Nuray Durmuş profil resmi
185 okur puanı
19 Ara 2015 tarihinde katıldı.
  • Katalonya Prensliği. Yıl 1320 İspanya.
    Topraklar, küstah kibirli ve insafsız beylerin egemenliğinde. Halk ektikleri hasatın büyük bir kısmını beye ödemek zorunda. Her yeni gelinle, düğün gecesi birlikte olma hakları var, istediği kadını çocuklarına süt anne yaptırma ve şatoda hizmetli olarak çalıştırma hakkı var. Halk beyin egemenliğinde bir köle. Beyin gözünde köylüler; ahlâksız, kibirli, kaba, hiçbir şeyin değerini bilmeyen, vahşi, mide bulandırıcı, arsız ve cahil.

    Barselona'da da durum hemen hemen aynı. Kendilerini soylu diye adlandıran ama bana göre soysuz insanların merhametine sığınmış fakir bir halk. Çocuklar aç. Babalar onların karınlarını doyurmak için sabahın köründe yola düşmelerine rağmen elleri boş geri dönmekte. Çiçek, tifo ve difteri gibi hastalıklar ölümcül yüzlerini göstermiş. Kadınlar değersiz. En önemlisi savaş ve bir avuç toprak için yağmalanan tarlalar.

    Kitabı okurken aynen bunları yaşadım: Sanki önümde bir kapı var ama onu açmak istemiyorum. Sinirlerim had safhada. Bir yandan kapının ardında ne var diye merak ediyorum, bir yandan da arkama bakmadan kaçıp gitmek istiyorum. Bu kapıyı bütün gücümle karşı koymama rağmen artık açtım. Kapının ardındaki ucuruma göz attım, bir de karanlığa. Peki bu kapının ardında ne var? Açlık var, soğuk var, belirsizlik var, korku-kaygı var, çaresizlik var, kötülük var, ölüm var. Daha neler neler.

    Kitabın sonunda yazar, kitapta geçen kişilerin ve olayların bir kısmının gerçek bir kısmının da kurgu olduğunu belirtmiş. Bu da yazarın çok araştırıp öyle yazdığını gösteriyor.
    Kitapta Santa Maria del Mar Kilisesi inşaatında çalışmaya başlayan Arnau'nın anlatıldığı kilise, günümüzde bunca yıl geçmesine rağmen hâlâ sapasağlam. Görkemli Santa Maria del Mar, şaşırtıcı sadeliğiyle Barselona'nın en iyi kiliselerinden.

    Bu kitabı okurken ne kadar duygu varsa hepsini sırayla yaşadım. Kızgınlık, merak, ümitsizlik, çaresizlik ve korkudan sonra öfke. Bence adalet çift taraflı bir ayna. Bir yanı fakirleri gösterir, diğer yanı soyluları, beyleri ve kralları. Kitapta tek bir gerçek var; zenginler için de, fakirler içinde... Adaletsizlik!
  • Bir çoğumuz polisiye gerilim okumayı çok seviyoruz. Kimi edebi kitapları, kimi klasik, kimi de tarih veya romantik okumayı...
    Peki neden polisiye okuyoruz? Bu soru bu ara çok soruldu bana. Neden ilgi alanım-ız bu yönde ? Parçalara ayrılmış cesetler, seri katiller, belli bir ritüel etrafında dönen cinayetler, mahkeme salonları, sorgu odası, otopsi, genellikle rutubetli bir mahsende tutulan kurbanlar vs...
    Aslında cevap oldukça basit. Öncelikle heyecan duymayı çok seviyoruz. Polisiye aslında maktul üzerinden yürüyen bir tür değil. Maktulun çektiği acılar, hikayesi, dramı bizi içine çekmiyor. Romanda maktul sadece bir hayal olarak var bizim için. Bizler okurken kendimizi maktul ile değil polis ile özdeşleştiriyoruz. Tamamen polis üzerinden, deliller üzerinden gidiyoruz. Kurgudaki polise adeta can veriyoruz. Onu ete kemiğe bürüyoruz. Böylece acı çeken birinin hikayesini değil, katili yakalamaya çalışan birinin hikâyesini okuyoruz. Polisiye romanlarda vahşet var ama vahşet anı çok sık anlatılmaz. Polisler cinayet işledikten sonra olaya dahil olur. İçimizde bir suçluyu yakalama arzusu var ve bu arzuyu hayalimizde canlandırıyoruz. O korkuyu hissediyoruz, o karanlık sırlara ışık tutarak soru soruyoruz, hem heyecanlanıyor hem de geriliyoruz. Dedektifler sırlarla kaplı bir cinayeti aydınlatırken bizde bu noktada giriyoruz devreye ve alıyoruz büyüteci elimize, takılıyoruz dedektiflerin peşine. Giriyoruz o labirentin içine, kitap bitene kadar dolanıp duruyorunuz içinde. Kâh başırılı olur en baştan buluruz suçluyu ve çıkarız labirentten, kâh yanılır ufak bir şok geçirir donup kalırız labirentin içinde...
    İşte "Ölü Oyuncaklar Yazı''da güzel bir polisiye. Akıcı bir dil, kafanızda dönüp duran sorular, hırs, nefret, intikam ve kötülük. Ne ararsan var bu kitapta. Hani bazı kitaplar olur ya bizi yormaz, tam aksine elimize alır otururuz koltuğa oracıkta bitiriverir kitap. İşte Ölü Oyuncaklar Yazı'da öyle bir kitap. Tam kafa dağıtmalık. Basit değil ama kolay okunan, sıradışı değil ama etkileyici. Kesinlikle tavsiyemdir.
  • Gazap Üzümleri hızlı okunan kitaplardan değil. Ağır ağır sindire sindire okunmalı. 557 sayfalık kitabı beş günde anca okuyabildim. Peki okuduğuma değdi mi? Kesinlikle!
    Büyük buhran sonrası Kaliforniya'da yaşayan işçi sınıfının hayata tutunmaya çabasını konu eden Gazap Üzümleri, 1939 yılında Pulitzer Ödülü almış. Kitap, toprak-işçi ilişkisini ve insan gücü yerine makinelerin aldığı bir dönemi anlatıyor. Fareler ve İnsanlar'dan sonra okuduğum ikinci Steinbeck romanı olan bu kitapta, toprağa bağlı yaşamı benimsemiş bir ailenin bir banka tarafından ellerinden alınmasıyla yerlerinden yurtlarından zorla koparılışlarına ve bir rüzgâr misali acımasızca savruluşlarına tanık oluyoruz. Zorla topraklarından çıkarılan bu aile bir umutla Batı'ya yolculuk eder çünkü orada sıcak bir yuva vardır ve tarlalarda çalışarak karınlarını doyuracaklardır.

    Kitap, üretim araçlarının bir çoğuna sahip belli bir kesmin, kendi çıkarları doğrultusunda kuralları belirlemesini ve en az maliyetle en fazla kârı elde etmek amacıyla işçisine düşük ücret vererek onları sömürerek ceplerini doldurmasını anlatıyor. İşçi sömürüsünü ve bu insanların çektiği çile o kadar net anlatılmiş ki, bizler de okurken yoksulluk, çaresizlik, sefalet, ayakta kalma çabası ve tüm bunlara rağmen umutlarının hiç tükenmeylerine şahit oluyoruz. Öyle gerçekçi tasvirler yapmış ki, o sefaleti o açlığı, o acıyı okurken kalbinizi parçalamaması işten bile değil.

    Gazap Üzümleri bence kapitalizme karşı yazılmış en iddialı romanlardan biridir. Herkesin okuyup ders çıkaracağını düşündüğüm bu romanı okuyun, okuyun ki puslu bir cam ardından bakmak yerine bazı şeyleri daha net görün...
  • Yabancı Yayınları'nın kitaplarından uzak durmaya karar vermiştim. Belli bir yaş grubuna ait kitapları çıkardığı için. Bu kitabı da kaç kez sepete ekleyip çıkardım bilmiyorum. Alsam mı? Kitap çok pahalı, bunca parayı vermeye değer mi? Ya sevmesem diye düşünüp durdum. Çünkü artık aynı kurgu üzerine dönen kitaplardan fena halde sıkılmaya başladım. Seri katil, peşine takılmış polisler ve gram heyecan duymadığım satırlar. İşte bu kitabın konusu da öyle. Ama bu farklı. Hiç gereksiz detay yok. Her şey dozunda. İnanılmaz akıcı. Sade, yormayan, net. Dün başladım, ufak bir uyku molası verip sabaha karşı kitabı bitirdim. Anlatımı, olayların gelişimi, hepsi bambaşka bir güzellikte yazılmış. Hep ne oldu, ne olacak, işin içinden kim çıkacak diye düşünüp durdum. Hem sonunu merak edip bitsin istedim, hem de keske biraz daha uzun olmasıydı diye bitmesin. Sanki nadide şarap içermiş gibi yudum yudum başlayıp, sonra da o şahane tadı almak için bir an önce kadehin bitmesini istermişcesine. Çok çok sevdim. Tüm polisiye severlere şiddetle tavsiye ederim...
  • Çoğumuz Türk yazarların kaleme aldığı işgal altındaki Osmanlı'nın onlarca kitabını okumuşuzdur. Veya tam tersine Yunan yazarların kaleme aldığı işgali anlatan kitapları. Ama bu sefer Yunan askerin gözünden okuyoruz tüm yaşananları. Benim için farklı bir deneyim oldu çünkü hayatımda ilk kez ülkemizi işgal eden Rum askerin ağzından okudum savaşın acımasızlığını...
    1919'da Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını paylaşmak amacıyla İngilizlerin öncülüğünde Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar Anadolu'yu işgal etmek için yola çıkar. Her zaman barıştan yana olan Rum askeri Pandeli, hiçbir şekilde savaşmak istemese de kralın emrine boyun eğmek zorunda kalır ve İzmir topraklarına ayak basar.
    Türk orduları, Yunanlıları Afyon yakınlarında bozguna uğratınca çareyi kaçmakta bulan Yunanlılar, geri çekilirken Türk halkına eziyet etmiş; kadın, yaşlı, hamile, çocuk demeyip önüne çıkan herkesi vurup geçirmiş, hiç günahı olmayan savunmasız insanların bulunduğu evleri yakıp yıkmış ve bu insanlık dışı vahşeti, zalimliği sergileyen Yunan askerlerin arasında bulunan Pandeli, yapılan bu katliamlar karşısında insanlığından utanarak annesi Maria’ya mektup yazarak "Anne beni bekleme" diyerek, savaşın insanları ne derece vahşileştirip canavara dönüştürdüğünü, kendisinin tüm bu vahşetlere kayıtsız kalamayıp ruhen çöktüğünü anlatır.
    Komutanının 'Savaşta her şey mubahtır' sözüne kanıp yaptıklarından çok utanan ve acımasız kötü bir insana dönüşen Pandeli, savaşın insanın sağlıklı düşünemesini engellediğini, bütün duyguları altüst ettiğini, hiçbir şeyin olağan görünmediğini ama olağanmış gibi yaşandığı bir ortam olduğunu ve
    aslında insan olmanın ne denli zor, ne denli açmazlarla dolu bir yaşam olduğunu anlar.
    Gerçekten çok çok güzel bir kitaptı. Okurken etkilenmemek kesinlikle mümkün değildi. Her zaman aklıma gelince duygulanıp gözlerimin yaşarmasına sebep olan İstiklal Marşı'nın bir dizesiyle bitiriyorum yorumumu.

    Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
    Düşün, altında binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
    Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
185 okur puanı
19 Ara 2015 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 209 kitap

  • Deniz Katedrali
  • Ölü Oyuncaklar Yazı
  • Gazap Üzümleri
  • Maestro
  • Anne Beni Bekleme
  • Diriliş
  • Ölüm Fermanı
  • Romantika
  • Körlük
  • Beyaz Bedenler

Okuyacağı kitaplar 2 kitap

  • Casuslar Kitabı
  • Tebeşir Kız

Kütüphanesindekiler 211 kitap

  • Deniz Katedrali
  • Ölü Oyuncaklar Yazı
  • Gazap Üzümleri
  • Maestro
  • Anne Beni Bekleme
  • Diriliş
  • Ölüm Fermanı
  • Romantika
  • Körlük
  • Beyaz Bedenler

Beğendiği kitaplar 150 kitap

  • Diriliş
  • Lanetli Topraklar
  • Monte Cristo Kontu
  • Kefaret
  • Çıkış
  • Uyuyan Güzeller
  • Kimse Sağ Çıkmayacak
  • Dürtü
  • Sessiz Kalma!
  • Gizli Tarih