• 224 syf.
    ·Puan vermedi
    Zafer Algöz'ün ince bir mizah anlayışı var ama bunu öyle devleştirmişki kitabın bazı yerlerinde
    gülmeden durmak mümkün değil.Sadri Alışık,Santana,Cem Yılmaz,Öztürk Serengil,Fatma Girik,Zeki Müren,Savaş Dinçel,Kemal Sunal,Nur Subaşı,Erkan Can,Ali İpin,Yıldız-Müşfik Kenter.....ve daha bir çok sanatçıyla yaşadığı anılarını akıcı ve espirili bir dille anlatıyor.Ayranları tazeleyin bölümünü de çok beğendiğimi belirtmek isterim.
  • 144 syf.
    Elinize aldığınızda adını dahi okumadan/okuyamadan gözünüzün görüş alanının tamamına hükmeden, kuraklıktan şerha şerha yarılmış bir toprak ve bu toprağın üzerinde çamurlara bulanmış bir çift ayak, deneme türünde yazılmış bir kitabın ön kapağında yer alan cazibesi oldukça yüksek bir resim. Susuzluktan dudağı çatlamış bir insan görüntüsündeki yarılmış toprak ile kına rengine çalan görüntüsüyle bir Anadolu gelininin ayağını anımsatan çamurlu ayak, var oluşları noktasında birbiriyle mütenasip ikili izlenimi veriyor ilk etapta. Toprağın insanın var oluşunun orijinindeki temel madde olması sebebiyle midir, bilmiyorum; muhatabının bakışlarını uzun süre üzerine hapsetmeyi başaran resim bakarken aynı zamanda düşünmeye de sevk ettiği için kısa bir süre sonra birbirinin aynı gibi duran iki unsurda var olduğunu zannettiğiniz ayniyetin aslında bir yanılsama olduğunu fark ediveriyorsunuz. Çünkü bakarken kuraklığın susuzluktan, çamurun ise suyun varlığından kaynaklanan bir sonuç olduğunu idrak ediyorsunuz.  Sonra hafiften bir kafa karışıklığı yaşıyor ve çözüm için kitabın adına yöneliyorsunuz: Dışarıdaki Havalar!

    Kupkuru, çorak bir toprak ve bu toprağa karşın bir çift ayağı sıvayan balçık hâlindeki bir başka toprak! Her ikisinde de birbirine zıt unsurların bu kadar iç içe geçmesi ve tablonun bütününde de görünüm açısından rahatsızlık veren herhangi bir durumun olmaması, bir yandan bize “eşyanın zıddıyla kaim olduğu” hakikatini hatırlatırken bir yandan da bizi, bütün bir kâinatta var ve bir arada olan bu zıtlıkların bilemediğimiz hangi hikmetlerle mebni olduğu noktasında uzun uzun düşünmeye davet ediyor. Daha bismillah diyemeden kapağındaki resim ile derin bir tefekkür ameliyesinin içine çekiyor insanı Dışarıdaki Havalar.  Dahası, varlığı bir öngörü ile de olsa besbelli olan satır aralarına serpiştirilmiş onca hikmetli sözleriyle, okuyucusunu nasıl bir iklime taşıyacağının, o iklim vesilesiyle nasıl bir etki ile kuşatacağının ve çıkılan bu okuma yolculuğunun nasıl bir kazanımla nihayet bulacağının merakını yaşatıyor.

    Dışarıdaki Havalar'ın, görünenlerin gördüğümüzle sınırlı olmayan bir yanları da olduğu hakikatini haykırmak için kaleme alınmış bir eser olduğunu düşünüyorsunuz, okuduğunuzda. Zira en çok yanılgıya düştüğümüz noktalardan biri değil midir; en aşina olduğumuzu zannettiklerimizin aslında en yabancısı olmamız; en büyük hatalarımızdan biri değil midir, en yakınımızda sandıklarımızın aslında en uzağında durmamız; en garip sayılabilecek gafletlerimizden biri değil midir, bize müsahhar kılınmış ve bizi çepeçevre kuşatmış olmasına rağmen varlıklarına karşı kayıtsız kaldıklarımız…

    "Görmek" adlı yazıyla başlıyor Dışarıdaki Havalar. Gözünün önüne bir çerçeve eşliğinde yerleştirilen bir cam sayesinde dünyayı daha net görmeni ve merceğiyle eşyayı aslî hâliyle şekillendirmeni sağlayan bir eşyadır aslında gözlük; ama gerek gözlüğün gerekse görmenin tamamen bir metafor olarak kullanıldığı yazıda; bize her kim, siyasal, kültürel ya da dinsel bir gözlük takıyorsa, bunun bedelinin -biz de ikna olduktan sonra- bize, tam da gözlüğü takanın istediği gibi görmeye zorlanmamızla ödetildiğinden söz ediliyor. Aslında kitabın tamamında "görmek" ya da "görmemek" dikkat çekilen önemli bir husus olarak karşımıza çıkıyor. Bazen görmenin, görünen göründüğünden ibaret olmadığı için, zorluğuna işaret edilirken bazen görmenin kolay, ama görüneni kavramanın zor olduğuna değinilerek aynı hakikat farklı şekillerde ifade edilmiş oluyor. Yazarın onca olumsuz şartlara rağmen bir türlü gözleri bozulmadığı için gözlük kullanamaması, çok zorlu süreçlerden geçmesine rağmen aslını, fıtratını, saflığını muhafaza edip kendi ayakları üzerinde durmayı başardığını ve ne, nasıl görülmesi gerekiyorsa onu öylece görmeyi becerdiğini gösteriyor.

    Çoğunluğunu yazarın farklı coğrafyalara yaptığı yolculukların oluşturduğu kitapta, dışarıya yapılan her bir yolculuk, aslında yazarın kendi iç dünyasında çıktığı, ayrıca gittiği mekânlardaki keşif ve farkına varmalardan daha çok kendi enfüsi âleminde gerçekleştirdiği keşif ve farkındalıklarla sonuçlanan bir yolculuğa dönüşüyor. Yazar, bulunduğu mekândan, ortamdan, koşullardan uzaklaşmayı "kendine yaklaşmak" olarak görüyor. Hatta "Ankara’nın çokbilmiş, mağrur ve kendinden başkasına kapılarını açmayan elit dünyasından Anadolu’ya gittiğinizde hızınızı gerçek rakamlara indirmiş, ayarlamış oluyorsunuz. Ben başaramadım ama bazı arkadaşlar fabrika ayarlarına yani fıtratlarına bile dönebiliyorlarmış.” diyen yazar kendisi için "fıtrata dönme" noktasında sonucu net bir cümle kurmasa da kati bir surette “Abartılı yarışlardan, birbirinin ayağına nasır diye basanlardan uzaklaşıyorsunuz.” diyerek net bir faydadan bahsediyor. “Ülkemin neresinde olursam olayım, binbir meşakkatle istiflenmiş insanlık hikâyelerinden kendi insanlık durumumuzu restore edecek pek çok şey bulabiliyorum.” demesi ise yapılan yolcukların insanın sureten değil sireten insan olmasını sağlayan değerlerinde meydana gelen tahribatlara karşı nasıl da bir tamirat ve tadilat fırsatı verdiğini gösteriyor.

    İnsanın kâinatı, eşyayı ve olayları yorumlamasında kişiliği ile yorumlarının niteliği ve niceliği arasında yakın bir ilişki vardır. Ancak yüksek ruh sahibi olan insanlar mevcudatı canlı ve cansız ayrımına tabi tutmazlar. O sebeple başkalarının cansız kategorisinde değerlendirip haklarında hiçbir hakkın terettüp etmediğini düşündükleri varlıklara karşı onlar her daim zarif bir duruş içinde hakkı gözetir, vefayı gösterirler. Yazar da kendisiyle buluşan her zaman, mekân ve eşyanın ruh taşıyan bir canlı misali mutlaka benlik ve bilincine bir şeyler kattığını düşünürken bir taraftan da kendisinin de o zaman, mekân ve eşya üzerinde bir etkisi olduğuna inanıyor. Ondandır, konferans vesileyle Muğla’ya gittiği vakit geçmişte yaklaşık on yılını geçirdiği fakültedeki odasına uğruyor, yine yaklaşık on yıl boyunca hikâyelerine ortaklık eden arabasını satma vakti geldiğinde oturup üşenmeden onun üzerine bir yazı yazıyor, tıpkı bir dostu uğurlar gibi arabasıyla vedalaşıyor. Kendisiyle barışık olan yazar, hayatı hissederek yaşıyor. Hayatı sevmeyenin bir başkasını da sevemeyeceğini idrak etmiş olan yazar, etrafındaki hiçbir olay ve olguya kayıtsız kalmıyor.  Ölümle sonuçlanacağına büyük bir teslimiyetle iman ettiği hayatının kendisine bir “emanet” olarak tevdi edildiğinin bilincinde olan yazar,  karşılaştığı her bir güzelliği, dilinin şükürde zorlanmasına, bedeninin mekândan münezzeh bir ruh hâline evirilmesine, yüzünün Allah’a yönelmesine vesile olan ayetler olarak seyrediyor.  Mutluluğunu etrafındakilerle en çok da aile fertleriyle paylaşarak çoğaltıyor. Dâhil olduğu mutluluğa ilk fırsatta onları da katmak istiyor: “Öteden beri hissettiğim güzellikleri, yaşadığım namütenahilikleri bir yolunu bulup bizimkilerle de buluşturmak isterim her zaman.”Yazarın kalbini kasvete sürükleyebilecek kimi yoksunluklara rağmen “Acılarımı hissettirmeden de yaşayabilirim.” diyebilmesi, “lütfun da hoş kahrın da hoş” sırrına erdiğini gösteriyor.

    Kitap baştan sona kalpten yakalayan bir dil ile buluşturuyor okuyucusunu, kimi zaman tavsiye niteliğinde cümleler barındırsa da bunlar üst perdeden buyrulan bir nasihat özelliği taşımıyor asla. İnsanlarda motivasyondan çok moral kaybına sebebiyet veren; kusursuzluğu, mükemmelliği dayatan bir üslup barındırmıyor, aksine oldukça keyifli ve bilgece bir üslup ile okur kendi arzu ve isteğiyle kitabın çekim alanına dâhil oluyor. Kalplerimizi huzursuz etmek, zihnimizi bulandırmak, gönlümüzü darmaduman etmek için kıyasıya yarışan sosyal medya paylaşımlarına inat; paylaşımlar içinde yerini aldığı her seferinde sadra şifa, derde deva, akla sermaye olan içerikleriyle okuyucusuna çok iyi gelen bu yazıların derlenip toparlanarak iki kapak arasında bir kitaba dönüşmesiyle dilediğimiz vakit dilediğimiz kadar okuma fırsatına kavuşmuş olmamız da nurun âlâ nur oluyor.
  • 271 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Zafer Algöz'ün ilk kitabı çıktığında ne alaka demiştim. Çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir oyuncuydu. Haşırt Dı Bilekbord'u bir solukta okudum. Karşında oturup yaşadığı komik anları filtresiz, anlatıyor gibiydi. İkinci kitabı Keş On Dı Teybıl'ı hiç düşünmeden aldım tabi. Okuduktan sonra iyi ki de almışım ve okumuşum dedim. İlk kitabından daha filtresiz, daha komik. O an ne yaşamışsa detaylı bir şekilde yazmış. Kitap içerisinde beğendiğim yaşadığı anları paylaşmak istiyorum.

    Kitaba ismini veren hikayeye ile başlıyor kitap. Hikayenin ana kahramanları Öztürk Serengil ve Ertuğrul İlgin. Kumar tutkularından ve Ertuğrul İlgin'in kafayı rulette siyah ve kırmızıya takmasını konu alıyor. Kumar bütün kötülüklerin anasıdır bu arada, ikisi de her şeyini kaybediyor.

    Gelelim okurken yerlere düştüğüm dakikalarca güldüğüm 'Kurtuluş Cumhuriyet'inin Beyleri Nur Bey ve Siyami Bey'. Henüz yeni kaybettiğimiz güzel insan Nur Subaşı'nın ve kedisinin hikayesi. Nur Subaşı, yıllarca Kurtuluş'ta oturmuş. Huysuz ve mırık bir kedisi var; Siyami. Zafer abi bir gün Nur abiyi ziyarete gidiyor. Kedisiyle aralarında geçenleri kahkahalar eşliğinde okuyorum. Sadece bir spoiler vereyim. Siyami bey normal insanlar gibi klozete oturup ihtiyaçlarını gideriyor. Bu kadar orjinal bir kediden çıkan hikayenin gerisini siz düşünün.

    'Okulu Kimse Sevmez, Okulu Hademe Sevdirir' hikayesinde okuduğu okula ve Sadığh Dayı'ya selam çakmış. İyi de yapmış. Semih Sergen'le Konya'da etki ekmek mübaresi yine efsane olacak bir hikaye. Trabzonlu Kanunu Sultan Süleyman, Clemens'in Sünneti, filtresiz bir şekilde anlattığı g.t kispetten çıkınca, Can Yılmaz ile olan Barselona maceraları mükemmeldi. Trend Topic Başkan hikayesinde de rahmetli Süleyman Seba ile olan bir hikayesini anlatmış.

    Kitap genel olarak iyi anlatılmış hikayelerden oluşuyor. Elinizden bırakamıyorsunuz. Bir sayfa bir sayfa daha derken iki günde kitap bitti. Şiddetle tavsiye ederim.
  • 224 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Dikkat spoiler içerir.
    Tiyatro kökenli bir oyuncu olan yazarın meslek hayatında ve çocukluğunda başından geçen bazısı komik bazısı trajikomik anıları anlattığı güzel bir kitap. Kemal Sunal ile olan dizisi Saygılar Bizden'in çekimlerinde yaşadıkları, Hasret dizisinde Fatma Girik ile olan anıları, darbe döneminde bir tabelayı yamulttukları için gözaltına alınmaları, Nur Subaşı'nın işkembeciye verdiği ayar, AROG çekiminde figürana osurtacak şekilde attığı yumruk, Müşfik Kenter, Öztürk Serengil ve daha niceleri ile beraber yaşadıkları. Ayrıca Bursa'dan çok yakın arkadaşı olan Erkan Can ile olan anıları da mevcut kitapta. Zeki Müren'i bir camide canlı dinlemesi ve daha pek çok şey. Keyifle bir solukta okunan bir kitap.
  • 224 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Televizyondan, sinemadan tanıdığımız Zafer Algöz yazarlık yönüyle de ilgi çekiyor. Anıları çok candan, samimi. Sadri Alışık, Nur Subaşı, Müşfik Kenter, Kemal Sunal gibi artık aramızda olmayan büyük sanatçıların kıymetini yeniden hatırlatıyor.
  • "Şarkılar söylemişim pencereden,
    Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
    Biletim üçüncü mevki,
    Fakirlik hali.
    Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
    Sana Sapancadan bir sepet elma almışım.."

    -Bir kez daha iyi ki geçtin hayatımızdan şiirlerinle.. Seni bana öğreten hayata ve seni okuduğum her ana minnettarım. Bugün ölümünün üzerinden 32 yıl geçti ve biz dizelerinin arasında nefes almaya devam ediyoruz. Saygı ,sevgi ve hasretle Turgut Uyar .
  • Ey İman Edenler! İman edin!” emrinin en temel mesajlarını şöyle anlayabiliriz:

    1. İman ettiğiniz değerlere tam anlamı ile güvenin ve tüm şüpheleri izale edin.
    2. İman hakikatlerini iyice öğrenin ve içselleştirin.
    3. İmanlarınızı taklidi imandan, tahkiki imana yükseltin.
    4. İmanlarınızı kemale erdirme yolunda gayret içerisinde olun.
    5. İmanın size yüklediği sorumlulukları eksiksiz yerine getirmeye çalışın.
    6. İmanınıza asla şirki bulaştırmayın ve her alanda tevhidi hâkim kılın.
    7. İmanlarınıza pazarlık karıştırmayın, ecir ve mükâfatınızı sadece Allah’tan bekleyin.
    8. İmanınızı hayatınızın tamamına yayın; Allah’a ait alanları parçalayıp, bölmeyin.
    9. İmanlarınız üzerinde sebat edin ve her gün, her an yenilemeyi unutmayın.
    10. İmanınızı kaybetme endişesini son nefesinize kadar diri tutun.

    -alıntı-