• İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
    Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
    Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
    Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
    Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
    Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
    Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
    Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
    Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
    Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
    Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
    Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
    Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
    Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
    Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
    Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..

    Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
    Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
  • "Hz. Mevlana, benim zamanımda gelseydi, Risale-i Nur'u yazardı. Ben de Hz. Mevlana zamanında gelseydim, Mesnevi'yi yazardım. O zaman hizmet Mesnevi tarzındaydı, şimdi Risale-i Nur tarzındadır."
  • Evet, eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an'anat-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaytlık gösterildiği halde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs-i emmareye tabi olup millet ve vatanı anarşiliğe sevk etmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belaya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyen men'ettiği gibi; Risale-i Nur'u hem şakirdlerini, bu zamana karşı alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mübareze ne meşguliyet yok.

    Risale-i Nur - Tarihçe-i Hayat(464)
  • elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyamet başlarında kopmazsa İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere'nin Kur'an'ı kabule çalışan meşhur hatipleri ve din-i hakkı arayan Amerika'nın çok ehemmiyetli dinî cemiyeti gibi rûy-i zeminin kıtaları ve hükûmetleri Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyen Kur'an'ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz.

    Risale-i Nur - Tarihçe-i Hayat(510)
  • Hocamız son olarak bu yorumları ve bu değerlendirmeleri nereden öğreniyorsun? Hangi kitaptan istifade ediyorsun? Diye sordu.

    - Ben bilimleri hikmet yönleriyle okumaya çalışırım. İncelikleri, harikalıkları ve sırları yakalamak için okurum. Bu konuda bana rehber olan kitap Risale-i Nur'dur.

    - Said Nursi'nin kitapları öyle mi?

    - Evet.

    - Demek bu kitaplar böyle güzel konuları ele alıyor ha?

    Hocamız; başını yer eğdi. Bir müddet öylece kaldı.

    - Bizler bu kitapları çok yanlış tanımışız. Veya bize yanlış tanıtmışlar.
  • Bâtıni ve Zâhirî anlayışın yeni örgütlenme modelleri: Tarikat değil Cemaat

    Cumhuriyet döneminde tarikatların yasaklanması ve tekke-dergâhların kapatılması bu yapıları daha da güçlendirdi. İleri gelenlerinin hukukî ve inzibati takibe uğramaları, onları mensupları gözünde ayrıca kahramanlaştırdı. Geleneksel dergâh ve tekke yapılanmasını kaybeden tarikat çevreleri, modernitenin getirdiği yeni örgütlenme biçimlerinden cemaat örgütlenmesine, dernek, vakıf ve sendikalaşmaya yöneldiler veya çok partili döneme geçişle birlikte siyasî örgütlenmelerin içinde yer almaya ya da onlar üzerinden siyasette etkili olmaya çalıştılar. Bir kısmı, tarikatların yasak olması ve cezaî-hukukî takibatı gerektirmesi sebebiyle tarikat ismini kullanmamaya özen gösterdi. Bâtıni anlayışı benimsemiş olan Said Nursî, bu tuzağa düşmemek için, “zaman tarikat zamanı değil şeriat/hakikat zamanı” diyerek etrafındakileri Nur Şakirtleri veya Nur Cemaati olarak isimlendirdi. Cemaat kavramı, Süleymancılar, Erenköy, İsmailağa, Işıkçılar, İskenderpaşa, Menzilciler veya Kadirîleri kapsayacak şekilde ve Cumhuriyet ideolojisine karşı olmayı ima eden şemsiye bir kavram olarak kullanıldı. Bunlar, dergâh ve tekkesi olmayan, faaliyetlerini gizli sürdüren sûfî yapılardı. Cumhuriyet döneminde yeni bir forma giren bu yapılar (cemaatler), kişileri kutsallaştırma, gizli ve İlâhî bilgiye sahip olma, Resûlullah ile soy bağı kurma, Ehl-i Beyt’ten olma, mehdi ve mesih bekleme, tevessül, rüya, istihare ve ilhamlara kutsiyet yükleme ve onlarla hareket etme, şifahî kültürden beslenme, gavs, kutup ve ricâlü’l-gaybın dünyayı kontrol ettiğine inanma; akıl, kelâm ve felsefe aleyhtarlığı; laiklik ve demokrasiyi dinsizlik ve küfür olarak algılama konusunda hemen hemen aynı görüşleri paylaştılar.
  • Halâ somun ekmeğin ucundan koparır yerim...
    Hele de;  
    Fırından yeni çıkmışsa,
    Sabah serinliğinde tenine ilişen soğuk,
    Ellerini cebine attırıyorsa...

    Mahallenin bakkalıni geçince;
    Etraf tenha, kimsecikler yoksa;
    Yürumeyi geçtik, seğirtirim...
    Garip bir sevinçle;
    Bunu kendime vazife bilirim...

    Patlıcanı közde,
    Cananı sözde değil!
    Özde severim...
    Kimseye demem ama siz bilin;
    Tanışmadan önce, çok önce...
    Onun adını kulağıma fısıldamıştı;
    O bastonlu, ak sakkallı dede,
    Nur yüzlu derler ya hani, işte öyle...

    Halâ yağmuru severim;
    Can kenarından izlemeyi, bir süreliğine...
    Yürümeyi,
    Sırısıklam ıslanmayı, sonrasında..
    Çiseliyorsa da kızar,
    Ahmak bu yağmur dercesine çatı oluklarının altına giderim...

    Spor ayakkabımı severim.
    Horoz şekerine biterim...
    Gözlerim yaşarır hala anımsarken;
    O mavi gözlü kadın,
    Rahmetli, 
    Elleri öpülesice...
    Kuşağında saklar,
    Çıkarıp verirdi beni görünce...
    Sevindireyim diye...

    O'ndan hep geriye sayarım;
    Küçüklüğumden bugüne,
    Acılara istop, istop desem de,
    Körebenin arkasından, sobelenirim.