• Oysa, bazı şeyleri saklamak, anlatma sanatının en eski özelliklerinden biridir. Anlatıcı dediğimiz kimse, tâ kalubeladan beri, anlatacaklarının büyük bölümünü gizleyebildiği (dilaltı edebildiği) sürece kendini dinletebilmiştir ve bu nedenle bütün soylu hikâyeler, görünen içerikle gizli içeriğin toplamından oluşur. Başka bir ifadeyle, zamana meydan okuya okuya yüzyılların gerisinden süzülerek ilk günkü tazelikleriyle bize kadar ulaşan hikâyeler, içlerindeki her şeyi bir şeye dayandırıp bolca açıklamalarda bulunan hikâyeler değil, yapılarında karanlık noktalar barındıran hikâyelerdir. Söylemeye gerek bile yok, zaten, karanlık noktası olmayan bir hikâyenin ömrü, eğer son cümlesine kadar tahammül edilebilirse, ancak bir okumalıktır.
    Nurdan Gürbilek tarafından yayına hazırlanıp Son Bakışta Aşk adıyla yayımlanan seçme yazılarının “Hikâye Anlatıcısı” başlıklı bölümünde Walter Benjamin, “Aslında, hikâyeyi açıklama katmadan anlatabilmek, anlatma sanatının yarısı eder,” der. Ardından da, buna örnek olsun diye, Yunanlıların ilk hikâyecisi sayılan Herodotos’un bir hikâyesinden söz eder.
    Mısır firavunu Psammetikos, Pers kralı Kambyses’e yenilip esir düşer bu
    hikâyede. Savaşın sonunda, galibiyetinin tadım çıkarmak isteyen Pers kralı, firavunu olabildiğince aşağılamak için birtakım şeyler planlar. Sonra da, onun zafer alayının geçeceği yola götürülmesini emreder. Firavun burada, önce kızını hizmetçi olarak, elindeki testiyle kuyuya doğru giderken görür. Bu akıl almaz manzara karşısında bütün Mısırlılar dövünüp ağlarken, firavun kılını bile kıpırdatmadan, taş gibi öylece durur. Derken, cellatlar tarafından idam sehpasına götürülen oğlunu görür ve yine tepki göstermez. Gelgelelim, bütün bunlardan sonra, esirler arasında itilip kakılan yaşlı hizmetkârını görünce firavun kendini tutamaz ve birdenbire ağlamaya başlar.
    Herodotos, bu davranışın temelinde yatan nedeni okura açıklamaz. Montaigne, bu hikâyenin yazılışından neredeyse 2000 yıl sonra, firavunun neden sadece hizmetkârım görünce dövünüp ağladığını düşünür ve bunu, “O kadar kederliydi ki, kederindeki ufacık bir artış, duygularını zaptedememesine yetmişti,” diye açıklar.
    Walter Benjamin de, Montaigne’in açıklamasından yaklaşık 400 yıl sonra, hikâyedeki bu karanlık nokta hakkında farklı açıklamalarda bulunur.
    “Kendi soyundan olanların yazgısı firavunu etkilemez, çünkü bu onun kendi yazgısıdır,” der sözgelimi.
    Ya da: “Gerçek hayatta kayıtsız kaldığımız şeyleri sahnede görmek etkiler bizi. Firavun için hizmetkârı yalnızca bir oyuncudur,” der.
    Ya da: “Kederin büyüklüğü tıkar insanı ve ancak bir gevşemeyle birlikte dışa vurulabilir. Hizmetkârın görülmesi, bu gevşeme ânıdır,” der.
    Yuvarlak hesapla, Walter Benjamin’den 60, Montaigne’den 460, hikâyenin yazılışından da 2460 yıl sonra, hiç kuşkusuz, olaya değişik açılardan bakarak, firavunun davranışını biz de başka türlü açıklayabiliriz. Firavunu en çok kendi yaşına yakın olan insanın düştüğü durum etkilemiştir, diyebiliriz sözgelimi. Ya da, gözlerinin önünde cereyan eden bu dehşet verici görüntüler yüzünden firavun aklını yitirme noktasına gelmiştir de, son bir gayretle, aslında gördüklerinin hepsine birden ağlamıştır, diyebiliriz. Ya da, itilip kakılan yaşlı hizmetkârının görüntüsünde kendi geleceğinin siluetini görmüştür de, o sırada hizmetkârı için değil, düpedüz kendisi için ağlamıştır, diyebiliriz.
    Biz böyle dedikçe, Herodotos da, yazmadığı bir cümle karşılığında, 2460 yıl sonra bile birçok cümle yazmış olur tabii.
  • Öncelikle bana kitabı hediye eden Gökçe 'ye güzel bir notuyla beraber gönderdiği için çok teşekkür ederim. Kendisi Sosyoloji alanında mezun olduğu için kitap göndermek istemişti. Mezuniyetini kitap göndermek gibi ince düşünerek ve bunu uygulayarak yerine getirdi. Bu yüzden bu sitede minnettar kalacağım kalender insanlardan biridir.

    Nurdan Gürbilek edebiyat eleştirmeni bir yazardır. Edebiyat eleştirmenleri olan yazarların gerçekten kalemleri sağlam ve genelde kitapları da yoğun bir şekilde düşünce içeriklidir. Konusu Sosyoloji olan tek kitabıdır. İnternetten araştırdığım kadarıyla Sosyoloji alanında bir çalışması olduğunu göremedim bu kitap dışında. Yani Sosyoloji çıkışı ve yükseklisans kariyeri bu yönde olmadı. Demek ki ekstradan bu alanla ilgili yazmıştır.

    Vitrinde Yaşamak kitabı yazarın da ifade ettiği gibi 1980'lerin Kültürel İklimi adlı bir çalışmasıdır. 1980 darbesi ve ardından getirdikleri yıkımlar dışında toplum yaşamında ne gibi değişiklikler olmuş veya beklenen neydi, neticede ne olmuş bunları anlatan bir kitaptır. Aklıma birden George Orwell'ın 1984 kitabı geldi. Orwell'da bu kitabında sözcüklere ve yaşantılara toplumsal güçlerin nasıl hükmettiğini yazmıştı. Yazarımız da bu kitabında bu tür durumlara değinmiştir. Askerî darbe yapılırken bile kullanılan kelimelere değinmiştir. Ve günümüze doğru seyrini göstermiştir. O dönemlerde suç ve hastalığı içiçe alan bir bakış açısı olduğunu ifade eden yazar bunun başlangıç ve en maksimum nerelere kadar gidebilecek durumlarını ifade edip kaleme almıştır. Zaten toplumsal güçlerin bir yaftalama yapması halinde hiç zorlanmadan bir suçu kendi bünyelerinde kanalize ettikleri zaman o suça hastalık vakasıyla durumu medikalize edip kriminal hale sokabilir. Zaten toplumu yönlendiren onlar olduğu için bir suçu isnad ettikleri vakit onların kalemlerinde bu söylemler şekil alır. "Zengin yaptı mı çapkınlık, fakir yaptı mı sapıklık" bu söylemde ifadelerin nasıl şekillendiği hakkında az çok bir ipucu verir bize.

    Kitap bir başka değindiği konulardan birisi de kullanılan sözcüklerin artık bir değeri kalmadığı ve artık reklamlarda ve gazete yazılarında bile toplumun zihninde nasıl tedailerle etki yapılarak bir şeyleri ifade etmeye başladılar. Artık söz direk olduğu gibi okunmaz. Elbette o sözün altında yatan manaya da bakılması gereklidir bu 80'lerin İklimi'nden sonra. Mahremiyetten söz edilmezken artık kameralarla ve değişik aletlerle evimizin içerisine kadar girmiştir toplumun gözü. İşte bu bağlamda mahremiyetin açığa çıktığı binanın temellerini konu almış kitabımız. Gazete, televizyon ve şarkılar gibi değişik duyumsadığımız araçlarla bunlar sağlanmaya çalışılmıştır. Bu konu Ben Nesli(tavsiye ederim) adlı kitapta da işlenmiştir. Bastırılmış duyguların birden bir kültür patlaması sonucu açığa çıkması 80'lere denk gelmiştir. Artık eski köye yeni adet gelmiştir. Mahremiyetten bahsedildiği vakit artık rahat bahsedilmiştir. Zaten bir şeyi topluma veya kişilere dahi lanse ettiğimiz vakit veya telkinlerde de bulunduğumuz vakit en basit şeylerden başlarız. Bu tıpkı ufak bir dozajda uyuşturucuya alışmak gibidir. Önce basit kelimelerle zihinlerde yer eder. Ve daha sonra önünü alamadığımız bir yaşama şekli çıkar karşımıza.

    Kitabı okumanız siz değerli okuyucular için çok faydalı olur. Sayfa sayısının az olduğuna bakılmamalıdır. Gerçekten maneviyatı tabiri caizse içindeki anlattıkları kitabın kendi ağırlığından daha ağırdır. Dolu dolu bilgileri barındıran bir kitaptır. İbrahim Tatlıses ve Orhan Gencebay'ın şarkılarının dokusunu oluşturan kültürel iklimi adeta mikroskopik ince el işçiliğiyle ele alıp bir sunum hazırlamıştır. Yer yer sorular sorarak cevaplandırmıştır. Tabi biraz zorlandım açıkçası ilk sayfalarda. Çünkü 80'lerde yoktum. Yaşamamıştım o dönemleri. Kitap bittikten sonra bir şeyler şekil aldı kafamda. Ha unutmadan şunu da söylemek istiyorum büyük harflerle;
    500 BİNDEN FAZLA İNSAN ÖLDÜREN KENAN EVREN GİBİ DARBECİLERİ KINIYORUM. Darbeler olmasın. Herkes kendi temsilcisiyle sesini duyursun. Rabbim her şeyin hayırlısını bize nasip etsin. Amîn...
  • Bireyle topluluğun kaderlerinin ayrıldığı, bireyin iç dünyasının dış dünyadan koptuğu bir toplumun ifadesidir roman.
  • Yabancısı olduğu şeylere bakmanın, zamanla büyük şehir insanının can sıkıntısını gideren bir oyuna dönüştüğünü söylemek de mümkün.
  • Yarayı ancak açan iyileştirebilir; ama o da iyileştirmeyecektir.
  • Evveliyetle söylenmelidir ki Huzur’u okumak iç nizamın düzenli işleyen çarklarına pas bulaştırmaya atılan ilk adımdır. Eğer öncesinden, benim gibi, iç nizamınız paslanmaya başlamışsa bu oluşumun daha hızlı gerçekleşeceğine inanılmalıdır. 1 günlük anlatı zamanının arasına sıkıştırılan 1 yıllık anlatılan zamanın; büyük bir aşkın gölgesinde koca bir kültürle yoğrulmuş bir milletin yenileşme ya da yenileşmeyi becerememe sancılarını, büyük bir harbi atlatıp arasından çok geçmeden ikinci büyük bir harbin başlayacağı haberlerinin sokaklarda yarattığı endişenin okura aktarılmasını, bireylerin huzur arayışlarındaki huzursuzluğunu içermesi behemehâl bunun tek sebebidir. Her ne kadar rahatsız olsam da derinlemesine yapılan karakter tahlilleri(ben edebiyatımızda böyle tahlil başka kimsede görmedim) o kadar başarılı, şiire yaklaşan cümlelerin ahengi o kadar güzel ki bana bu huzursuzluğu unutturdu.

    Ahmet Hamdi Tanpınar “Antalyalı Genç Kıza Mektup”unda ‘Ergani madeninde üç yaşımda iken kendime rastladım’ dediğinde yazarlığın kendisinde bir kültür oluşturacağını muhakkak anlamıştı. Muhayyilesi o kadar güçlüdür ki şiire yönelmesinden doğal bir şey olamaz. Beni şairliğimle hatırlayın diye de çok yerde bahsetmiştir. Sadece şiirle kalmamış denemeler, makaleler, romanlar da yazmıştır. Bu yüzden Tanpınar kendi başına bir kültürdür. Ele aldığı konuları hep kendine has bir teknik ve üslupla dile getirmiştir. Çağının sorunlarına sessiz kalmamış, bu sorunlara çözüm yolları aramıştır. Bunları yaparken elbette başka kişilerden de etkilenmiştir. Nurdan Gürbilek bir yazısında kişilerin sevdiği yazarları edebi ebeveyn olarak görme meselesinden bahsediyordu. Ahmet Hamdi’nin kendine seçtiği edebi ebeveynleri şiirde Yahya Kemal ve Paul Valery, romanda ise Marcel Proust’tur. Şiirde Yahya Kemal ve Valery’nin estetiğini, roman da ise Proust’un üslup ve zaman meselelerini örnek almıştır. Yahya Kemal kültür anlamında da Tanpınar’ı doldurmuştur. Yahya Kemal ile tanışmadan önce eski bütünüyle reddeden bir garpçı olduğunu belirten Tanpınar, bu tanışmadan sonra maziyi farklı bir biçimde ele almıştır. Yine musikiye olan ilgisi de bu yıllarda başlar. Huzur da Tanpınar’ın geçirdiği bu farklılıkların bir topluma mal edilmiş yansımalarından doğmuştur.

    Kitap Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Biz şimdilik öyle diyelim. Kitaptaki asıl olaylar 24 saati kaplar. Ama ikinci bölümde geriye gidilerek bir yıllık bir zaman dilimi anlatılır ve son bölümde günümüze tekrar dönülür. Huzur dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. İlk bölümde İhsan hasta yatmaktadır. Kira almak için dışarı çıkan Mümtaz yolda eskiye döner ve babasının ölümünü okuruz. Yine yolda büyük aşkı Nuran’ın arkadaşlarına rastlar ve yine eskiye döner. İkinci bölüm bu eskiyi yani Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Üçüncü bölümde bu aşkın yansımalarına devam edilir. Son bölümde ise Mümtaz günümüze döner ve kitap sonuca bağlanır. Anlatı hep Mümtaz karakteri üzerinden devam eder. Mümtaz’ın kişiliği “ölüm, aşk ve tabiat” üzerine kuruludur. Bu üçlünün etkisinden Mümtaz’ın daha çok kendi içinde yaşadığı sonucuna ulaşmak yanlış olmaz. Kendine has fikirleri ve geniş bilgi birikimi vardır. İhsan, çok kültürlü biridir. Her ne kadar şarkla garbın birleşmesi taraftarı ise de aslında o şarka aşıktır. Mümtaz ailesi öldüğünde onun yanına gelir ve bilgi birikimini ondan alır(Tanpınar’ın hikayesi de aşağı yukarı böyledir. Onu Mümtaz’a hocası Yahya Kemal’i de İhsan karakterine benzetebiliriz). Nuran da kültürlü bir aileden gelmiş, ailesi eskiye yakın olsa da kendisi eski ile yeniyi kendi içinde sindirmiştir. Suat karakteri dünya karşısında azap çeken Dostoyevski karakterleri gibidir: “Dostoyevski Suat’tan seksen sene evvel bu azabı çekti.” Suat eskiyi büsbütün reddeden bir garplıdır.

    Tanpınar’ın Huzur’u yeni bir değişimin çehresinde olan bir toplumu yansıtma bakımından ayna niteliğindedir. Toplum dediğime bakmayın Cumhuriyet aydının Batılılaşma karşısındaki tutumu ele alınır. Bir taraf eskiyi tümden reddedip garba yönelmeyi ister(Suat gibi) bir taraf şarka bağlı kalmanın doğru olduğuna inanır(İhsan gibi) bir taraf da sadece birinin benimsenerek bu değişimin üstesinden gelinemeyeceğini, maziyle yeninin birleştirilmesinin doğru olduğuna inanır(Mümtaz gibi). Kitap boyunca eskinin tümden yıkılmasından endişe duyulur: “Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. Dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. Biz galiba son halkayız. Yarın bir Nedim, bir Nef’i, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek.” Bu eski-yeni çatışması ne kadar doğru sonuca ulaşmış tartışılır ama bu çatışmanın insanlarda büyük bir huzursuzluğa ve kimlik bunalımlarına yol açtığı muhakkaktır.

    Kitabın Nuran’a ayrılan bölümü “Bu, dünyanın en basit, adeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir” diye başlar. Ama okuyucu için asıl önemli olan hemen yukarıdaki paragrafta bahsedilen konulardır. Bu konular bize Mümtaz ile Nuran aşkının arka planında hissettirildiği için bu aşk hiç basit değildir. Konular öne çıksa da aşkın güzelliği de yabana atılmamalıdır. Mümtaz kişiliğinden dolayı Nuran’a tam bağlanır. Öyle ki “Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran’a benzemek”ti. Aşkları başladığından itibaren Mümtaz için Nuran’ın anlamı “düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi senin hüviyetinle birleşti. Senin dışında düşünmemek hastalığına müptelâyım” olmuştur. Mümtaz hayalindeki kadına kavuşmuştur. Bu kavuşma bize eski İstanbul’u da baştan aşağı gezdirir ve adeta bir kültürü yansıtır.

    Kitabın içeriği çok dolu olsa da kitapta en çok hoşuma giden şey kullanılan dildi. Tanpınar, şiirin söylemekten ziyade susma işi olduğunu bu yüzden sustuklarını romanlarında yazdığını belirtir. Evet, bu öyle bir susma sonucu yazma işidir ki bir iki isim hariç ne kendi çağdaşı yazarlar ne de günümüz yazarları bu yazma işinin yanından geçememişlerdir. Şiirde söylemediği her şeyi romanlarında söylemeğe çalışmıştır. Bu yüzden, her ne kadar şiirleriyle hatırlanmak istese de, biz onu daha çok romanları ve üstüne eğildiği medeniyet meseleleriyle hatırlarız. Bu susma içeriğe ayrı bir boyut dile de ayrı bir boyut katar. Huzur’u okuduğumuzda bu susmanın ne raddeye geldiğini çok iyi görürüz. İçerik zaten dolu ama dil de bir o kadar doludur kitapta. Cümlelerdeki her kelime çok geniş bir dil ummanından titizlikle seçilerek özenli bir dil işçiliğiyle sayfalara döşenmiştir. Bu işçilik bana öyle bir seyir keyfi sundu ki cümleleri şiir okur gibi, müzik dinler gibi okudum. Hala cümlelerin hoş tınısı kulaklarımda. Bunda elbette Tanpınar’ın şairliği ve musikiye olan ilgisi ön plana çıkmıştır. Okurken kendime uzun uzun cümlelerin bana hiç yabancı gelmediğini, daha önce karşıma çıktığını çok kere söyledim. Bu durumu Mahur Beste’yi okurken de yaşamıştım. Sonra Toptaş’ın bir söyleşisinde Tanpınar’ın beste yapar gibi cümle kurduğunu ve şiire yaklaştığını söylediği aklıma geldi. Kendisi zaten Tanpınar’ı çok sever. Hasan Ali Toptaş’ın cümleleri de böyledir her ne kadar kelimelerin ilk anlamıyla çok oynasa da. Onu çok okuyan ve seven biri olarak ustasının dilini daha çok sevmemek olmaz.

    Kitapta musikinin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Mümtaz ve Nuran Mahur Beste’yi çok seviyorlar. Çokça bahsi geçiyor kitapta da. O yüzden Huzur’dan önce Mahur Beste’yi okumak isabet olacaktır. Kitapta musikiyle alakalı bir bölüm vardı ki en zorlandığım, en sıkıldığım bölümdü. Kitaptakiler bu değerlerin unutulmasından korkuyorlardı, okurken korkmalarındaki haklılığı kendimden görmüş oldum.

    Bu incelemede bilinenden farklı şeyler yazmadım. Yazdıklarım çok hoşuma da gitmedi. Daha derinlemesine incelenecek konular var ama zaman konusunda sıkıntılıyım, elim ayağıma dolaştı yazarken. Bazı yerleri bu yüzden hızlı geçmiş olabilirim. Onlar affola. Huzur’u okumak gerek işlediği konular gerekse dili bakımından yorucu bir süreçti. Tanpınar’ı ilk Mahur Beste ile tanımıştım, Huzur ile bu tanışma çok sağlam bir temele oturmuş oldu. Kitabı kendi huzurumdan feragat ederek okusam da çok sevdim. Tanpınar’ı da günlüklerinden bir iki bölüm okuyunca daha çok sevdim. Değeri tüm büyük yazarlarımız da olduğu gibi sonradan anlaşılmağa başlanmış. Artık, ne de olsa anlaşılmış gibi cümlelerle kendi ayıbımızı sürdürmeyi ne kadar devam edeceğiz merak ediyorum. Tanpınar’ın değeri yaşamında anlaşılmadığı için kitaplarının baskı sayıları yeterli olmamış. Para sıkıntısı da çok çekmiş. Öyle ki şiirdeki üstadı Paul Valery’nin 29 ciltlik günlüklerini maddi sıkıntılar yüzünden alamadığını okuyucunca çok üzüldüm. O bölümü paylaşıp incelemeyi bitiriyorum:

    “(…)Valery bu iç harbi de, Avrupa’nın bugünkü sefaletini de evvelden görebilmiş adamdı. Defterler mühim şey olacak. Fakat 29 cilt. En aşağı 2 bin lira. Belki de daha fazla. Hulasa imkânsız. İşte parasızlık. Para duvarı. Okumasam n’olur! Bittabi hiç! Kim bu eksikliğimi bilecek!... Ve şüphesiz ki asıl Valery kitaplarında, ama bir insan bir adamı böyle kendine ışık yapınca tanımak istiyor.”
  • Bir yazısında, şunu sormuştu Bilge Karasu: "Yazar, kurar. Bu herkesçe bilinir. Okurlar, ne yaptıklarını her zaman düşünmüşler midir?" Gerçekten ne yapıyoruz bir kitabı okurken?...


    Herkesin hayatında sarhoşluk içinde, rüyadaymış gibi geçirilmiş anlar vardır: Ateşli bir hastalık, aşırı yorgunluk, büyük bir sevinç, aşk ya da düpedüz sarhoşluk. İnsanın pek kendinde olmadığı, dış dünyayla bağlarının seyreldiği anlar. Üzerinden zaman geçtikten sonra, o anla ilgili birçok şey silinir gider. O sırada olup bitenler, konuşulanlar, söylenenler unutulur. Ama gene de hatırlanan bir şeyler kalır: Birinin yüz ifadesi, bir eşyanın ayrıntısı, merkezinde bunların durduğu bir an, bir sahne. Belirsizliğin içinde birden çakan bir sahne, nerede görüldüğü çıkarılamayan bir nesnenin anlık görünüşü, kendine gelen kişi için yaşantının özeti oluverir birden. Bugünün duygusu; insanın geçmiş yaşantıyı sevinçle mi, utançla mı, sıkıntıyla mı, suçluluk duyarak mı hatırlayacağı bu sahneye bağlı değil midir?

    Bu kadar yoğun bir biçimde olmasa da edebiyatın, en azından bazı edebi metinlerin okur üzerinde benzer bir etkisi olduğu söylenebilir. Bir kitabı okuduktan sonra, eğer tekrar ve tekrar ona geri dönmüyorsa insan, geçen zaman birçok şeyi alır götürür; okunan öykü unutulur, silikleşir, hatta önemsizleşir. Geriye bir şey kalır: Bir resim, bununla bütünleşmiş, artık bundan ayırt edilemeyen bir duygu. Kitabın okuyan üzerindeki etkisi de bu resimle kurduğu ilişkiye, bu resmin onda harekete geçirdiği yaşantıya, canlandırdığı izlere bağlı değil mi çoğu zaman?

    Şunu söylemek istiyorum: Okur, okuduğu kitapla hiçbir zaman dolaysız bir ilişki kurmuyor aslında. Okuduğu kitaba kendini ne kadar verirse versin, orada anlatılan öyküye zihnini ne kadar açarsa açsın, onu o güne getiren, zihnine işlenmiş, ordan etrafa genişlemesini sağlayan sahneler var: Uzak bir geçmişten gelen, ilk kez ne zaman ortaya çıktığını hatırlamadığımız, bizim için taşıdıkları önemin çoğu zaman pek az farkında olduğumuz içsel manzaralar. Bölünmüş, parçalanmışlar gerçi; ama okuduklarımızla kurduğumuz ilişki kadar okuduklarımızla kurduğumuz ilişkiyi de düzenleyen manzaralar bunlar. Okuduklarımız, bize yalnızca bilgi, yalnızca tat vermekle kalmadığında, hatta o zaman bile, sarhoşluğu andıran bir kendinden geçmenin ardından, bilincin daha uzak bölgelerinde varlığını sürdüren bu imgeleri uyandırdığı ölüçüde etkiliyor bizi.

    Bir aydınlanma ânı içeriyor demek ki okuma: Uzun zamandır onlarla birlikte yaşamamıza rağmen, farkında olmadığımız içsel sahneleri birden keşfettiğimiz ışıma anlarını. Tersinden de görülebilir aynı süreç: Öyle güçlüdür ki bu manzaralar, dışımızdaki dünyayla ilişkimizin o kadar merkezindedirler ki, biz fark etmeden okuduğumuz metne kendi damgalarını vurdukları olur. Çoğu okur, okuduğu kitapta kendini keşfettiğini söylerken bu deneyimi, kitapla kendisi arasındaki mesafenin hızla kapandığı bu ânı dile getirmez mi? Çoğumuzun, hayatının şu ya da bu ânında böyle kıskançça sahiplendiği, şükranla bağlandığı, kendi "kitabı" ilan ettiği metinler yok mu: Sınırlar erimiş, okuduğumuz kitapla aramızdaki mesafe kapanmıştır sanki.
    ...

    Yer Değiştiren Gölge, Nurdan Gürbilek