şekliyle “Türk” subaylarının önünde oldukça çetin bir görev vardı. Eşref ’in koleksiyonunda muhafaza edilen fotoğraflar, artık milisler olarak teşkilatlandırılmış olan kabile güçlerinin tabi tutuldukları eğitimi göstermektedir. Enver, özelde, kabile güçlerinin disiplininden memnun olmamış, Arap savaşçıların “çocuk gibi” davrandıklarını söylemişti. Ayrıca nişancılıkları
    üzerinde de çalışılması gerekiyordu. Fakat, “iyi ve sadık” olarak gördüğü bu kişilerin doğal karakterleri hakkındaki izlenimleri daha olumluydu.Kaybedecek zaman yoktu ve gördükleri eğitim kaçınılmaz olarak hem kısa hem de temel mahiyetteydi. Enver’in, Eşref ’in ve doğu garnizonu komutanı olarak Mustafa Kemal’in bulunduğu Derne’de yaklaşık 2.000 kadar kabile savaşçısı mevcuttu. “Savaşın uzun sürebileceğini fark eden Enver, Bedevi gönüllülere, düzenli Türk birlikleri kadar kendilerinin de direniş ordusunun bir parçası olduklarını hissettirmeye ve rastgele bir şekilde de olsa, onlara biraz askerî eğitim vermeye çalıştı. Kabile şeyhlerinin belli başlı ailelerinden gelen gönüllüler arasından üç yüz genç Bedeviyi seçti ve onlara Derne’nin 20 kilometre kadar
    güneybatısındaki el-Zahir el-Ahmar’da eğitim verdi. Bu gençlere Türkiye’den gönderilen silahlar ve üniformalar verildi, Türk ordusunun çadırlarında konakladılar ve Türklerden maaş aldılar.”

    Enver daha sonra, birçoğu önde gelen kabile şeflerinin evladı olan 365 çocuğu seçti ve Osmanlıların Senusîlerle ilişkisinin sadece kısa vadeli bir çıkar ilişkisinden ibaret olmadığını göstererek onları askerî ve idarî eğitim almaları için İstanbul’a gönderdi. Osmanlı-Senusî kuvvetlerinin birbirleriyle etkileşim şekli tek bir belgeden gözlemlenebilir. Libyalı bir kabile savaşçısı, Enver’e mektup yazarak, “Allah yolundaki mücahitler” olarak tanımladığı dokuz Libyalıdan müteşekkil bir grup adına para istemiş, içinde bulundukları aşırı yoksulluğa vurgu yaparak bir haftalık çarpışmanın bedeli olan ücretlerinin ödenmesini talep etmişti. Paşa, talebi Derne mıntıkasının komutanı olan Mustafa Kemal’e gönderdi. Geleceğin Atatürk’ü de talebi Derne’nin hemen güneyindeki Hasa mıntıkasının komutanı olan Eşref ’e aktardı. Eşref, talep ettikleri paranın adamlara ödenmesini emretti. Enver, Mustafa Kemal ve Eşref ’in aynı dilekçe üzerindeki imzaları üç adamın Libya’da yürütmek durumunda oldukları
    yakın işbirliğini yansıtır. Elbette, hayatları daha sonra keskin bir şekilde farklı yollara ayrılacaktır. Eşref ’in İtalyanlarla ilk çarpışması 27 Ocak 1912’de vuku buldu. Awaqir kabilesinin komutanı olan Eşref ve kuvvetleri,
    İtalyanlarla ilk çarpışmalarını Derne bölgesindeki Seyyid Abdullah Dağları’nda yaşadılar. Eşref bu karşılaşmayı şöyle anlatmıştır: “300 silahlı Bedevim ile iki makineli tüfeği, kuyruktan dolma bir topu ve mühimmatını, kilit altındaki piyade tüfeği mühimmatlarını ve 1.500 İtalyan tüfeğini düşmandan ele geçirdik. Enver, teşekkür mahiyetinde, ölenlerin ailelerine beşer ve yaralananların ailelerine de birer altın dağıttı. Bana bir fotoğraf ve
    ganimet olarak ele geçmiş bir İtalyan tüfeğini, kabzasına kendi adını kazımak suretiyle hediye etti.” Sonraki günler Mustafa Kemal ve Nuri Conker’le birlikte teftiş devriyelerinde geçti. Bir fotoğraf, Eşref ’in Osmanlı-Senusî kuvvetlerini, ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağını sergilerken gösterir. Elbette bütün görevler çok olumlu değildi; Eşref ’in adamları, İtalyanlara düzenledikleri başarılı akının ardından, Derneli iki adamın İtalyan ajanı olduğunu tespit edip onları oldukları yerde kurşuna dizdiler.

    Enver’in, Eşref ’in ve Mustafa Kemal’in aktif oldukları Derne mıntıkasındaki Osmanlı kuvvetleri şaşırtıcı ölçüde iyi faaliyet gösterdiler. İtalyanların Sirenayka’yı zapt etmek için yaptıkları plan, biri Bingazi’den ve diğeri Derne’den eşzamanlı olarak ilerleyecek iki kolla geniş çaplı bir kuşatma harekâtı icra etmekti. İtalyanlar 28 Kasım 1911’de Bingazi’nin banliyölerine doğru ilerlemeye başladılarsa da üstünlüklerinin ancak savaş gemilerinin toplarının menziliyle sınırlı olduğunun hızla farkına vardılar. İç kısımlara ilerler ilemez kendilerini müdafaa hâlinde buldular.
    Osmanlılar burada inisiyatif sahibi idiler ama her zamanki savunma stratejilerini terk ederek, 12 Mart 1912’de Bingazi’ye topyekûn bir taarruza geçmekle hata yaptılar. Bu, Osmanlılar için bir gerilemeye neden oldu ve her ne kadar İtalyanların iddia ettiği gibi 1.000 kişi olmasa da yüksek miktarda zayiat vermeleriyle sonuçlandı. Bu esnada İtalyanlar Derne mıntıkasındaki durumun daha da ümit kırıcı olduğunu gördüler. Arazi, şehirden
    iç kısımlara doğru dik bir şekilde çıkıyor olmasından ötürü, ilerlemeyi güç ve Osmanlı-Senusî kuvvetleri için müdafaayı kolay kılıyordu. Şimdi Derne Vadisi için, yani şehre ihtiyaç duyduğu suyun kahir ekseriyetini sağlayan vadi için gerçekleşecek mücadele başlayacaktı. Kuvvetlerinin istilacıları durdurma kabiliyetinden ve ele geçirdikleri silah ile mühimmattan büyük cesaret bulan Enver, 11-12 Şubat 1912’de Derne şehrine yapılan taarruza komutanlık ettiyse de kenti ele geçirmekte başarısız oldu. Buna karşılık İtalyanlar kentin çevresine tahkimatlar kurdular. Şehir 8.000 kişiden fazla kuvveti olan bir Osmanlı-Arap gücü tarafından kuşatma altına alındı. Derne mıntıkasındaki durum bu noktada az çok çıkmaza girmişti. Çarpışmalar, İtalyanların Derne Vadisi’ni kontrol etmek gayesiyle bazı mukavemet noktalarını alarak stratejik pozisyonlarını kuvvetlendirme arayışına girmeleriyle zaman zaman alevlenecekti. 17 Eylül tarihinde Ras el-Laban’da bilhassa şiddetli bir çarpışma yaşandı. İtalyanlar on subay kaybedip, 174 ölü ve yaralı verirken, Osmanlı-Senusî kuvvetleri ise bundan çok daha fazlasını yitirdi. Mücadele uzayarak devam etti. Roma, stratejisini yeniden gözden geçirmek durumunda kaldı. Libya’daki İtalyan kuvvetlerinin başkomutanı General Caneva geri çağrıldı. İtalyanların, önceki iyimser planlarının çok daha gerçekçi bir planla değiştirilmesi gerektiğini idrak ettiklerini yansıtacak şekilde, kendisinin yerine biri Trablus’a ve öteki Sirenayka’ya olmak üzere iki komutan atandı. Fakat nihayetinde bu çıkmaz, farklı şartlar altında olabileceğinden daha kısa sürdü. Zamanlama belirleyiciydi. Birinci Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle, yurda yakın daha ciddi bir tehlikenin baş göstermesi üzerine İstanbul barış istedi. Osmanlılar, 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması’yla, İtalya’nın savaş sırasında işgal ettiği On İki Ada’nın iade edilmesi (İtalyanlar bu sözlerini hiçbir zaman yerine getirmemiştir) ve Osmanlı sultanının Libya’da halife olarak kabul edilip bir temsilci
    bulundurması haklarının tanınması karşılığında Libya’daki bütün kuvvetlerini geri çekmeyi kabul ettiler. Osmanlıların kovulmasını isteyen halklarına hızlı bir zafer vaat eden İtalyanlar için bu tavizin bir hata olduğu ortaya çıkmıştır. Evans-Pritchard’ın da söylediği gibi, “Sultan ön kapıdan çıkmış, fakat bunu sadece
    arka kapıdan geri dönmek üzere yapmıştı.” İstanbul, Afrika’daki son topraklarını Hıristiyan bir güce kaybetmenin
    getirdiği darbeyi yumuşatmak istemişti. Çekirdek bir Osmanlı gücü Libya’da kaldı, İtalyanları taciz etti ve Senusîlerin direnişini ilerletti. Yine Evans-Pritchard’ın bu husustaki değerlendirmesi alıntılanmaya şayandır:
    Sirenayka’da kalan Türk askerleri, imparatorluğun dört bir yanından gelmişlerdi: Arnavutlar, Kürtler, Suriyeliler, Iraklılar, Çerkesler, Anadolulular, Makedonlar ve Trakyalılar. Bunlar hemen hemen silahlarıyla yaşayan paralı askerlerdi. Savruk olsalar da iyi savaşçılardı ve tutumlulardı; pirinç, patates, ekmek ve ara sıra yenilen bir parça etin yardımıyla savaşmaktan memnunlardı. Enver’e bakınca ilham verici bir lider görüyorlardı. Lakin düzenli orduya mensup bir asker olan Enver, Türkiye’ye dönüp Balkanlardaki savaşta yer almak için huzursuzlanıyordu.
    Komutanlığı Aziz Ali el-Mısrî’ye devredip Bulgar cephesine gitmek üzere Libya’dan ayrılmadan evvel Senusîlerin lideri Seyyid Ahmed eş-Şerif ’i görmek için, Türk-Arap kuvvetlerinin sahip olduğu tek motorlu aracı kullanarak çöldeki vahaya, yani Jaghbub’a dikkat çekici bir yolculuk gerçekleştirdi. Seyyid Ahmed mücadeleyi Osmanlı Sultanı V. Mehmed adına devam ettirmeyi kabul etti. Seyyid Ahmed o andan itibaren daha faal hâle geldi ve yarı özerk bir devlet statüsü talep etti. Seyyid Ahmed, Fransızların emperyal yayılmacılıklarına karşı Senusî direnişini organize etmekte olduğu Sahra çölünün derinliklerindeki Kufra’dan 700 kilometre kuzeydeki Jaghbub
    vahasına henüz yerleşmişti.


    Osmanlı-İtalyan mücadelesi 1919 yılına kadar çeşitli şekillerde devam etti. Lakin 1912 senesinde Balkan Savaşları patlak verdiğinde Osmanlıların ana odağı zorunlu olarak o bölgeye yöneldi. Subaylarının birçoğunu geri çekip, Senusîlere danışmanlık yapmaları ve onlarla birlikte çalışmaları için sadece çekirdek bir kadro bıraktılar. (Enver’in küçük kardeşi Nuri (Killigil) mücadeleyi sürdürmek için geri gönderildi.) Fakat Balkan Savaşları’nın patlamasının ardından Libya’daki savaş daha da açık bir şekilde İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir mücadele mahiyetini alacak ve bu 1930’ların ilk yıllarına kadar Sirenayka’da devam edecekti. Osmanlıların İtalyanlara karşı Libya’da yoğun olarak faaliyet gösterdikleri dönem, kısa da olsa, önem arz eden uzun vadeli sonuçlar doğuracaktı.
    Birincisi, İtalyanların Libya’yı gasp etmeleri, “Osmanlıların etnik hassasiyetleri olan topraklarına topyekûn bir Balkan taarruzu için yeşil ışık yakmıştı.” İtalya’nın hamlesi Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ı daha saldırgan davranmaya cesaretlendirerek Balkan Savaşları’nı tetiklemeye yardımcı oldu ki, bu da Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı için gereken mübrem zemini yaratacaktı. İkincisi, Trablusgarp Savaşı, Osmanlıların, Makedonya’da
    geliştirmekte oldukları, yeni-asimetrik taktikleri benimsemeye yönelik temayüllerini pekiştirdi. Tam da başarıya ulaşıyor gibi görünürken Libya’daki savaştan çekilmek zorunda kalmaları gerçeği, Osmanlı komuta kademesinde, yerel kuvvetlerle birleşip bir gerilla savaşı icra etme stratejisinin Balkan Savaşı patlamadığı takdirde İtalyanlara karşı mühim bir zafer kazandıracak olduğuna ilişkin kuvvetli ve kalıcı bir hissiyat meydana getirdi. Mücadelenin
    nispeten kısa sürmesi ve (her ne kadar İtalya gibi ikinci sınıf bir güce karşı da olsa) bir Avrupa gücüne karşı sağlanan göreceli başarı Osmanlı askerî yetkililerine muhtemelen bir aşırı güven duygusu verdi. Nihayetinde güç bela bir askerî eğitim almış kabile kuvvetleriyle birlikte hareket eden, düzgün ikmal hatlarından mahrum olan ve İstanbul’dan yüzlerce kilometre uzakta bulunan birkaç Osmanlı subayı, İtalyanların deniz aşırı maceralarına ket vurabiliyordu ise düzenli Osmanlı ordusunun çok daha iyisini yapabileceği öne sürülebilirdi. Maalesef bir sonraki
    savaş İstanbul’un bu coşkusunu söndürecek ve söz konusu düşüncedeki hataları gösterecekti.

    Üçüncüsü, Trablusgarp, Enver’in etrafında birleşerek, istikbaldeki bazı liderleri de dâhil olmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa’yı tesis edecek şebekenin ilk büyük mücadelesi oldu. Libya; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı veya Türkiye Cumhuriyeti’ni ortaya çıkaran “Millî Mücadele” için bir çeşit “laboratuvar” oldu.
    Bu adamların İtalyanlara karşı kazandıkları başarılar şüphesiz Enver’i gizli, özel teşkilatını kurmaya teşvik etti ki, bu kararın sonraki yıllarda çarpıcı sonuçları olacaktı. Bedevilere ilişkin malumatı ve onlarla olan bağları nedeniyle Kuşçubaşı Eşref bu şebeke açısından kritik önemdeydi. “Eşref ile Enver arasındaki yakınlık (Libya’da birlikte hizmet etmişlerdi), Enver’i Teşkilat-ı Mahsusa’yı yeniden teşkilatlandırmak için onu görevlendirme kararını almaya sevk etmiş ve Eşref sonunda teşkilatın komutanı hâline gelmiştir.” Eşref Bey’in Teşkilat-ı Mahsusa’ya gerçekten
    komuta edip etmediği tartışmalıdır, fakat teşkilat imparatorluğun önündeki son yıllarda kesinlikle kritik bir rol oynayacaktır. Dördüncüsü, Libya’daki karşılaşma zor durumdaki Osmanlı İmparatorluğu’nu Müslüman “millî” birliğine, yani diğer bir deyişle, Müslüman milliyetçiliğine dayanarak müdafaa etmek vizyonunu simgeleştirdi. Hem imparatorluğun içinden hem de sınırların ötesinden gelen, muhtelif karakterdeki bir grup adanmış eylemciden müteşekkil olan ve bir “İnananlar Birliği” olarak tanımlayabileceğimiz yapıyı bir araya getiren Osmanlı komuta kademesi ve özellikle de Enver, görünüşe göre kazandıran bir stratejiye rast gelmişti. Libya’da edinilen tecrübenin imparatorluğu bir arada tutmak için silahlı mücadeleye itibar etmek yönünde yersiz bir iyimserlik üretip üretmediğini belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat Trablusgarp Savaşı’nın, dramatik ve bedeli yüksek bir savaşlar silsilesinin ilk perdesi olduğu açıktır.

    BALKAN SAVAŞLARI
    1912 sonbaharında patlayan Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde şok etkisi yarattı. Balkan devletlerinin bir araya gelerek oluşturdukları koalisyon orduları, Rumeli’deki Osmanlı kuvvetlerini hızla aşmış, bu durum, imparatorluğun askerî zafiyetlerini keskin biçimde ortaya çıkarmıştı. Balkanlardan gelen haberler, uzaklarda, Libya’da çarpışmakta olan subaylar için özellikle sarsıcı oldu. Kuzey Afrika’da İtalyanlara karşı icra
    edilen ırak Osmanlı-Senusî mücadelesiyle karşılaştırılınca, Balkan devletlerinin tesis ettikleri ittifaka karşı sürdürülen bir savaş, İstanbul için çok daha ciddi tehdit teşkil ediyordu. Eşref ’in söylediği gibi, Balkan Savaşları saadetlerine son vermişti. Balkanlardaki savaşa ilişkin haberler Eşref ve adamlarına Barka’da çarpışırlarken ulaştı. Bir yandan oldukça istekli olan Senusî savaşçılarını eğitmeye ve teşkilatlandırmaya, diğer yandan ise düşmanlarını kıyı şeridinde hareketsiz tutmaya devam ederek İtalyanlara karşı başarı kazanıyorlardı. Fakat yakında daha kötü haberler alacaklardı: Arnavutluk, yani Osmanlıların Balkanlarda aldığı Müslüman desteğinin tarihî kalesi, 12 Kasım 1912’de bağımsızlığını ilan edecekti. İşin daha fenası, Osmanlı ordusu savaş meydanında bozguna uğramıştı. Osmanlıların Balkanlarda çöktüğü ve düşmanlarının İstanbul’u tehdit ettiği bu korku verici manzara, Enver’i arkada sadece çekirdek bir kadro bırakarak geri çekilmeye zorlamak suretiyle yalnızca Osmanlıların
    Libya’daki planlarını mahvetmiyor, aynı zamanda bizzat Osmanlı Devleti’nin varlığını da tehdit ediyordu. Balkan
    Savaşları, “Birinci Dünya Savaşı’nın ilk safhası” olarak nitelendirilmiştir; Osmanlı İmparatorluğu bu noktadan itibaren varoluş savaşı verecek ve bu savaşın ona dâhil olan herkes için çarpıcı sonuçları olacaktı.
    Enver, askerî taktikleri tartışmak için Senusî erkânıyla yaptığı son bir toplantının ardından Libya’dan ayrılıp İstanbul’a döndü. Kendisinin peşi sıra Eşref ’i de İstanbul’a çağırması fazla uzun sürmeyecekti. Eşref, 20 Aralık 1912’de silah arkadaşları Süleyman Askerî, Yakup Cemil ve Topçu Sadık’ı (bu isimlerden her biri müteakip savaşlarda o ya da bu şekilde belirgin bir rol oynayacaklardı) toplamış ve Osmanlı başkentine dönmek üzere
    İskenderiye’ye gelmişti. Lakin İstanbul’a dönmeden evvel Eşref ’in yerine getirmesi gereken gizli bir görev vardı. Bu döneme ilişkin kaynaklar, artık mevcut olmayan hatıratının ‘İçindekiler’ kısmıyla sınırlı olduğundan, görevinin detayları maalesef son derece noksandır. Eşref ’in bu hususta yazdıkları şu şekildedir: “Kanunen meşru bir muvacehe sonucu (mukabele-i meşrua), bir cinayet işlemek mecburiyetindeydim (bir katl hadisem vardır). Bu nedenden dolayı İstanbul’a birkaç gün sonra gizlice döndüm.”
    Bu ifadeler bir derecede şifreli olsa da, Eşref ’in hayatının hiçbir zaman vukuat ve kumpaslrdan uzak olmadığı yönündeki intibayı teyit etmektedir. Aksiyonun keskin ucunda bulunan bir özel harekât subayı için hayat nadiren sıkıcı olmaktaydı. Libya’dan dönen savaşçılar İstanbul’daki atmosferi bir hayli değişmiş buldular. Savaş meydanındaki kötü ve hızlı yenilgilerin, Balkanlardaki Müslüman sivillere karşı gerçekleştirilen vahşetlerle birleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yaşantıyı belki de gayrikabil-i rücu bir şekilde değiştirmişti. Bir akademisyenin belirttiği gibi, sanki “500 yıllık tarih, gıcırdayarak aniden durmuştu. Osmanlılar tarafından idare edilen büyük toprak parçaları, Gladstone’un ünlü kitapçığında öngörebildiğinden bile daha hızlı bir şekilde Balkanlardaki küçük Hıristiyan devletlerinin kontrolüne geçmişti.”


    Çok güç durumdaki Osmanlı başkenti yaşanan değişiklikleri keskin bir şekilde yansıtıyordu. İstanbul artık sokak eylemlerine, organize boykot ve mitinglere sahne olmaktaydı. Siyasi hararet hızla yükselmekteydi. Kaybedilen
    Balkan topraklarından gelen bitmek tükenmek bilmez ve perişan durumdaki travmatik mülteci kafileleri şehre akıyor, öküz arabalarının hüzünlü gıcırtıları ve yere sürtülen ayakların sesleri şehrin dört bir yanında yankılanıyordu. Mültecilere korkunç bir kolera salgınının musallat olması işleri daha da kötüleştirmişti. Silah altına alınan Osmanlı askerleri tarafından Balkanlara taşınan kolera, kısa zamanda mültecilerin birçoğuna bulaşmış,
    zaten sarsıcı olan dramlarına daha da büyük bir ıstırap eklemiş ve perişan durumdaki mülteciler gittikçe huzursuzlanan şehre karışırken İstanbul sakinleri paniğe kapılmıştı. Sahnenin kasveti, basının benimsediği ajite ve umutsuz üslupla uyuşuyordu.
    Bu üslup, imparatorluktan geriye kalan coğrafik ve demografik yapının sarsıcı bir şekilde değişmesi nedeniyle ortaya çıkan yeni bir siyasal eylem rotasını yansıtmaktaydı. İnsani sefaletin ortasındaki politik çaresizlik elle tutulabilir hâldeydi; intikam söylemleri destek bulmaya başlamıştı. Kısaca açıklarsak, Birinci Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu için bir felaket oldu. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ; Osmanlı Makedonyası üstündeki hak iddialarından kaynaklanan karşılıklı şüphe ve anlaşmazlıklarını beklenmedik bir şekilde bir kenara koymuş, Avusturya karşısında Balkanlarda bir uzlaşma isteyen Rusya tarafından teşvik edilmiş ve Osmanlı
    karşıtı bir ittifak meydana getirmişlerdi. Büyük Devletler’in örtülü desteğini ve İtalya’yla uzak bir mücadele veren Osmanlı’nın dikkat dağınıklığını sezen Balkan ittifakı Ekim 1912’de Osmanlı İmparatorluğu’na saldırdı. Balkanlardaki Osmanlı topraklarının neredeyse hepsi, sadece haftalarla ölçülebilecek bir süre zarfında kaybedildi. Sırp kuvvetleri Manastır’a kadar güneye inerken, Yunanların da Selanik’e akın etmesi, Osmanlıları güvenlik nedeniyle Sultan II. Abdülhamid’i İstanbul’a taşımak zorunda bıraktı. Bu sırada Bulgarlar, her ne kadar kendileri için istedikleri toprakların Sırplar tarafındaın ele geçirilmesi karşısında dehşete düştülerse de, hem Batı hem de Doğu Trakya’dan çıkardıkları Osmanlı kuvvetlerine karşı bir dizi zafer kazanıp, İstanbul’dan sadece 20 kilometre uzaktaki Çatalca hatlarına ulaştılar. Balkan ittifakının birleşik taarruzuna karşı sadece üç kale; Arnavutluk’un kuzeyindeki İşkodra, Çamerya’daki Yanya ve Trakya’daki Edirne dayanabilmişti. Bu üçü arasında en hayati öneme sahip olan, İstanbul yolunun üzerinde bulunan eski Osmanlı başkenti Edirne’ydi. Savaş esnasında muharebe meydanında yaşanan başarısızlıklar, en keskin şekilde Trakya’daki Bulgar ordusunu
    çevirmek için gerçekleştirilen başarısız kıskaç harekâtının iki kolunun liderleri arasında olmak üzere, ordu içerisinde karşılıklı ithamlarla sonuçlandı. Bu iki kolun bir ucunda Enver, diğer ucunda ise Fethi ve Mustafa Kemal Beyler vardı. Söz konusu başarısızlık sonucunda Edirne, Bulgar kuvvetleri tarafından kuşatma altına alındı ve nihayetinde teslim olmaya zorlandı. Subaylar arasındaki bu çekişmeden kaynaklanan dargınlık ve karşılıklı ithamların yakın gelecekte önemli yankıları olacak ve bu yankılar Eşref ’e doğrudan tesir edecekti.
    Edirne uzun ve yorucu bir kuşatmanın ardından 16 Mart 1913’te Bulgar kuvvetleri karşısında düştü. Bu, muhalefet saflarındayken kurtarılmış bir Edirne için agresif bir kampanya yürütmüş olan ve bunu 23 Ocak 1913’te yaptıkları darbenin gerekçesi olarak ortaya koyan İttihatçılar için acı bir darbe oldu. “Bâb-ı Âli Baskını” olarak bilinen bu ünlü hadise, imparatorl
  • Abdulkadir Turan

    Dış istila daha mı iyi?

    İslam dünyası, Arap Baharı denen toplumsal hareketlilikten bu yana durulmadı. Kısmen 20. Yüzyılın başında, kısmen ortasında dış güçler tarafından İslam dünyasında Müslüman toplumun aleyhinde bir “üst istikrar” oluşturulmuştu.
    2011’de başlayan kıpırdanış, aradan geçen sekiz yıla rağmen toplumların aleyhindeki o “üst istikrar”ı toplumlar lehine bir istikrara çevirmedi. Aksine “üst istikrar”ı da bozdu. Baskı ve zulümle de olsa yönetilebilir ülkeler, yerini yönetilemeyen ülkelere bıraktı. Yönetilemeyen ülkelerin bir kısmı parçalanıp savaş acılarıyla yüz yüze kaldı, diğerlerinin geleceği belirsiz.  
    Müslümanların önemli bir kısmı, ülkelerinin yönetimleri konusunda umutsuz… ABD’nin başını çektiği uluslar arası sistemle çalışan yöneticilerden tiksiniyor, onları en kötü necaset olarak görüyor.
    Türkiye, bu hâli kısmen 28 Şubat’ta yaşamıştı. O dönemde kendilerini Türk milliyetçisi olarak tarif eden bazı şahıslar bile, siyonist işgal rejimiyle çalıştığından emin oldukları yöneticilerden tiksindiklerinden “ABD, bizi fiilen yönetseydi bunlardan iyi olurdu!” diyebiliyorlardı.  
    Bu tarifi zor umutsuzluk ve tiksinme karışımı hâl, bugün başka İslam ülkeleri için yaşanıyor. O ülkelerin İslam mukaddesatını hiçe sayan yöneticilerinin ABD ve siyonist rejimle kurdukları dostluk tiksinmeye yol açıyor. Bu hâl içinde şuur ehli olduğunu düşündüğünüz Müslümanların dahi “ABD, orayı doğrudan yönetseydi hiç olmazsa toplum uyanırdı!” dediklerini duyabiliyorsunuz.
    Hakikaten öyle midir? Dış istila, yerel zalim ve “necis” yöneticilerden evla mıdır ya da dış istilanın uyandırıp zulümden kurtarma gibi bir işlevi hep var mıdır? Bu şer, böyle bir hayra yol açıyor mu? Analizimizde bu hususu irdeleyeceğiz. Ama önce istila türlerine bir göz atalım:
    İstila Türleri
    İstila, fizikî istila, kısmî istila ve kültürel istila gibi boyutuna göre türlere ayrılır. Fizikî istilada yabancı bir devlet, bir ülkeyi teslim alır ve orayı doğrudan kendi valilerinin eliyle yönetir. Endülüs, Sicilya, Müslüman Hindistan, Kırım, Tiflis, Hayfa, Kudüs böyle istila edildi.
    Kısmi istilada ise istilacı güç, istila ettiği yer üzerinde farklı boyutlarda bir kontrol sağlar. Bu kontrolün fizikî istila boyutuna yaklaşan alt türleri vardır: Bu tür kısmî istilalarda, istila edilen ülke, istilacı güce bağlı yerel yöneticiler tarafından özerk ve benzer statülerde yönetilir.  Rusya, Kırım’ın büyük bir kısmı dışında istila ettiği İslam yurtlarını genelde bu şekilde yönetti. İngiltere ise Mısır’ı Osmanlı’dan sonra içeride Rusya’nın tuttuğundan da daha rahat tutan bir yönetimle idare etti.
    Kısmî istilanın en zayıf olanı ise istilacı devletin istila ettiği ülkeden çekilmiş görünürken oradaki yerel siyaseti yönetmeye devam etmesidir. Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri bu tür bir istilaya maruz kaldılar.  
    Kültürel istila ise fiziki istila söz konusu olsun veya olmasın toplumun istilacı güç lehine bir değişime tabi tutulmasıdır.
    Bu sınırlı tanımlamalardan sonra şimdi, İslam dünyası ve istila gerçeğine geçelim:
    İslam Dünyası ve Dış İstila
    İslam dünyası, ilk kayda değer dış istilayı Abbasîlerin Emevîlere karşı isyanı ve yeni yönetimin istikrar arayışı sürecinde yaşadı.
    Malatya, henüz sahabe günlerinde Habib b. Mesleme tarafından fethedilmiş ve başka fetihler için karargâh konumunda, mamur bir İslam şehri olmuştu. Müslümanların çekişmesinden istifade eden Bizans İmparatoru, bölgenin en kıymetli İslam şehirlerinden biri hâline gelmiş olan o şehri istila etti. Abbasî yönetimi şehri bu istiladan kurtardıysa da Malatya bir daha yüzyıllar boyu eski günlerine dönemedi. Ancak Dânişmend Beyi Gümüştegin tarafından 1102’de tam olarak İslam yurdu hâline getirilebildi.
    Müslümanlar, ikinci istila hareketini Fâtımîlerin yol açtığı hareketlilikle yaşadılar. İslam dünyasına hükmeden Abbasîlerin yönetimini beğenmeyen Fâtımîler, Kuzey Afrika’da büyük bir iddiayla ortaya çıktılar. İlkin İtalyan şehirlerine karşı bazı başarılar da kazandılar ama sonrası Müslümanlar için felakete dönüştü.  
    Müslümanlar, Akdeniz’in ortasındaki Sicilya, o günkü adıyla Sıkılliye’de Endülüs benzeri bir medeniyet inşa etmişlerdi. Ne var ki dikkatleri hep Mekke ve Medine üzerinde olan Fâtımîler, Endülüs ile İslam dünyası arasındaki bağı zayıflatıp Endülüs’te yenilgiye yol açtıkları gibi Sicilya’yı da Avrupa’da güçlenen Katolikliğe karşı koruyamadılar.
    Sicilya’yı istila eden Katolikler, Endülüs istilacılarına göre “vicdanlıydılar”, cami ve medreselere dokunmadılar hatta Sicilya kralı, bilimde harika noktalara ulaşmış Müslüman âlimlerden matematik dersleri aldı ve İslam dünyasının meliklerini kendisiyle matematik konusunda yarışmaya çağırdı. Ya sonra? Sicilya’da ne alim bırakıldı ne medrese ne de cami… Bugün, Sicilya İslam medeniyetinin yerinde yeller esiyor. Modern coğrafyacı ve tarihçilerimiz dahi o güzel adanın bir zamanlar büyük bir İslam yurdu olduğunu bilmiyorlar.
    Endülüs, bir zamanlar iyi yönetilmiyordu ama İslam orada gelişip büyümeye devam ediyordu.  Yüzyıllar süren mücadeleden sonra kaybedildi ve tam fizikî istilaya uğradı, fiilî istila kimseyi uyandırmadı, aksine zaman içinde o devasa Müslüman nüfusun Hıristiyanlaşmasına yol açtı. Bugünün Arjantin, Brezilya, Venezüella gibi Güney Amerika halkları şeklen Araplara benzerler ama inançta Hıristiyandırlar ve Katolik dünyanın en büyük nüfusunu oluşturuyorlar.
    İslam dünyası, Endülüs’ten sonra en büyük istila hareketlerini Nadir Şah’ın “Müslümanların vahdeti” adına ortaya çıkışıyla zayıflayan Hindistan ve Orta Asya’da yaşadı. Nadir Şah’ın Hindistan seferinden sonra iyice zayıflayan Müslüman Hindistan, kendisini İngilizlere karşı koruyamadı. İngilizler, Hintlileri güçlendirip Müslüman Hindistan’ın başına geçirdiler. Müslüman Hindistan, bu istila ile din değiştirmedi ama yüz milyonlarca nüfusuyla atıl duruma düştü. Yine Nadir Şah’ın hareketinden sonra iyice zayıflayan Orta Asya’nın yüzyıllarca alim yetiştirmiş şehirleri Rus istilası altına girdi. Ama Rusya, buralarda tam fizikî bir istila yerine yerel emirlerin görevde olduğu bir yönetim tercih etti. Müslümanlar, oralarda zayıflasalar da komünist döneme kadar kendilerini korudular. Komünist dönemde Rusya, Orta Asya şehirlerinde ateistleştirme programları yürüttü. Ama Rusya, aynı dönemde yine mutlak bir istilada bulunmak yerine buraları yerel cumhuriyetlere dönüştürdü, o cumhuriyetlerin yöneticilerini Müslüman kökenli komünistlerden seçti. Sovyetler yıkılıp da Rusya bölgeden çekildiğinde İslam bir daha oralarda canlandı.
    Buna karşı bir de Tiflis ve Kırım’a bakalım. Bir zamanlar dünyanın görkemli devletlerinden Altın Orda İslam Devleti orada kuruluydu. Kırım’ın dillere destan camileri, medreseleri vardı. Ama Rusya, Kırım’ın büyük kısmını fiilen işgal etti, bir kısmını ise muhtar bir yönetime bıraktı. Rusya’nın fiilen işgal ettiği Kırım yurdu, Sicilya’ya döndü; muhtar yönetime bıraktığı yerlerde İslam’ın izleri az çok kaldı.
    Tiflis ve çevresi, Çeçenistan ve Dağıstan gibi İslam yurtlarından daha eski bir İslam yurdudur. Oralar Gürcülerin fiilî işgaline uğrayınca İslam’ın kökleri oralarda kurudu. Sonradan Müslüman olan Çeçenistan ve Dağıstan’da her şeye rağmen şu anda camiler dolup taşıyor. Benzer bir durum, bugün Karabağ ve Azerbaycan için de yaşanıyor. Azerbaycan, yıllarca komünist yönetim altında kaldı; bugün de İslamî hizmetlerin önünü açmıyor. Ama İslam, Azerbaycan’da gelişip büyüyor. Buna karşı Karabağ, bir zamanların en görkemli İslam yurtlarından biri iken bugün İslam’ın son kökleri de oradan sökülüp atılıyor.
    Ya Myanmar, bir zamanlar görkemli bir İslam melikliği iken bugün Müslüman çocuklarının tavanlara asılıp işkence edildiği bir insan mezbahanesi… Yanı başındaki Bangladeş ise zalimlerin yönetiminde de olsa oradan kaçanlara şu veya bu şekilde ev sahipliği yapabiliyor.  

    Dünya Savaşı Sonrası İstila

    Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı iyi yönetilmiyordu. Savaş, İslam tarihinin en büyük istila vakasına yol açtı. Ama istila, hiçbir zaman İslam dünyasına Osmanlı günlerinden daha güzel günler getirmedi.

    Öte yandan İslam dünyasını o savaştan sonra istila eden İngiltere ve Fransa, Müslümanları istilaya karşı çıktıklarına pişman etme siyaseti güttüler. O istilacı güçler, Müslümanlara Fransız yönetiminin yerel yöneticilerin yönetiminden çok daha adil ve özgürlükçü olacağını kabul ettirmek istediler.
    Savaştan sonra, Türkiye’de Kur’an-ı Kerim Kursları bile kapatıldı. Ne acıdır ki Türkiye’de medresede okuyamayan büyüklerimiz, Fransız yönetimi altındaki Suriye’ye büyük zorluklarla geçip icazetlerini orada alıyorlardı. Bu aldatıcı duruma rağmen, onlar hiçbir zaman Fransız yönetimini tercih etmediler ve tarih onları haklı çıkardı. Fransız istilası altındaki Suriye ve Lübnan’ın hâli özellikle Lübnan’daki fikrî özgürlüğüne rağmen malum…
    Öte yandan çok cüz’i bir istila yaşayan İran’la kısa bir süre de olsa tam bir istilaya uğrayan Arap ülkelerini kıyaslayalım. Bugünkü manzara, fiilî istilanın nasıl neticeler doğurduğunu yeteri kadar ortaya koymuyor mu?
    Daha yakın bir örnek, Hayfa ile Gazze’yi bile değil, Batı Yaka’yı karşılaştırın, hani Hayfa’daki İslam izleri?
    Bir zamanlar en zayıf fiziki istila boyutu yaşayan Mısır’ın hâli de ortada…
    Kısmî İstila İstilacıların Tercihi mi?
    Tam bir fizikî istilayı gerçekleştirebilecek hiçbir istilacı güç, kısmi bir fiziki istila veya kültürel istila ile yetinmez.
    İstilacı gücü kısmi istilaya veya kültürel istila ile yetinme durumunda bırakan tam fiziki istilanın onun için mümkün ya da kârlı olmamasıdır. İngilizler ve Fransızlar, I. Dünya Savaşı’ndan sonra İslam dünyasını isteyerek terk etmediler. Batı, II. Dünya Savaşı’nda iç savaşında kendisini tüketince onların direnen İslam dünyası karşısında istilayı sürdürme imkânları kalmadı.
    Bugün de onların yerini alan ABD ve uzantısı siyonist işgal rejimi, İslam dünyasındaki hangi noktayı tam bir fiziki istila ile istila edip elinde tutabileceğine inanırsa hiç tereddütsüz istila eder.
    Sonuç olarak, hiçbir istila, tam fizikî istila kadar tahrip edici değildir. Aklı başında hiçbir Müslüman, tam bir fizikî istilanın kısmî istilalardan daha tercih edilir olduğunu öne süremez. Bunun yolunu açmak için uğraşamaz.
  • STALİN - LENİNİZM'İN İLKELERİ

    STALİN

    LENİNİZMİN İLKELERİ

    İÇİNDEKİLER

    1 LENİNİZM'İN İLKELERİ
    2 İÇERİK
    3 I. LENİNİZM'İN TARİHSEL KÖKLERİ
    4 II. YÖNTEM
    5 III. TEORİ
    6 IV. PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ
    7 V. KÖYLÜ SORUNU
    8 VI. ULUSAL SORUN
    9 VII. STRATEJİ VE TAKTIK
    10 VIII. PARTİ
    11 IX. ÇALIŞMA TARZI

    LENİNİZM'İN İLKELERİ

    Leninizmin İlkeleri, Stalin'in “Les Questions du Léninisme” (Editons en Langues Entranges, Moscou 1941) adlı kitabından, "Des Principes du Léninisme" ve "Questions du Léninisme" adlı yazıları, "Leninizmin İlkeleri" adıyla Sol Yayınları tarafından Mart 1978'de Dördüncü Baskı olarak (Birinci baskı: Aralık 1969) yayınlanmıştır.

    Bu ilkeler pratik olarak 1936 SSCB Anayasası'nın temelini oluşturmaktadır.

    İÇERİK

    1924 Nisan başlarında Sverdlov Üniversitesinde verilen konferanslar, Bu sayfaları Lenin kampanyasına sunuyorum (J. Stalin).

    LENİNİZMİN İLKELERİ: bu, geniş bir konudur. Bu konuyu ayrıntılı olarak anlatmak için koca bir kitap yazmak, birkaç cilt doldurmak gerekir. Bu nedenle, bu konferanslarımızın Leninizmin tam bir açıklaması olmayacağı doğaldır; olsa olsa Leninizmin çok kısa bir özeti olabilir. Bununla birlikte, Leninizmi daha ayrıntılı incelemek için gerekli olan bazı temel hareket noktalarını verebilmek amacıyla, bu özetin yararlı olacağına inanıyorum.

    Leninizmin ilkelerinin açıklanması, Lenin'in dünya görüşünün ilkelerinin açıklaması değildir. Lenin'in dünya görüşü ile Leninizmin ilkeleri, kapsam bakımından aynı değildir. Lenin Marksist’tir ve dünya görüşünün temeli [sayfa 7] de, kuşkusuz Marksizm’dir. Ama bu, Leninizmin açıklanmasına, Marksizmin açıklanmasıyla başlamayı gerektirmez. Leninizmi açıklamak, Lenin'in yapıtlarında özel ve yeni olanı, Lenin'in Marksizmin ortak hazinesine kattığı ve Lenin'in adına kendiliğinden bağlı olan şeyi açıklamaktır. Ben, konferanslarımda, Leninizm’den ancak bu anlamda söz edeceğim.

    Peki, Leninizm nedir?

    Bazıları, Leninizm, Marksizmin Rusya'nın özel koşullarına uygulanmasıdır, diyorlar. Bu tanımlama, gerçeğin bir kısmını içerir; ama bütün gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Gerçekten Leninizm, Marksizmi, Rus gerçeğine uygulamış ve bunu ustaca yapmıştır. Ama Leninizm, Marksizmin Rusya'nın özel koşullarına uygulanmasından ibaretse, o halde Leninizm, yalnızca ulusal, yalnızca Rusya'ya özgü bir olay olmak gerekir. Oysa Leninizmin, –yalnızca Rusya'ya özgü değil– bütün uluslararası gelişmelerde kökleri olan, uluslararası bir olgu olduğunu biliyoruz. Bundan dolayı, bu tanımlama tek yanlıdır, sakattır.

    Bazıları da Leninizmin, sonraki yıllarda ılımlı olduğu ve devrimci olmaktan çıktığı iddia olunan Marksizmin 1840-1850 yıllarındaki devrimci öğelerinin canlandırılması olduğunu söylerler. Marx'ın öğretisini –devrimci ve ılımlı– diye ikiye ayırmanın saçmalığını ve bayağılığını bir an için dikkate almazsak, tamamıyla yetersiz ve inandırıcı olmaktan uzak olan bu tanımlamada bile bir gerçek payı bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bu gerçek, Leninizmin, gerçekten İkinci Enternasyonal oportünistlerinin hasıraltı ettikleri Marksizmin o devrimci içeriğini canlandırmış olmasından ibarettir. Ama bu, dediğimiz gibi, gerçeğin ancak bir parçasıdır. Tam gerçek şudur ki, Leninizm, yalnızca Marksizmi canlandırmakla kalmadı, Marksizmi, kapitalizmin ve proletaryanın sınıf savaşımının yeni koşulları içinde geliştirerek, ileriye bir adım attı.

    Öyleyse Leninizm nedir? [sayfa 8] Leninizm, emperyalizm ve proletarya devrimi çağının Marksizm’idir. Daha tam söylemek gerekirse, Leninizm, genel olarak proleter devrimin teori ve taktiği, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiğidir. Marx ve Engels, emperyalizmin henüz gelişmediği devrim-öncesi dönemde, proletarya devriminin pratikte henüz kaçınılmaz olmadığı bir dönemde, savaşım verdiler. Marx ve Engels'in öğrencisi olan Lenin ise, gelişmiş emperyalizm döneminde, proletarya devriminin bir ülkede başarıya ulaştığı, burjuva demokrasisini yendiği ve proletarya demokrasisi çağını, Sovyetler çağını açtığı gelişme halindeki proletarya devrimi döneminde savaşım verdi.

    İşte bundan dolayı Leninizm, Marksizmin yeni koşullarda gelişmesidir. Genellikle, Leninizmin, olağanüstü savaşımcı ve olağanüstü devrimci niteliğine işaret edilir. Bu, tamamıyla doğrudur. Ama Leninizmin bu özelliği, iki nedenle açıklanabilir: birincisi, Leninizm, proletarya devriminden doğmuştur ve zorunlu olarak bu devrimin izini taşır; ikincisi, Leninizm, İkinci Enternasyonalin oportünizmine karşı savaşta, büyümüş ve güçlenmiştir, o savaş ki sermayeye karşı savaşımın başarılması için zorunlu bir önkoşul idi ve zorunlu bir önkoşuldur. Unutmamak gerekir ki, Marx ve Engels ile Leninizm arasında, İkinci Enternasyonal oportünizminin tek başına egemen olduğu koca bir dönem vardır ve bu oportünizme karşı amansız savaşımın, Leninizmin en önemli görevlerinden biri olması kaçınılmazdı.

    I. LENİNİZM'İN TARİHSEL KÖKLERİ

    Leninizm, emperyalizm koşullarında, kapitalizmin çelişkilerinin en aşırı noktaya ulaştığı; proletarya devriminin hemen çözülmesi gereken bir eylem sorunu haline geldiği, eski, işçi sınıfını devrime hazırlama döneminin yeni bir döneme, sermayeye karşı doğrudan doğruya savaşım dönemine [sayfa 9] dönüştüğü bir zamanda gelişti ve biçimlendi.

    Lenin, emperyalizme "cançekişen kapitalizm" derdi. Neden? Çünkü emperyalizm, kapitalizmin çelişkilerini son sınırına, ötesinde devrimin başladığı noktaya vardırır da ondan. Bu çelişkiler arasında, en önemli sayılması gereken üç çelişki vardır:

    Birinci çelişki, emek ile sermaye arasındaki çelişkidir. Emperyalizm, sanayi ülkelerinde, tekellerin, tröstlerin, konsorsiyumların, bankaların ve malî oligarşinin tam egemenliği demektir. Bu tam egemenliğe karşı savaşımda, işçi sınıfının –sendikalar, kooperatifler, parlamenter partiler ve parlamenter savaşım gibi– alışılagelen yöntemlerinin tamamıyla yetersiz olduğu görülmüştür. Ya kendini sermayeye teslim et, eskisi gibi sürün, hatta daha da aşağıya düş; ya da yeni bir silaha sarıl; emperyalizm, proletaryanın sayısız kitleleri önüne, sorunu böyle koyar. Emperyalizm, işçi sınıfını devrime götürür.

    İkinci çelişki, hammadde kaynaklarını, başkalarının topraklarını ele geçirmek için savaşım halinde olan çeşitli malî gruplar ve emperyalist devletlerarasındaki çelişkidir. Emperyalizm, hammadde kaynaklarına sermaye ihracıdır, bu kaynakların tekeline sahip çıkmak için amansız savaşımdır; "yaşam alanı" arayan yeni malî grupların ve devletlerin, zorla aldıkları yerlere, kene gibi yapışan eski gruplara ve devletlere karşı kıyasıya yürüttükleri, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılması uğruna savaşımdır. Çeşitli kapitalist gruplar arasındaki bu kıyasıya savaşımın dikkate değer yanı, emperyalist savaşları, başkalarının topraklarını fethetmek için yapılan savaşları, bu savaşımın kaçınılmaz bir öğesi olarak içermesidir. Bu da, emperyalistlerin karşılıklı zayıflamasına, genel olarak kapitalizmin durumunun zayıflamasına, proletarya devrimi saatinin yaklaşmasına, bu devrimin zorunluluğuna neden olması bakımından dikkate değerdir. [sayfa 10]

    Üçüncü çelişki, bir avuç egemen "uygar" ulus ile dünyanın yüzlerce milyonluk sömürülen ve bağımlı halkları arasındaki çelişkidir. Emperyalizm, geniş sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin yüz milyonlarca insanının en utanmazca sömürülmesi, onlara en insanlık-dışı zulüm demektir. Bu sömürünün ve zulmün amacı, daha fazla kâr sızdırmaktır. Ama emperyalizm, bu ülkeleri sömürürken, buralarda demiryolları, fabrikalar ve yapımevleri, sanayi ve ticaret merkezleri kurmak zorundadır. Bu "siyaset"in kaçınılmaz sonuçları, bir proletarya sınıfının ortaya çıkması, yerli aydınların yetişmesi, ulusal bilincin uyanması, kurtuluş hareketinin güçlenmesidir. İstisnasız bütün sömürgelerde ve bütün bağımlı ülkelerde devrimci hareketin güçlenmesi, bu gelişmenin belirgin bir kanıtıdır. Sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri, emperyalizmin yedek gücü olmaktan çıkarıp, proletarya devriminin yedek gücü haline getirerek, kapitalizmin mevzilerini temelden yıkmak, proletarya için önemlidir.

    Genellikle, eski "gelişen" kapitalizmi, cançekişen kapitalizm haline getiren belli başlı çelişkiler bunlardır.
    Bundan on yıl önce patlak veren emperyalist savaşın anlamı, bütün bu çelişkileri tek bir düğümde toplayarak terazinin kefesine koyması, böylelikle proletaryanın devrimci savaşlarını hızlandırması, kolaylaştırmasıdır.

    Başka bir deyişle, emperyalizm, devrimin kaçınılmazlık haline gelmesi sonucuna varmakla kalmadı, kapitalizmin kalelerine doğrudan doğruya saldırmak için elverişli koşulların yaratılması sonucuna da vardı.

    Leninizmi doğuran uluslararası durum işte budur.

    Bütün bunlar çok iyi ama emperyalizmin klasik yurdu olmayan ve olamayan Rusya, burada ne arıyor? Öncelikle, Rusya'da ve Rusya için çalışan Lenin'in burada işi nedir? Leninizm'in yuvası, proletarya devriminin teori ve taktiğinin anayurdu neden Rusya oluyor da, başka bir ülke olmuyor, diye sorulabilir. [sayfa 11]

    Rusya, emperyalizmin bütün çelişkilerinin düğüm noktasıydı da ondan.

    Çünkü Rusya, her ülkeden daha çok devrime gebeydi ve bundan dolayı yalnız bu ülke, bu çelişkileri devrim yoluyla çözecek durumdaydı.

    Önce, çarlık Rusya’sı, en insanlık-dışı ve barbar biçimiyle her türlü zulmün –kapitalist ve askerî zulmün, sömürge zulmünün– yuvasıydı. Rusya'da sermayenin büyük kudretinin çarlık istibdadı ile kaynaştığını, Rus milliyetçiliğinin saldırganlığını, Rus olmayan halklara yapılan zulmün, –Türkiye'de, İran'da, Çin'de olduğu gibi– geniş bölgelerin sömürüsünün, istilâcı savaşlarla ve bölgelerin çarlık tarafından ilhakı ile ilişkili olduğunu kim bilmez? Lenin, çarlık "askerî-feodal bir emperyalizmdir" derken haklı idi. Çarlık, emperyalizmin en olumsuz yanlarının kat kat yoğunlaşmasından doğan bir sonuçtu.

    Bundan başka, çarlık Rusya’sı, Batı emperyalizminin başlıca yedeği idi; bu, yalnızca yakıt ve metalürji gibi Rusya'nın ulusal ekonomisinin en önemli kollarını elinde tutan yabancı sermayeye serbest alan olmasından ötürü değildi; aynı zamanda, çarlığın, Batı emperyalistlerinin çıkarları uğruna savaşa sürmek üzere milyonlarca askeri seferber edebilecek durumda olmasından ötürüydü. İngiliz-Fransız kapitalistlerine sınırsız kârlar sağlamak için emperyalist cephelerde kan döken oniki milyonluk Rus ordusunu anımsayınız.

    Sonra, çarlık, Doğu Avrupa'da, emperyalizmin bekçi köpekliğini yapmakla kalmıyordu, üstelik Paris, Londra, Berlin ve Brüksel'de çarlığa yapılan ikrazların yüz milyonlara varan faizlerini halkın sırtından çıkarmakla görevli emperyalizmin ajanı durumundaydı.

    Ve son olarak, Türkiye, İran, Çin vb. gibi ülkelerin paylaşılmasında, çarlık, Batı emperyalizminin en sadık müttefiki idi. Çarlığın emperyalist savaşa emperyalist ittifakın [sayfa 12] bir üyesi olarak katıldığını ve Rusya'nın bu savaşın esas öğelerinden biri olduğunu kim bilmez?

    Çarlığın ve Batı emperyalizminin çıkarlarının birbirine sarılıp birleşmesi ve sonunda emperyalizmin çıkarlarının tek bir yumağı haline gelmesi bundan dolayıdır. Batı emperyalizmi, çarlığı savunmak ve korumak için, Rusya'da devrimi yenmek amacıyla bir ölüm-kalım savaşında bütün güçlerini denemeden, eski Rusya gibi Doğuda bu kadar güçlü bir desteği ve bu kadar zengin bir güç ve olanaklar hazinesini elden kaçırmaya razı olabilir miydi? Elbette razı olamazdı. Bunun içindir ki, çarlığa vurmak isteyen, ister istemez emperyalizme el kaldırıyordu; çarlığa karşı dikilen, emperyalizme karşı koyuyordu; çünkü çarlığı yıkmak isteyenin amacı, gerçekten çarlığa yalnız bir darbe indirmek değil de onu yıkmak ise, emperyalizmi de yıkması gerekiyordu. Böylece, çarlığa karşı devrim, emperyalizme karşı devrime yaklaşıyordu ve bu devrimin, proletarya devrimi biçimine girmesi zorunluydu.

    Rusya'nın devrimci köylüsü gibi önemli bir müttefiki olan dünyanın en devrimci proletaryasının başında bulunduğu büyük halk devrimi, Rusya'da, o sırada doğuyordu. Böyle bir devrimin yarı yolda duramayacağını, başarıya ulaşması halinde, emperyalizme karşı isyan bayrağını kaldırarak ilerleyeceğini tanıtlamanın gereği var mı?

    İşte bunun için, Rusya'nın, emperyalizmin çelişkilerinin düğüm noktası olması gerekiyordu; bu, yalnızca, bu çelişkilerin Rusya'da özellikçe rezilce, özellikle dayanılmaz biçimde belirmesinden ötürü değildi; yalnızca, Rusya'nın, Batının malî sermayesini, Doğunun sömürgelerine bağlayan Batı emperyalizminin başlıca desteği olmasından ötürü de değildi; ama bunlarla birlikte, emperyalizmin çelişkilerini, devrimci yoldan çözümlemeye güç yetirecek gerçek gücün yalnız Rusya'da bulunmasından ötürüydü.

    Dolayısıyla, Rusya'daki devrimin bir proleter devrimi [sayfa 13] olması zorunlu idi ve bu devrimin, gelişmesinin ilk gününden başlayarak, uluslararası bir nitelik alması ve bundan dolayı, emperyalizmi ta temelinden sarsması kaçınılmazdı.

    Bu koşullar içinde, Rus komünistleri, bir Rus devriminin dar ulusal çerçevesi içinde çalışmakla yetinebilirler miydi? Elbette yetinemezlerdi. Tam tersine, gerek iç durum (derin devrim bunalımı), gerekse dış durum (savaş), her şey, onları, çalışmalarında bu çerçeveyi aşmaya, savaşımı uluslararası alana aktarmaya, emperyalizmin yaralarını örten perdeyi yırtmaya, kapitalizmin kaçınılmaz iflâsını tanıtlamaya, sosyal-şovenizmin ve sosyal-pasifizmin üstesinden gelmeye, sonunda kendi ülkelerinde kapitalizmle savaşıma ve bütün ülkelerin proleterlerinin kapitalizmle savaşım işini kolaylaştırmak için proletarya devriminin teorisi ve taktiğini kurmaya zorluyordu. Zaten Rus komünistleri başka türlü hareket edemezlerdi, çünkü burjuva düzeninin yeniden kurulmasına karşı Rusya'yı güvenlik altına alabilecek bazı uluslararası durum değişiklikleri ancak böyle bir yol izlenerek sağlanabilirdi.

    Rusya'nın, Leninizmin ocağı ve Rus komünistlerinin önderi Lenin'in onun yaratıcısı olması, işte bu yüzdendir.
    Bu bakımdan Rusya'nın ve Lenin'in "başına gelen", 1840-1850 arasında Almanya'nın ve Marx ile Engels'in başına gelmiştir. Almanya, o tarihlerde, tıpkı Rusya'nın 19. yüzyılın başlarında olduğu gibi, burjuva devrimine gebe idi. Komünist Parti Manifestosu'nda Marx şöyle yazıyordu:

    "Komünistler dikkatlerini esas olarak Almanya'ya çeviriyorlar, çünkü bu ülke 17. yüzyılda İngiltere'dekinden ve 18. yüzyılda Fransa'dakinden daha gelişkin bir Avrupa uygarlığı koşulları altında ve çok daha fazla gelişmiş bir proletarya ile yapılmak zorunda olan bir burjuva devrimi arifesindedir ve çünkü Almanya'daki burjuva devrimi, onu hemen izleyecek bir proleter devrimin başlangıcı olacaktır.". [sayfa 14]

    Başka bir deyişle, devrimci hareketin merkezi, Almanya'ya doğru kayıyordu.

    Kuşku yok ki, Almanya'nın bilimsel sosyalizmin anayurdu olmasının ve Almanya proletaryasının önderlerinin bilimsel sosyalizmin yaratıcıları –Marx ve Engels– olmasının nedeni, Marx'ın yukarda anlatılan paragrafta işaret ettiği durumdur.

    20. yüzyıl başlarındaki Rusya için aynı şeyi söylemek, ama üstüne daha çok basarak söylemek gerekir; ancak, Rusya, 1840-1850 Almanya'sına oranla gelişmenin daha yüksek bir noktasında idi. Rusya, o dönemde bir burjuva devriminin arifesinde bulunuyordu; Rusya, bu devrimi, daha ileri bir Avrupa çerçevesi içinde ve (İngiltere ve Fransa şöyle dursun) Almanya'dakinden de gelişmiş bir proletarya ile yapmak zorundaydı; ve her şey, bu devrimin, proletarya devriminin mayası ve başlangıcı olacağını gösteriyordu.

    Daha 1902'de, henüz Rus devriminin hazırlık günlerinde, Lenin, Ne Yapmalı? Adlı yapıtında, geleceği önceden gören şu sözleri yazmıştı:

    "Tarih, bizi [yani Rus Marksistlerini, –J. St.] şu anda herhangi başka bir ülkenin proletaryasının karşı karşıya kaldığı bütün ivedi görevlerin en devrimcisi olan bir görevle karşı karşıya getirmiştir. Bu görevin yerine getirilmesi, yalnızca Avrupa gericiliğinin değil, (şimdi denebilir ki) Asya gericiliğinin de bu en güçlü kalesinin yıkılması, Rus proletaryasını, uluslararası devrimci proletaryanın öncüsü yapacaktır." (c. IV, s. 382, Rusça.)

    Başka bir deyişle, devrimci hareketin merkezinin Rusya'ya doğru kayması gerekiyordu.

    Rusya'da devrimin izlediği yolun, Lenin'in bu önceden görüşünü tamamıyla doğruladığı bilinmektedir. [sayfa 15]

    Böyle bir devrimi başarmış ve böyle bir proletaryası olan bir ülkenin, proletarya devriminin teori ve taktiğinin anayurdu olmasına şaşılabilir mi?

    Bu proletaryanın önderi Lenin'in, aynı zamanda, bu teorinin ve taktiğin yaratıcısı ve tüm proletaryanın önderi olmasına şaşılabilir mi?

    II. YÖNTEM

    Yukarda, Marx ve Engels ile Lenin arasında İkinci Enternasyonal oportünizminin egemen olduğu uzun bir dönem bulunduğunu söyledim. Açıkçası, sözkonusu egemenliğin biçimsel olmayıp gerçek olduğunu da eklemeliyim. Biçimsel olarak, İkinci Enternasyonalin başında, Kautsky ve diğerleri gibi "sadık" Marksistler, "Ortodokslar" bulunuyordu. Ama gerçekte, İkinci Enternasyonalin esas çalışmaları, oportünizm çizgisini izliyordu. Oportünistler, küçük-burjuva nitelikleri gereği ve uzlaşmalara eğilimlerinden ötürü burjuvaziye uyuyorlardı, "Ortodokslar" ise, "birliğin korunması" uğruna, "parti içinde barış "m sağlanması uğruna, oportünistlere uyuyorlardı. Sonuç, oportünizmin egemenliği idi, çünkü burjuvazinin siyasetini "Ortodoks'ların siyasetine bağlayan zincirde bir kopukluk yoktu.

    Bu dönem, kapitalizmin nispeten sakin bir gelişme dönemi, emperyalizmin felâketli çelişkilerinin henüz açıkça belirmediği, işçilerin ve sendikaların iktisadî grevlerinin az-çok "normal" bir biçimde geliştiği; seçim savaşımının ve parlamento gruplarının "başdöndürücü" başarılar sağladığı; legal savaşım biçimlerinin övgülerle göklere yükseltildiği ve legalite yoluyla kapitalizmin yenilebileceğine inanıldığı bir savaş-öncesi dönemdi. Kısaca, bu dönem, İkinci Enternasyonal partilerinin kendilerini besiye çekip semirdikleri, ve devrimi, kitlelerin devrimci eğitimini ciddî olarak düşünmek istemedikleri bir dönemdi. [sayfa 16]

    Tutarlı bir devrimci teorinin yerini, birbirine karşı teorik tezler, kitlelerin gerçek devrimci savaşımından kopmuş ve modası geçmiş dogmalar haline gelmiş teori parçaları almıştı. Görünüşü kurtarmak için, Marx'ın teorisi elbette anılıyordu. Ama bu, Marksist teorinin canlı, devrimci ruhunu boşaltmak için yapılıyordu.

    Devrimci bir politika yerine, zayıf ve cılız küçük-burjuva oportünizmi, parlamento diplomasisini ve parlamenter kombinezonları kollayan siyaset esnaflığı, görüşünü kurtarmak için "devrimci" kararlar ve sloganlar kabul ediliyordu, ama bunlar, büro çekmecelerinde saklanmak içindi.

    Parti eğitimine önem verileceği ve kendi yanılgılarının derslerinden yararlanarak, partiye, doğru devrimci taktik öğretileceği yerde, bu cansıkıcı sorunlardan ustaca kaçınılıyor, bu sorunlar örtbas ediliyor, gizleniyordu. Besbelli ki, gene görünüşü kurtarmak için cansıkıcı bazı sorunlara da değinilmesine razı oluyorlardı; ama bu, nereye çekersen oraya giden "esnek' bir karara varmak içindi.
    İkinci Enternasyonalin çehresi, çalışma yöntemi ve silahları işte böyleydi.
    Ama bu sırada yeni bir dönem, emperyalist savaşlar ve proletaryanın devrimci savaşları dönemi yaklaşıyordu.

    Malî sermayenin eşsiz gücü karşısında, eski savaşım yöntemlerinin yetersiz olduğu açıkça görünüyordu.
    İkinci Enternasyonalin bütün etkinliğini, çalışma yöntemini yeniden gözden geçirmek, küçük-burjuva oportünist ruhu, zaafı ve dargörüşlülüğü, bayağı politikacılığı inkâr zihniyetini, sosyal-şovenizmi, sosyal-pasifizmi atmak gerekiyordu. İkinci Enternasyonalin bütün silahlarını gözden geçirmek, paslanmış eski silahları atmak, yeni silahlar edinmek zorunlu olmuştu. Bu hazırlığı yapmadan, kapitalizmle savaşıma girişmek yararsızdı. Bu yapılmadıkça, yeni devrimci savaşımda, proletarya, silahı ve cephanesi eksik olarak, hatta silahsız olarak savaşa girmek tehlikesi ile karşı [sayfa 17] karşıya idi.

    İkinci Enternasyonali genel olarak gözden geçirmek ve Augias ahırlarının genel bir temizliğini yapmak onuru Leninizme düştü.

    İşte Leninizm yöntemi, bu koşullar içinde doğdu ve biçimlendi.

    Bu yöntemin ilkeleri nedir?

    Birincisi, İkinci Enternasyonalin teorik dogmalarının, kitlelerin devrimci savaşımının ateşinde, canlı pratik eyleminde işe yarayıp yaramadıklarını sınamak, yani teori ile pratik arasındaki kaybolan birliği kurmak, teori ile pratik arasındaki ayrılığı birliğe çevirmek zorunda idi. Çünkü devrimci bir teori ile donatılmış gerçekten proletaryaya özgü bir parti, ancak böyle yaratılabilir.

    İkincisi, İkinci Enternasyonal partilerinin siyasetini, (güvenilmez) slogan ve kararlarına bakarak değil, yaptıklarını, eylemlerini gözönünde tutarak sınamak gerekirdi. Çünkü proletarya kitlelerini ve onların güvenini kazanmak, ancak böyle olabilirdi.
    Üçüncüsü, partinin bütün çalışmalarını, kitlelerin devrimci savaşıma hazırlanmasını hedef tutan yeni devrimci bir tarzda yeniden örgütlendirmek gerekti, çünkü kitleler proletarya devrimine ancak böyle hazırlanabilir.

    Dördüncüsü, proleter partilerinin özeleştirisi, kendi yanılgılarından aldıkları derslere dayanarak eğitimi zorunlu idi; çünkü gerçek kadrolar, gerçek parti önderleri ancak bu yoldan yetiştirilebilir.

    Leninizmin yönteminin özü ve temeli bunlardır. Bu yöntem, pratikte nasıl uygulandı? İkinci Enternasyonal oportünistlerinin bir sürü teorik dogması vardır ve bu dogmaları yineleyip dururlar.

    Bunlardan birkaçını ele alalım:

    Birinci dogma: proletaryanın iktidara geçiş koşullarına ilişkindir. Oportünistler, proletaryanın, ülkenin çoğunluğunu [sayfa 18] oluşturmadan iktidarı ele geçiremeyeceğini ve geçirmemesi gerektiğini söylerler. Bunun kanıtı yoktur; çünkü bu saçma tezi, ne teorik, ne de pratik olarak haklı göstermek olanaksızdır. Lenin, bu İkinci Enternasyonal baylarına, pekâlâ, dediğinizi kabul edelim, diyor, ama nüfusun azınlığını oluşturan proletarya, emekçi kitlelerin büyük çoğunluğunu kendi çevresinde toplayabildiği (savaş, tarım bunalımı vb. gibi) bir tarihsel durum meydana gelince, niçin iktidarı ele geçirmesin? Proletarya, sermayenin cephesini yarmak ve genel gelişmeyi hızlandırmak için elverişli uluslararası ve iç durumdan niçin yararlanmasın? Marx, daha 1850 yıllarında "Köylü Savaşının bir ikinci baskısı" proletarya devrimine yardım edebilirse, Almanya'da devrimin "çok güzel" koşullar sağlayacağını söylememiş miydi? O zaman, Almanya'da proleterlerin sayısının, örneğin 1917'de Rusya'daki proleter sayısından daha az olduğunu bilmeyen var mı? Rus proletarya devriminin pratiği, İkinci Enternasyonal kahramanlarının pek değer verdikleri bu dogmanın, proletarya için hiç bir hayatî önemi olmadığını göstermemiş midir? Kitlelerin devrimci savaşım pratiğinin, bu eskimiş dogmayı tuzbuz ettiği besbelli değil mi?

    İkinci dogma: ülkeyi yönetmeye yetenekli, eğitilmiş kimselerden ve yöneticilerden yeteri kadar hazır kadrolara sahip değilse, proletarya, iktidarı koruyamaz; dolayısıyla ilkönce kapitalist rejimde kadroları yetiştirmeli, sonra iktidara geçmelidir. Lenin, bunu şöyle yanıtlar: bunun doğru olduğunu kabul edelim; ama sorunu niçin tersine çevirmemeli? İlkönce iktidara geçip, sonra, her adımda yedi fersah aşan tılsımlı çizmeleri ayağa giymek, çalışan kitlelerin kültür düzeyini yükseltmek, işçi çevrelerinden çıkma kalabalık yönetici kadroları yetiştirmek için, ileri atılmak niçin olanaklı olmasın? Rusya pratiği, işçi çevrelerinden çıkma yöneticiler kadrosunun, proletarya iktidarı altında sermaye iktidarında olduğundan yüz kez daha çabuk ve daha iyi [sayfa 19] gelişeceğini göstermemiş midir? Kitlelerin devrimci savaşımının pratiğinin, oportünistlerin bu dogmasını da hiç acımadan ezip yerlebir ettiği açık değil mi?

    Üçüncü dogma: genel siyasal grev yöntemi, teorik dayanaktan yoksundur (Engels'in eleştirisine bakınız) ve (ülkenin iktisadî yaşamının düzenini bozabileceği, sendika kasalarını boşaltabileceği için) pratikte de tehlikelidir; bu yöntem, proletaryanın sınıf savaşımının başlıca biçimi olan parlamenter savaşım biçimlerinin yerini tutamaz. Ama ilkönce, Engels, her genel grevi yermiş değildir, yalnızca bir tür genel grevi, anarşistlerin siyasal savaşımın yerine konulmasını savundukları iktisadî grevi yermiştir. Bunun genel siyasal grev ile ne ilişkisi olabilir? İkinci olarak, parlamenter savaşım biçiminin proletaryanın başlıca savaşım biçimi olduğu kim tarafından ve nerede tanıtlanmıştır? Devrim hareketinin tarihi, parlamenter savaşımın, proletaryanın parlamento-dışı savaşımının yalnızca bir hazırlığı, bir yardımcı aracı olduğunu göstermez mi? Üçüncü olarak, parlamenter savaşımın yerine genel siyasal grevin konulacağını nereden çıkarmışlardır? Genel siyasal grev yanlıları, parlamenter savaşım biçimleri yerine parlamento-dışı savaşım biçimleri koymaya nerede ve ne zaman kalkışmışlardır? Dördüncü olarak, Rusya'da devrim, genel siyasal grevin, proletarya devriminin en büyük kitlelerinin seferber edilmesi ve örgütlenmesi için en önemli bir araç olduğunu göstermemiş midir? Öyleyse, iktisadî yaşamın düzenli seyrinin bozulacağı, sendika kasalarının boşalacağı yolundaki ikiyüzlü yakınmalar, burada yersiz değil midir? Devrimci savaşım pratiğinin bu dogmayı da yıktığı açık değil midir?

    Vb. vb.

    Bunun içindir ki, Lenin, "devrimci teorinin bir dogma olmadığını", bu teorinin "ancak gerçekten kitlesel ve gerçekten devrimci bir hareketin pratiği ile sıkı sıkıya bağlı olarak kesin biçimini aldığını" (["Sol" Komünizm] Bir[sayfa 20] Çocukluk Hastalığı) söylerdi; çünkü teori, pratiğe hizmet etmelidir; çünkü "teori, pratiğin ileri sürdüğü soruları yanıt-lamalıdır" (Halkın Dostları [Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?]) çünkü teori, verilerin sınavından geçmelidir.

    İkinci Enternasyonal partilerinin siyasal sloganlarına ve siyasal kararlarına gelince, karşı-devrimci çalışmalarını parlak sloganlar ve kararlarla gizleyen bu partilerin izledikleri siyasetin bütün yalan ve kokuşmuşluğunu anlayabilmek için "savaşa karşı savaş" sloganlarının öyküsünü anımsamak yeter. Bale Kongresinde İkinci Enternasyonalin tantanalı gösterilerini herkes anımsar; bu kongrede, emperyalistler, savaş çıkartmaya cüret ettikleri takdirde, devrimin bütün dehşetiyle tehdit edildiler ve korkunç "savaşa karşı savaş" sloganı burada formüle edildi. Ama aradan bir zaman geçtikten sonra, savaşın eşiğinde bulunulduğu bir sırada, Bale kararının büro çekmecelerine kitlendiğini ve kapitalist yurt uğruna işçilerin birbirlerini öldürmeleri için yeni bir sloganın ortaya atıldığını kim anımsamaz? Devrimci slogan ve kararların, eylemle gerçekleştirilmedikçe metelik etmeyeceği açık değil midir? Oportünizmin siyasetçilerinin bütün alçaklığını ve Leninizm yönteminin önemini anlatmak için, emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesini hedef tutan Leninist siyaseti, İkinci Enternasyonalin savaş sırasındaki ihanet siyasetiyle karşılaştırmak yeter. Burada Lenin'in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky adlı yapıtından, İkinci Enternasyonalin önderi Kautsky'yi; partililerin hareketlerine göre değil, kâğıt üzerinde kalan sloganlarına ve kararlarına dayanarak değerlendirme çabasından ötürü şiddetle eleştiren bir pasajı anmaktan kendimi alamayacağım.

    "Sloganların ilânının bir şeyi değiştirdiğini sanırken Kautsky, baştanaşağı ikiyüzlü, tipik küçük-burjuva bir siyaset uygulamaktadır. Burjuva demokrasisinin bütün tarihi, [sayfa 21] bu hayalin yanlışlığını tanıtlar: halkı aldatmak için burjuva demokratlar, istenen bütün 'sloganları' formüle etmişlerdir ve hâlâ da etmektedirler. Sözkonusu olan, bu partilerin içtenliğini sınamaktır, sözleri ile eylemlerini karşılaştırmak, idealist, şarlatanca sözlerle yetinmemek, partilerin sınıf gerçekliklerini aramaktır." (c. XXIII, s. 377, Rusça.) Düşünceyi körelten ve partinin kendi hatalarından ders alma yoluyla sağladığı eğitimini dizginleyen İkinci Enternasyonal partilerinin özeleştiri korkularından, hatalarını gizleme, cansıkıcı sorunların üstünü örtme, işlerin tatmin edici biçimde gittiği sanısını uyandırmak için eksikliklerini gizleme huylarından burada söz bile etmiyorum; o huy ki, Lenin tarafından güçlükleri belirtilmiş ve bütün çıplaklığı ile sergilenmiştir. Lenin, "Sol" Komünizm adlı yapıtında proleter partilerinde özeleştiri üzerine şöyle yazıyordu:

    "Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddî olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini yerine gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yolaçan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddî bir partinin belirtileri bunlardır, bu, ciddî bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir." (c. XXV, s. 200, Rusça.)[3]
    Bazıları, kendi öz hatalarını açıklamanın ve özeleştirinin parti içinde tehlikeli olacağını, çünkü parti düşmanlarının, bunu, proletarya partisine karşı kullanmalarının olası olduğunu öne sürerler. Lenin, bu tür karşı çıkmaları önemsiz ve tamamıyla yanlış sayardı. Daha 1904'te henüz partimizin az üyeli ve zayıf bulunduğu sırada yayınladığı [sayfa 22] Bir Adım İleri, İki Adım Geri adlı broşüründe, şöyle diyordu:

    "Onlar [yani Marksistlerin düşmanları –J. St.], bizim tartışmalarımıza şeytanca alkış tutmakta ya da sinsice gülmektedirler; kuşkusuz onlar benim broşürümden yalnız partimizin başarısızlık ve kusurları ile ilgili bölümleri seçip, kendi amaçları için kullanmayı deneyeceklerdir. Rus sosyal-demokratları, daha şimdiden böylesine ufak-tefek şeylerden tedirgin olmayacak kadar ve bunlara karşın, özeleştiri görevini sürdürecek, işçi sınıfı hareketi büyüdükçe, kuşkusuz ve kaçınılmaz olarak üstesinden gelecekleri kendi yanlışlarını inatla sergileyecek kadar çelikleşmişlerdir." (c. VI, s. 161, Rusça.)

    Leninizmin yönteminin ayırdedici özellikleri kısaca bunlardır. Lenin'in yönteminin bize verdiklerinin çoğu, Marx'ın öğretisinde de vardı; o öğreti ki, Marx'ın dediği gibi, "özünde eleştirici ve devrimcidir". Lenin'in yönteminde baştan sona başat olan, işte bu eleştirici ve devrimci ruhtur. Ama Lenin'in yöntemini, Marx'ın önceden söylediklerinin basit bir yinelenmesi saymak yanlış olur. Aslında Lenin'in yöntemi, Marx'ın eleştirici ve devrimci yönteminin, materyalist diyalektiğinin yalnızca yeniden kuruluşu değil, bu yöntemin somutlaştırılması ve daha da geliştirilmesidir.

    III. TEORİ

    Bu konuya ilişkin üç soruna değineceğim: 1) teorinin proletarya hareketi için önemi; 2) kendiliğindenlik "teori"sinin eleştirisi; 3) proletarya devriminin teorisi.

    1) Teorinin önemi. Bazıları, Leninizmin, pratiğin teoriye üstünlüğü olduğunu sanırlar; şu anlamda ki, Leninizmin de, aslında, Marksist ilkelerin uygulanması olduğunu düşünürler; teoriye gelince, Leninizmin bununla uzun boylu [sayfa 23] ilgilenmediğini sanırlar. Plehanov'un, birkaç kez, Lenin'in, teoriyi, özellikle felsefeyi "umursamaması"ndan alayla sözettiği bilinir. Öte yandan, bilindiği gibi, bugün, özellikle koşulların kendilerine yüklediği büyük pratik çalışma yüzünden birçok Leninist pratikçi arasında teori pek geçerlikte değildir. Lenin ve Leninizm konusundaki bu gülünç görüşün tamamıyla yanlış olduğunu ve hiç bir biçimde gerçeğe uymadığını ve pratikçilerin teoriye sırtlarını dönme eğiliminin Leninizm ruhuna tamamıyla aykırı olduğunu ve dava için tehlikeler taşıdığını söylemeliyim.

    Teori, bütün ülkelerin işçi hareketlerinin genel biçimi ile ele alınan deneyimidir.

    Kuşkusuz ki teori, devrimci pratiğe bağlanmadıkça amaçsız kalır; tıpkı yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratiğin, karanlıkta, elyordamıyla yürümesi gibi. Ama teori, devrimci pratik ile çözülmez bir bağlılık halinde gelişince, işçi Hareketinin büyük bir gücü haline gelebilir. Çünkü harekete, güvenliği, yönünü belirleme gücünü ve olayların iç bağıntılarının anlaşılmasını, teori ve yalnız teori sağlayabilir; çünkü teori ve yalnız teori, yalnızca sınıfların bugün hangi yönde ve nasıl hareket ettiklerine değil, aynı zamanda bu sınıfların en yakın bir gelecekte, hangi yönde ve nasıl hareket edecekleri pratiğini anlamamıza yardım edebilir. Şu ünlü tezi söyleyen ve birçok kez yineleyen Lenin'den başkası değildir: "Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz."[5] (Ne Yapmalı? c. IV, s. 380, Rusça.)[6]
    Lenin, teorinin büyük önemini herkesten daha iyi anladı, özellikle bizim partimiz gibi, uluslararası proletaryanın öncüsü rolünü yüklenmiş ve karmaşık bir iç ve uluslararası bir durumla karşılaşan bir parti için teori özellikle önemlidir. Lenin, daha 1902'de, partimizin bu özel rolünü önceden görerek, "... yalnızca, öncü savaşçı rolünün ancak [sayfa 24] en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebileceğini" (ibidem) anımsatmayı zorunlu görüyordu.

    Lenin'in, partimizin rolü konusundaki bu kehanetinin gerçekleştiği bugünde, Lenin'in bu tezinin özel bir önem ve güç kazandığı, tanıtlamayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

    Engels'ten Lenin'e kadarki dönemde, bilimin en önemli buluşlarının materyalist felsefede genelleştirilmesi ve Marksistler arasındaki anti-materyalist akımların eleştirilmesi gibi en ciddî görevlerden birini Lenin'in kendisinin yüklenmesi, onun, teoriye verdiği büyük önemin en parlak ifadesi sayılmalıdır. Engels, "Materyalizm, doğabilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır"[7] derdi. Lenin'in Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı önemli yapıtıyla, kendi çağında bu işi başardığı bilinmektedir. Lenin'in felsefeyi "umursamama"sıyla alay eden Plehanov'un böyle bir işi ciddî olarak üzerine almaya bile cüret etmediği bilinen bir şeydir.
    2. Kendiliğindenlik "teori"sinin eleştirisi ya da harekette öncünün rolü. Kendiliğindenlik "teori"si oportünizmin teorisidir, işçi hareketinin kendiliğindenliğini yüceltme teorisidir; bu, eylemde işçi sınıfı öncü güçlerinin, işçi sınıfı partisinin yönetici rolünün yadsınması teorisidir.

    Kendiliğindenliğe tapınma teorisi, işçi hareketinin devrimci niteliğine taban tabana karşıttır; bu teori, hareketin, kapitalizmin temellerine karşı savaşıma doğru yönelmesine engel olur, hareketin ancak gerçekleşmesi olanaklı olan ve kapitalizm için "kabul edilebilir" istemler çizgisini izlemesi gerektiği anlamını taşır. Tamamıyla "en az direnme çizgisini" destekler. Kendiliğindenlik teorisi, trade-union'cu ideolojidir.

    Kendiliğindenliği yüceltme teorisi, kendiliğinden [sayfa 25] harekete, bilinçli, planlı bir nitelik verilmesine karşı çıkar; bu teori, partinin, işçi sınıfının başında yürümesine, partinin, kitlelerin siyasal bilinç düzeyini yükseltmesine, partinin harekete kılavuzluk etmesine karşıdır. Bu teori, hareketin bilinçli öğelerinin hareket seyrini izlemesine engel olmamalarını, partinin kendiliğinden hareketi gözlemekle yetinmesini, hareketin ardından sürüklenmesini ister. Kendiliğindenlik teorisi, hareket içindeki bilinç öğesinin rolünün azaltılması teorisidir, "kuyrukçuluk" ideolojisidir; bu teori, tüm oportünizmin mantıksal temelidir.

    "Ekonomistler" denilen ve birinci Rus devriminden az önce sahneye çıkan bu teorinin yandaşları, aslında, Rusya'da bağımsız bir işçi partisinin zorunluluğunu reddediyorlar; işçi sınıfının çarlığı devirme uğrundaki devrimci savaşımına karşı koyuyorlar, hareket içinde salt trade-union'culuk siyasetini öğütlüyorlar ve genel olarak işçi hareketini liberal burjuvazinin egemenliğine teslim ediyorlar.

    Eski İskra'nın savaşımı ve Lenin'in Ne Yapmalı? Adlı yapıtında "kuyrukçuluk" teorisinin parlak eleştirisi, "ekonomizm"i yıkmakla kalmadı, aynı zamanda, Rus işçi sınıfının gerçekten devrimci hareketinin teorik temellerini yarattı.

    Bu savaşım olmasaydı, Rusya'da bağımsız bir işçi partisinin yaratılmasını ve bu partinin devrimde kılavuz rol oynamasını düşünmek bile saçma olurdu.

    Ama kendiliğindenlik teorisine aşırı hayranlık, yalnızca Rusya'ya özgü bir olay değildir. Bu teori, istisnasız bütün İkinci Enternasyonal partilerinde, biraz farklı biçimde de olsa, geniş ölçüde yayılmıştır. Ben, burada, her şeyi mazur gösteren, herkesi uzlaştıran, olayları saptayan ve iş işten geçtikten sonra bunları açıklamaya kalkışan ve olayları saptadıktan sonra görevini tamamlanmış kabul eden İkinci Enternasyonal önderleri tarafından tahrif edilmiş "üretici güçler" teorisi diye tanınan teoriden sözediyorum. Marx, [sayfa 26] materyalist teorinin, dünyayı açıklamakla yetinemeyeceğini, dünyayı değiştirmekle de yükümlü olduğunu söylerdi. Ama buna karşın, Kautsky ve yandaşları, bununla hiç ilgilenmiyorlar ve Marx'ın formülünün yalnız birinci kısmını alıyorlar.

    Bu "teori"nin uygulanmasının birçok örneklerinden biri şudur: emperyalist savaştan önce, emperyalistler savaşı başlattıkları takdirde, İkinci Enternasyonal partileri, "savaşa karşı savaş" tehdidinde bulundu, deniliyor. Savaşın eşiğinde, bu partilerin "savaşa karşı savaş" sloganını büro çekmecelerine kilitledikleri ve bu sloganın tam tersi olan "emperyalist yurt uğruna savaş" sloganını gerçekleştirdikleri söyleniyor. Bu slogan değiştirme, milyonlarca işçinin ölümüne neden oldu, deniliyor. Ama burada suçluların bulunduğunu, işçi sınıfına ihanet etmiş, ya da onu elevermiş kimselerin bulunduğunu sanmak hata olur, deniliyor. Hiç de öyle değil! Her şey, olması gerektiği gibi olmuştur. Çünkü ilkönce [İkinci] Enternasyonal, bir "barış aracıdır", savaş aracı değildir. İkinci olarak, çünkü o zamanki "üretici güçlerin düzeyi" ile başka bir şey yapmak olanaklı değildi. "Kabahat", "üretici güçler "dedir. Bay Kautsky'nin "üretici güçler" teorisi, bize tam olarak bunu açıklar. Ve kim bu "teori"ye inanmazsa, Marksist değildir. Ya partilerin rolü? Bunların eylem içindeki önemleri? Ama "üretici güçlerin düzeyi" kadar kesin bir etken karşısında bir parti ne yapabilirdi ki?..

    Marksizmin bu çeşit tahriflerinin bir sürü örneğini vermek olanaklıdır.

    Oportünizmin çıplaklığım örtmeye yarayan bu tahrif edilmiş "Marksizm’in, Lenin'in daha ilk Rus devriminden önce savaşım verdiği şu "kuyrukçuluk" teorisinin Avrupa modasına uydurulmuş bir türünden başka bir şey olmadığı, tanıt gerektirmeyecek kadar açıktır.

    Batıda gerçekten devrimci partilerin yaratılabilmesi [sayfa 27] için teorinin bu biçimde tahrifinin önlenmesi şarttır.

    3. Proletarya devrimi teorisi. Proletarya devriminin Leninist teorisi, üç temel tezden çıkar.

    Birinci tez. – İlerlemiş kapitalist ülkelerde, sermayenin egemenliği; malî sermayenin başlıca işlemlerinden biri olarak esham ve tahvilât emisyonu; emperyalizmin temellerinden biri olan hammadde kaynaklarına sermaye ihracı; malî sermayenin egemenliğinin sonucu olarak malî oligarşinin çok büyük gücü; bütün bunlar, tekelci kapitalizmin asalak niteliğini kabaca belirtir, tröstlerin, kapitalist konsorsiyumların boyunduruğunu yüz kat daha dayanılmaz hale getirir, işçi sınıfının kapitalizmin temellerine karşı öfkesini artırır, kitleleri proletarya devrimine götürür. (Lenin'in Emperyalizmine bakınız.)

    Bundan birinci sonucu çıkarabiliriz: kapitalist ülkelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, "metropollerde", iç proleter cephede patlama öğelerinin artması.

    İkinci tez. – Sömürgelere ve bağımlı ülkelere gittikçe artan sermaye ihracı, "nüfuz bölgeleri"nin ve sömürgelerin yeryüzünün tamamına yayılması; kapitalizmin, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu, bir avuç "gelişmiş" ülke yararına malî anlamda köleleştiren ve sömürgeci baskı altında tutan bir dünya sistemine dönüşmesi – bütün bunlar, bir yandan çeşitli ulusal ekonomileri ve çeşitli ulusal toprakları, dünya ekonomisi denen bir tek zincirin halkaları haline getirirken, öte yandan da dünya nüfusunu ikiye böldü: geniş sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri sömüren ve onlara zulmeden bir avuç "ileri" kapitalist ülke ile emperyalist boyunduruktan kurtulmak için savaşım vermek zorunluluğunda olan sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin büyük çoğunluğu.(Emperyalizm'e bakınız.)

    Bundan ikinci sonuç çıkarılabilir: Sömürgelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, dış cephede, sömürgeler cephesinde, emperyalizme karşı gittikçe artan sayıda ayaklanma öğeleri. [sayfa 28]

    Üçüncü tez. – "Nüfuz alanları"na ve sömürgelere tekelci sermayenin sahip olması; dünya topraklarını gaspetmiş olan ülkelerle bu topraklardan "pay" isteyen ülkeler arasında dünyanın yeniden paylaşılması için kudurmuşça savaşıma varan ayrı ayrı kapitalist ülkelerin eşit olmayan gelişmesi; bozulan "denge"yi yeniden kurmanın biricik aracı olan emperyalist savaşlar – bütün bunlar, emperyalizmi zayıf düşüren ve iki cephenin, devrimci proletarya cephesinin ve sömürgelerin kurtuluş cephesinin, emperyalizme karşı birleşmesini kolaylaştıran üçüncü cephede savaşımın, kapitalist devletler arasında savaşımın şiddetlenmesine neden olur.(Emperyalizm'e bakınız.)

    Bundan da üçüncü sonuç çıkarılabilir: emperyalizm koşullarında savaşlardan kaçınılamaz ve emperyalizmin dünya cephesine karşı, Avrupa'da proleter devrim ile Doğuda sömürgesel devrim arasında bir tek dünya cephesi oluşturacak ittifak kaçınılmazdır.

    Bütün bu sonuçları, Lenin, şu genel sonuçta toplamıştır: "Emperyalizm, proletarya toplumsal devriminin hemen öncesidir." (Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, "Önsöz", c. XIX, s. 71, Rusça.)

    Dolayısıyla proletarya devrimi sorunlarının ele alınışı, dolayısıyla devrimin niteliği, kapsamı, derinliği, genel olarak devrimin şeması değişmiş bulunmaktadır.
    Eskiden proletarya devrimine hazırlık döneminin önkoşullarının tahlili, genellikle tek başına ele alınan şu ya da bu ülkenin ekonomik durumu bakımından yapılırdı. Şimdi artık sorunun bu tarzda alınması yetersizdir. Şimdi sorunu, bütün ülkelerin ya da ülkelerin çoğunluğunun ekonomik durumu açısından, dünya ekonomik durumu bakımından ele almak gerekir; çünkü ülkeler ve ulusal ekonomiler kendi [sayfa 29] kendilerine yeter birimler olmaktan çıkmışlar, dünya ekonomisi demlen bir zincirin halkaları haline gelmişlerdir; çünkü eski "uygar" kapitalizm gelişerek emperyalizm olmuştur; emperyalizm ise dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bir avuç "ileri" ülke yararına, malî bakımdan köleleleştirilmesi ve sömürgeci baskı altına alınmasıdır.

    Eskiden ayrı ayrı ülkelerde ya da daha doğrusu, gelişmiş şu ya da bu ülkede, proletarya devrimi için nesnel koşulların varlığından ya da yokluğundan söz etmek âdetti. Şimdi, bu görüş artık yetersizdir. Şimdi devrim için, nesnel koşulların, dünya emperyalist ekonomi sisteminin tümünde eksiksiz bir bütün olarak bulunup bulunmadığından söz etmek gerekir; çünkü sistem, tümü ile devrim için olgunlaşmış ise, ya da daha doğrusu, olgunlaştığı için, bu sistemin içinde sanayi yönünden yeter derecede gelişmemiş bazı ülkelerin bulunması, devrim için aşılmaz bir engel olamaz.

    Eskiden, gelişmiş şu ya da bu ülkede proletarya devriminden, sermayenin şu ya da bu ulusal cephesine karşı duran, bu cephenin taban tabana karşıtı olan belirli ve kendi kendine yeten bir varlık gibi söz etmek âdetti. Şimdi artık bu görüş yetersizdir. Şimdi dünya proletarya devriminden söz etmek gerekir, çünkü sermayenin ayrı ayrı ulusal cepheleri, emperyalizmin dünya ölçüsünde cephesi denilen ve bütün ülkelerin devrimci hareketinin genel cephesi ile çatışma halinde bulunan bir tek zincirin halkaları haline gelmiştir.

    Eskiden proletarya devriminin, yalnızca, belirli bir ülkenin iç gelişmesinin bir sonucu olduğu düşünülürdü. Artık bu görüş de yetersizdir. Şimdi proletarya devriminin, her şeyden önce, emperyalizmin dünya sistemindeki çelişkilerinin gelişmesi sonucu, emperyalist cephe zincirinin şu ya da bu ülkede kırılmasının sonucu olarak düşünülmesi gerekir.

    Devrim nerede başlayacak? Sermayenin cephesi önce nerede, hangi ülkede yarılabilecek?

    Eskiden bu soruya, sanayiin en gelişmiş olduğu yerde, [sayfa 30] proletaryanın çoğunluğu meydana getirdiği yerde, daha yüksek kültür, daha çok demokrasi olan yerde diye yanıt verilirdi.

    Hayır –der Leninist devrim teorisi–, devrimin sanayiin en gelişmiş vb. olduğu yerde başlaması zorunlu değildir. Sermayenin cephesi, emperyalizm zincirinin en zayıf olduğu yerde yarılacaktır; çünkü proletarya devrimi, dünya emperyalist cephe zincirinin kırılmasının sonucudur ve devrime başlayan ülke, sermayenin cephesini yaran ülke, kapitalist anlamda daha gelişmiş ülkelere oranla daha az gelişmiş olabilir ve bununla birlikte, kapitalizmin çerçevesi içinde bulunabilir.

    1917'de dünya emperyalist cephesi zinciri, Rusya'da, öbür ülkelerinkinden daha zayıftı. Ve bu noktada kırılarak proletarya devrimine yol açtı. Niçin? Çünkü Rusya'da halk devriminin en büyüğü gelişmekteydi ve bu devrimin başında, büyük toprak sahipleri tarafından ezilen ve sömürülen milyonlarca köylü gibi önemli bir müttefiki olan devrimci bir proletarya yürüyordu. Çünkü orada devrimin düşmanı, bütün manevî otoritesini kaybetmiş ve bütün halkın nefretini hak etmiş olan çarlık gibi emperyalizmin iğrenç bir temsilcisi idi. Rusya, zincirin daha zayıf bulunduğu nokta idi, oysa Rusya, kapitalizm bakımından, Örneğin Fransa'dan ve Almanya'dan, İngiltere'den ya da Amerika'dan daha az gelişmişti.

    Yakın gelecekte zincir nereden kırılacaktır? Gene en zayıf bulunduğu noktadan. Zincirin, örneğin Hindistan'da kırılması olanaksız değildir. Niçin? Çünkü Hindistan'da genç ve ateşli bir devrimci proletarya var ve bu proletarya, ulusal kurtuluş hareketi gibi itiraz kabul etmeyen bir müttefike sahip. Çünkü bu ülkede, devrime karşı duran düşman, her türlü manevî saygınlıktan yoksun ve Hindistan'ın bütün ezilen ve sömürülen kitlelerinin nefretini hak etmiş olan, herkesin tanıdığı yabancı emperyalizmdir. [sayfa 31]

    Zincirin Almanya'da kırılması da pek mümkündür. Niçin? Çünkü örneğin Hindistan'da yürürlükte olan etkenler, Almanya'da etkilerini göstermeye başlamıştır. Ama Hindistan'ın gelişme düzeyi ile Almanya'nın gelişme düzeyi arasındaki büyük fark, Almanya'da devrimin gidişine ve sonuçlarına damgasını basmaktan geri kalmayacaktır.

    İşte bunun için Lenin şöyle der:

    "... Batı Avrupalı kapitalist ülkeler sosyalizme doğru gelişimlerini tamamlayıncaya dek dayanabilecek miyiz? ... Onlar bu gelişimlerini, sosyalizmin yavaş yavaş 'olgunlaşması' yoluyla değil, emperyalist savaşta yenilen ülkelerden ilkinin sömürülmesi ile birlikte Doğunun tümünün sömürülmesi yoluyla tamamlıyorlar. Öte yandan kesinlikle Birinci Emperyalist Savaşın sonucu olarak Doğu, tamamıyla devrimci hareketin içine çekilmiştir, tamamıyla dünya devrimci hareketinin genel girdabı içine çekilmiştir." ("Az Olsun, Temiz Olsun", c. XXVII, s. 415-416, Rusça.)

    Kısaca, genel kural olarak, emperyalist cephenin zinciri, halkaların en zayıf olduğu noktada kırılmalıdır ve bu noktanın ille de kapitalizmin en gelişmiş olduğu, proleterlerin yüzde şu, köylülerin yüzde bu kadar olduğu bir ülke olması şart değildir.

    Bundan dolayı, proletarya devrimi sorunu karara bağlanırken belirli bir ülkenin proletaryasının genel nüfusa oranı hakkında istatistik hesaplara, emperyalizmin ne olduğunu anlamamış olan ve devrimden tıpkı vebadan korkar gibi korkan İkinci Enternasyonal yorumcularının verdikleri özel önem tamamıyla büyütülmüştür.

    Devam edelim. İkinci Enternasyonalin kahramanları, bir yanda burjuva demokratik devrimle, öte yanda proletarya devrimi arasında, ikisini az çok uzun zaman aralığıyla birbirinden ayıran uçurum, hiç değilse bir Çin Şeddi [sayfa 32] bulunduğunu ve bu zaman aralığında iktidara geçen burjuvazinin kapitalizmi geliştirdiğini, proletaryanın ise güçlerini biriktirdiğini ve kapitalizme karşı "kesin savaşıma" hazırlandığını iddia ederlerdi (ve hâlâ iddia da etmektedirler). Genellikle, bu sürenin onlarca yıl, hatta daha uzun bir zaman alacağı tahmin edilir. Emperyalizm koşulları içinde bu Çin Şeddi "teori"sinin bilimsel değerden yoksun olduğunu, burjuvazinin karşı-devrimci hırsını gizlemeye, saklamaya yarayan bir araç olduğunu tanıtlamanın hiç gereği yoktur. Çatışmaların ve savaşların filizini özünde taşıyan emperyalizm koşullarında, "sosyalist devrimin arifesi" koşullarında, devrimci hareket dünyanın bütün ülkelerinde büyürken, "gelişen" kapitalizmin "cançekişen" kapitalizme dönüştüğünü(Lenin); emperyalizmin, çarlık ve feodalizm dahil, istisnasız bütün gerici akımlarla ittifak kurduğu ve böylelikle Batının proleter hareketinden Doğunun ulusal kurtuluş hareketine kadar bütün devrimci güçlerin ittifakını zorunlu kıldığı; feodal rejimin kalıntılarını ortadan kaldırmanın emperyalizme karşı devrimci savaşıma girişmeden olanaksız olduğu bu sırada, burjuva demokratik devrimin az çok gelişmiş ülkede proletarya devrimine yaklaşmak zorunluluğunda olduğu, birincinin ikinciye dönüşmesi gerektiği, tanıtlanmaya gereksinme göstermeyecek kadar açıktır. Rusya'da devrimin tarihi, bu tezin doğruluğunu, apaçık kanıtlarıyla tanıtlamıştır. Lenin'in, daha 1905'te, birinci Rus devriminin arifesinde, İki Taktik adlı broşüründe, burjuva demokratik devrimle sosyalist devrimi bir tek zincirin iki halkası olarak, bir tek tablo olarak, Rus devrimini kucaklayan bütün bir tablo olarak göstermesi nedensiz değildi.

    "Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için köylü yığınlarıyla ittifak kurarak demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük-burjuvazinin [sayfa 33] kararsızlığını etkisiz hale getirmek için, halkın yarı-proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır. Yeni-İskra grubunun devrimin kapsamı konusunda bütün tezlerinde ve kararlarında o denli dar bir biçimde sundukları proletaryanın görevleri, aslında işte bunlardır." (c. VIII, s. 96, Rusça.)
    Lenin'in, Leninist devrim teorisinin temel taşlarından biri olarak burjuva devrimin proletarya devrimine dönüştürülmesi fikrini, İki Taktik adlı yapıtındakinden daha belirgin bir biçimde ortaya koyduğu öbür ve daha sonraki yapıtlarını anmıyorum.

    Öyle görünüyor ki, bazı yoldaşlar, Lenin'in bu fikre ancak 1916'da vardığını; o zamana kadar Rusya'da devrimin burjuva çerçevesi içinde sınırlı kalacağını ve bunun sonucu olarak, iktidarın, proletaryanın ve köylülüğün diktatörlük organı biçiminde proletaryanın eline değil, burjuvazinin eline geçeceğini düşündüğünü sanıyorlar. Bu görüşün, Rus komünist basınımıza bile girdiği söyleniyor. Bunun kesinlikle yanlış olduğunu ve gerçeğe uymadığını söylemeliyim.

    Lenin'in, 1905'te, Partinin III. Kongresindeki proletaryanın ve köylülüğün diktatörlüğünü, yani demokratik devrimin zaferini, "düzen örgütü" olarak değil, "savaş örgütü" olarak nitelendirdiği bilinen söylevini kaynak olarak anabilirim. ("Sosyal-Demokrasinin Geçici Hükümete Katılması Üzerine Rapor", c. VII, s. 264, Rusça.)

    Bundan başka, Lenin'in, Rus devriminin gelişme perspektiflerini açıklayan ve partiyi, "Rus devriminin birkaç aylık bir hareket değil, yıllarca süren bir hareket olması için; iktidarı ellerinde tutanlardan koparılan ufak-tefek ayrıcalıklarla yetinilmeyip bu iktidarın tam olarak devrilmesi için" gerekeni yapmakla görevlendiren "Geçici Hükümet Üzerine" adlı ünlü makalelerini kaynak olarak anabilirim. Bu [sayfa 34] makalelerde Lenin, bu perspektifi daha da geliştirmekte ve Avrupa'da devrime bağlayarak şöyle demektedir:

    "Bu başarılırsa, o zaman... O zaman yangının alevleri bütün Avrupa'yı saracaktır; burjuva gericiliğinin baskısı altında acı çekmekten bıkmış olan Avrupalı işçi de ayaklanacak ve bize 'işin nasıl yapılacağını' gösterecektir; o zaman Avrupa'daki devrimci atılım Rusya üzerinde karşı etki yapacak ve birkaç yıllık devrim dönemini on yıllarca süren devrim dönemi haline getirecektir." ("Sosyal-Demokrasi ve Devrimci Geçici Hükümet", c. VII, s. 191, Rusça.)

    Bundan başka, Lenin'in 1915 Kasımında yayınlanan makalesini de kaynak olarak gösterebilirim. Bu makalede şöyle denilmektedir.

    "Proletarya, iktidarın ele geçirilmesi için, Cumhuriyet için, topraklara el koymak için... Burjuva Rusya'yı, askerî-feodal 'emperyalizmin' (=çarlığın) boyunduruğundan kurtarma işine 'proleter olmayan halk kitlelerinin' katılmasını sağlamak için savaşım veriyor ve savaşıma yiğitçe devam edecektir. Ve proletarya, burjuva Rusya'yı çarlığın boyunduruğundan, büyük toprak sahiplerinin toprak üzerindeki egemenliğinden kurtarma işinden, tarım işçilerine karşı savaşımlarında zengin köylülere yardım etmek için değil, Avrupa proletaryası ile ittifak halinde sosyalist devrimi tamamlamak için doğrudan doğruya[12] yararlanacaktır." ("Devrimin İki Çizgisi", c. XVIII, s. 318, Rusça.)

    Ve son olarak, Lenin'in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky adlı ünlü broşürünü de kaynak olarak anabilirim. Lenin, bu broşürde, İki Taktik'te Rus devriminin kapsamına ilişkin yukarda anılan kesimi belirttikten sonra şu sonuca varıyor:

    "Her şey söylediğimiz gibi oldu. Devrimin izlediği yol, çıkardığımız sonuçların doğruluğunu saptadı. İlkönce 'bütün' [sayfa 35] köylülük ile birlikte monarşiye karşı, büyük toprak sahiplerine karşı, ortaçağ düzenine karşı (ve devrim bu aşamada burjuva devrim, burjuva demokratik devrim olarak kalıyor); sonra da yoksul köylülük ile birlikte, yarı-proletarya ile birlikte, bütün sömürülenlerle birlikte, zengin köylüler, kulaklar, spekülatörler dahil, kapitalizme karşı – ve devrim, artık sosyalist devrim olmuştur. İki devrim arasında yapay olarak bir Çin Şeddi kurmak, ikisini, proletaryanın hazırlık derecesiyle, yoksul köylülerle birliği derecesiyle değil de, herhangi bir başka şeyle birbirinden ayırmak, Marksizmin tahrifini son sınırına vardırmaktır, Marksizmi bayağılaştırmaktır, Marksizmin yerine liberalizmin konmasıdır." (c. XXIII, s. 391, Rusça.)
    Sanırım bu kadarı yeter.

    Peki, bu böyleyse, Lenin "sürekli [kesintisiz] devrim" fikrine karşı neden savaşım verdi? Denilebilir.

    Çünkü Lenin, çarlığı tamamıyla tasfiye etmek ve proletarya devrimine geçmek için köylülüğün devrimci olanaklarından sonuna kadar yararlanmayı, köylülüğün devrimci enerjisini sonuna kadar kullanmayı öneriyordu; oysa "sürekli devrim" yanlıları, Rus köylülüğünün devrimdeki önemli rolünü anlamıyorlar, köylülüğün devrimci gücünü ve enerjisini küçümsüyorlar, Rus proletaryasının gücünü ve köylüyü ardından sürükleme yeteneğini küçümsüyorlar ve bu yüzden de köylüyü burjuvazinin etkisinden kurtarma işini, köylüyü proletaryanın çevresinde toplama işini güçleştiriyorlardı.

    Çünkü Lenin, devrimi, iktidarın proletaryaya geçişi ile taçlandırmak isterken, "sürekli devrim" yanlıları, işe doğrudan doğruya proletarya devrimi ile başlanacağı fikrindeydiler; onlar, böylelikle feodalizmin kalıntıları gibi bir "küçük ayrıntı"ya gözlerini yumuyorlar ve Rusya köylülüğü gibi önemli bir gücü hesaba katmıyorlardı; böyle bir politikanın, köylülüğün proletaryadan yana kazanılmasını ancak [sayfa 36] geciktireceğini anlamıyorlardı.

    Demek ki, Lenin, "sürekli" devrim yanlılarına karşı, sürekliliğini savundukları için savaşım vermiyordu, Lenin'in kendisi de sürekli devrim görüşünden yanaydı. Ama onlara karşı, proletaryanın en büyük yedeği olan köylülüğün rolünü küçümsedikleri, proletaryanın egemenliği fikrini anlamadıkları için savaşım veriyordu.

    "Sürekli" devrim fikri, yeni bir fikir değildir. Bu fikir, ilkönce, 1850'de Marx tarafından ünlü Komünist Birliğe Çağrı'da formüle edilmiştir. Bizim "sürekli “ilerimiz, bu fikri, Marx ‘tan aldıktan sonra onu değiştirdiler ve değiştirince de fikri bozdular ve işe yaramaz hale getirdiler. Bu hatayı düzeltmek için, Marx'ın kesintisiz devrim fikrini saf biçimi ile alıp Leninist devrim teorisinin köşe taşlarından biri yapmak için Lenin'in usta eline gerek vardı.

    Çağrı'sında komünistleri gerçekleştirmeye davet ettiği bazı demokratik istemleri sıraladıktan sonra Marx, kesintisiz (sürekli) devrim hakkında şunları söylüyor:

    "Demokratik küçük-burjuvazinin, devrimi olabildiğince çabuk ve olsa olsa yukardaki istemlerin gerçekleşmesiyle sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, az çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya dek, proletarya, devlet gücünü ele geçirinceye ve yalnızca bir tek ülkedeki değil, dünyanın tüm önde gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin, bu ülkenin proleterleri arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici güçlerin proleterlerin ellerinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya dek, devrimi sürekli kılmak bizim sorunumuz ve bizim görevimizdir."

    Başka bir deyişle:

    a) Bizim "sürekli" devrimcilerimizin planlarının tersine, Marx, 1850-1860 Almanya'sında devrime doğrudan [sayfa 37] doğruya proletarya iktidarı ile başlanmasını asla önermemiştir.

    b) Marx, yalnızca proletarya iktidara geçince, devrim yangınını bütün ülkelerde alevlendirmek için, burjuvazinin kesimlerini birbiri ardından adım adım iktidardan yuvarlamak yoluyla, devrimin, proletarya devlet iktidarı ile taçlandırılmasını öneriyordu. Lenin'in bütün öğrettikleri ve emperyalizm koşulları içindeki proletarya devrimi teorisini izleyerek devrimimiz boyunca bütün gerçekleştirdikleri, bunlara tamamıyla uygundur.

    Böylece bizim Rus "sürekli" devrimcilerimiz, Rus devriminde, köylünün rolü gibi proletaryanın egemenliği fikrini de küçümsemekle kalmadılar, Marx'ın "sürekli" devrim fikrini de (bozarak) değiştirdiler ve bu fikri pratikte kullanılmaz hale getirdiler.

    Bunun içindir ki, Lenin, "sürekli" devrimcilerimizin teorisi ile alay ediyor, bu teoriyi "orijinal" ve "mükemmel" diye nitelendiriyor, "sürekli" devrimcileri "on yıldan beri, yaşamın, bu mükemmel teorinin yanından gelip geçmesinin nedenlerini düşünmemekle" suçluyordu. (Lenin, bu makaleyi, 1915'te, Rusya'da "sürekli" devrimcilerin teorisinin ortaya çıkışından on yıl sonra yazdı. "Devrimin İki Çizgisi", c. XVIII, s. 317, Rusça.)

    Bunun içindir ki, Lenin, bu teoriyi, yarı-menşevik bir teori sayıyor ve şöyle diyordu: "[Bu teori] Bolşeviklerden proletaryanın kesin devrimci savaşıma ve siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesine çağrıyı ödünç alırken; menşeviklerden de köylülüğün rolünün 'tanınmama'sını ödünç alıyor." (Ibidem.)

    Lenin'in burjuva demokratik devrimin proleter devrime çevrilmesi, proleter devrime "hemen" geçmek için burjuva devrimden yararlanılması fikrinin esası budur.

    Devam edelim. Eskiden devrimin bir tek ülkede başarıya ulaşması olanaksız sayılmaktaydı, çünkü burjuvaziyi yenmek için bütün ileri ülkelerin, hiç değilse bu ülkelerin [sayfa 38] çoğunluğunun proletaryasının, ortak eyleminin gerekli olduğuna inanılıyordu. Şimdi bu görüş artık gerçeğe uymamaktadır. Şimdi, devrimin bir tek ülkede zaferini olanak dahilinde görmek gerekir, çünkü emperyalizm koşulları içinde çeşitli kapitalist ülkelerin birbirine eşit olmayan sıçramak gelişmesi; emperyalizmin bağrında kaçınılmaz savaşlara neden olan felâketli çelişkilerin gelişmesi, bütün dünya ülkelerinde devrimci hareketin büyümesi, bütün bunlar, proletaryanın tek tek ülkelerde zaferini yalnız olanaklı değil, hatta zorunlu kılmaktadır. Rus devriminin tarihi, bunun dolaysız kanıtıdır. Ancak, burada, burjuvazinin yenilmesinin, yalnızca, kesinlikle gerekli belirli koşulların birleşmesi halinde gerçekleşebileceğini unutmamak gerekir; bu koşullar gerçekleşmeden proletaryanın iktidarı ele alması diye bir sorun bile olamaz.

    Lenin'in "Sol" Komünizm adlı broşüründe bu koşullara ilişkin olarak söyledikleri şunlardır:

    "Devrimin temel yasası, bütün devrimler tarafından ve özellikle 20. yüzyıldaki üç Rus devrimi tarafından doğrulanan devrimin temel yasası şudur: de
  • JOSEF STALİN-DİYALEKTİK VE TARİHSEL MATERYALİZM

    Diyalektik materyalizm, Marksist-Leninist partinin dünya görüşüdür. Doğa olaylarına yaklaşışı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm adını almıştır.

    Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerini toplum yaşamının incelenmesinde kullanır; bu ilkeleri toplum yaşamındaki olaylara, toplum ve toplum tarihi üzerindeki çalışmalara uygular.

    Marx ve Engels, diyalektik yöntemlerini tanımlarlarken, genellikle, Hegel'i diyalektiğin temel niteliklerini formüle eden filozof olarak gösterirler. Ama bu, Marx ve Engels diyalektiğinin Hegel diyalektiğinin aynısı olduğu anlamına gelmez. Çünkü, Marx ve Engels, Hegel diyalektiğinin idealist kabuğunu bir yana iterek, onun yalnızca rasyonel özünü almışlar ve daha da geliştirerek, ona modern, bilimsel bir biçim vermişlerdir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Benim diyalektik yöntemim, Hegel'inkinden yalnızca temelde farklı değil, üstelik onun tam karşıtıdır. Hegel'e göre 'ide' adı altında bağımsız bir konu (subject) haline bile dönüşen düşünme süreci, gerçeğin yaratıcısıdır, ve gerçek, 'ide'nin fenomenal [dış-olaysal] biçimidir. Bana göreyse, bunun tersine, düşünme süreci, insan kafasında yansıyan, ve düşünce biçimlerine dönüşen madde dünyasından başka bir şey değildir." (Kapital, Cilt: I.)

    Marx ve Engels, kendi materyalizmlerini tanımlarlarken, genellikle, Feuerbach'tan materyalizmi doğrularına oturtarak yeniden kuran filozof olarak söz ederler. Ama bu, Marx ve Engels materyalizminin Feuerbach materyalizminin aynısı olduğu anlamına gelmez. Gerçekten de, Marx ve Engels, Feuerbach materyalizminin "asıl özünü" alarak onu materyalizmin bilimsel ve felsefi bir teorisi biçiminde geliştirmişler, ve onun idealist, dini-ahlaki kabuğunu kaldırıp atmışlardır. Biliyoruz ki, Feuerbach aslında bir materyalist olduğu halde, materyalizmin adına karşı çıkmıştır. Engels birkaç kez belirtmiştir ki, "Feuerbach, materyalist temeline karşın, geleneksel idealist zincirden kurtulmuş değildir; ve ondaki gerçek idealizm, din ve ahlâk felsefesine gelir gelmez açıkça kendini göstermektedir." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Diyalektik Eski Yunan dilindeki, konuşmak, tartışmak anlamına gelen dialego sözcüğünden çıkmıştır. Eski zamanlarda diyalektik, muhaatabın savındaki çelişkileri ortaya koyup bu çelişkilerin üstesinden gelmek yoluyla gerçeğe ulaşma sanatı demekti. Eski zamanlarda, düşüncedeki çelişkileri ortaya çıkarmanın ve karşıt görüşlerin çatışmasının, gerçeğe ulaşmada en iyi yöntem olduğunu kabul eden filozoflar vardı. Düşüncenin bu diyalektik yöntemi, sonraları doğa olaylarını da kapsadı; doğadaki olayları sürekli bir hareket ve değişme içinde gören, doğadaki gelişmeleri, doğadaki çelişkilerin gelişmesi sonucu olarak, ve doğadaki karşıt güçlerin birbirlerini karşılıklı etkilemeleri sonucu kabul eden, doğanın diyalektik kavranması biçiminde gelişti.

    Diyalektik, özünde metafiziğin tam karşıtıdır.

    1. MARKSİST DİYALEKTİK YÖNTEMİN TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDIR:

    a) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğaya, rastgele toplanmış, birbirleriyle ilişkisiz, birbirlerinden bağımsız, ayrı şeyler, ayrı olaylar gözüyle değil maddelerin ve olayların birbirleriyle organik olarak ilişkili bulunduğu, birbirlerine dayandığı ve birbirleriyle belirlendiği tam ve bağımlı bir bütün gözüyle bakar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, mademki doğanın herhangi bir kesimindeki bir olay, çevresindeki koşullarla ilişkisiz, onlardan ayrı olarak düşünüldüğünde bizce anlamsız olacaktır, öyleyse, doğadaki hiçbir olay tek başına, çevresindeki olaylardan ayrı olarak kavranamaz; bunun tersi olarak da, çevresindeki olaylarla ayrılmaz bağlar içinde ve çevresindeki olaylarla koşullandırılmış olarak düşünülen her olayı kavramak ve açıklamak mümkündür.

    b) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğanın, durgunluk ve hareketsizlik, durağanlık ve değişmezlik halinde olmadığını, hep birşeylerin doğduğu ve geliştiği, bazı şeylerin de parçalanıp öldüğü, sürekli bir hareket ve değişme, sürekli bir yenilenme ve gelişme halinde olduğunu kabul eder.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, olaylar, yalnızca karşılıklı bağıntıları ve dayanışmaları açısından değil, ayrıca bu olayların hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri, varoluşları ve varoluştan yokoluşa geçişleri açısından da düşünülmelidir.

    Diyalektik yönteme göre, asıl önemli olan, o anda kalıcı gibi görünen, ama daha o andan başlayarak ölmeye yüztutmuş olan şey değil, o anda kalıcı gibi görünmese bile, doğan ve gelişmekte olan şeydir. Çünkü diyalektik yöntem, ancak, yeni doğan ve gelişmekte olan şeylerin yenilmez olduğunu kabul eder.

    Engels şöyle diyor:

    "Tüm doğa, en küçüğünden en büyüğüne dek, küçük bir kum tanesinden güneşe, canlı en ilkel hücreden insana dek, sürekli bir varoluş ve yokoluş, sürekli bir akış, sonsuz bir hareket ve değişme içindedir." (Doğanın Diyalektiği)

    Onun için, Engels'in söylediği gibi, diyalektik, "şeyleri ve onların zihindeki yansımalarını, temel olarak karşılıklı ilişkileri, birbiriyle bağıntıları, hareketleri, doğuş ve yokoluş koşulları içinde ele alır." (Aynı yapıt)

    c) Diyalektik, metafiziğin tersine, gelişme sürecini, nicel değişmelerin nitel değişmelere yol açmadığı basit bir büyüme süreci gözüyle görmez; gelişmeyi, önemsiz ve belirsiz nicel değişmelerden, açık, temel nitel değişmelere geçilen, ve bu nitel değişmelerin, yavaş yavaş değil de, bir sıçrayış biçiminde, bir durumdan ötekine kesin ve hızlı olarak gerçekleştiği bir süreç olarak kabul eder. Buna göre, nitel değişmeler, rastgele değil, görünmeyen ve yavaş yavaş oluşan nicel değişmelerin, doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, gelişme süreci daireler çemberi üstünde dönen bir hareket ya da geçmişteki olayların basit birer yinelenmesi olarak anlaşılmamalı; sürekli ve ileri bir hareket, eski bir nitel durumdan yeni bir nitel duruma geçen, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişme olarak bilinmelidir.

    Engels, diyor ki:

    "Doğa, diyalektiğin denektaşıdır. Denilebilir ki, modern doğa bilimleri bu doğrulama için son derecede zengin ve gün geçtikçe çoğalan materyaller sağlamış; ve böylece, doğa sürecinin, son çözümlemede metafizik değil, diyalektik olduğunu, sonsuz bir tekdüzelikle sürekli olarak daireler çemberi üstünde dönmeyip gerçek bir tarih çizgisinden geçtiğini tanıtlamıştır. Bu konuda hemen, bitki ve hayvanlardan insana dek, bugünün organik dünyasının tümünün bir gelişme sürecinin ürünü olduğunu ve milyonlarca yıldan bu yana gelişmekte olduğunu ortaya koyarak, doğanın metafizik kavranışına kesin bir vuruş indiren Darwin'den söz etmek gerekir." (Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm)

    Engels, diyalektik gelişmeyi, nicel değişmelerden nitel değişmelere geçiş olarak tanımlarken, şöyle diyor:

    "Fizikte... her değişme, cismin kendinde var olan ya da dışardan cisme verilmiş olan bir hareket biçiminin sonucu olarak, nicel değişmeyle nicelikten niteliğe geçiştir. Sözgelimi, suyun ısı derecesi önceleri, onun, sıvı durumuna etkili değildir. Ama sıvı durumundaki suyun ısı derecesi azalır ya da çoğalırsa, molekülleri arasındaki çekim bir an sonra değişecek ve durum değiştirerek buza ya da buhara dönüşecektir... Bir platin telin akkor duruma gelmesi için belli miktarda asgari bir elektrik akımı gereklidir. Her sıvının, elimizdeki olanaklarla ve gerekli olan ısı derecesiyle elde edebileceğimiz belli bir basınç altında, belli bir donma ve kaynama noktası vardır. Ve sonuç olarak, her gazın, uygun basınç ve soğutma koşullarında sıvı durumuna dönüşebileceği kritik bir noktası vardır. ... Fiziğin sabiteleri (değişmezleri, bir durumdan öteki bir duruma geçiş noktaları — J. Stalin) dedi şey, birçok durumda, eldeki cismin durumundaki hareketin nicel (değişmesi) artışı ya da azalışı sonucu nitel değişmenin ortaya çıktığı ve bundan dolayı da niceliğin niteliğe dönüştüğü düğüm noktalarından başka bir şey değildir." (Doğanın Diyalektiği)

    Engels, kimyaya geçerek, şöyle sürdürüyor:

    "Kimya, nicel birleşimlerin değişmeleri etkisiyle oluşan cisimlerin nitel değişmelerinin bilimi olarak tanımlanabilir. Bu, Hegel'ce de bilinen bir gerçekti... Oksijeni ele alalım: molekülde iki atom yerine üç atom bulunursa, kokusu ve reaksiyonu adi oksijenden tamamen farklı bir cisim olan ozonu elde ederiz. Ve yine, oksijenin azot ve sülfürle, değişik oranlarda birleşmesi sonunda, merkezinde, bütün öteki cisimlerden nitelikçe ayrı cisimlerin ortaya çıkması, olayı da aynı kapsama girer." (Aynı yapıt)

    Sonuç olarak, Engels; Hegel'de değerli olan ne varsa beğenmeyip reddeden, ama yine de onun, cansızlar dünyasından canlılar dünyasına, inorganik madde diyarından organik madde diyarına geçişi yeni bir sıçrama dönemi olarak açıklayan ünlü tezini gözaçıklıkla aşıran Dühring'i eleştirirken, şöyle diyor:

    "Bu, tam anlamıyla hegelci ölçü bağıntılarının düğüm çizgisi üstündeki düğüm noktalarında yalnızca nicel artma ya da azalmanın ortaya koyduğu nitel sıçramadır. Sözgelimi, suyun ısıtılması ya da soğutulması durumunda -normal basınç altında- düğüm noktaları olan kaynama ve donma noktaları, yeni bir kümelenme durumuna geçiş sıçraması ve sonuç olarak da niceliğin niteliğe dönüşmesi durumudur." (Anti-Dühring)

    d) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğadaki her şeyin ve her olayın yapısında iç çelişkilerin varlığını kabul eder. Çünkü hepsinin olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişi ve bir geleceği, ölen bir yanı ve gelişen bir yanı vardır. İşte bu karşıtlar arasındaki savaşım, yeniyle eski arasındaki, ölenle doğan arasındaki, yitip gidenle gelişen arasındaki savaşım, gelişme sürecinin iç kapsamını, yani nicel değişmelerin nitel değişmelere dönüşmesi biçiminde beliren iç kapsamını, oluşturur.

    Bundan dolayı, diyalektik yönteme göre, alçaktan yükseğe doğru olan gelişme süreci, olayların uyumlu bir evrimi biçiminde olmayıp, maddelerin ve olayların özünde var olan çelişmelerin ortaya çıkmasına ve bu çelişmelerin temelindeki karşıt yönelişlerle işleyen "savaşım"a dayanır.

    Lenin, "en uygun anlamıyla, diyalektik, şeylerin asıl özündeki gelişmenin incelenmesidir" diyor. (Felsefe Defterleri)

    Ve, daha ilerde Lenin şöyle der:

    "Gelişme, karşıtların savaşımıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin temel nitelikleri kısaca bunlardır.
    Diyalektik yöntemle ilkelerinin, toplum yaşamının ve toplum tarihinin incelenmesi alanına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine, proletarya partisinin pratik çalışmasına uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolaylıkla anlaşılmaktadır.

    Dünyada olaylar her şeyden ayrı ve tek başına değilse, bütün olaylar birbirlerine bağlı ve birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırıyorlarsa, açıkça görülür ki, tarihteki bütün sosyal sistemler ve sosyal hareketler de, çoğu tarihçilerin sık sık başvurdukları gibi "sonsuz adalet" ya da başka birtakım önyargılar açısından değerlendirilemezler; ancak ve ancak, o sistemi ya da sosyal hareketi doğuran ve o sisteme ilişkin koşullar açısından değerlendirilebilirler.

    Günümüzün koşulları altında köleci sistem, saçma, aptalca ve anormal olurdu. Ama çözülmeye yüztutmuş bir ilkel komünal sistem koşullarında, ilkel komünal sisteme göre daha ileri bir adım olan köleci sistem tamamen doğal ve mantıki bir olaydır.

    Sözgelimi 1905 Rusya'sında, Çarlığın ve burjuva toplumunun varlığı sırasında burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi tamamen anlaşılır, yerinde ve devrimci bir istemdi. Çünkü o zamanlar burjuva cumhuriyeti ileriye doğru bir adım demekti. Ama şimdi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği koşullarında, burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi çok anlamsız ve karşı-devrimci bir istem olur. Çünkü Sovyet Cumhuriyeti'yle karşılaştırıldığında, burjuva cumhuriyeti kurma çabası geriye atılmış bir adımdır.

    Her şey koşullara, zamana ve yere bağlıdır.

    Şurası açıktır ki, sosyal olaylara böyle tarihsel bir açıdan bakılmadıkça, tarih biliminin varlığı ve gelişmesi olanaksız olacaktır. Çünkü, ancak böyle bir görüş, tarih bilimini bir karmakarışıklık, bir rastlantılar ve saçmasapanlıklar yığını olmaktan kurtarabilir.

    Devam edelim. Dünya sürekli bir hareket ve gelişme halindeyse, eskinin ölmesi ve yeninin büyümesi bir gelişme yasasıysa, açıktır ki, artık "değişmez" sosyal sistemlerin, özel mülkiyet ve sömürünün "sonsuz ilkeleri"nin, köylünün toprak ağasına, işçinin kapitaliste başeğdirilmesine ilişkin "öncesiz ve sonsuz düşünler"in varlığı olanaksız bir şeydir.

    Bu yüzden, nasıl bir zamanlar feodal sistemin yerini kapitalist sistem aldıysa, kapitalist sistemin yerini de sosyalist sistem alabilir.

    Onun için, çabalarımızı, bugün en egemen gücü oluşturmuş da olsalar, toplumun artık gelişmeyen tabakaları üstüne değil, bugün egemen güç sayılmasalar bile, gelişen ve önünde geniş bir geleceği olan tabakaları üstüne dayandırmalıyız.

    1880-1890 yıllarında, Marksistlerin Narodniklere karşı savaşımı döneminde, Rusya proletaryası, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan, kendi başına köylüler yığınına göre çok küçük bir azınlıktı. Ama köylüler bir sınıf olarak çözülürlerken, proletarya sınıf olarak gelişiyordu. Ve, proletaryanın bir sınıf olarak gelişmesi yüzündendir ki, Marksistler eylemlerini proletaryaya dayandırmışlardı. Bunda da yanılmamışlardı. çünkü bildiğimiz gibi, sonradan proletarya önemsiz bir güç olmaktan çıkıp birinci derecede tarihsel ve politik bir güç durumuna gelmiştir.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için hep ileriye bakılmalıdır, geriye değil.
    Devam edelim. Yavaş nicel değişmelerden hızlı ve ani nitel değişmelere geçiş. bir gelişme yasasıysa, ezilen sınıfların yaptığı devrimlerin çok normal ve kaçınılmaz olduğu da apaçık ortaya çıkar.

    Bu bakımdan, kapitalizmden sosyalizme geçiş ve işçi sınıfının kapitalist boyunduruktan kurtulması, yavaş, yavaş değişmelerle, reformlara değil, ancak, kapitalist sistemin nitel değişmesiyle, devrim yoluyla gerçekleşebilir.

    Bu bakımdan, politikada hata yapmamak için, devrimci olmak gerekir, reformist değil.

    Devam edelim. Gelişme, iç çelişmelerin ortaya çıkmasıyla, bu gelişmeler temeline dayanan karşıt güçler arasındaki çatışmalarla ve çatışmaların sonucunda bu çelişmelerin aşılması yoluyla oluşuyorsa, açıkça anlaşılacağı gibi, proletaryanın sınıf savaşımı çok normal ve kaçınılmaz bir olaydır.

    Bu yüzden, kapitalist sistemdeki gelişmeleri örtbas etmemeli, onların üstünü açıp gözler önüne sermeliyiz; sınıf çatışmasını kısıtlamamalı ve onu sonuna dek sürdürmeliyiz.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için, proletarya ve burjuvazinin çıkarlarının uzlaşması üstüne kurulmuş reformist bir politika değil, "kapitalizmin sosyalizmle kaynaşması"nı öngören uzlaşıcı bir politika değil, uzlaşmaz bir proleter sınıf politikası yolu izlenmelidir.

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin, toplum yaşamına, toplum tarihine uygulanmış biçimi budur.

    Marksist felsefi materyalizme gelince, bu da, temelde felsefi idealizmin tam karşıtıdır.


    2. MARKSİST FELSEFİ MATERYALİZMİN
    TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDİR:

    a) Dünyayı, bir "mutlak ide"nin, bir "evrensel ruh"un, "bilinç"in cisimleşmesi olarak gören idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı haliyle maddi olarak kabul eder; dünyadaki bütün değişik olayları, hareket halindeki maddenin değişik biçimleri olarak görür; diyalektik yöntemin ortaya koyduğu gibi, olayların karşılıklı ilişkileri ve birbirine bağlılıkları, hareket eden maddenin gelişme yasasıdır; dünya, maddenin hareket yasalarına uygun olarak gelişir ve hiçbir "evrensel ruh"a gereksinimi yoktur.

    Engels diyor ki:

    "Materyalist dünya görüşü, doğanın, olduğu gibi, hiçbir şey katmaksızın kavranmasıdır." (Ludwig Feuerbach'ın Tezi)

    "Dünya bir tümdür; hiçbir insan tarafından yaratılmamıştır; o sistemli olarak parlayan ve sistemli olarak sönen, öncesiz ve sonsuz, canlı bir alev hallindeydi ve öyle olarak da kalacaktır" diyen eski filozof Heraklit'in materyalist görüşünden söz ederken Lenin, "diyalektik ve materyalizm ve ilkelerinin ve çok ve güzel ve bir ve anlatımıdır ve bu" diyor. (Felsefe Defterleri)

    b) Gerçekte yalnız bilincimizin var olduğunu, maddi dünyanın, varlığın, doğanın, ancak bizim bilincimizde, duyularımızda, düşün ve algılarımızda bulunduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist materyalist felsefe, maddeyi, doğayı, varlığı bilincimizin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olarak kabul eder. Madde, bütün duyuların, düşünlerin ve bilincin kaynağı olduğu için, ilk veridir. Maddenin, varlığın bir yansıması olan bilinçse, ikinci veridir. Düşünce, gelişmesinde yüksek bir kusursuzluk düzeyine erişmiş olan bir maddenin, yani beynin ürünüdür. Beyin düşünme organıdır, ve bu yüzden, insanın düşünceyi maddeden ayırması büyük bir yanlışlık yapması demektir.

    Engels, şöyle diyor.

    "Düşüncenin varlıkla, ruhun doğayla ilişkisi sorunu tüm felsefenin en önemli sorunudur. Filozofların bu soruya verdikleri yanıtlar, onları iki büyük kampa ayırmıştır. Ruhun doğaya göre öncelik taşıdığını ileri sürenler ... idealizm kampını oluştururlar. Doğaya öncelik tanıyan ötekilerse materyalizmin çeşitli ekollerini oluştururlar." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Engels, şöyle sürdürüyor:

    "Tek gerçek, bizim de içinde olduğumuz, duyusal olarak algılanabilen maddi dünyadır... Bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar duyuların üstünde görünürlerse de, maddi ve bedensel bir organın, yani beynin ürünüdürler. Madde ruhun ürünü değil, tersine, ruhun kendisi maddenin en yüksek ürününden başka bir şey değildir." (Aynı yapıt)

    Madde ve düşünce sorunu üzerine, Marx şöyle diyor:

    "Düşünceyi, düşünen maddeden ayırmak olanaksızdır. Bütün değişikliklerin öznesi maddedir." (Kutsal Ai1e)

    Lenin, Marksist materyalist felsefeyi tanımlarken şöyle diyor:

    "Genellikle, materyalizm, nesnel gerçek varlığın (maddenin) bilinçten, duyulardan ve deneyimden bağımsız olduğunu kabul eder... Bilinç... varlığın bir yansımasından başka bir şey değildir, ve en fazla, varlığın yaklaşık olarak doğru (yeterli, tamı tamına) bir yansımasıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Ve, Lenin, şöyle sürdürüyor:

    "Madde, duyu organlarımıza etki yaparak duygular yaratan şeydir. Madde bize duyularla verilen nesnel bir gerçektir... Madde, doğa, varlık, fiziksel olan her şey ilk veridir; ruh, bilinç, duyular, ruhsal olan her şey ise ikinci veridir." (Aynı yapıt)

    "Dünya tablosu, maddenin nasıl hareket ettiğini ve maddenin nasıl düşündüğünü gösteren bir tablodur." (Aynı yapıt)

    "Beyin düşünme organıdır." (Aynı yapıt)

    c) Dünyanın ve onun yasalarının bilinebileceğini yadsıyan, bilgilerimizin değerine inanmayan, nesnel gerçeği kabul etmeyen ve dünyanın bilimle anlaşılamayacak "kendinde şeyler"le dolu olduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı ve onun yasalarını tümüyle bilinebilir, deneyim ve pratikle doğrulanmış olan doğa yasaları üzerine bilgilerimizin nesnel gerçeğin tutarlılığını taşıyan geçerli bilgiler olduğunu kabul eder. Ve dünyada bilinmeyecek hiçbir şey yoktur, yalnızca henüz bilemediğimiz, ama bilim ve pratik yoluyla açıklanacak ve bilinir duruma sokulacak şeyler vardır.

    Dünyanın bilinemiyeceğini ve kavranamıyacak "kendinde şeyler"in var olduğunu savunan Kant ve öteki idealistlerin görüşlerini eleştirip bilgimizin sağlam bilgi olduğunu ileri sürerek, materyalist tezi savunurken, Engels, şunları yazıyor:

    "Bunu ve bütün öteki felsefi fantezileri en etkili biçimde çürüten şey, pratik, özellikle deneyim ve sanayi pratiğidir. Bir doğa sürecini kavrayışımızın doğruluğunu, o süreci kendimiz yaparak, onu kendi öz ortamında oluşturarak ve üstelik kendi amaçlarımız için kullanarak tanıtlayabiliyorsak, Kant'ın o kavranması olanaksız olan 'kendinde şey'ine bir son vermiş oluruz. Bitki ve hayvan organlarından elde edilen kimyasal maddeler, organik kimya, onları ardardına üretmeye başlayana dek, böyle 'kendinde şeyler' olarak kaldılar. Bundan sonradır ki, o 'kendinde şey' bizim için bir şey haline geldi. Sözgelimi, kökboyanın renkli maddesi aliçeri, şimdi artık, tarlalarda kökboya yetiştirmekle değil, çok daha ucuz ve kolaylıkla kömür katranından elde edilmektedir. Üç yüzyıl boyunca, Kopernik'in güneş sistemi bir hipotez olarak kaldı; doğruluğu üzerine bire karşı yüzbin, onbin bahse girişilebilecek bir hipotez olarak, ama yine de bir hipotez olarak. Ama ne zaman ki, Leverrier, bu sistem sayesinde elde edilen sayılara dayanarak bilinmeyen bir gezegenin varlığının gerekliliğini ortaya koydu ve üstelik bu gezegenin gökte mutlaka olması gereken durumunu hesapladı; ne zaman ki, Galile, gerçekten bu gezegeni buldu, Kopernik sistemi de tanıtlanmış oldu." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Bogdanov, Bazarov, Yüşkeviç ve Mach'ın öteki izleyicilerinin fideizmini* suçlayarak, doğa yasaları üzerine edindiğimiz bilimsel bilgilerin sağlamlığını, bilimsel yasaların nesnel gerçekleri temsil ettiğini ileri süren ünlü materyalist tezi savunurken, Lenin, şöyle diyor:

    "Çağdaş fideizm [* Fideizm : İlk doğruların bilgisi imanla kazanılır diyen ve akla göre imana öncelik tanıyan felsefi anlayış. (-ç).] hiçbir zaman bilimi yadsımaz. Yadsıdığı tek sey, bilimin 'abartılmış savlar'ı, yani nesnel gerçeği bilme savlarıdır. Materyalistlerin düşündüğü gibi, nesnel gerçek varsa; insan 'deneyiminde' dış dünyayı yansıtan doğa bilimleri, yalnız onlar, bize nesnel gerçeği vermeye yetenekliyse, fideizmin tümü çürütülmüş demektir." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Marksist felsefi materyalizmin karakteristik nitelikleri kısaca işte bunlardır.

    Felsefi materyalizm ilkelerinin toplum yaşamını ve toplum tarihini inceleme alanlarına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine ve proletarya partisinin pratik faaliyetine uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolayca anlaşılmaktadır.

    Doğa olayları arasındaki karşılıklı ilişki, bağlılık doğanın gelişme yasalarıysa, bundan, sosyal yaşamdaki olaylar arasındaki karşılıklı ilişki ve bağlılığın da toplumun gelişme yasaları olduğu ve rastgele bir şey olmadığı sonucu çıkar ortaya.

    Böylece, toplumsal yaşam ve toplum tarihi bir "rastlantılar" yığını olmaktan kurtulur; çünkü toplum tarihi, toplumun zorunlu bir gelişmesi haline ve toplumsal tarihin incelenmesi de bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, proletarya partisinin pratik faaliyeti, "seçkin kişilerin" iyi niyetleri, "aklın", "evrensel ahlâk"ın vb. isterleri üstüne değil, toplumun gelişme yasaları ve bu yasaların incelenmesi üstüne oturtulmalıdır.

    Devam edelim. Dünya bilinebilirse, doğanın gelişme yasaları üzerine edindiğimiz bilgiler nesnel gerçeklerin geçerliliğini taşıyan sağlam bilgilerse, bundan, toplum yaşamının, toplumsal gelişmenin de bilinebileceği ve toplumsal gelişme yasaları üzerine edinilen bilimsel bilgilerin nesnel gerçek geçerliliği taşıyan sağlam bilgiler olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplum tarihi bilimi, toplum yaşamındaki olayların tüm karmaşıklığına karşın, sözgelimi biyoloji kadar kesin bir bilim haline gelebilir, ve, toplumsal gelişme yasalarından pratik amaçlar için yararlanılabilir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, pratik faaliyeti içinde, kendine, olur-olmaz nedenlerle değil, toplumsal gelişme yasalarıyla ve bu yasalardan çıkartılan pratik sonuçlarla yön vermelidir.

    Bu yüzden, sosyalizm, eskiden olduğu gibi insanlık için görkemli bir gelecek düşü olmaktan çıkar, bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, bilimle pratik faaliyet, teoriyle pratik arasındaki bağ, aralarındaki birlik, proletarya partisinin yolgösterici yıldızı olmalıdır.

    Devam edelim. Doğa, varlık, maddi dünya birinci veri, bilinç ve düşünce ikinci, türevsel veriyse; maddi dünya insan bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel gerçeği temsil ediyorsa, ve bilinç, bu nesnel gerçeğin bir yansımasıysa, bundan aynı biçimde, toplumun maddi yaşamının ve varlığının önde geldiği, ruhsal yaşamınınsa ikinci, türevsel bir veri olduğu, ve, toplumun maddi yaşamının insan iradesinden bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olduğu, toplumun ruhsal yaşamınınsa bu nesnel gerçeğin bu, varlığın bir yansıması olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplumun ruhsal yaşamının oluşum kaynağını, sosyal düşünlerin, sosyal teorilerin, politik görüş ve politik kurumların doğuş kaynaklarını, bu düşünlerin, teorilerin, görüşlerin ve politik kurumların kendilerinde değil, bu düşünleri, teorileri, görüşleri vb. yansıtan toplumsal varlıkta, toplumun maddi yaşam koşullarında aramak gerekir.

    Bu yüzden, toplum tarihinin değişik dönemlerinde değişik sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlar görülebiliyorsa; köleci sistemde belli birtakım sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlarla karşılaşmışken feodalizmde başkalarına, kapitalizmde daha başkalarına rastlıyorsak; bu düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, kendi "doğası" ve "özellikleri"yle değil, sosyal gelişmenin değişik dönemlerinde toplumun maddi yaşam koşullarının da değişik oluşuyla açıklanmalıdır.

    Toplumun varlığı, toplumdaki yaşam koşulları nasılsa, o toplumun düşünleri, teorileri, politik görüş ve politik kurumları da öyledir.

    Marx, bu konuyla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, tersine, bilinçlerini belirleyen sosyal varlıklarıdır." (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'ya Önsöz)

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak ve boş hayalciler durumuna düşmemek için, proletarya partisi, eylemlerini soyut "insan aklının ilkeleri" üstüne değil, sosyal gelişmeyi belirleyen toplumun somut maddi yaşam koşulları temeline oturtmalı, "büyük adamların" iyi niyetlerine değil, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin gerçek gereksinimleri üstüne dayandırmalıdır.

    Narodnikler, Anarşistler ve Sosyalist-Devrimciler'i de kapsayan tüm ütopyacıların başarısızlıklarının nedenleri arasında, toplumun maddi yaşam koşullarının toplumsal gelişmede oynadığı birinci derecedeki rolü anlayamayışları, ve, idealizme saplanarak, pratik faaliyetlerini, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişme gereksinimleri üstüne değil, bu gereksinimlerin dışında ve bunlara karşı olan, toplumun gerçek yaşamından kopmuş "ideal planlar" ve "geniş kapsamlı projeler" üstüne dayandırmaları da vardır.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, pratik faaliyeti toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerine dayandırmasından ve onu toplumun gerçek yaşamından hiçbir zaman ayırmamasından gelir.

    Ama, Marx'ın söylediklerinden, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların toplum yaşamında hiç önemi olmadığı, sosyal varlığı, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişmesini karşılıklı olarak etkilemediği sonucu çıkmaz. Biz buraya dek yalnızca, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların kaynaklarından, ortaya çıkışlarından söz ettik; bunların toplumun ruhsal yaşamının, onun maddi yaşam koşullarının bir yansıması olduğunu söyledik. Bu sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların önemine, tarihteki rollerine gelince, tarihsel materyalizm onları asla yadsımaz; tersine, onların toplum yaşamı ve toplum tarihi üzerindeki rollerini ve önemlerini özellikle belirtir.

    Değişik türde sosyal teoriler ve düşünler vardır. Günlerini doldurmuş olan ve toplumun cançekişen güçlerinin çıkarlarına hizmet eden eski düşünler ve teoriler vardır. Bunların önemi, toplumsal gelişme ve ilerlemeye zarar vermelerinden dolayıdır. Bir de, toplumun ilerici güçlerinin çıkarlarına hizmet eden, yeni ve ileri düşünler vardır. Bunlar, toplumun gelişmesine, ilerlemesine yardım ettikleri için önem taşırlar ve toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerini ne kadar doğru yansıtırlarsa önemleri de o kadar büyüktür.

    Yeni sosyal düşünler ve teoriler, ancak, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin toplumun önüne yeni görevler koymasıyla ortaya çıkarlar. Ama bir kez ortaya çıktıktan sonra da, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu yeni görevlerin gerçekleştirilmesini kolaylaştıran, toplumun ilerlemesine yardım eden en büyük güç haline gelirler. İşte tam bu noktada, yeni düşünlerin, yeni teorilerin, yeni politik görüş ve politik kurumların örgütleyici, harekete geçirici, değiştirici tüm önemi apaçık kendini gösterir. Yeni sosyal düşünler ve teoriler, topluma tamamen gerekli oldukları için, ve, bunların örgütleyici, harekete geçirici ve değiştirici nitelikleri olmaksızın toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin zorunlu amaçlarının başarılması olanaksız olacağı için, ortaya çıkarlar. Toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu görevler tarafından ortaya çıkarılan bu yeni sosyal düşünler ve teoriler kendilerine yol bularak yığınların malı olurlar, yığınları toplumun cançekişen güçlerine karşı harekete geçirerek örgütlerler, böylece de, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeye zarar veren bu güçlerin yıkılmasını kolaylaştırırlar.

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşamının gelişmesiyle toplumsal varlığın göstermekte olduğu gelişmenin olgunlaşmış görevlerinin temeli üstünde fışkıran yeni sosyal düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, sonradan kendileri de toplumun maddi yaşamının olgunlaşmış görevlerini tümüyle sonuna dek yerine getirmek ve onun daha da gelişmesi olanağını sağlayacak gerekli koşulları yaratmak yoluyla, toplumsal varlığı ve toplumun maddi yaşamını etkilerler.

    Marx, bununla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "Teori, yığınları kavradığı anda maddi bir güç haline gelir." (Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi)

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşam koşullarını etkilemek ve gelişmesini, ilerlemesini hızlandırmak için, proletarya partisi, öyle bir sosyal teoriye, öyle bir sosyal düşüne dayanmalıdır ki, bu sosyal düşün ve teori, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtsın; ve böylece de, geniş halk yığınlarını harekete geçirmeye, onları, karşı-devrimci güçleri ezmeye ve toplumun ileri güçlerine yol açmaya hazır proletarya partisinin büyük ordusu içinde seferber etmeye ve örgütlemeye yetenekli olsun.

    "Ekonomistler"in ve Menşeviklerin başarısızlıklarının nedenlerinden biri de, ilerici teorinin, ilerici düşünlerin harekete getirici, örgütleyici ve değiştirici rollerini kavrayamayarak, kaba materyalizme saplanmaları, bu rollerin önemlerini hemen hemen sıfıra indirgeyerek, partiyi pasifliğe ve zayıflığa mahkûm etmeleridir.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtan ilerici bir teoriye dayanmasından, teoriyi kendine uygun bir düzeye çıkarmasından, bu teorinin harekete geçirici, örgütleyici ve değiştirici gücünün her zerresini kullanmayı bir görev bilmesinden gelir.

    İşte, tarihsel materyalizmin, toplumsal varlıkla toplumsal bilinç arasındaki, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeyle toplumun ruhsal yaşamının gelişmesi arasındaki ilişkiler sorununa getirdiği çözüm budur.


    3. TARİHSEL MATERYALİZM


    Şimdi, geriye şu soruya açıklığa kavuşturmak kalıyor: Tarihsel materyalizm açısından son çözümlemede, toplumun görünüşünü, düşünlerini, görüşlerini, politik kurumlarını vb. belirleyen "toplumun maddi yaşam koşulları"yla ne anlatılmak isteniyor?

    "Toplumun maddi yaşam koşulları" ne demektir, bunların ayırdedici nitelikleri nelerdir?

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, her şeyden önce, toplumun maddi yaşamının en vazgeçilmez ve değişmezlerinden biri olan, toplumsal gelişmeyi haliyle etkileyen coğrafi ortamı, toplumu çevreleyen doğayı kapsamaktadır. Peki, coğrafi ortamın toplumsal gelişmedeki rolü nedir? Coğrafi ortam, toplumun görünüşünü, insanların sosyal sisteminin niteliğini, bir sistemden ötekine geçişini belirleyen ana etken midir?

    Tarihsel materyalizm bu soruya olumsuz karşılık verir.

    Coğrafi ortam, hiç kuşkusuz, toplumun değişmez ve vazgeçilmez koşullarından biridir. Ve elbette ki, toplumun gelişmesini etkiler: bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ama, mademki toplumdaki gelişme ve değişmeler coğrafi ortamdaki gelişmelerden karşılaştırılamıyacak kadar bir hızla ilerliyor, öyleyse, bu etki belirleyici bir etki değildir. Üç bin yıllık bir sürede, Avrupa'da birbiri ardısıra üç ayrı sistem gelmiştir: ilkel komünal sistem, kölecilik ve feodal sistem. Doğu Avrupa'da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği toprağı üzerinde ardarda dört ayrı sosyal sistem geçmiştir. Oysa, bu süre içinde Avrupa'daki coğrafi koşullar ya hiç değişmemiştir ya da coğrafyada kaydedilemiyecek kadar az değişiklik olmuştur. Bu anlaşılır bir şeydir. Coğrafi ortamda az çok önemli bir değişme olması için milyonlarca yılın geçmesi gerekli olduğu halde, insanların toplumsal sisteminde hatta çok önemli bir değişikliğin olabilmesi için birkaç yüzyıl ya da iki bin şu kadar yıl yeter.

    Bundan da anlaşılıyor ki, coğrafi ortam sosyal gelişmenin ana nedeni, belirleyicisi olamaz. Çünkü onbinlerce yıllık bir süre içinde hemen hemen değişmeden kalan bir şey, birkaç yüzyılda köklü değişikliklere uğrayan bir şeyin gelişmesinde temel neden olamaz.

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, nüfus artışını, şu ya da bu kadar olan nüfus yoğunluğunu da kapsar. Çünkü insan, toplumun maddi yaşam koşullarının zorunlu öğelerinden biridir. Belli bir insan sayısı tabanına erişilmedikçe toplumun herhangi bir maddi yaşamı olamaz. Öyleyse, nüfus artışı, insanoğlunun sosyal sisteminin niteliğini belirleyen temel bir güç müdür?

    Tarihsel materyalizm bu soruya da olumsuz karşılık verir.

    Kuşkusuz, nüfus artışı toplumdaki gelişmeyi etkiler, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır; ama toplumun gelişmesinde asıl güç olamaz ve toplumun gelişmesi üstüne olan etkisi belirleyici nitelikte bir etki değildir. çünkü, nüfus artışı tek başına bir sosyal sistemin yerini, neden başkasına değil de, tam şu biçimde bir sosyal sisteme bıraktığını, neden ilkel komünal sistemin ardından kesinlikle köleci sistemin, onun ardından feodal sistemin, onun ardından da burjuva sisteminin gelip bir başka sistemin gelmediğini açıklayabilecek ipuçları veremez.

    Nüfus artışı toplumsal gelişmenin belirleyici gücü olsaydı, daha fazla bir nüfus yoğunluğu, zorunlu olarak, buna bağlı daha yüksek biçimde bir sosyal sistem doğururdu. Ama durumun böyle olmadığını görüyoruz. Çin'deki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri'ndekinden dört kat daha fazladır. Sosyal gelişme sırasında Amerika Birleşik Devletleri Çin'den önde gelir. Çünkü Çin'de hâlâ yarı-feodal bir sistem hüküm sürmektedir. Oysa Amerika Birleşik Devletleri kapitalist gelişmenin en yüksek aşamasına erişeli çok oluyor. Belçika'daki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devleri'ndekinden 19, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndekinden 26 kat fazladır. Ama yine de, Amerika Birleşik Devletleri sosyal gelişme sırasında Belçika'dan ilerdedir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ne gelince, Belçika'yı tüm bir tarih döneminin gerisinde bırakmıştır. Çünkü Belçika'da kapitalist sistem hüküm sürdüğü halde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği daha şimdiden kapitalizmle işini bitirmiş ve sosyalist bir sistem kurmuştur.

    Bunlar gösteriyor ki, nüfus artışı, toplumsal gelişmenin temel gücünü, sosyal sistemin temel niteliğini ve toplumun görünüşünü belirleyen güç değildir, olamaz da.

    a) Peki ama, toplumun maddi yaşam koşulları düzeni içinde, toplumun görünüşünü, sosyal sistemin niteliğini, toplumun bir sistemden ötekine gelişmesini belirleyen temel güç öyleyse nedir?

    Tarihsel materyalizme göre, bu güç, insanın varoluşu için gerekli olan yaşama araçlarının elde ve ediliş ve biçimi; toplumun yaşayabilmesi ve gelişebilmesi için zorunlu olan yiyecek, elbise, ayakkabı, ev, yakacak, üretim aletleri vb. gibi maddi malların üretim biçimidir.

    İnsanların yaşamak için yiyeceğe, giyeceğe, ayakkabıya, barınağa, yakacağa vb. sahip olmaları, bu maddi mallara sahip olmak için de onları üretmeleri gerekir; ve, bunları üretmek için insanların yiyecek, giyecek, ayakkabı, barınak, yakacak vb. üretebilecekleri üretim aletlerine sahip olmaları, bu aletleri üretebilmeleri, kullanabilmeleri gerekir.

    Maddi değerlerin üretilmesinde kullanılan üretim aletleri, belirli bir üretim deneyimi ve iş becerisi sayesinde bu üretim aletlerini kullanan ve maddi değerler üretimini sürdüren insanlar, işte bütün bu öğeler hep birlikte toplumun üretim güçlerini oluştururlar.

    Ama üretim güçleri, üretimin yalnızca bir yanı, üretim biçiminin yalnızca bir yönü, yani insanla maddi değer üretiminde yararlanılan şeyler ve doğa güçleri arasındaki ilişkileri anlatan bir yönüdür. Üretimin, üretim biçiminin başka bir yanı da, üretim sürecinde insanın insanla olan ilişkileri, yani insanlar arasındaki üretim ve ilişkileridir. İnsanlar doğaya karşı olan savaşımlarını sürdürürlerken ve maddi değerlerin üretiminde doğadan yararlanırlarken birbirlerinden tecrit edilmiş ve birbirlerinden ayrı kişiler olarak değil, birlik halinde, grup halinde, topluluk halinde bulunurlar. Bundan dolayı, üretim, her zaman ve her koşul altında sosyal bir üretimdir. Maddi değerlerin üretiminde insanlar, üretim içinde şu ya da bu biçimde aralarında karşılıklı ilişkiler, şu ya da bu biçimde üretim ilişkileri kurarlar. Bu ilişkiler, sömürüden kurtulmuş özgür insanlar arasında işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma biçiminde olabilir, egemenlik ve boyun eğme ilişkileri biçiminde olabilir ya da bir üretim ilişkisi biçiminden öteki üretim ilişkisi biçimine geçiş biçiminde olabilir. Ama, üretim ilişkilerinin niteliği ne olursa olsun, her zaman ve her sistemde, aynen toplumun üretim güçleri gibi, üretimin zorunlu öğelerinden biridir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Üretim içinde insanlar, yalnızca doğaya değil, birbirlerine de etki yaparlar. Ancak belli bir biçimde işbirliği ve faaliyetlerini mübadele ederek üretimde bulunurlar. Üretim yapabilmek için birbirleriyle belli bağıntılar kurarlar ve ilişkilere girerler, ve ancak, bu sosyal bağıntı ve ilişkiler içinde doğa üzerindeki eylemleri, yani üretim, gerçekleşir." (Ücretli Emek ve Sermaye)

    Sonuç olarak, üretim ve üretim biçimi, hem toplumun üretim güçlerini hem de insanların üretim ilişkilerini kapsar; bu yüzden de, bunların maddi değerler üretimi sürecindeki birliğinin bir anlatımıdır.

    b) Üretimin ilk özelliği, bir noktada asla uzun bir süre kalmaması ve sürekli bir değişme ve gelişme halinde olmasıdır. Ayrıca, üretim biçimindeki değişmeler, kaçınılmaz olarak, sosyal sistemin tümünde, sosyal düşünlerde, politik görüş ve politik kurumlarda da bir değişmeyi gerektirir; üretim biçiminin değişmesi sosyal ve politik sistemin tümünün yeniden kurulmasını zorlar. Değişik gelişme derecelerinde, insanlar değişik üretim araçları kullanırlar, ya da daha kabaca söylersek, değişik yaşama biçimleri sürdürürler. İlkel komünde bir üretim biçimi, kölecilikte başka bir üretim biçimi, feodalizmde de daha başka bir üretim biçimi vardır vb.... Buna bağlı olarak, insanların sosyal sistemleri, ruhsal yaşamları, politik görüş ve politik kurumları da bu üretim biçimlerine göre değişikliğe uğrar.

    Üretim biçimi nasılsa, toplumun kendisi, toplumdaki düşün ve teoriler, politik görüş ve politik kurumlar da esas olarak öyledirler. Ya da, sorunu daha kabaca koyarsak, insanın yaşama biçimi nasılsa, düşünme biçimi de öyledir.

    Bu demektir ki, toplumun gelişme tarihi, her şeyden önce, üretimin gelişme tarihi, yüzyıllar boyunca birbirini izleyen üretim biçimleri tarihi, üretim güçlerindeki ve insanların üretim ilişkilerindeki gelişmenin tarihidir.

    Bu yüzden, sosyal gelişme tarihi, aynı zamanda, maddi değerleri üretenlerin, üretim süreci içinde temel güç olan ve toplumun varlığı için gerekli olan maddi değerlerin üretimini sürdüren emekçi yığınların tarihidir.

    Bu yüzden, tarih bilimi, gerçek bir bilim olacaksa, artık sosyal gelişme tarihini kralların, generallerin davranışlarına, o devletteki "fatihlerin" ve "galiplerin" yaptıklarına indirgemekten kurtulmalı, bu bilim, her şeyden önce, maddi değerleri üretenlerin tarihi, emekçi yığınların tarihi, halkın tarihi olma yoluna girmelidir.

    Bu yüzden, toplum tarihi yasalarının incelenmesinde, anahtar olarak, insanların aklını, toplumun görüş ve düşünlerini değil, herhangi bir tarih döneminde toplumun uyguladığı üretim biçimini, toplumun ekonomik yaşamını almamız gerekir.

    Bu yüzden, tarih biliminin birinci görevi, üretimin yasalarını, üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin gelişme yasalarını incelemek ve ortaya çıkarmaktır.

    Bu yüzden, proletarya partisi, gerçek bir parti olacaksa, her şeyden önce, üretimin gelişme yasalarını ve toplumun ekonomik gelişme yasalarını kavramalı ve bilmelidir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, politikasında hata yapmamak için, programını saptarken olsun pratik yaşamında olsun, esas olarak, üretimin gelişme yasalarına, toplumun ekonomik gelişme yasalarına dayanmalıdır.

    c) Üretimin ikinci özelliği de şudur: Üretimdeki değişme ve gelişmeler, daima, üretim güçlerinde ve her şeyden önce, üretim aletlerinde olan değişme ve gelişmelerle başlar. Bundan dolayı, üretim güçleri, üretimin en hareketli ve en devrimci öğesidir. İlkin toplumun üretim güçleri değişir ve gelişir; sonra da, bu gelişmelere bağlı ve uygun olmak üzere, insanlar arasındaki üretim ilişkileri, onların ekonomik ilişkileri değişikliğe uğrar. Ama bu, üretim ilişkilerinin, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olmadığı, ve, üretim güçlerinin üretim ilişkilerine bağlı olmadığı anlamına gelmez. Gelişmeleri üretim güçlerinin gelişmesine bağlı bulunan üretim ilişkileri de, aynı biçimde, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olur, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ayrıca, şunu da belirtelim ki, üretim ilişkileri, çok uzun süre üretim güçlerindeki gelişmenin gerisinde kalamaz ve bu gelişmeyle çatışma halinde bulunamaz; çünkü, üretim ilişkilerinin üretim güçlerinin niteliğine ve durumuna uygun düşmesiyle ve üretim güçlerinin gelişmesine eksiksiz bir ortam yaratmasıyladır ki, üretim güçleri ancak o zaman tam olarak gelişebilir. Bundan dolayı, üretim ilişkileri, üretim güçlerindeki gelişmenin ne kadar gerisinde kalırsa kalsın, eninde sonunda, üretim güçlerindeki gelişme düzeyine ve üretim güçlerinin niteliğine uygun duruma gelmek zorundadır; ve, gerçekte de böyle olur. Yoksa üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin üretim sistemindeki birliği temelden bozulabilir, üretim tümüyle sarsıntıya uğrayabilir, Üretim krizi ve üretim güçlerinin yıkımı gibi bir durum çıkabilir ortaya.

    Üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliği ve üretim güçlerinin niteliğiyle apaçık bir çelişme halinde bulunduğu kapitalist ülkelerdeki ekonomik krizler, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki uyuşmazlığın, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın bir örneğidir. Üretim güçlerinin tahribi sonucunu veren ekonomik krizler, bu uyuşmazlığın sonucudur; ayrıca, bu uyuşmazlık, kurulu üretim ilişkilerini yıkmak ve üretim güçlerinin niteliğine uygun yeni ilişkiler kurmakla görevli sosyal devrimin ekonomik temelini oluşturur.

    Tersine, üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliğiyle tam bir uyumluluk halinde bulunduğu, dolayısıyla ne ekonomik krizlerin ne de üretim güçlerinin tahribinin sözkonusu olduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği sosyalist ekonomisi, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki tam uyumluluğun bir örneğidir.

    Sonuç olarak, üretim güçleri, üretimin yalnızca en hareketli ve en devrimci öğesi değil, aynı zamanda, üretimdeki gelişmenin belirleyici öğesidir.

    Üretim güçleri nasılsa, üretim ilişkileri de öyle olmak zorundadır.

    Üretim güçlerinin durumu bir soruyu, insanların gereksinimleri olan maddi değerleri ne gibi üretim aletleriyle ürettikleri sorusunu yanıtlarken; üretim ilişkilerinin durumu da bir başka soruyu, üretim ve araçları (toprak, ormanlar, sular, maden kaynakları, hammaddeler, üretim aletleri, işletme binaları, ulaşım ve haberleşme araçları vb.) kimin elindedir, bu üretim araçları kimin denetimi altındadır, toplumun tümünün mü, yoksa bu araçları öteki bireyleri, grupları, sınıfları sömürmek için kullanan tek başına bireylerin, grupların ya da sınıfların mı sorusunu, yanıtlar.

    İşte üretim güçlerinin en eski zamanlardan günümüze dek gelişmesinin şematik bir tablosu: Yontmataş aletlerden ok ve yaya geçiş, ve bununla birlikte, avcılık yaşamından hayvanların evcilleştirilmesine ve ilkel hayvancılığa geçiş, taş aletlerden maden aletlere (demir balta, demir uçlu geliştirilmiş saban vb.) geçiş; ve buna ilişkin olarak da bitki ekimine ve tarıma geçiş; madenlerin işlenmesine yarayan madeni aletlerin daha da gelişmesi, demirci körüğünün, çömlekçiliğin icadı ve bunlara bağlı olarak el zanaatlarının gelişmesi, el zanaatlarının tarımdan ayrılması, bağımsız el zanaatlarının ve sonra manüfaktürün gelişmesi, el zanaatı aletlerinden makineye geçiş, el zanaatı ve manüfaktürün makineleşmiş sanayiye dönüşmesi, makine sistemine geçiş ve modern makineleşmiş büyük sanayinin doğuşu — işte, insanlık tarihi boyunca toplumun üretim güçlerindeki gelişmenin, tam değilse bile, genel çizgisi böyledir. Açıkça anlaşılıyor ki, üretim aletlerindeki gelişme ve ilerlemeler üretimle ilişkili olan insanlar tarafından meydana getirilmiş, insanlardan bağımsız kalmamışlardır. Bunun sonucu, üretim aletlerinin değişmesiyle birlikte, üretim güçlerinin esas öğesi olan insanlar da değişmiş ve gelişmişlerdir, insanların üretim deneyimleri, çalışma alışkanlıkları, üretim aletlerini kullanma yetenekleri değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarih boyunca, toplumun üretim güçlerinde görülen değişme ve gelişmeye uygun olarak, insanların üretim ilişkileri, ekonomik ilişkileri de değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarihte beş temel üretim ilişkisi tipi bilinmektedir: ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist.

    İlkel komünal sistemde, üretim araçları üzerindeki kollektif mülkiyet, üretim ilişkilerinin temelidir. Bu durum, esas olarak o dönemin üretim güçlerinin niteliğine karşılık düşer. Taş aletler ve daha sonra ortaya çıkan ok ve yay, insanların doğa güçlerine ve vahşi hayvanlara karşı tek başına savaşım vermelerini güçleştiriyordu. Ormandan meyve toplamak, balık yakalamak, barınaklar yapabilmek için, insanlar ortaklaşa çalışmak zorundaydılar; ancak böylece, aç kalıp ölmekten, vahşi hayvanlara ya da komşu kabilelere kurban olmaktan kurtulabiliyorlardı. Ortak çalışma hem üretim araçlarının hem de ürünlerin ortak mülkiyetine yol açmıştı. O zamanlar, vahşi hayvanlara karşı savunma aracı olarak da kullanılan üretim aletleri dışında, herhangi bir üretim aracı üzerinde özel mülkiyet kavramı henüz yoktu. O zamanlar ne sömürme vardı ne de sınıflar.

    Köleci sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki, ve ayrıca, üretimde çalışan ve sahibinin herhangi bir hayvan gibi alıp satabildiği ya da öldürebildiği köle üzerindeki köle sahibinin mülkiyetidir. Bu gibi üretim ilişkileri, esas olarak, o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Taş aletler yerine, insanlar artık madeni aletlere sahiptirler; ne çobanlığın, ne çiftçiliğin bilindiği ilkel ve sefil bir avcılık yerine, hayvancılığın, tarımın, el zanaatlarının ve bu çeşitli üretim kolları arasında bir işbölümünün ortaya çıktığı görülür; bireyler ve gruplar arasında ürünlerin mübadelesine, servetin birkaç kişi elinde birikmesine, üretim araçlarının gerçek birikiminin bir azınlığın elinde toplanmasına, ve, çoğunluğun azınlık tarafından boyun eğdirilip köleleştirilmesine yol açan olanakların belirdiği görülür. Artık burada, toplumun bütün üyelerinin üretim süreci içindeki ortak ve özgür çalışması görülmez; burada egemen olan şey, çalışmayan köle sahipleri tarafından sömürülen kölelerin zorla çalıştırılmasıdır. Onun için, artık burada üretim araçlarının ya da üretilen ürünlerin ortak mülkiyeti yoktur. Bunun yerini özel mülkiyet almıştır. Burada köle sahibi, ilk ve esas mal sahibi, mutlak mal sahibidir.

    Zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler, bütün haklara sahip olan insanlar ve hiçbir hakka sahip olmayan insanlar ve bunlar arasında zorlu sınıf savaşımı — işte, köleci sistemin görünüşü.

    Feodal sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, feodal beyin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, ve, onun öldürmeye artık hakkı olmadığı ama alıp satabildiği üretici olan serf üzerindeki sınırlı mülkiyetidir. Feodal mülkiyet, köylü ve zanaatçının üretim aletleri ve bireysel çalışma ürünü olan özel ekonomisi üzerindeki bireysel mülkiyetiyle birarada bulunur. Bu üretim ilişkileri, esas olarak o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Demirin eritilmesi, işlenmesi ve daha da geliştirilmesi; demir uçlu saban ve dokuma tezgâhının yayılması, tarımın, bahçıvanlığın, bağcılığın, zeytinyağı imalâtının sürekli gelişmesi, el zanaatları atelyelerinin yanında imalâthanelerin de belirmesi — işte, bu sistemin üretim güçlerinin durumundaki belli-başlı çizgiler bunlar.

    Yeni üretim güçleri, emekçinin üretimde belirli bir girişkenlik göstermesini, çalışmaya bir yakınlık ve ilgi duymasını gerektirir. Bu yüzden, feodal bey, işe ilgi duymayan ve hiçbir girişkenliğe sahip olmayan köleden vazgeçiyor, kendisine ait toprağı ve üretim aletleri olan ve toprağı ekip-biçerek elde ettiği üründen bir kısmını feodal beye ödeyecek derecede işe ilgi duyan serfle ilgilenmeyi yeğ tutuyor.

    Burada özel mülkiyetin daha da gelişmiş olduğunu görüyoruz. Sömürü, biraz hafifleşmiş olmakla birlikte, hemen hemen kölecilikte olduğu kadar zorludur. Sömürenlerle sömürülenler arasındaki sınıf savaşımı, feodal sistemin ana çizgisini oluşturur.

    Kapitalist sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyettir. Üreticiler üzerinde, yani ücretli işçiler üzerinde artık mülkiyet yoktur. Bu sistemde işçiler kişi olarak bağımlılıktan kurtuldukları için, kapitalist onları öldüremez, satamaz; ama, üretim araçlarından yoksun olduklarından, açlıktan ölmemek için işgücünü kapitaliste satmak ve sömürü boyunduruğuna katlanmak zorundadırlar. Üretim araçları üzerinde, kapitalist mülkiyetin yanısıra, serflikten kurtulan köylülerin ve zanaatçıların kendi bireysel emeklerine dayanan, ve, önceleri oldukça geniş ölçüde yaygın bulunan özel mülkiyetleri de yer alır. El zanaatları atelyeleri ve imalâthaneler yerini, makinelerle donatılmış kocaman fabrikalara ve işyerlerine bırakır. Köylülerin ilkel üretim aletleriyle ekip-biçtikleri feodal beylerin malikanelerinin yerini, bilimsel yollarla işletilen tarım makineleriyle donatılmış güçlü kapitalist işletmeler alır.

    Yeni üretim güçleri, üretimde çalışanların, bilisiz ve alıklaştırılmış serflerden daha bilgili ve daha kavrayışlı olmalarını, makineleri anlayıp onları kullanabilecek yetenekte olmalarını gerektirir. Bu yüzden, kapitalistler, serfliğin bağlarından kurtulmuş ve makineyi doğru-dürüst kullanabilecek derecede eğitim görmüş ücretli işçilerle iş görmeyi yeğ tutarlar.

    Ama üretim güçlerini devasa ölçülerde geliştirmek için, kapitalizm, kendisinin de çözemiyeceği çelişmelerle bir ağ gibi sarılmıştır. Gitgide daha fazla emtia üreterek ve bunların fiyatlarını düşürerek, kapitalizm, rekabeti keskinleştirir; küçük ve orta özel mülk sahipleri yığınını yıkıma uğratır, onları proleterleştirir, satınalma güçlerini azaltır. Sonuçta, imal edilen metaların sürümü olanaksız duruma girer. Üretimi genişleten ve milyonlarca işçiyi kocaman fabrika ve işyerlerinde toplayan kapitalizm, üretim sürecine sosyal bir nitelik verir ve böylece kendi temelini kendisi sarsar. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçlarının sosyal mülkiyetini gerektirir. Oysa, üretim araçları özel kapitalist mülkiyet olarak kalır ve bu durum üretim sürecinin sosyal niteliğiyle bağdaşamaz.

    Üretim güçlerinin niteliğiyle üretim ilişkileri arasıdaki bu uzlaşması olanaksız çelişmeler, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri sırasında açıkça kendilerini gösterirler; yığınları yıkıma uğratmaları yüzünden yeterince alıcı bulamayan kapitalistler, ürünleri yakmak, mamul malları yoketmek, üretimi durdurmak, üretim güçlerini tahrip etmek zorunda kalırlar, ve bu durum, emtia azlığından değil, fazla emtia üretildiğinden dolayı, milyonlarca insanın işsizlik ve açlıktan acı çektikleri sırada olur.

    Bu demektir ki, artık kapitalist üretim ilişkileri toplumdaki üretim güçlerinin durumuna uygun düşmemekte ve onlarla uzlaşmaz gelişmeler halinde bulunmaktadır.

    Bu demektir ki, kapitalizm, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyet yerine, sosyalist mülkiyeti koyma görevini yerine getirecek olan bir devrime gebedir.

    Bu demektir ki, sömürenlerle sömürülenler arasında çok zorlu bir sınıf savaşımı, kapitalist sistemin esas özelliğidir.

    Şimdilik yalnızca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde [kitabın yazıldığı tarih, Eylül 1938 itibariyle-ç.] gerçekleştirilmiş olan sosyalist sistemdeki üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçlarının sosyal mülkiyetidir. Burada, artık ne sömürenler vardır ne de sömürülenler. Ürünler, harcanan emeğe göre ve "çalışmayan yemez" ilkesine dayanılarak dağıtılır. Burada, insanların üretim süreci içindeki karşılıklı ilişkileri, arkadaşça bir işbirliği ve sömürüden kurtulmuş işçilerin sosyalist yardımlaşmaları biçimindedir. Burada, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin durumu arasında tam bir uygunluk vardır. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçları üzerindeki sosyal mülkiyetle desteklenmiştir.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndeki sosyalist üretimde, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri ve bunun sonucu olan saçmalıkların hiçbiri görülmez.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde, üretim güçleri hızlandırılmış bir tempoyla gelişir; çünkü bunlara karşılık düşen üretim ilişkileri, böyle bir gelişme için elverişli bir ortam yaratırlar.

    İşte, insanlık tarihi boyunca, insanlar arasındaki üretim ilişkilerinin gelişme tablosu.

    İşte, üretim ilişkilerindeki gelişmenin, toplumun üretim güçlerinin gelişmesine ve özellikle üretim aletlerinin gelişmesine bağlılığı böyledir; ve bu bağlılık sonucudur ki, üretim güçlerindeki değişme ve gelişmeler, eninde-sonunda üretim ilişkilerinde de değişmelere ve gelişmelere yol açarlar.

    Marx, şöyle diyor:

    "İş araçlarının* kullanımı ve yapımı, bunlar embriyo halinde bazı hayvan türleri arasında da görülmekle birlikte, insanın yürüttüğü spesifik iş sürecinin belirleyici niteliğidir; ve bundan dolayı, Franklin, insanı 'alet yapan hayvan' (a tool-making animal) diye tanımlamıştır. Fosil durumundaki kemik kalıntılarının bulunup biraraya getirilmesi, nesli tükenmiş hayvan türlerinin yapılarını anlamak için nasıl bir önem taşıyorsa, alet, yani iş araçları kalıntıları da tarihe karışmış ekonomik toplum biçimleri üzerinde yapılan incelemeler ve varılacak sonuçlar için aynı önemi taşır. Ekonomik çağları birbirinden ayırdeden şey, yapılmış olan maddeler değil, bunların nasıl ve hangi iş araçlarıyla yapılmış olduğudur... İş araçları yalnızca insan işgücünün geçirmiş olduğu gelişmenin derecesini ölçen şeyler olmakla kalmazlar, aynı zamanda, bu işgücünün hangi toplumsal koşullar altında kullanılmış olduğunu da gösterirler." (Kapital, Cilt I.)

    Yine, Marx, şöyle diyor:

    "Sosyal ilişkiler, üretim güçleriyle sıkısıkıya bağlıdırlar. İnsanlar yeni üretim güçleri elde ederek üretim biçimlerini değiştirirler, ve, üretim biçimlerini, yaşamlarını kazanma biçimlerini değiştirerek, bütün sosyal ilişkilerini değiştirirler. El değirmeni size feodal toplumu, buhar makinesi kapitalist toplumu verecektir." (Felsefenin Sefaleti)

    "Üretim güçlerinin gelişmesinde, sosyal ilişkilerin yıkımında, düşünlerin oluşumunda sürekli bir hareket vardır; değişmeyen tek şey, hareketin soyutlamasıdır." (Aynı yapıt)

    Komünist Manifesto'da, formüle edilmiş olan tarihsel materyalizmin niteliğinden söz ederken, Engels şöyle diyor:

    "Her tarih döneminin ekonomik üretimi ve zorunlu olarak bundan çıkan toplumsal biçimlenme, o dönemin politik ve düşünce tarihinin temelidir; ve bunun sonucu olarak, (ilkel komünal toprak mülkiyetinin ortadan kalkmasından buyana) tüm tarih, sömürenle sömürülen, egemen olanla egemen olmayan sınıfların sosyal gelişmenin çeşitli aşamalarındaki savaşımlarının, yani sınıf savaşımlarının tarihidir; ama bu savaşımın şimdi ulaştığı aşamada, sömürülen ve ezilen sınıf (proletarya), aynı zamanda tüm toplumu sömürüden, ezilmeden ve sınıf savaşımlarından nihai olarak kurtarmadan, kendisini sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kurtaramaz..." (Komünist Manifesto'nun Almanca baskısına önsöz)

    d) Üretimin üçüncü özelliği, yeni üretim güçlerinin ve buna bağlı olarak. üretim ilişkilerinin, eski sistemin dışında ve eski sistemin yokolmasından sonra değil, eski sistemin içinde doğmasıdır. Bu, insanın önceden düşünülmüş ve bilinçli faaliyetinin bir sonucu değil, kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız bir oluşumdur. Kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız oluşması da iki nedene dayanır.

    Bu nedenlerden birincisi, insanların şu ya da bu üretim biçimini seçme özgürlüğüne sahip olmayışı, yaşama giren her yeni kuşağın, bir önceki kuşağın çalışmaları sonucu yaratılmış olan üretim güçleriyle ve üretim ilişkileriyle yüzyüze gelmesi, ve bu nedenle de, maddi değer üretimi için, önceden üretim alanında hazır bulduğu her şeye kendini uydurmak ve her şeyi kabul etmek zorun, da olmasıdır.

    İkinci neden de, insanın, şu ya da bu üretim aletini, üretim güçlerindeki şu ya da bu öğeyi geliştirirken, bu gelişmelerin sosyal sonuçlarını göremeyişi, anlayamayışı ve bunu durup düşünemeyişidir. Onu ilgilendiren, günlük çıkarları, işinin kolaylaşması ve kendisi için doğrudan ve elle tutulur birtakım yararlar sağlamasıdır.

    İlkel komünal toplumun üyelerinden bazıları, yavaş yavaş, araştıra araştıra, taş aletlerden demir aletlere geçtikleri zaman, hiç kuşkusuz bu buluşun yol açacağı sosyal sonuçları bilmiyorlardı ve bunu durup düşünmemişlerdi. Madeni aletlere geçişin üretimde bir devrim olduğunu ve sonunda köleci sistemi getireceğini görmemişler, anlamamışlardı. Onların istedikleri yalnızca, işlerinin kolaylaşması ve kısa sürede maddi yarar sağlayabilmeleriydi. Bilinçli faaliyetleri günlük çıkarlarının dar sınırlarını aşmıyordu.

    Feodal sistem döneminde, Avrupa'nın genç burjuvazisi, küçük zanaatçı atelyelerinin yanısıra büyük imalathaneler de kurup, böylece toplumun üretim güçlerini geliştirmeye başladığı zaman, kuşkusuz bu buluşun sosyal sonuçlarını bilmiyordu ve bunu durup düşünmemişti; burjuvazi, bu "küçük" buluşun, sosyal güçleri yeniden gruplaştıracağını, ve bunun, burjuvaziye olan iyiliklerine pek değer verilen krallık
  • SAZAN SARMALI
    Osman Başıbüyük
    07.03.2019
    OdaTV

    Soğuk Savaş döneminde ABD’nin izlediği stratejinin 3 ana ayağı vardı:

    1) Dünya petrol ticaretini kontrol etmek,

    2) Komünist olmayan ülkelerin silah pazarına hâkim olmak,

    3) Dünya tarımsal üretimi üzerindeegemenlik kurmak[1].

    Aslında bugün de değişen pek bir şey yok. Sadece stratejinin üçüncü ayağı diğerlerine göre daha ön plana çıkmış durumda.

    Mesela, Türkiye ölçeğinde bir ülkeyi silahla falan diz çöktüremezsiniz; ama midesinden yakalarsanız, burnuna halka takılmış ayı gibi oynatmanız mümkün olur.

    ABD dışişleri eski bakanı Henry Kissinger, 1970 yılında “petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” şeklinde bir cümle sarf etmişti. Bu cümlenin ne anlama geldiğini ne yazık ki hâlâ anlayamayan siyasetçilerimiz var. Oysa ki Atatürk; “Üreticilerden yoksun olan milletler üretenlerin esiri olur. MİLLİ EKONOMİNİN TEMELİ ZİRAATTIR. Köylü milletin efendisidir.” diyerek, çok önceden bu tehlikeye karşı bizleri uyarmıştı. Bizi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü anlatabilmek için yaşanmış örneklere bakalım.

    YEŞİL DEVRİM VE AFRİKA

    2’nci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan gıda sıkıntısı, savaşan ülkeleri tarımsal üretimini artırmaya yönlendirdi. Bu konuda başı çeken hiç kuşkusuz ABD idi. Yeşil Devrim olarak adlandırılan 1950-70 yılları arasında ABD, daha fazla ürün elde etmek amacıyla tohum ıslahı, makineleşme, kimyasal gübre ve sulama gibi çeşitli teknolojileri tarımda kullanmaya başladı. Bunun bir sonucu olarak, ülkede zamanla küçük ölçekli çiftçilik kayboldu, endüstriyel tarıma geçildi. Bu dönemde dünya tarımsal üretimini kontrol etme, ABD kapitalizminin jeopolitik stratejisinin en önemli unsurlarından biri haline geldi. Bu süreci Avrupada yakından takip etti.

    1970’li yıllarda petrol fiyatları hızla tırmanırken aynı paralelde tahıl fiyatları da 3-4 katına çıkıyordu. Kendi ihtiyacının çok çok üzerinde bir üretim kapasitesine ulaşan ABD, bu sayede Dünyada tahıl arzını ve fiyatını kontrol eden tek ülke haline geldi[2]. Kissinger’ın istediği şey hayata geçiyordu.

    Gelişmekte olan ülkelerin, geniş topraklar üzerinde, çok büyük üretim kapasitene sahip tarımsal işletmeleri kuracak ekonomik güçleri yoktu. Üstelik buralarda yapılacak üretimi destekleyecek, makine, kimyasal ilaç ve gübre ile ıslah edilmiş tohum teknolojilerinden de yoksundular. Bu sebeple dünyada yaşanan acımasız tarımsal rekabetin giderek gerisinde kalarak, her geçen yıl daha az üretir hale geldiler ve sonunda halklarını doyuramayacak duruma düştüler. Bunun bir sonucu olarak da gıda temini için, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve küresel piyasalardan borç almak zorunda kaldılar. Borçlarını ödeyecek üretim kapasitesini hiçbir zaman yakalayamadıklarından, zamanla faiz sarmalında tekrar sömürgeleştiler. Zaten planlanan da buydu[3].

    Bahse konu dönemde Afrika ülkeleri bağımsızlıklarını daha yeni kazanmıştı. Bu ülkeler, 1960’lı yıllarda gıda konusunda sadece kendi kendilerine yetecek üretime sahip değil aynı zamanda net tarımsal ürün ihracatçısıydılar. Fakat Yeşil Devrim’in yaşandığı yıllarda tarımsal üretim teknolojisinin gerisinde kaldıkları için bugün Afrika kıtası yiyeceğinin %25’ini ithal eder hale geldi. Kıtadaki ülkelerin neredeyse tamamı gıda ithalatçısı. Kıtlık ve açlık ve bu sebeple çıkan politik krizler, Afrika için olağan bir durum halini aldı[4]. Bu durum bir tesadüf değildi.

    Afrika’nın yaşadığı gıda krizinin iç savaşlar ve salgın hastalıklar gibi birçok nedeni var. Ancak asıl neden, devlet kontrolü ve desteğinin tarımdan safha safha çekilmiş olmasıdır. Devleti tarımın dışına iten mekanizma ise hiç kuşkusuz Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü’dür. Bu kuruluşlar, dış borçların geri çevrilmesine yardımcı olma görüntüsünde, devletin tarımdan desteğini çekmesini sağlayarak, tam tersi yönde ülkeleri borç sarmalına mahkûm ederek, yeniden yarı sömürge olmalarını sağlamıştır[5].

    TARIMSAL ÜRETİM KÜRESEL ŞİRKETLERE BAĞIMLI HALE GELDİ

    ABD tarım bakanı John Block, 1986’da Uruguay’da yapılan tarımla ilgili bir toplantıda; “ülkelerin kendi kendini beslemeye yetmesi fikrinin artık çağ dışı kaldığını” söyleyerek katılımcıları, gıda güvenliklerini ABD’den çok daha ucuza ithal edebilecekleri tarım ürünleriyle sağlayabileceklerine inandırmaya çalışıyordu[6]. Bu sözlere inanan Venezüella’nın başına neler geldiğini birazdan anlatacağız. Bu arada John Block, o yıllarda ABD’nin tarım ürünlerini nasıl bu kadar ucuza mal ettiği konusunda hiçbir bilgi vermiyordu. Washington, Dünya Ticaret Örgütü’nün kaldırılmasını dikte ettiği tarımsal destekleri (sübvansiyon), kendi çiftçisi için her sene giderek attırmaktaydı[7] ve aynı zamanda tarım araştırmalarına inanılmaz destekler veriliyordu. Böylece tarımda gen devrimi yaşandı.

    Bugün geldiğimiz noktada, Monsanto, Bayer, Cargil gibi büyük şirketler, neyin yenileceğine, nasıl üretileceğine ve nasıl işleneceğine karar verir hale geldi. Bu şirketler tohumdan tabaktaki yemeğe kadar tüm gıda zincirini kontrol etmeyi amaçlıyor.

    Çiftçilerin binlerce yıl tecrübeyle elde ettikleri tohumlar çalındı. Çiftçi, kimyasal yöntemlerle üretilen, genetiğiyle oynanmış ilaç ve besin bağımlısı, hibrit tohumlara mahkûm edildi. Büyük şirketlerin tekellerinde topladıkları tohum sertifikaları, çiftçiler arasındaki tohum ticaretini neredeyse bitirdi[8]. Bu tohumlar, tek bir seferlik ürün verdiği için, çiftçiler her yıl bu şirketlerini kapısını tekrar çalmak zorunda. Aynı zamanda ülkeler, vaat edilen verimliliği sürdürebilmek için yine bu şirketlerin ürettiği pestisit ve herbisit gibi ilaçlarla, kimyasal gübrelere döviz ödemek zorunda. Bütün bunlara çiftçinin kullandığı tarım makinaları ve onların yaktığı mazotu da eklerseniz, tarım üretiminin ne kadar çok dış girdiye bağımlı olduğunu görürsünüz. Gelişmekte olan ülkeler ara malı girdisi olmadan tarımsal üretim yapamaz hale geldi.

    VENEZUELLA ÖRNEĞİ

    Hugo Chavez, 1998 yılında iktidara gelirken, ülkenin petrol gelirlerini fakir halk ile paylaşacağını ve gıda güvenliğini garanti altına alacağı vaatlerinde bulunmuştu. Sosyalist programını finanse etmek için petrol gelirinden başka kaynağı yoktu. Petrolü devletleştirerek ana gelir kaynağı kontrol altına aldı. Takiben yüzlerce özel şirketi ve yüzbinlerce dönümlük araziyi devletleştirerek ülkedeki servet dağılımını dengelemek istedi. Fakat el konulan varlıklar tecrübesiz ellerde çok kötü yönetildi için yerel tarımsal üretim giderek azalmaya başladı. Bu durum pek önemsenmedi;“paramız var ki, ithal ediyoruz” diyerek ithalata dayalı bir düzen kuruldu. İthal edilen tarım ürünleri üzerinden sübvansiyon yapılarak fakir halkın gıdaya daha ucuza ulaşması sağlandı. Doğal olarak ithalat, ülkedeki tarımsal üretimi daha da baskı altına aldı. 2003 yılında döviz alım satımının devlet tekeline alınmasıyla birlikte birçok şirket üretime devam edebilmek için gerekli olan aramalı ve ekipmanları ithal edemez oldu. Bu durum tarımsal üretimi ciddi ölçüde baltaladı[9].

    Halefi Nicolas Maduro döneminde petrol fiyatları düşmeye başlayınca, bütçede ciddi açıklar vermeye başladı. 2014 yılında Amerikan ambargosuyla birlikte petrolden akan para iyice kesilince Maduro döviz yokluğundan gıda ithalatını kesmek zorunda kaldı. Bu sefer de gıda fiyatları yükselmeye başladı. Gıda fiyatlarındaki artışın yarattığı enflasyonist baskı, Maduro’nun iktidarını tehdit ediyordu. Maduro, çare olarak fiyatları makul seviyede tutmak adına üretimi sübvanse etmeden, fiyatları düşük tutmak için kanuni düzenlemeler yapma yoluna gitti. Yeni yasalarla gıda ürünlerinin üretimi, dağıtımı (tanzim satış) ve fiyatlandırılması düzenlendi. Hükümetin gıda sorununa çözüm diye geliştirdiği yöntemler tam tersine yerel tarım üretimini daha da azalttı. Bu düzenlemeler birçok şirketi kâr edemez hale getirdi. Sonuç olarak; şirketlerin üretimi durdurmak zorunda kalması, gıda krizine yol açtı[10]. Artık halk ancak tanzim satış merkezlerinden, Maduro taraftarlarının kontrolünde dağıtılan ucuz gıdaya ulaşabiliyor. Maduro karşıtı gösterilere katılırsanız aç kalmak garanti! ....

    Normalde gıda ithalatının durması birçok ülkede çiftçi için büyük fırsattır. Venezüella’da bir çiftçinin ihtiyacı olan, verimli toprak, su, güneş ve dünyanın en ucuz yakıtı var. Ama çiftçi üretemiyor. Niçin? İnsanlar uzun gıda kuyruklarında saatlerce sıra bekliyor; çöpleri karıştırarak beslenmeye çalışanlar var. Acaba neden? Çünkü çiftçinin elinde yerli tohum kalmamış; hibrit tohum ithal edecek para yok; tohum bulsalar kimyasal ilaç ve gübrelere ulaşamıyorlar. Bozulan biçerdöverin parçası bulunamıyor, bulunsa bile parasını ödemek zor. Köylerde çalışacak insan gücü kalmamış. İşin özü tarımsal üretim zinciri kırılmış.

    Ülkede insanlar ortalama 11 kg zayıflamış durumda ve ABD sınıra tırlarla yüzlerce ton gıda yardımını yığmış, köpeğe kemik sallar gibi Venezüella’nın zavallı vatandaşlarına isyan işareti veriyor. Ülkedeki krizin sonucunu hâlâ merak edeniniz var mı? Küresel şirketler Venezüella’nın petrolüne çökecek. Mesele Maduro’yu sevip sevmemek değil düşülen tuzağı görmek...

    TÜRKİYE’DE DURUM NE?

    Gelelim Türkiye’ye. Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye tarım konusunda ilk dayatma 1954 yılında geldi. Başbakan Adnan Menderes, ABD’den Türkiye’ye yapılan yardımı, 300 milyon dolar artırmasını istemişti. ABD, Türk ekonomisinin düzelmesinin ancak tarıma uygulanan desteklerin azaltılmasıyla başarılabileceğini vurgulayarak isteği geri çevirdi[11].

    Asıl ciddi saldırı 12 Eylül 1980’de oldu. Darbe öncesi ülke ekonomisi batık vaziyetteydi. Borçlarımızı geri çevirecek miktarda borç bulabilmek için neoliberal ekonomi politikalarını yürürlüğe koymak zorunda kaldık. 24 Ocak kararları, temelde tarımda korumacılığın kaldırılması ve desteklemelerin azaltılmasını dayatıyordu. Dışarıdan gıda alımına konulan gümrük tarifelerinin iç piyasayı terbiye etmek maksadıyla düşürülmesi isteniyordu. Konu ile ilgili bazı çevreler, isteklerin ABD ve Avrupa ülkelerinde giderek artan tarım ürünleri stoklarının eritilmesine bağladı. Ama aslında yapılmak istenilen bambaşka bir şeydi.

    1988 tarihinde tohum ithalatına gümrük muafiyetleri getirildi. İlerleyen yıllarda baskının dozu giderek arttı. 5 Nisan 1994 kararları bağlamında IMF’ye verilen taahhütler kapsamında destekleme alımlarına giren ürün sayısı giderek azaltıldı. Daha sonra 10 Ocak 1996 tarihinde devreye giren Gümrük Birliği Antlaşması ile tarım ürünlerinin ithalatına konulan kısıtlamaların bir kısmı daha kaldırıldı. Tarım ürünlerinde fiyat oluşumu serbest piyasaya bırakıldı. Tarımsal kitler özelleştirildi. Tarım Satış Kooperatifleri gibi örgütlerden devlet desteğini çekti[12].

    Bu süreçte yavaş yavaş bireyler değişmeye başladı. Mesela, tarım ürünleri ihracatı 2004 yılında 1980 yılına göre %58 oranında artarken, ithalat %5322 oranında arttı. 2002 yılını fazla ile kapatan tarım ürünleri dış ticaret dengesi, 2003 yılından itibaren açık vermeye başladı[13].

    2001 yılında yaşanan ekonomik krizle birlikte yeni dayatmalar gelmişti. Örneğin, Kemal Derviş’in talimatıyla çıkarılan Şeker Kanunu’yla şeker pancarı üretimi yasaklandı ve mısır glikozu-şeker kamışı ithalatı serbest bırakıldı. Cargill gibi firmalar bu kararın ardından ülkede hızla yatırıma başladı. 2016 yılında da ABD menşeli 80 bin ton şeker ithalatında %50 olan gümrük vergisi %0’a indirilerek şeker pancarı üretimi tamamen bitirildi.

    IMF’ye 9 Aralık 1999 tarihinde verilen niyet mektubu ile Dünya Bankasına verilen 10 Mart 2000 tarihli niyet mektubu esas alınarak 2000 yılından itibaren tarımda “doğrudan gelir desteği” uygulamasına geçilmişti. Bu uygulamayı AKP Hükümetleri de devam ettirdi. Bu yöntem ile teşvikler, üretime göre değil, arazi büyüklüğüne göre verilmeye başlandı. Bu yöntem, niyetin tam tersi yönde küresel kuruluşların planladığı şekilde, üretim azalmasına sebep oldu. Hatta geçtiğimiz günlerde basında “doğrudan gelir desteğinin” yatak odasından dağıtıldığını iddia eden yazılar çıktı. Habere göre konuya hâkim tek bir personel, bakanlığın bilgisayarlarını evine götürmüş, dağıtımı kafaya göre yatak odasından yapıyormuş![14]

    2006 yılında AKP hükümeti “Tohumculuk Kanunu”nu çıkartarak köylülerin sertifikasız tohumları üretmesi, çoğaltması ve satması yasaklandı[15]. Bu yasayla köylüler, küresel tohum şirketlerinin sertifikalı tohumlarına bağımlı kılınırken, binlerce yılda ıslah ederek geliştirdikleri yerli tohumların kaybolmasının önü açıldı. Ülkedeki tohum çeşitliği hızla azalmaya başladı. Her geçen yıl dışarıdan daha fazla tohum ithal eder hale geldik.

    Örneğin 1990’ların başında ABD ve Kanada, Türkiye’den aldıkları mercimek ve nohut tohumları ile üretime başlamıştı. Bugün ülkemizde yetişen ve anavatanı Anadolu olan buğday, mercimek ve nohut gibi ürünlerin üretimi iç tüketimi yetemez hale geldiği için bu ürünleri Kanada ve ABD’den ithal ediyoruz[16].

    Türkiye'de 1986 yılından beri ithal tütünde kg başına 3 dolar, sigarada paket başına 40 cent "Tütün Fonu" uygulanmaktaydı. Bu uygulamanın amacı Türkiye'de üretilen tütününü, Türk tarımını korumak ve ihracat rakamlarını yükseltmekti. 2010 yılından itibaren bu fon kaldırıldı.Tütün Fonu'nun kaldırılması ile Türk tütünü bitirildi[17]. Yerli sigara markası kalmadı.

    AKP’nin 2006’da çıkardığı Tarım Yasası ile Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın (GSYH) %1’inin tarım üreticisine destek olarak verilmesi hükme bağlanmıştı. Ancak bu oran hiçbir zaman yakalanamadı, destek %0,3 ile %0,5 arasında kaldı. Devletin Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri üzerinden verdiği kredi miktarları göreceli olarak artıyormuş gibi gözükse de artan döviz fiyatları ve GSYH’ya orana göre verilen krediler sürekli azalıyor. ABD ve AB’nin denetiminde olan Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü’nün yönlendirmesiyle tarıma verilen destekler göstermelik hale getirildi.

    Bu arada ABD ve AB tarıma destek konusunda ne yaptı dersiniz? ABD, tarımsal üretim değerinin %25’ini üreticiye destek olarak vermekte; bu değer AB’de %40’ları bulmaktadır[18]. Bu haksız rekabet zamanla Türk çiftçisini üretemez hale getirdi. Son 16 yılda çiftçi, Belçika büyüklüğünde toprağı ekmekten vazgeçti. Hollanda büyüklüğündeki topraklarımız da her yıl nadasa bırakılıyor.

    Para kazanılmayan yerde insanları tutamazsınız. Geçim sıkıntısı çeken çiftçiler özellikle genç olanları köyleri terk etmeye başladı. Bu arada büyükşehir yasasıyla bazı köyler mahalle oldu. Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü kapatıldı. Görevleri, İl Özel İdarelerine devredildi. Sonra onlar da kapatıldı. Arkasından köy okulları da kapatılıp taşımalı eğitim sistemine geçilince, köyler tamamen boşaldı.

    2002 yılında tarımın istihdam içindeki payı, %34,9 iken 2017 yılında bu oran %19,4’e geriledi[19]. Tarımda istihdam rakamlarını yüksek olduğu dönemlerde önceki hükümetler oy kaygısıyla tarımdan desteği tamamen çekemiyordu ancak tarımdan ekmek yiyen insan sayısının azalması AKP Hükümetlerinin daha pervasız davranmasına müsaade etti. Bu pervasızlık, göreve geldikleri yılda %9,98 olan GSYH içindeki tarımın payının, 2017 yılı itibariyle %4,35’e düşmesine sebep oldu. Tarımsal üretimde hiç artış olmazken, Türkiye’nin nüfusu sürekli artıyordu. Plansız bir şekilde Suriye ve diğer ülkelerden gelen 5 mülteci gıda ihtiyacını daha da artırdı. Bütün bunlara bir de de tatillerini Türkiye’de geçirmeyi tercih eden yıllık 40 milyondan fazla turist eklenince, gıda üretimi tüketimin çok çok gerisinde kaldı. Bütün bu sürecin sonunda tarım ülkesi Türkiye, gıda ithal etmeden karnını doyuramaz hale geldi. 2017 yılı verilerine göre 8 milyar 895 milyon dolarlık gıda ithalatı yapmak zorunda kaldık.

    Bütün bunlar olurken AKP’li Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlarından Mehmet Mehdi Eker'e, Fransa Hükümeti “Tarım Alanında Şövalye Liyakat Nişanı” verdi! Bakan Eker, “ortak idealler ve hedeflere sahip iki ülkenin rekabet etmek yerine işbirliği içinde olması gerekir” diyordu[20].

    Atatürk’ün “Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir” sözünü hayatında hiç duymamış olan AKP’li Faruk Çelik, bakanlığı döneminde, “Tarım Teknolojisi ve Kapasite Geliştirme” görevini İngiltere’ye havale etmişti! Kozmik odadakiler kadar mahrem bilgilerimiz, plan, öngörü ve hedeflerimiz İngilizlerin elinde ve insafındaydı![21]

    Tarımla ilgili hiçbir eğitimi olmayan çiçeği burnunda son bakanımız Bekir Pakdemirli ise göreve gelmeden önce dünyanın en büyük dondurulmuş patates üreticisi Kanada merkezli küresel McCain Food şirketinin Ortadoğu danışmanı idi. Endüstriyel hazır gıdalar Türkiye pazarına Pakdemirli'nin “başarısı" ile girmişti![22] Bu sene hastalık tehlikesiyle 25 ilde toplam 141 bin dekarda patates ekimi yasaklandı[23]. Ne yazık ki bu hastalığın dışarıdan donmuş patates ithalatını artırma ihtimali var. Zaten sevgili bakanımız da “Saman ithal ettiniz, buğday ithal ettiniz diyenlere karşı şunu söylüyorum; Türkiye'de para var ki ithalat yapabiliyor” diye cevap veriyor[24]!

    Bütün bu beceriksiz siyasetçiler Türkiye’yi açlık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Yerel seçimler öncesi Cumhur İttifakının meydanlarda halkı ikna etmek için kullandığı en önemli argüman “beka tehlikesi”. Evet Türkiye’nin gerçekten de beka tehlikesi var. Ancak bu tehlike ne Kuzey Irak’tan ne Suriye’den ne FETÖ’den ne de PKK teröründen kaynaklanıyor. Beka tehlikesi, SAZAN SARMALI tezgahına düşmek üzere olduğumuzdan kaynaklanıyor.

    SAZAN SARMALI

    Bu SAZAN SARMALI da ne diyeceksiniz? Anlatalım.

    AKP iktidarında, son 17 yılda acımasızca uygulanan neoliberal ekonomi politikalarıyla her şey haraç mezat satılarak devlet ekonominin dışına itildi. Devlet koruması ve güvencesinin olmadığı bu dönemde, şehirlerin çevresindeki asgari ücret ile köleliğe mahkûm edilen insan sayısında büyük artış oldu. Tarımdan devlet desteğinin çekilmesiyle birlikte köyden kente göç daha da hızlandı. Nüfusun %15,5'i daha gettolarda yaşamaya başladı. Köyünde başına buyruk çalışarak, çok çeşitli olmasa da doğal gıdalarla para harcamadan karnını doyurabilecek bu insanlar da gettolardaki asgari ücretli köleler ordusuna katıldı. Bu geniş kitleler, ucuz gıda satan marketlere ve devlet yardımlarına mahkûm hale geldi. İşin ilginç yanı, AKP hükümetlerinin izlediği yanlış politikalar sebebiyle bu zor hayata mecbur edilen dar gelirli bu geniş kitleler, inanç sömürüsü üzerinden oluşturulan algı sebebiyle AKP’nin oy deposunu oluşturuyor.

    Demirel’in söylediği; “tencerenin düşüremeyeceği hükümet yoktur” sözü doğrudur. Ekonomik krizin derinleşmesiyle, gıda enflasyonu iyice artarsa, bu geniş kalabalıklar eve ekmek götürmekte daha fazla zorlanmaya başlarsa hatta daha da ilerisi, işsiz kalır ve asgari ücretle bile iş bulamazlarsa veya bankamatikler gün gelir para vermezse, yani devlet maaş ödeyemezse ne olur? Hükümetin devrilmesini bir tarafa bırakın, yaşanması kaçınılmaz olan sosyal patlamalar sonu belli olmayan bir istikrarsızlık sürecini başlatır.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir konuşmasında şöyle diyor: “Bugüne kadar Türkiye'yi istedikleri gibi eğip bükemediler. Baktılar kurla faizle olmuyor, bu defa ülkemizi soğan, patates, biber, patlıcan, salatalık üzerinden ters köşe yapmaya çalışıyorlar. Aldığımız tedbirlerle bu hamleyi de boşa çıkardık. Çadırlar kuruldu. Bütün bunlarla birlikte tanzim satış yerlerini kurduk; fiyatlar yarıya indi daha da inecek. Temizlik ürünlerinden tutun marketlerde ne varsa onların da belli bir kısmını buralarda satmaya başlayacağız. Bunlar terör estirdiler terör. Gıdada teröre estirenlere gereken dersi veriyoruz, vereceğiz”[25].

    Aslına bakarsanız Erdoğan doğru söylüyor. Ama adamlar saldırıyı bugün başlatmadılar ki. 50 yıldır bu ortamı hazırlamaya çalışıyorlar. Peki biz ne yaptık? Gıda fiyatlarındaki enflasyon hızla tırmanmaya başlayınca ilk aldığımız tedbir, fiyatı artan tarım ürünlerinin gümrük vergisini sıfırlamak ve ithalat kotasını kaldırmak oldu. Arkasından marketlere zabıta gönderdik. Sonrasında belediyeler tanzim satış çadırları kurdu. Şimdi de Rekabet Kurulu, perakende gıda ticareti alanında faaliyet gösteren 23 zincir market hakkında soruşturma başlattı. Yani fiyat kontrol sistemine geçtik.

    Piyasada bir mal ziyadesiyle varsa stokçuluk yoluyla vurgun yapma ihtimali yoktur. Stokçuluk ancak ve ancak mal darlığında olur. Mal darlığı sorununu çözmek ise ithalatı artırmakla değil üretimi artırmakla olur. Bir ürünün fiyatını, maliyet artı kâr belirler. Eğer siz maliyetleri düşürecek tedbirler almadan, kâr oranlarını düşürecek şeklinde tedbir almaya çalışırsanız, üretimi daha da baltalarsınız. Üreticiler üretimden, tüccarlar ticaretten vazgeçerler. Emir komuta ile serbest pazar ekonomisi olmaz. Tarım alalında üretim zinciri kırılır, bu süreç ciddi devalüasyon ve ekonomik yıkım getirir[26].

    Gıda fiyatlarını düşürmek için yapılması gereken, üretimi artırmaktır. Peki Hükümet, gıda krizi yaşadığımız son 4-5 ayda üretimi artırmak için tek bir önlem almış mıdır? Almadı, alamaz. Peki niçin?

    Hükümet, maaşları ödeyebilmek için küresel piyasalardan borçlanmak zorunda. Üretimi artıracak yönde tedbirler almaya kalkışırsa 1 kuruş para vermezler. İşte çeşitli baskı araçları kullanılarak bir ülkeyi üretimi artıracak tedbirler almaktan alıkoyarken, ithalata yönlendirmeye, bunun bir sonucu olarak fiyat kontrolü rejiminin doğmasına neden olmaya, bu süreçte borç vermeye devam ederek krizi daha da derinleştirmeye ve sonunda hedef ülkeyi iç ve dış politikada kendi kararlarını alamaz hale getirerek esir alma tezgahına SAZAN SARMALI diyoruz. Maalesef Türkiye bu sazan sarmalı tezgahına düşmüş bulunuyor.

    Bugün Türkiye’nin Batı ile en önemli sorunlarından bir tanesi, Rusya Federasyonu’ndan alacağımız S-400 füzelerinin yarattığı kriz. Bütçede para yok, bu silah sistemini temin etmek için de kredi gerekecek. Mesela “beton” için kredi isteseniz herkes verir. Hatta S-400 alımı için bile küresel piyasalardan kredi bulabilirsiniz. Ama tarımsal üretiminizi artırmak için 1 kuruş kredi vermezler. Çünkü tarım en stratejik sektördür. 21’inci Yüzyılın en önemli silahı nükleer silahlar değil gıdadır.

    Bir ülkede toplumsal yapıyı, gelir ve kişi sayısı açısından bir piramide benzetebiliriz. Tepeye doğru çıktıkça gelir düzeyi artarken, kişilerin sayısı azalır. Aynı şekilde tabana doğru indikçe gelir düzeyi azalırken, kişilerin sayısı artar. Ekonomik kriz dönemlerinde tabandaki çok büyük kitleler gelirlerinin büyük bir kısmını sadece karınlarını doyurmaya ayırmak zorunda kalırlar. Peki bu insanlar ne yer dersiniz? Anadolu insanının en çok yediği; ekmek, hamur işi, makarna ve bulgurdur. Buğdaydan yapılanı yiyecekler. Sonra nohut, fasulye ve mercimek gelir. Biz bu gıdaları nereden ithal ediyoruz? Kanada ve Amerika’dan. Demek ki 1990’larda bizden bu tohumları boşuna almamışlar.

    Yerel seçimlerden sonra Türkiye ciddi bir borçlanma arayışına girecek. Borcu borç ile çevirmekten başka çare yok. Ülkenin çok miktarda dövize ihtiyacı var. Seçim sebebiyle bu tablo şimdilik saklanıyor. Erdoğan haklı olarak yeni yaptırımlardan kaçmak için IMF’den borç almak istemiyor. Peki başkaları verdikleri paranın nereye harcanacağına karışmayacak mı? Mesela Londra (Rothschildlar). Para vermek için seçimlerden AKP’nin güçlü çıkıp çıkmayacağını görmek istiyorlar. Çünkü şimdiye kadar uygulanan hatalı ekonomi ve tarım politikalarının devamını, Erdoğan gibi halkı inandıran güçlü bir liderden başkası sağlayamaz. Seçimden sonra para muslukları açılacak. Ülkede ciddi bir rahatlama olacak. İthalata devam edileceğiz. Bu arada tarımın her geçen gün biraz daha öldüğünü hiç kimse önemsemeyecek.

    Türkiye benzer bir durumu II. Abdülhamit döneminde yaşamıştı. Ulu Hakan(!), 33 yıllık iktidarı döneminde tam 13 defa borç anlaşması imzaladı. Borç alarak iktidarını uzattı. Alınan borç ile iktidarda kalma süresi doğru orantılıydı. Ama aynı zamanda alınan borç ile devletin hayatı ters orantılıydı. Yükümlülük altına giren devlet giderek zayıflıyordu[27]. Sonuç itibariyle Abdülhamit bugünkü Türkiye’nin tam 2 katı büyüklüğünde toprak kaybetti. Sanılanın aksine Abdülhamit yıkılmakta olan Osmanlı’nın ömrünü uzatmamış, tam tersine kendi iktidarını uzatmak için borç alırken yapısal sorunların gizlenmesine sebep olarak devleti yıkıma hazırlamıştır.Abdülhamit’i bugün göklere çıkartan zihniyet uyanmamızı önleyerek aynı numarayı tekrar yememiz için çalışmaktadır. Bütün dünyada her ülkenin din adamları milliyetçiyken bizimkilerin Cumhuriyet düşmanı olması bir tesadüf değildir.

    NE YAPMALI?

    1) Döviz, yurt içinde üretilemeyen mallara ulaşmak için kullanılmalıdır. Gıda ithalatına bağımlılık diğer ürünlerin ithalatını da tetikler. Çünkü alım gücü azalan köylü ve ülkeden çıkan döviz, diğer sektörlerdeki tüketimi azaltarak zamanla onların da batmasına neden olur. Böylece diğer alanlarda da ithalata mecbur kalırız. Gelişmiş ülkelerin tamamı, aynı zamanda tarım ürünleri ihracatçısı olup, tarım üretimi fazlası vermektedir. Türkiye’nin SAZAN SARMALI’ndan kurtulmak ve sonrasında orta gelir tuzağını yenmesi için en önemli ve ilk yapması gereken şey,tarımsal üretim fazlası vermektir. Aksi takdirde hiçbir alanda gelişme kaydetmek mümkün olmaz.

    2) Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit gıda güvenliğidir. Barzanistan, Membiç, Terör Koridoru, PKK, FETÖ gibi tehditler bu tehdidin yayında solda sıfır kalır. Bu manada önümüzdeki 10 yıl bizim için en önemli bakanlık Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır. Yerel seçimlerden sonra Bakan dahil, bakanlığın bütün kilit kadroları hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan değiştirilmelidir. Bakanlıktaki akrabalık ve hemşerilik ilişkilerine son verilmeli, liyakat esasına dayalı, küresel şirketlerle ve ithalatla bağlantısı olmayan, mesleğini çok iyi bilen kişiler görev başına getirilmelidir.

    3)Üretimi artırmak için tarım ve hayvancılık mutlaka ciddi oranda desteklenmelidir. Verilen destek, devletin bütçesine yük getirmeyecek, tam tersine katkı sağlayacaktır. Ziraat mühendisi veya iktisatçı değiliz ama konuyu kabaca şöyle anlatmaya çalışalım. 2017 verilerine göre aşağı yukarı 9 milyar dolar tutarında gıda ithalatı yapmışız. Üretimi artırmak ve iç tüketimi karşılamak için devlet, 2 milyar doları çiftçiye çeşitli yollarla teşvik olarak verse; bir sonraki sene üretimimiz yeterli miktarda olursa,9 milyar dolar cebimizde kalır. Devlet 2 milyar dolar kaybetti diyeceksiniz. Kaybetmez. Piyasada yurt dışına çıkmayan bir 9 milyar dolar olacak, buna devletin teşvik olarak verdiği 2 milyar doları ilave edersek, piyasada elden ele dolaşan miktar 11 milyar dolar eder. Devlet,vatandaşının cebine giren bu 11 milyar dolardan, insanlar her alışveriş yaptığında KDV ve ÖTV şeklinde vergi alacak. Devlet, verdiği 2 milyar doların tamamını vergi yoluyla geri alabilir mi bilemem ama verilen teşvik ile yakalanan üretim artışı oranına göre önemli bir miktarın geri döneceği kesindir. Teşvike para harcamak yerine ithalatın önü açılırsa, devletin kasasından hiç para çıkmaz. İthal edilen malları kim alıyorsa, para onların cebinden, yani vatandaşın cebinden çıkar. Burada devlet, cebinden para çıkmadığı için kârlı gibi gözüküyor ama para çıkışı oluğu için zararı ülke etmektedir. Bu noktada önemli olan ülkenin kaybetmemesi dövizin ülke ekonomisinden dışarı kaçmasının önlenmesidir. Dolayısıyla devlet, cebinden biraz feragat ederse,yurt dışına kaçmayan o 9 milyar dolar, ülkeye çok şey kazandıracaktır.

    4) 3 yıl içerisinde temel gıda maddeleri olan tahıl ve bakliyatta ithalata bağımlılığı sıfırlayarak ihracatçı duruma geçmemizi sağlayacak bir plan yapılmalıdır. Aynı paralelde pamuk gibi sanayi bitkilerinde dışa bağımlılık sonlandırılmalıdır. Daha sonra aşama aşama teknoloji gelişimi ile tohum ithalatı azaltılarak en geç 10 yıl içerisinde tamamen yerli tohuma geçilmelidir.

    5) Tarımsal üretimde arzu edilen artış sağlansa bile dışarıdan ithal edilen tohum, gübre ilaç ve katkı maddelerine bağlı kalındığı sürece tarımdan beklenen katma değer sağlanamayacaktır. Katma değeri artırmak için dış girdi mümkünse sıfıra indirilmelidir. Bu maksatla devlet tohum, gübre ve ilaç üretimi gibi alanlarda her türlü desteği vermeli gerekirse kendisi doğrudan yatırım yapmaktan çekinmemelidir.

    6) Yerel seçimlerden sonra tanzim satış uygulamasına son verilmelidir. Üretim maliyetlerini düşürmeden fiyatları kontrol etmeye çalışmak tam tersi sonuç vererek üretim zincirini kırar.

    7) Herkesin işi gücü bırakıp tarım konuşup tarım yazması gerekir. Dış güçler tarafından baskı altında tutulan hükümeti, oy kaybı endişesi yaşatmadan harekete geçirmek mümkün olmaz.

    İki tespit ve Atatürk’ün bir sözüyle bu uzun makaleyi sonlandıralım:

    1. Erdoğan ya “yiğit düştüğü yerden kalkar” hesabı, bizi bu SAZAN SARMALI’ndan kurtaran ya da anavatanında buğday, nohut ve mercimeği bitiren bir lider olarak tarihe geçecek.

    2. Türkiye, S-400’den vazgeçerse burnuna halka takılmış demektir. Bu kaybedecek hiç zamanımız kalmamış anlamına gelir.

    “Bir ulus, yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun-bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Böyle uluslar başkalarının denetimini de yönetimini de hak etmişlerdir.” (K. Atatürk)

    [1]https://www.globalresearch.ca/...our-food-supply/7735

    [2]A.g.e

    [3]A.g.e

    [4]https://fpif.org/...african_agriculture/

    [5]A.g.e

    [6]A.g.e

    [7]A.g.e

    [8]https://www.globalresearch.ca/...ium=related_articles

    [9]https://www.nytimes.com/...zuela-shortages.html

    [10]A.g.e

    [11]Furkan Arda, 1950-1960 Döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi 2018, Trakya Üniversitesi

    [12]https://odatv.com/...ildi-0412171200.html

    [13]http://dergipark.gov.tr/.../article-file/289257

    [14]http://www.ngazete.com/...lan-dogrud-4049h.htm

    [15]http://www.resmigazete.gov.tr/...06/11/20061108-1.htm

    [16]http://r-komplex.org/...htac-adnan-cobanoglu

    [17]https://ilerihaber.org/...i-kuruldu-93516.html

    [18]https://www.globalresearch.ca/...o-evangelist/5506414

    [19] Türkiye Nereye Gidiyor, Prof.Dr. Duran Bülbül

    [20]http://www.hurriyet.com.tr/...-ye-verildi-22106769

    [21]http://www.ngazete.com/...-ingiltere-4433h.htm

    [22]https://www.sozcu.com.tr/...ine-notlari-2514583/

    [23]https://yesilgazete.org/...es-ekimi-yasaklandi/

    [24]https://www.yenicaggazetesi.com.tr/...apiyoruz-217981h.htm

    [25]https://www.tgrthaber.com.tr/...ik-verecegiz-2629179

    [26]https://odatv.com/vid_video.php?id=8FHD0

    [27]https://odatv.com/...enildi-11101822.html

    Osman Başıbüyük